105. Fil Suresi

 

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah’ın adıyla…

1. Görmedin mi, Rabbin fil sahiplerine neler etti?
2. Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?
3. Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi.
4. O kuşlar, onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.
5. Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.


BU SUREYLE İLGİLİ ÖNEMLİ BİLGİLER

Adı: Surenin adı, birinci ayetteki “ashab-ı fil”den alınmıştır. Kâbe’yi yıkmak isteyen Ebrehe’nin fillerle hücumunu konu edindiği için bu adı almıştır.

Nüzul zamanı: Bu surenin Mekkî olduğu konusunda görüş birliği vardır. Surenin tarihî arkaplanı üzerinde düşünülürse Mekke döneminin başlangıcında nazil olduğu anlaşılır.

Tarihî arkaplan: M. 525′te bütün bölge Habeşistan’ın eline geçmişti. Bu hareket, Bizans Konstantinopolis hükümeti ve Habeşistan’ın işbirliğiyle gerçekleşmişti. Çünkü Habeşistan hükümeti deniz kuvvetlerine sahip değildi. Bu nedenle Bizans İmparatorluğu kendi donanması aracılığıyla Habeşistan’ın 70.000 askerini Yemen sahillerine çıkarmıştı. Söz konusu savaşı tam olarak anlayabilmek için, bunun sadece din için yapılan bir savaş değil, iktisadî ve siyasî hesapların da var olduğu bir savaş olduğunu vurgulamak gerekir. Galiba asıl muharrik de bu faktörlerdi. Hristiyan mazlumların intikamının alınması, bir bahaneden ibaretti. Bizans İmparatoru’nun, Mısır ve Şam üzerinde hakimiyet sağladıktan sonra, doğu Afrika, Hint kıtası ve Endonezya gibi ülkelere yönelmesinin nedeni, Bizans ile bu ülkeler arasındaki ticarette asırlardır rol alan Arablar aradan çıkarılarak ticaret yoluna hakim olunmak istenmiştir.
Böylece, Arap tacirlerin aradan çıkarılması ile bu ülkelere doğrudan ticaret yapma imkanı doğuyordu. Bu gaye için M.24 ve 25′den önce Kayser Augustus, Alies Gallus emrindeki büyük bir orduyu Arabistan’ın batı sahillerine göndermişti ki, güney Arabistan’da Şam’a giden deniz yolunu ele geçirebilsin. (Bkz. Enfal, harita 3, s. 414) Ancak, zor coğrafî şartlar nedeniyle bunu başaramamıştır. Daha sonra Rumlar donanmalarını Kızıldeniz’e göndererek Araplar’ın deniz yolu ile olan ticaretlerine son vermişlerdi. Araplar için sadece kara yolu ile ticaret yapabilme imkanı kalmıştı. Bizans, kara yolunu da ele geçirebilmek için Habeşistan’la işbirliği yapmış ve Habeşistan’a donanma göndererek Yemen’e hâkim olmasına yardım etmişti.
Tarihçilerin, Habeş ordusunun Yemen’e hücum etmesi konusundaki açıklamaları çeşitlidir. Hafız İbn Kesir, bu ordunun iki komutanı bulunduğunu ve bunlardan birinin Ariat, diğerinin ise Ebrehe olduğunu yazmaktadır. Muhammed b. İshak ise bu ordunun komutanının Ariat olduğunu, Ebrehe’nin de ordu içinde bulunduğunu belirtmektedir. Ancak Ebrehe ile Ariat’ın ihtilafa düştüğünü ve aralarında kavga çıktığını, bu kavgada Ebrehe’nin Ariat’ı öldürdükten sonra Yemen’e hâkim olduğunu ilave etmektedir. Ebrehe daha sonra, kendisini Yemen’e vali tayin etmesi için Habeşistan kralını ikna etmişti. Buna karşılık Yunan ve Suriyeli tarihçiler, Yemen fethedildikten sonra Habeşistan ordusuna karşı çıkan bütün Yemenli ileri gelenlerin katledilmeye başlandığını belirterek, Yemenlilerin bir reisi Sumiofiaşvah’ın (Yunanca’da Esymphaeus) Habeşlilere itaatı ve cizye vermeyi kabul ettiğini, ayrıca Habeşistan kralından Yemen’in valiliği için kâğıt aldığını yazmaktadırlar. Ama Habeşistan ordusu ona karşı ayaklanarak yerine Ebrehe’yi seçmişlerdi. Ebrehe, Habeşistan’ın Audulis limanında bir Yunan tacirinin kölesiydi. Zekası ile Yemen’e hâkim olan Habeşistan ordusunda çok etkili bir kişi olmuştu. Habeşistan kralı onun üzerine ordu göndermiş ancak gönderdiği ordu’ya yenilmiş ya da Ebrehe’ye katılmıştır. Sonunda, Habeşistan kralının ölümü üzerine onun yerine geçen yeni kral, Ebrehe’yi Yemen’de naibi olarak kabul etmişti. (Yunanlı tarihçiler Ebrehe’nin ismini Abramis, Suryanî tarihçiler ise Abraham olarak belirtmişlerdir. Ebrehe galiba bunun Habeşçe söylenişidir. Çünkü Arapça telaffuzda bu kelime İbrahim’dir.)
Bu şahıs yavaş yavaş Yemen’de müstakil bir kral olmuştu. Ama formalite gereği Habeşistan kralını otorite olarak tanımaya devam etmişti. Mektuplarda kendisini “mufavvazu’l melik” (Padişahın naibi) olarak yazıyordu. Onun etkisi, M.543′te Sedd-i Mağrib’i tamir ettirdikten sonra düzenlediği törene Rum Kayseri’nin, İran Şahı’nın, Hire ve Gassan şahlarının elçilerinin katılmasından anlaşılabilir.
Bu olayın ayrıntısı, Ebrehe’nin tamir ettirdiği Sedd-i Mağrib üzerindeki kitabede mevcut bulunmaktadır. Bu kitabe halen vardır ve Glayser onun bir kopyasını çıkarmıştır. (Bkz. ayrıntılı bilgi için Sebe an: 37)
Ebrehe, Yemen’de iktidarını sağlamlaştırdıktan sonra Bizans’ın ve onun müttefiki Habeşistan hükümetinin planları doğrultusunda gerçek amacını uygulamaya koymak üzere harekete geçti. Yani bir taraftan Arabistan’da Hristiyanlığı yaymak, diğer taraftan Arapların elinde bulunan doğu ülkeleri ile Bizans arasındaki ticareti Araplardan almak için çalışmaya başladı. İran-Sasanî saltanatı ile Bizans arasındaki iktidar kavgası nedeniyle Bizans’ın doğu ülkelerine olan ticaret yollarını kapaması, Bizans’ın acil ihtiyacı için bu yolun önemini artırmıştı.
Ebrehe bu amaç için Yemen’in başkenti San’a'da büyük bir kilise inşa ettirmişti. Arap tarihçiler bunun ismini el-kalis, el-kuleys veya el-kulleys olarak zikretmişlerdir. (Bu kelime Yunanca’daki eklisia kelimesinin Arapçalaştırılmış şeklidir. Aynı kelime Yunanca’dan Urduca’ya kilise şeklinde geçmiştir.) Muhammed b. İshak rivayet ediyor ki, bu kilisenin yapımından sonra Habeşistan kralı, Arapların hac için Kabe’ye gitmeleri yerine bu kiliseye gitmeden rahat etmeyeceğini söylemiştir. Hristiyanlar Yemen’de siyasî iktidar elde ettikten sonra sürekli olarak, Kabe’nin yerine başka bir Ka’be inşa ederek Araplara merkez haline getirebilmek için uğraşıp durdular. Bu nedenle Necran’da da bir Ka’be yapmışlardı. Bunu Buruc suresi an: 4′te anlatmıştık. İbn Kesir, Ebrehe’nin Yemen’de bu niyetini ve planını açkıca ilan ettiğini yazmaktadır. Bize göre bu hareketin amacı, Arapları kışkırtarak tahrik etmek ve bunu bahane ederek Ka’be’yi yıkmaktı. Muhammed b. İshak, Ebrehe’nin niyetini açıkça ilan etmesine kızan Arapların bir ara o kiliseye giderek orayı kirlettiklerini rivayet eder. İbn Kesir, bu fiili, Kureyş’ten bazı gençlerin giderek bu kiliseyi ateşe verdiklerini nakleder. Bu olaylardan birisinin meydana gelmiş olması garip değildir. Çünkü Ebrehe, niyetini açıkça ilan ederek onları kışkırtmıştı. Cahiliye döneminde bir Kureyşlinin ya da bir kaç gencin kiliseyi kirletmesi veya ateşe vermesi mümkün olmakla birlikte, Mekke’ye hücum edebilmek için bahane olsun diye Ebrehe’nin kendi adamları aracılığıyla bu olayları çıkarmış olabileceği de ihtimal dahilindedir. Ebrehe’nin bu yolla Kureyş’i ezerek diğer Araplara gözdağı vermek istemesi, iki maksat için de olabilir. Her halükârda, iki şekilden hangisi olursa olsun, Ka’be’ye inananların kiliseye saygısızlık yaptığı haberi Ebrehe’ye ulaşınca, o, Ka’be’yi yıkmadan rahat etmeyeceğine yemin etmiştir.
Daha sonra Ebrehe M.570 veya 571′de 60.000 asker ve 13 fil (bazı rivayetlerde 9 fil) ile Mekke’ye hareket etti. Yolda önce, Yemen’in reislerinden biri olan Zünefer Araplar’dan bir ordu toplayarak Ebrehe’ye karşı koydu. Ancak yenilerek esir düştü. Daha sonra Hısm bölgesindeki bir Arap reis olan Nufeyl b. Habib Hasemî, kabilesi ile birlikte Ebrehe’ye karşı koymaya çalıştı ama o da yenilerek esir düştü. Canını kurtarmak için de Ebrehe’nin ordusuna rehber olarak hizmet etmeyi kabul etti. Taif’e ulaştıklarında, Benî Sakif bu büyük güce karşı koyamayacaklarını anlayınca, hem tehlikeyi atlatmak için, hem de tanrıları Lat’ın mabedini yıkılmaktan kurtarmak için reisleri Mesut aracılığıyla Ebrehe ile görüştüler. Mesut, Ebrehe’ye, yıkmaya gittikleri mabedin kendilerine ait olmadığını ve Lat mabedine dokunmazsa onlara rehberlik yapabileceğini söyledi. Ebrehe bu teklifi kabul etti. Benî Sakif de Ebu Regal isimli şahsı onun maiyetine verdiler. Mekke’ye yaklaşık olarak 3 km. kala el-Mugammis (veya el-Muğammes) isimli yerde Ebu Regal öldü. Araplar uzun zaman bu adamın mezarını taşlamışlardır. Benî Sakif de, Lat’ı kurtarmak uğruna Beytullah’ı yıkmak isteyenlerle işbirliği yaptıkları için yıllarca kötülenmişlerdir.
Muhammed b. İshak, Ebrehe’nin, ordusunun bir kısmını öncü olarak gönderdiğini, onların da havyanları yakalayıp getirdiklerini rivayet eder. Bu hayvanların 200 deve kadarı Rasulullah’ın dedesi Abdulmuttalib’e ait idi. Bundan sonra Ebrehe, elçisini Mekke’ye gönderdi. Mekkelilere yolladığı mesajda, onlara karşı çıkmazlarsa mal ve canlarına dokunmayacağını belirtiyordu. Ayrıca elçiye, kendisi ile görüşmek isterlerse, Mekkelilerin reisini görüşmek üzere getirmesini emretti. O dönemde Mekke’nin en büyük reisi Abdulmuttalib idi. Elçi O’nunla görüşerek Ebrehe’nin mesajını ilettti. Abdulmuttalib, “bizim Ebrehe ile savaşacak gücümüz yok. Bu ev Allah’ın evidir, dilerse O’nu korur.” dedi. Elçi, “Benimle beraber Ebrehe’ye geliniz.” dedi. Abdulmuttalib razı olarak, onunla beraber Ebrehe’ye gitti. Abdulmuttalib o kadar asil bir insandı ki Ebrehe O’nu görünce çok etkilendi. Tahtından inerek O’nun yanına oturdu. Abdulmuttalib’e kendisinden ne istediğini sordu. Abdulmuttalib, “Adamlarının sana getirdiği develerimi geri isterim.” dedi. Ebrehe bunu duyunca, “Seni görünce çok etkilenmiştim. Ama bu sözü duyunca gözümden düştün. Biz, atalarınızın dinî merkezi olan bu evi yıkmak için geldik, sen ise bunu hiç düşünmüyorsun da develerini geri istiyorsun” şeklinde karşılık verdi. Abdulmuttalib, “Ben yalnız develerin sahibiyim ve ancak onlar için talepte bulunabilirim.
Bu eve gelince, O’nun bir Rabb’i var ve O, bu evi koruyacaktır.” dedi. Ebrehe, “O, elimden Ka’be’yi kurtaramayacaktır.” dedi. Abdulmuttalib ise, “O seninle O’nun arasındaki mesele” cevabını verdi. Bunu söyledikten sonra Ebrehe’nin yanından kalktı. Ebrehe de ona develerini geri verdi.
İbn Abbas’ın rivayeti bundan değişiktir. İbn Abbas, deve talebini zikretmemiştir. Abd b. Humayd, İbnü’l Münzir, İbn Merduye, Hakim, Ebu Nuaym ve Beyhakî, İbn Abbas’ın şöyle söylediğini rivayet etmişlerdir: Ebrehe, es-Safa’ya ulaştığında (Bu yer Arafat ile Taif dağı arasında ve Harem sınırı yakınındadır.) , Abdulmuttalib onun yanına gitti. Ebrehe’ye, “Buraya gelmenize gerek yoktu, istediğiniz bir şey varsa, bize haber gönderseydiniz size getirirdik.” dedi. Ebrehe, “Bu Ev’in emin ev olduğunu duydum. O’nun eminliğini yok etmek için geldim.” dedi. Abdülmuttalib, “Bu, Allah’ın evidir. Bugüne kadar hiç kimse ona musallat olmamıştır” dedi. Ebrehe, “Ben O’nu yıkmadan geri dönmeyeceğim” cevabını verdi. Abdulmuttalib, “Bizden ne isterseniz veririz, yeter ki geri dönün” dedi. Ebrehe ona aldırmadan ve orada bırakarak ordusuyla birlikte Ka’be’ye doğru hareket etti. Bu iki rivayetteki farklılığı dikkate almasak ve birini diğerine tercih etmesek de, her halükârda Mekke ve onun çevresindeki kabilelerin bu kadar büyük bir orduya karşı Ka’be’yi kurtarabilecek güce sahip olmadıkları açıktır. Kureyşlilerin, Ebrehe’nin ordusuna karşı koymaya çalışmadıklarını düşünmeye engel yoktur. Bilindiği gibi Kureyşliler Ahzab savaşında diğer müşrikler ve Yahudilerle birleştikleri halde en fazla 12.000 kişilik bir ordu toplayabilmişlerdi. 60.000 kişilik büyük bir orduya nasıl karşı çıkabilirlerdi?
Muhammed b. İshak, Abdulmuttalib’in, Ebrehe’nin karargâhından geri döndüğünde Kureyşlileri toplayarak çocuklarını almalarını ve dağlara çekilmelerini, böylece katliamdan kurtulabileceklerini söylediğini nakleder. Daha sonra Kureyş’in ileri gelen reisleri Harem-i Şerif’e gittiler ve Ka’be’nin kapılarının zincirlerini tutarak Allah’a, kendi evini ve hizmetkârlarını koruması için dua ettiler. O zamanlar Ka’be’de 360 put vardı. Ama böyle nazik bir zamanda Kureyşliler bu putları unuttular ve yalnız Allah’a yalvarmaya başladılar. Tarihlerde kayıtlı bulunan dualarında Allah’tan başkasının adı geçmemektedir. İbn Hişam Siyer’inde, Abdulmuttalib’in aşağıdaki şiirlerini nakletmiştir:
“Kul kendi evini korur,
Sen de kendi evini koru.
Yarın onların Haç’ı ve tedbiri
Senin tedbirin üzerine galip olmasın.
Eğer onları terkeder ve kıblemizi
Kendi haline bırakmak istersen,
Bu senin bileceğin iştir.”
Suheylî Ravzu’l anf’ta bu konuda şu şiiri nakletmiştir:
“Ehl-i salip ve ona tapanlara karşı
Kendi ehlini koru.”
İbn Cerir, Abdulmuttalib’in Allah’a dua ederken söylediği şu şiiri nakletmiştir:
“Ya Rabb, onlara karşı
Senden başka kimseden ümidim yoktur.
Ya Rabb, onlara karşı haremini koru,
bu evin düşmanı senin düşmanındır.
Senin olan bu yeri harap olmaktan koru.”
Bu dualardan sonra Abdulmuttalib ve arkadaşları dağa çıktılar. Ertesi gün Ebrehe Mekke’ye girmek üzere hareket etti. Ama onun en öndeki özel fili olan Mahmud birdenbire oturdu. Fili harekete geçirmek için o kadar kamçıladılar ki fil yaralandı. Ama buna rağmen onu hareket ettiremediler. Güneye, kuzeye veya doğuya yönlendirildiğinde fil hemen koşuyor ama Mekke’ye döndürüldüğünde oturuyor ve kesinlikle o tarafa gitmiyordu. Bu sırada kuşlar gaga ve pençelerinde küçücük taşlarla sürü halinde geldiler ve Ebrehe’nin askerleri üzerine yağmur gibi taş yağdırdılar. Bu taşlar kime vurduysa cismi hemen çürümeye başlıyordu. Muhammed b. İshak ve İkrime, bunun çiçek hastalığı olduğunu ve Arap ülkelerinde bu hastalık ile ilk kez o gün karşılaşıldığını rivayet ederler. İbn Abbas’ın rivayetine göre, bu taş kime dokunsa onda kaşınma başlıyor ve kaşıntıdan sonra cildi patlayarak eti dökülmeye başlıyordu. İbn Abbas’ın diğer bir rivayetine göre, et ve kan su gibi akmaya başlıyor ve kemikleri dışarı çıkıyordu. Ebrehe de aynı akıbete uğradı. Onun bedeni parçalanarak düştü ve düşen her parçanın yerinden irin ve kan akmaya başladı. Ebrehe’nin askerleri telaş içinde Yemen’e doğru kaçmaya başladılar. Herkes, rehber olarak onlara katılan, düşman kabileden Nufeyl b. Habib’i, geri dönüş için yol göstersin diye arıyordu. O, onlara yardım etmeyi reddederek şöyle dedi:
“Allah sizi takip ettiğinde kaçacak yer nerede?
Burunsuz Ebrehe mağluptur, galip değil.”
Bu telaş içinde Ebrehe’nin askerleri her yerde ölüyor ve yere düşüyorlardı. Ata b. Yesar’dan hepsinin aynı anda helak olmadıkları rivayet edilmiştir. Bazıları, hepsi aynı yerde helak oldu derken, bazıları kaçarken yolda öldüler demektedir. Ebrehe, Hasm isimli kabilenin bölgesinde öldü. Allah (c.c) Habeşîlere sadece bu cezayı vermenin dışında, dört sene içinde Yemen’deki iktidarlarına tamamen son vermiştir.
Fil olayından sonra Habeşlilerin kuvvetinin kırıldığı anlaşılmaktadır. Yemen’deki reisler ayaklanmış ve bir Yemenli reis olan Sayf b. Ziyazn, İran şahından askerî yardım istemiştir. İran şahının altı gemi içinde bin asker göndermesiyle bu Habeşistan kökenli hükûmete son verilmiştir. Bu olay M.575′de vuku bulmuştur. Fil olayı, Müzdelife ve Mina arasındaki Muhassab vadisi yakınındaki Muassıb’ta cereyan etmiştir. Sahih-i Müslim ve Ebu Davud rivayet eder ki, İmam Cafer babası Muhammed Bakır’dan, O da Cabir’den Rasulullah’ın Veda Haccı hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Rasulullah Müzdelife’den Mina’ya hareket ettiği zaman Muassıb vadisinde hızlanmıştı.” İmam Nevevî bunu şöyle izah eder: “Ashab-ı fil olayı burada cereyan etmiştir. Onun için sünnet olan, insanın buradan hızla geçmesidir. Muvatta’da İmam Malik’in rivayetine göre Rasulullah şöyle buyurdu: “Müzdelife durmak yeridir. Ama Muassıb vadisinde durmamalıdır.” İbn İshak’ın naklettiğine göre, Nufeyl b. Habib gördüğü olayı anlatmış ve şöyle demiştir:
-”Ey Redina keşke görseydin, ancak göremedin,
-Muassıb vadisinin yakınında biz ne gördük?
-Kuşları gördüğümde Allah’a şükrettim,
-Ama aynı zamanda o taşların üzerime gelmesinden de korkuyordum.
-Onların hepsi Nufeyl’i arıyordu.
-Sanki üzerimde onların borcu vadı.”
Bu olay o kadar büyüktü ki, bütün Araplar arasında meşhur olmuştu. Bu olay üzerine pek çok şiir ve kasideler yazılmıştı. Bu kasidelerde açıktır ki, Arapların hepsi bu olayı Allah’ın kudretinin bir mucizesi olarak kabul etmiş ve taptıkları putların hiçbirini zikretmemişlerdir. Mesela, Abdullah b. Zîber’a şöyle demiştir:
“Altmış bin idiler ki ülkelerine dönemediler,
Dönmüş olan Ebrehe yaşayamadı.
Burada daha önce Ad ve Curhum vardı,
Allah onları yaşatıyordu.”
Ebu Kays b. Esled diyor ki:
“Kalkın ve Rabb’inize ibadet edin,
Mekke ve Mina’nın dağları arasındaki Beytullah’ın,
Köşelerine el sürün.
Arş sahibinden yardım gelince,
O kralın ordusunun bazıları yere düştü,
Bazıları da taşlanmaktaydı.”
Sadece bunlar değil, Ümmü Hanî ve Zubeyr b. Avvam’dan rivayet edildiğine göre de, Rasulullah, Kureyş’in bu olaydan sonra on sene (bazı rivayetlere göre yedi sene) kadar Allah’tan başkasına ibadet etmediğini bildirmiştir. Ümmü Hanî’nin rivayetini İmam Buharî tarihinde ve Taberanî, Hakim, İbn Merduye, Beyhakî de kitaplarında nakletmişlerdi. Zübeyr’in beyanını, Taberanî, İbn Merduye ve İbn Asakir rivayet etmişlerdir. Ayrıca bunu teyid eden Hatib Bağdadî’nin tarih kitabında kaydettiği ve mürsel bir rivayeti Said b. Müseyyeb nakletmiştir.
Bu olayın vuku bulduğu seneye “fil senesi’ denmiştir. Aynı sene Rasulullah dünyaya gelmiştir. Hadisçiler ve tarihçiler, ashab-ı fil olayının muharrem ayında vuku bulduğu, Rasulullah’ın ise Rebiü’l evvel’de doğduğunda müttefiktirler. Çoğunluk, Rasulullah’ın fil olayından elli gün sonra dünyaya geldiği görüşündedirler.
Sonuç: Yukarıda anlatılan tarihî ayrıntı göz önünde tutularak Fil suresi üzerinde düşünülürse, bu surede son derece kısa olarak, sadece ashab-ı fil üzerindeki Allah’ın azabının zikredilmekle yetinildiği anlaşılmaktadır. Olay pek eski değildi ve Mekke’deki çocuklar bile biliyordu. Genel olarak Araplar da bundan haberdar idiler. Ebrehe’nin karşısında Ka’be’yi koruyan herhangi bir tanrı ve tanrıçanın olmadığını, koruyucu olarak yalnız Allah’ın olduğunu da biliyorlardı. Kureyş’in ileri gelenleri yardım için sadece Allah’a dua etmişlerdi. Kureyş bu olaydan o kadar etkilenmişti ki, bir kaç sene Allah’tan başkasına ibadet etmemişlerdi. Onun için Fil suresinde bu olayın ayrıntısını zikretmeye gerek yoktu. Ashab-ı fil’in akıbetine sadece işaret edilerek, özellikle Kureyşlilere ve genelde Araplara, Hz. Muhammed’in (s.a) bu davetinin, diğer mabudları bırakarak ancak Allah’a tapmaktan başka bir şey olmadığı açıklanmıştır. Ama hak davete karşı zorbalık ederlerse Ashab-ı fil’i yok ettiği gibi, Allah’ın azabının onları da yok edeceğini düşünmeleri onlara hatırlatılmıştır. (Tefhimü’l-Kur’an, Mevdudi)