|

Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla.
1-6.
De ki: "İnsanlardan, cinlerden ve
insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi
vesveseci şeytanın şerrinden,
insanların İlahı, insanların Sahibi
ve insanların Rabbi olan Allah'a sığınırım."

Adı: Kur'an'ın bu son iki
suresi Felak ve Nas, ayrı ayrı iki sure ise
de ve Kur'an'da böyle yazılı olmakla
birlikte, aralarındaki yakın ilgi ve
konularının yakınlığı nedeniyle iki sureye
ortak isim konularak "muavezeteyn"
denilmiştir. Yani "sığınma" sureleri ismini
almışlardır. İmam Beyhakî, Delâilu'l
Nübüvve'de şöyle yazar: "Bunlar bir arada
nazil olmuşlardır. Onun için isimleri
ortaktır ve muavezeteyn'dir." Biz de bu
nedenle iki surenin ön bilgi kısmını ortak
yaptık. Çünkü bu surelerle ilgili konular
aynıdır.
Nüzul Zamanı: Hasan Basrî,
İkrime, Ata ve Cabir b. Zeyd, bu surelerin
Mekkî olduğunu söylemişlerdir. İbni
Abbas'tan da aynı kavil nakledilmiştir. Ama
İbni Abbas'ın bir diğer kavli olarak bu
surelerin Medenî olduğu da rivayet
edilmiştir. Aynı kavil İbni Zübeyr ve
Katade'den de mervîdir. Bunu destekleyen bir
hadisi Müslim, Tirmizî, Neseî, Ahmed b.
Hanbel, Ukbe b. Amir'den rivayet
etmişlerdir. Bu hadiste Rasulullah Ukbe'ye
şöyle buyurmuştur: "Haberin var mı, bana bu
gece emsali olmayan ayetler nazil oldu.
Bunlar Felak ve Nas'tır." Bu hadise
dayanarak bu surelerin Medenî olduğu
söylenmiştir. Çünkü Ukbe b. Amir, hicretten
sonra Medine'de müslüman olmuştur. Ebu Davud
ve Neseî de Ukbe'nin beyanını
nakletmişlerdir.
Bu kavli destekleyen ikinci rivayeti İbni
Sa'd, Bağavî, Mahî el-Sünne'de, İmam Nesefî,
Hafız İbni Hacer, Hafız Bedrettin Aynî, Abd
b. Humayd vs. nakletmişlerdir: "Medine'de
yahudiler Rasulullah'a sihir yaptılar. Bu
nedenle Rasulullah hastalandı. Bunun üzerine
Felak ve Nas sureleri nazil oldu." İbn Sa'd
Vakıdî'den bu olayın Hicri 7'de
vukubulduğunu rivayet etmiştir. Süfyan b.
Uyeyne buna dayanarak Felak ve Nas
surelerini Medenî olarak kabul etmiştir.
İhlas suresinin girişinde de açıklandığı
gibi, bir sure veya ayetin filan yerde,
filan olay üzerine nazil olduğu söylenmişse
bunun anlamı, o sure veya ayetin o anda ilk
defa nazil olduğu değildir. Bazen daha önce
nazil olmuş bir sure veya ayetin, bir olay
nedeniyle Rasulullah'a tekrar okuması
bildirildiği için muhataplara cevap olarak
okunduğundan bu ayet veya surenin o anda
yeni nazil oldukları zannedilir. Bize göre
Muavezeteyn için de aynı şey geçerlidir.
Surelerin muhtevası açıkça Mekke döneminin
başlangıcında nazil olduklarını
göstermektedir. O zamanlar Rasulullah'a
muhalefet şiddetlenmişti. Çok sonra
Medine'de Yahudilerin, münafıkların ve
müşriklerin muhalefeti şiddetlendiğinde
Rasulullah'a aynı sureler işaret edilmiş ve
Ukbe'nin de rivayet ettiği gibi bu sureleri
okuması telkin edilmiştir.
Rasulullah'a sihir yapılıp hasta edildiği
için bir ara, içinde sıkıntı şiddetlendi. O
zaman Cebrail (a.s) Allah'ın emriyle gelerek
Felak ve Nas surelerini okumasını tavsiye
etti. Onun için bize göre bu surelerin Mekkî
olduğunu söyleyenlerin sözü daha doğrudur.
Bu surelerin sadece sihir hakkında nazil
olduğunu düşünmeye, Felak suresinde sadece
bir tek ayetin sihirle ilgili olması, diğer
ayetlerin ise sihirle ilgili olmaması
engeldir. Ayrıca Nas suresinin bütününün de
sihirle ilgisi yoktur.
Konusu: Mekke'de bu iki
surenin nazil olduğu dönem, İslamî davetin
başlarında kafirlerin arılar gibi
Rasulullah'ın başına üşüştükleri zamana denk
düşer. O dönemde, İslamî davet yayıldıkça
Kureyş'in muhalefeti de şiddetleniyordu.
Rasulullah ile uzlaşabilme ümidi
taşıyorlarken yaptıkları muhalefet o kadar
şiddetli değildi. Ama Rasulullah din
hakkında uzlaşma olamayacağını açıklayarak
kafirlerin ümidini kestiğinde Kafirun
suresinde de: "Sizin taptıklarınıza ibadet
edenlerden değilim. Benim ibadet ettiğime de
sizler ibadet edenlerden değilsiniz. Onun
için benim yolum, sizin yolunuzdan ayrıdır."
denildikten sonra kafirlerin düşmanlığı
zirveye ulaşmıştı. Özellikle, kafir ailelere
mensup olup da İslam'ı kabul edenlerin
(kadın-erkek, oğlan-kız) durumu, bu kafir
aileleri çileden çıkarıyordu.
Her ev Rasulullah'a cephe almıştı. Bu arada
Rasulullah'ı öldürmeyi tasarlıyorlar ve
Haşimoğulları intikam almasın diye kimin
öldürdüğünün bilinemeyeceği gece
karanlığında bu işi gerçekleştirmeyi
planlıyorlardı. Ayrıca ölsün, hastalansın
veya deli olsun diye Rasulullah'a sihir de
yapıyorlardı. Cinlerden ve insanlardan
şeytanlar, Rasulullah'a düşmanlık etmeleri
ve ondan uzak durmaları için halkın kalbine
vesvese vermek üzere yayılmışlardı. Pek
çoklarının kalbinde haset ateşi yanıyordu.
Çünkü kendi kabilelerinden başka bir
kabilenin kendilerini geçmesine
dayanamıyorlardı. Ebu Cehil, Rasulullah'a
olan muhalefetini şöyle açıklamıştı:
"Bizimle Abdu Menaf (Rasulullah'ın kabilesi)
arasında yarış vardır. Onlar yedirir, biz de
yediririz. Onlar binek verir, biz de
veririz. Onlar bağışta bulunur, biz de
bulunuruz. Biz ve onlar şerefli olma
bakımından hep eşit olduk. Şimdi onlar,
'Bize bir peygamber geldi ve gökten vahiy
alıyor.' diyorlar. Bu konuda onlarla nasıl
yarışabiliriz? Andolsun, kesinlikle ona
inanmayacak ve onu tasdik etmeyeceğiz." (İbni
Hişam, C.1, sh. 337-338)
Yukardaki şartlarda Rasulullah'a şöyle
söylemesi emredilmiştir: "Onlara de ki; ben
doğmakta olan sabahın Rabbine sığınırım,
mahlukların şerrinden, gece karanlığının
şerrinden, büyücülerin şerrinden, hased
edenlerin şerrinden. Ve onlara de ki;
İnsanların Rabbi'ne sığınırım, insanların
Meliki'ne, İlahı'na. Vesvesecinin şerrinden.
Cinlerden şeytan; veya insanlardan şeytan
olsun." Aynı şekilde, Firavun Hz. Musa'yı
öldürmek istediğinde Hz. Musa'ya şöyle
buyurulmuştur: "....hesap gününe inanmayan
her kibirliden, benim de Rabbim, sizin de
Rabbinize sığındım." (Mü'min: 26) . "Ben,
beni taşlamanızdan, benim Rabbim ve sizin
Rabbinize sığındım" (Duhan: 20) .
Bu iki olaydan da anlaşılıyor ki, Allah'ın
peygamberleri yoksul durumda iken ve
ellerinde imkan yokken, çok kuvvetli
kafirlere karşı fiilî mücadeleyi
başlatmamışlardır. Yukarıdaki iki olayda da,
düşmanları hakka davet ederek doğru yolu
gösterdikleri açıktır. Bu peygamberler,
dayanabilecekleri hiçbir maddi imkana sahip
olmamalarına rağmen sözkonusu iki olayda da
düşmanlarını tehdit etmiş ve
korkutmuşlardır. Buna karşılık sadece: "Size
karşı kainatın Rabbine sığındık"
demişlerdir. Apaçıktır ki böyle bir sebatı,
Rabb'in en büyük kuvvet sahibi olduğuna
inanan bir kişi gösterebilir. "Ben, hak
kelimeden hiçbir taviz veremem, ne
yapacağınız umurumda değil" diyebilecek kişi
de, işte böyle bir imana sahip olan kişidir.
Çünkü o, kendisinin ve bütün kainatın
Rabb'ine sığınmaktan başka güvenceye ihtiyaç
duymayacak iman seviyesindedir.
Fatiha Suresinin Muavezeteyn İle İlişkisi:
Muavezeteyn hakkında dikkat çeken bir nokta
da, Kur'an'ın başlangıcı ve sonu arasındaki
ilişkiyi sağlamasıdır. Kur'an nüzul sırasına
göre düzenlenmemiştir. 23 senede ve çeşitli
yerlerde; zamana, şartlara ve ihtaçlara göre
nazil olan ayetlerin, surelerin sırası
Rasulullah tarafından değil, Kur'an'ı
indiren Allah'ın emriyle düzenlenmiştir. Bu
sıraya göre Kur'an Fatiha ile açılır,
muavezeteyn ile son bulur. Bu iki sureye
dikkat edilirse; açılışta: Rahman ve Rahim,
din gününün sahibi olan Allah'a hamd-ü
senâdan sonra, kul şöyle arzeder: Ey Allahım,
ancak sana ibadet eder ve ancak senden
yardım dilerim. İhtiyacım olan en büyük
yardım olarak bana doğru yolu göster.. Allah
(c.c.) da (c.c) , doğru yolu göstermek üzere
cevap olarak bütün Kur'an'ı ortaya koyar.
Sonra Rabb'ul Felak, Rabb'un Nas, Melik'un
Nas ve İlah'un Nas olan Allah (c.c.) şöyle
seslenmemizi emreder: "Mahlukun her
çeşidinin fitne ve şerrinden sana sığınırım.
Özellikle cin ve insanlardan vesvese veren
şeytanlara karşı. Çünkü doğru yoldan
saptıran en büyük engel onlardır." Bu açılış
ve kapanış arasındaki uygunluk ve ilişki
hiçkimseye kapalı değildir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|