|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1. Münafıklar sana
geldiklerinde:Şahitlik ederizki sen Allah'ın
Peygamberisin, derler. Allah da bilir ki sen
elbette, O'nun Peygamberisin. Allah,
münafıkların kesinlikle yalancı olduklarını
bilmektedir.
2. Yeminlerini kalkan yapıp
Allah yolundan yan çizdiler. Gerçekten
onların yaptıkları ne kötüdür!
3. Bunun sebebi, onların önce
iman edip sonra inkâr etmeleridir. Bu yüzden
kalpleri mühürlenmiştir. Artık onlar hiç
anlamazlar.
4. Onları gördüğün zaman
kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa
sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara
dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü
kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır.
Onlardan sakın. Allah onların canlarını
alsın. Nasıl bu hale geliyorlar?
5. Onlara: Gelin, Allah'ın
Peygamberi sizin için mağfiret dilesin,
denildiği zaman başlarını çevirirler ve sen
onların, büyüklük taslayarak
uzaklaştıklarını görürsün.
6. Onlara mağfiret dilesen de,
dilemesen de birdir. Allah onları kesinlikle
bağışlamayacaktır. Çünkü Allah, yoldan
çıkmış topluluğu doğru yola iletmez.
7. Onlar: Allah'ın elçisinin
yanında bulunanlar için hiçbir şey
harcamayın ki dağılıp gitsinler,
diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin
hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar
bunu anlamazlar.
8. Onlar: Andolsun, eğer
Medine'ye dönersek, üstün olan, zayıf olanı
oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı.
Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah'ın,
Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat
münafıklar bunu bilmezler.
9. Ey iman edenler! Mallarınız
ve çocuklarınız sizi Allah'ı anmaktan
alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar
ziyana uğrayanlardır.
10. Herhangi birinize ölüm
gelip de: Rabbim! Beni yakın bir süreye
kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden
olsam! demesinden önce, size verdiğimiz
rızıktan harcayın.
11. Allah, eceli geldiğinde
hiç kimseyi (ölümünü) ertelemez. Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır.

Adı: Sure, adını birinci
ayetten almıştır. Bu kelime, surenin adı
olmakla birlikte, ayrıca surenin muhtevasını
yansıtır; çünkü bu surede münafıkların tutum
ve davranışları konusunda yorumlar
yapılmaktadır.
Nüzul Zamanı: İleride beyan
edileceği üzere, bu sure Hz. Peygamber, Benu
Mustalık Gazvesi'nden dönüşte yolda veya
döndükten sonra Medine'de nazil olmuştur.
Biz, Nur Suresi'nin giriş bölümünde, Beni
Mustalık Gazvesi'nin H. 6. yılın Şaban
ayında vuku bulduğunu incelemelerimiz
sonucunda beyan etmiştik. Dolayısıyla bu
surenin nüzul zamanı kesin surette bilinmiş
olmaktadır.
Tarihsel Arkaplanı: Bu sure,
belirli bir hadise üzerine nazil olmuştur.
Ancak bu hadise zikredilmeden önce, o
dönemde Medine'deki münafıkların tarihine
bir göz atılması gerekir. Çünkü sözkonusu
hadise bir tesadüf eseri vukubulmamıştır.
Bilakis ardında birtakım zincirleme
hadiseler vardır ve bu hadise onların son
halkasıdır.
Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye gelmezden
önce, Evs ve Hazreç kabileleri, aralarında
yaptıkları savaşlar dolayısıyla oldukça
yıpranmış ve liderliği altında toplanmak
üzere bir şahıs hakkında görüş birliğine
varmışlardı. Bu liderin tacı dahi
hazırlandı. Bu şahıs Hazrec Kabilesi'nin
reisi, Abdullah İbn Übey İbn Selûl'dür. İbn
İshak'ın açıklamasına göre, Hazrec
Kabilesi'nin ileri gelenleri O'nun
liderliğinde ittifak halindeydiler ve ilk
kez Evs ve Hazrec kabileleri, bir kimsenin
liderliğinde birleşmişlerdi. (İbn Hişam,
cilt: 2, sh: 234)
Böyle bir atmosferde, İslâm'ın mesajı
Medine'ye ulaşmış ve bu iki kabilenin ileri
gelenlerinden bazıları Müslüman olmaya
başlamışlardı. Hicretten önce Akabe biatı
esnasında, Hz. Peygamber (s.a) Medine'ye
gelmesi için davet edildiğinde, Hz. Abbas
bin Ubade bin Nedle el-Ensari, Abdullah bin
Übey'in de biat etmesi ve bu davete
kendisinin de ortak olarak hepsinin görüş
birliği ile Medine'nin İslâm'ın merkezi
haline gelmesi için, bu daveti ertelemek
istemişti. Ancak iki kabileden müteşekkil 75
kişilik heyet, bu maslahatı önemsemeyip,
akabinde her tehlikeyi, göze alarak, Hz.
Peygamber'i (s.a) Medine'ye davet
etmişlerdir. (İbn Hişam, cilt: 2, sh: 89,
Ayrıca bu hadise ile ilgili ayrıntılar Enfal
Suresi'nin giriş bölümünde de verilmiştir.)
Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) hicret edip,
Medine'ye geldiğinde, İslâm her eve girmiş
bulunmaktaydı. Abdullah İbn Übey
çaresizliğinden ve kabilesinin kendisine
olan güvenini kaybetmeyi istemediği için,
Müslüman olmaktan başka çıkar yol bulamayıp,
İslâm'ı kabul etmiş görünür. İki kabilenin
de ileri gelenlerinden bazı kimseler, her ne
kadar onun gibi İslâm'a girmiş iseler de,
aslında kalplerinde hased ateşi yanmaktaydı.
Özellikle İbn Übey içlerinde bu işe en çok
üzülenlerdendi. Çünkü Hz. Peygamber'in (s.a)
Medine'ye gelişi, onun kral olmasını
engellemişti. İşte bu yüzden O, yıllarca iki
yüzlülüğü sebebiyle tuhaf ve birbirine zıt
davranışlarda bulunmuştur. Öyle ki bir
taraftan, her Cuma namazına iştirak eder ve
Hz. Peygamber (s.a) hutbe için minbere çıkar
çıkmaz ayağa kalkarak şöyle derdi: "Ey
cemaat! Allah'ın Rasulü aranızda
bulunmaktadır. Allah onunla sizleri
şereflendirmiştir. Bu yüzden o ne söylüyorsa
tasdikleyin, emirlerini dikkatle dinleyin ve
ona itaat edin." (İbn Hişam, cilt: 3, sh:
111) diğer taraftan da kendisinin
ikiyüzlülüğü her geçen gün iyice açığa
çıkıyordu. Sonunda samimi Müslümanlar
Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının Hz.
Peygamber'e (s.a.) ve ashabına karşı büyük
bir kin beslediklerini anlamışlardı.
Bir defasında Hz. Peygamber (s.a) yoldan
geçerken Abdullah İbn Übey kendisine
küstahlık yapar ve Hz. Peygamber bunu Sa'd
bin Ubeyde'ye anlatır. Bunun üzerine O,
Rasulullah'a şöyle der: "Ya Rasulellah; ona
yumuşak davranınız. Çünkü siz Medine'ye
gelmezden önce, biz onu kendimize kral
yapmak için hazırlanıyorduk. Şimdi ise o,
sizin kendisinin krallığına mani olduğunuza
inanıyor." (İbn Hişam, Cilt: 2, sh: 237,
238)
Bedir Savaşı sonrasında bir Yahudi kabilesi
olan Benu Kaynuka, Müslümanlarla kendi
aralarındaki antlaşmayı hiçe sayarak bir
kenara itmiş ve Müslümanlar tarafından bir
tahrik sözkonusu olmaksızın huzursuzluk
çıkarmaya başlamışlardır. Hz. Peygamber de
(s.a) buna karşılık onların üzerine
yürüdüğünde, Abdullah İbn Übey onları himaye
etme amacıyla ayağa kalkarak, Hz.
Peygamber'in (s.a.) zırhından tutmuş ve
şöyle demiştir: "Allah'a yemin ederim ki,
bizim bu eski müttefikimizi affetmedikçe
seni bırakmam. Çünkü bu 700 savaşçı
düşmanlarımızla yaptığımız her savaşta,
bizlerin yanında yer aldılar. Şimdi sen bir
günde hepsini yok etmek mi istiyorsun?" (İbn
Hişam, cilt: 3, sh: 51-52)
Uhud Savaşı esnasında, yine aynı şahıs
açıkça Müslümanlara ihanet etmiş ve 300
arkadaşı ile birlikte savaş meydanından geri
çekilmiştir. Onun böylesine nazik bir anda
geri çekilmesinden niyetinin ne olduğu
anlaşılmaktadır. Çünkü Kureyş 3.000 askeri
ile Medine'ye saldırıya hazırlandığında, Hz.
Peygamber (s.a) sadece 1.000 kişiyle
birlikte onlara karşı koymak için Medine'den
dışarı çıkmıştı. O münafık ise, bu 1.000
kişiden üçyüzünü yanına alarak savaş
meydanını terketmiş ve böylece Hz. Peygamber
(s.a) 3000 kişilik düşman ordusuna, 700 kişi
ile karşı koyma durumunda bırakılmıştır.
Bu vakıadan sonra Medine'deki tüm
Müslümanlar bu şahsın kesinlikle münafık
olduğunu ve yanındaki adamların nifaklarını
açığa vurduklarını anlamışlardır. Bu yüzden,
Uhud Savaşı sonrasında Hz. Peygamber (s.a)
Cuma namazında hutbe irad etmek için minbere
çıktığında her zaman olduğu gibi ayağa
kalkmış, fakat yanında oturan Müslümanlar
hemen elbisesinin eteğini çekerek, ona
oturmasını ve konuşmaya layık olmadığını
söylemişlerdir. Medine'de ilk kez birisinin
kendisini böylesine küçük düşürmesi üzerine,
İbn Übey öfkeden kızarmış ve cemaatin
başları üzerinden geçerek, mescidi
terketmiştir. Mescidin kapısında Ensar'dan
bazı kimseler ona, "Sen ne yapıyorsun? Git
ve hemen, Hz. Peygamber'den (s.a.) özür
dile" demişlerse de, o buna daha da
öfkelenerek, özür dilemeyeceğini
söylemiştir. (İbn Hişam, cilt: 3, sh: 111)
H. 4. yılda vuku bulan Benu Nadir
hadisesinde, İbn Ubey ve arkadaşları bu
sefer daha açık bir şekilde Müslümanlara
karşı, İslâm düşmanlarını himaye
etmişlerdir. Bir yanda Hz. Peygamber (s.a)
ve arkadaşları Yahudilere karşı savaşa
hazırlanırlarken, öbür yanda bu münafıklar
gizlice Yahudilere teslim olmamaları için
mesajlar gönderiyor ve "Biz sizin
arkanızdayız. Savaş olursa, size yardım
edeceğiz, yurtlarınızı terkedecek olursanız
biz de sizinle birlikte çıkarız" diyorlardı.
Ancak onların bu gizli hesaplarını Allah,
tıpkı Haşr Suresi'nde olduğu gibi açıkça
ortaya çıkarmıştır.
Ancak Abdullah İbn Übey ve arkadaşlarının
münafık oldukları tüm açıklığıyla belli
olmasına rağmen, Hz. Peygamber (s.a) onların
yaptıklarına göz yummaya devam etmiştir.
Zira münafıklar hâlâ güçlü bir gruptu Evs ve
Hazreç kabilelerinin ileri gelenlerinin bu
grubu kollamasının yanısıra, Medine
nüfusunun en az üçte biri onların
yanındaydı. Nitekim Uhud Savaşı'nda bu
gerçek ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla
dışarıdaki düşmanlar ile savaşırken, bir de
içteki düşmanlarla uğraşmak akıllıca bir
davranış olmazdı. Bu sebepten ötürü Hz.
Peygamber (s.a) münafıklara, onların zahiri
iman iddialarını göz-önüne alarak davranmaya
devam etmiştir. Öte yandan münafıklar da
kendilerinin kafir olduğunu açıkça ilan
edecek veyahut düşmanları Müslümanlara
saldırdığında, onlarla birlikte olup
Müslümanlara karşı savaşacak güçte
değillerdi. Her ne kadar onlar görünüşte
güçlü görünüyorlarsa da, aslında kendi
içlerinde birçok zaafları da taşıyorlardı.
Nitekim bu zaaflar Haşr Suresi'nin 12-14.
ayetlerinde ortaya konmuştur. İşte onlar bu
nedenlerden dolayı Müslüman görünmeyi tercih
ediyorlardı. Öyle ki namaz kılıyorlar, zekat
veriyorlar ve hatta samimi Müslümanların
gerek bile duymadıkları derecede, konuşurken
İslâm ile ilgili büyük iddialarda
bulunuyorlardı. Ayrıca bu münafıklar kendi
nifaklarını gizlemek için birçok yalan ve
hileye başvurmak zorunda kalıyorlardı. Böyle
yapmakla, kendileriyle birlikte olduklarını
ihsas etmek amacıyla kabilelerini (Evs ve
Hazrec) kandırmaya çalışıyorlardı.
Dolayısıyla, bir yandan kabilelerinden
kopmaları sonucunda başlarına gelecek
belalardan bu yalanlar vasıtasıyla
korunurlarken, diğer yandan kabile bağlarını
kullanarak fitne ve fesadlarını daha rahat
bir şekilde sürdürüyorlardı.
İşte bu nedenler dolayısıyla Abdullah İbn
Ubey ve onun münafık yandaşlarının Benu
Mustalik gazvesine katılmaları mümkün olmuş
ve bu gazve esnasında aynı anda iki fitnenin
çıkmasına sebebiyet vermişlerdir. Sözkonusu
bu iki fitne, Müslüman toplumu paramparça
edebilecek derecede büyüktü. Ama Kur'an'ın
yol göstericiliği ve Hz. Peygamber'in (s.a)
mürebbiliği sonucunda Müslümanlar, bu iki
büyük fitneyi bastırabilmişler ve münafıklar
tüm hesaplarının aksine kendileri zelil
olmuşlardır. Bu fitnelerden birincisi Nur
Suresi'nde, diğeri ise bu surede
zikredilmiştir.
Sözkonusu vak'a, Buhari, Müslim, Ahmet İbn
Hanbel, Nesei, Tirmizi, Beyhaki, Taberani,
İbn Merduye, Abdürrezzak, İbn Cerir, İbn
Sa'd ve İbn İshak tarafından birçok senetle
nakledilmiştir. Kimi rivayetlerde bu
vak'anın hangi gazve esnasında meydana
geldiği tasrih edilmemiştir. Bazı
rivayetlerde ise bu hadisenin Tebuk
gazvesinde vuku bulduğu nakledilmiştir.
Ancak tüm siyer ve mağazi alimleri, bu
olayın Benu Mustalik gazvesi esnasında
meydana geldiği hususunda görüş birliği
içindedirler. Nitekim tüm rivayetleri bir
araya getirdiğimizde, sözkonusu hadisenin
şöyle cereyan ettiği anlaşılıyor:
Benu Mustalık gazvesinin zaferle
sonuçlanması sonrasında, İslâm ordusu hâlâ
oradan ayrılmamışken, Muraysi kuyusu
çevresinde iki Müslüman (Hz. Ömer'in seyisi
Cahcah bin Mesud Giffari ve Sinan bin Dabrul-Cuheyni)
birbirleriyle kavga ederler. (Bu olayın
kahramanları diğer rivayetlerde değişik
isimlerle anılıyorlarsa da, biz İbn Hişam'da
verilen isimleri naklettik) Taraflardan bir
tanesi olan Sinan, Cüheyni kabilesine
mensuptu ve Cüheyni kabilesi de Hazrec'in
müttefiklerindendi. Tartışmanın başında her
ikisi de birbirlerine sözle karşılık
verirlerken, Cahcah, Sinan'a tekme atar, ve
Kadim dönemlerde, Yemen adetlerine göre
tekme yemek büyük bir hakaret olarak telakki
edildiğinden, Sinan Ensarı, Cancah ta
Muhacirleri yardıma çağırır. İbn Übey olayı
haber alınca, Evs ve Hazrec kabilesini
kışkırtmak için "Koşun müttefikinize yardım
edin" diyerek bağırmaya başlar. Diğer
taraftan muhacirler de koşup gelince, ortaya
öyle bir durum çıkar ki, neredeyse Muhacir
ve Ensar birbirlerine saldıracak gibi
olurlar. Oysa biraz önce birlik içinde,
düşman bir kabileyi yenilgiye uğratmışlar ve
şimdi ise daha oradan ayrılmadan
birbirleriyle kavga etmek durumuna
düşmüşlerdir. Gürültüler üzerine dışarı
çıkan Hz. Peygamber (s.a) şöyle dedi: "Bu
cahiliyye çağrısı da nedir? Sizin bu
yaptığınız cahiliyettir ve bu çok kötü bir
şeydir." Hz. Peygamber'in (s.a) bu sözleri
üzerine her iki taraftanda samimi
Müslümanlar bir araya gelerek hadiseyi
yatıştırmışlar ve Sinan da Cancah'dan af
dilemiş ve barışmışlardır.
Bu olay üzerine tüm münafıklar Abdullah İbn
Ubey'in yanına gidip, ona şöyle dediler:
"Bizler senin hakkında bir takım ümitler
besliyorduk ve sen de bizi müdafaa
ediyordun. Fakat artık öyle anlaşılıyor ki,
sen de bize karşı bu dilencilerin
yanındasın." Zaten için için yanmakta olan
İbn Übey, bu sözleri duyunca dayanamayıp
patlamış ve şu sözleri sarfetmiştir: "Bu
sizlerin kendi suçunuzdur. Çünkü sizler,
onlara ülkenizde kendiniz yer verdiniz,
onlar ile mallarınızı paylaştınız. Şimdi ise
onlar güçlenmiş ve düşmanlarımız
olmuşlardır. Bizim bu dilencilerle olan
durumumuz, "köpeğini semizlet, seni yesin"
diyen adamın durumu gibidir. Fakat siz onlar
ile alakanızı keserseniz onlar yok olup
giderler. Fakat Allah'a yemin ederim ki
Medine'ye döndüğümüzde, şerefliler
şerefsizleri oradan çıkaracaktır."
Bu toplantıda tesadüfen, o zaman genç bir
delikanlı olan Zeyd bin Erkam da
bulunuyordu. O bu toplantıda münafıkların
tüm konuşmalarını gidip Ensar'ın ileri
gelenlerinden biri olan amcasına aktarmıştı.
O da yeğeninin kendisine anlattıklarını,
Rasulullah'ın (s.a) huzuruna varıp aynen
anlatmıştır. Bunun üzerine Rasulullah (a.s)
Zeyd'i çağırarak, kendisine toplantıda
işittiklerini yeniden anlattırmış ve ona,
"Sen İbn Ubey'in böyle dediğini
sanabilirsin" demiştir. Fakat Zeyd'in, tüm
söylediklerini bizzat kulaklarıyla duyduğuna
yemin etmesi üzerine, Hz. Peygamber (s.a)
İbn Ubey'i çağırarak, bir de ona sormuştur.
Ancak İbn Ubey kesinlikle tüm suçlamaları
reddederek, böyle birşey söylemediğine yemin
eder. Ensar'dan yaşlı ve ileri gelenler de,
Zeyd'in bir genç olarak yanlış anlamasının
mümkün olabileceğini, dolayısıyla bir kabile
reisi dururken bir gence itimat
edemiyeceklerini söylemişlerdir. Fakat Hz.
Peygamber, Zeyd'i tanıyordu, Abdullah İbn
Ubey'i de. Bu bakımdan o hakikati
anlamıştı!..
Hz. Ömer bu olaydan haberdar olur olmaz Hz.
Peygamber'e (s.a.) (s.a) şöyle der: "Ya
Rasulellah! İzin verin bana, bu münafığın
kellesini uçurayım. Yok eğer bana izin
vermeyi uygun görmüyorsanız, Ensar'dan Muaz
bin Cebel ve Ubade bin Beşir'e yahut Sa'd
bin Muaz veya Muhammed bin Mesleme'ye
emredin, onlar bu münafığı öldürsünler."
Bazı rivayetlerde Ensar'dan muhtelif
kimselerin isimleri verilerek, Hz. Ömer,
Rasulullah'a "Bunlardan birini seç" der. Hz.
Peygamber (s.a) ise, "Böyle yapmayın.
Çünkü ben bu şekilde davranırsam, Muhammed
arkadaşlarını öldürtüyor derler" buyurur ve
daha sonra hemen yola çıkmaları emrini
verir. Oysa bu emir, hiç uygun bir vakitte
verilmediği gibi, Hz. Peygamber'in (s.a) de
böyle aniden yola çıkması adeti değildi. 30
saat hiç dinlenmeden yola devam edilmesi
sonucunda, herkes yorgun ve bitkin düşünce
durdular ve herkes uyudu. Hz. Peygamber'in
(s.a.) böyle yapmasının nedeni, Muraysi
kuyusunun çevresinde vuku bulan hadisenin
izlerini silmekti. Ensar'ın ileri
gelenlerinden biri olan Hz. Usad bin Hudeyr
Hz. Peygamber'e (s.a) "Ya Rusülellah! Bu
saatte hareket etmemizi emrettiniz. Ancak
münasip değildir. Ayrıca siz hiçbir zaman bu
şekilde yola çıkmazdınız. Bunun sebebi nedir
acaba?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a)
"Sen efendinin ne yaptığını işitmedin mi?
şeklinde cevap vermiştir. O "Hangi efendim?"
deyince, Hz. Peygamber, "İbn Ubey" deyip
karşılık vermiştir. Bunun üzerine, "O ne
yaptı?" diye sormuş ve Hz. Peygamber (s.a)
onun, "Medine'ye döndüğümüzde şerefliler
şerefsizleri çıkaracaktır" dediğini
nakletmiştir. Hz. Usud ise, "Ya Rasulellah!
Allah'a yemin ederim ki, şeref sahibi olan
sizsiniz ve zelil olan odur. Ne zaman
isterseniz onu kovabilirsiniz" demiştir.
Bu haber yavaş yavaş Ensar arasında yayılmış
ve onlar da İbn Ubey'e karşı müthiş bir öfke
oluşturmuştur. Hemen İbn Ubey'e giderek, Hz.
Peygamber'den (s.a.) af dilemesini
söylemişler, ama buna karşılık İbn Ubey
öfkesiyle şöyle demiştir: "Siz O'na iman et,
dediniz iman ettim, zekat ver dediniz,
verdim, şimdi ise Muhammed'e secde etmediğim
kaldı." Bu sözleri üzerine Ensar'ın ona
kızgınlığı artmış ve kendisine lanetler
yağdırmışlardır. Sonra ise bu kafile
Medine'ye girmek üzere iken, Abdullah İbn
Ubey'in oğlu -ki onun adı da Abdullah idi-
kılıcını çekerek babasına karşı dikilmiş ve
şöyle demiştir: "Sen, Medine'ye döndüğümüzde
şerefli olanlar şerefsizleri çıkaracak
demişsin. Sen şerefin Allah'a ve O'nun
Rasulü'ne ait olduğunu şimdi anlarsın.
Allah'a yemin ederim ki, Rasulullah izin
vermedikçe Medine'ye giremezsin." Bunun
üzerine İbn Ubey, "Ey Hazrec kabilesi! Bakın
oğlum, benim Medine'ye girmeme mani oluyor"
diye bağırmaya başlar. Bu olay Hz.
Peygamber'e (s.a.) ulaştırılınca O,
"Abdullah'a babasının girmesine izin
vermesini söyleyin" der. Söz kendisine
iletilince, Hz. Abdullah, babasına "Madem Hz.
Peygamber (s.a) izin vermiş, o halde
girebilirsin" demiştir. Daha sonra Hz.
Peygamber (s.a) Hz. Ömer'e, "Gördün mü?
Sen bana, izin ver onu öldüreyim dediğinde,
sana onu öldürmen için müsaade etseydim
eğer, birçok kişi onun için üzülecekti. Ama
sen, onu bugün öldürürsen hiçbir şey
olmayacaktır" diye buyurmuştur. Bunun
üzerine Hz. Ömer, "Allah'a yemin ederim ki,
Allah Rasulü'nün sözleri benim sözlerimden
daha çok hikmete mebnidir" diye karşılık
vermiştir.
Bu surede muhtemelen Hz. Peygamber (s.a)
Medine'ye vasıl olduktan sonra
indirilmiştir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|