|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ı
tesbih etmektedir. O, üstündür, hikmet
sahibidir.
2.
Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde
yurtlarından çıkaran O'dur. Siz onların
çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da
kalelerinin, kendilerini Allah'tan
koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah (O'nun
azabı), onlara beklemedikleri yerden
geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü;
öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de
müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey
akıl sahipleri! İbret alın.
3.
Eğer Allah onlara sürgünü yazmamış olsaydı,
elbette onları dünyada (başka şekilde)
cezalandıracaktı. Ahirette de onlar için
cehennem azabı vardır.
4.
Bu, onların Allah'a ve Peygamberine karşı
gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah'a karşı
gelirse bilsin ki Allah'ın cezalandırması
çetindir.
5.
Hurma ağaçlarından, herhangi birini kesmeniz
veya olduğu gibi bırakmanız hep Allah'ın
izniyledir ve O'nun yoldan çıkanları rezil
etmesi içindir.
6.
Allah'ın, onlardan (mallarından)
Peygamberine verdiği ganimetler için siz at
ve deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah,
peygamberlerini dilediği kimselere karşı
üstün kılar. Allah her şeye kadirdir.
7.
Allah'ın, (fethedilen) ülkeler halkından
Peygamberine verdiği ganimetler, Allah,
Peygamber, yakınları, yetimler, yoksullar ve
yolda kalmışlar içindir. Böylece o mallar,
içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan
bir devlet olmaz. Peygamber size ne verdiyse
onu alın, size ne yasakladıysa ondan da
sakının. Allah'tan korkun. Çünkü Allah'ın
azabı çetindir.
8.
(Allah'ın verdiği bu ganimet malları,)
yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış
olan, Allah'tan bir lütuf ve rıza dileyen,
Allah'ın dinine ve Peygamberine yardım eden
fakir muhacirlerindir. İşte doğru olanlar
bunlardır.
9.
Daha önceden Medine'yi yurt edinmiş ve
gönüllerine imanı yerleştirmiş olan
kimseler, kendilerine göç edip gelenleri
severler ve onlara verilenlerden dolayı
içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler.
Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile
onları kendilerine tercih ederler. Kim
nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar
kurtuluşa erenlerdir.
10.
Bunların arkasından gelenler şöyle derler:
Rabbimiz! Bizi ve bizden önce gelip geçmiş
imanlı kardeşlerimizi bağışla;
kalplerimizde, iman edenlere karşı hiçbir
kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok
şefkatli, çok merhametlisin!
11.
Münafıkların, kitap ehlinden inkâr eden
dostlarına: Eğer siz yurdunuzdan
çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle
beraber çıkarız; sizin aleyhinizde kimseye
asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız,
mutlaka yardım ederiz, dediklerini görmedin
mi? Allah, onların yalancı olduklarına
şahitlik eder.
12.
Andolsun, eğer onlar çıkarılsalar, onlarla
beraber çıkmazlar; savaşa tutuşmuş olsalar,
onlara yardım etmezler; yardım etseler bile
arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine
de yardım edilmez.
13.
Onların içlerinde size karşı duydukları
korku, Allah'a olan korkularından daha
şiddetlidir. Böyledir, çünkü onlar anlamayan
bir topluluktur.
14.
Onlar müstahkem şehirlerde veya siperler
arkasında bulunmaksızın sizinle toplu halde
savaşamazlar. Kendi aralarındaki savaşları
ise çetindir. Sen onları derli toplu
sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır.
Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir
topluluktur.
15.
(Onların durumu) kendilerinden az önce
geçmiş ve yaptıklarının cezasını tatmış
olanların durumu gibidir. Onlara acıklı bir
azap vardır.
16.
Münafıkların durumu tıpkı şeytanın durumu
gibidir. Çünkü şeytan insana "İnkâr et" der.
İnsan inkâr edince de: Ben senden uzağım,
çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah'tan
korkarım, der.
17.
Nihayet ikisinin de sonu, içinde ebedî
kalacakları ateş olacaktır. İşte bu,
zalimlerin cezasıdır.
18.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve herkes,
yarına ne hazırladığına baksın. Allah'tan
korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan
haberdardır.
19.
Allah'ı unutan ve bu yüzden Allah'ın da
onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi
olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.
20.
Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz.
Cennet ehli, isteklerine erişenlerdir.
21.
Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik,
muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş
eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu
misalleri insanlara düşünsünler diye
veriyoruz.
22.
O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ilah
yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O,
esirgeyendir, bağışlayandır.
23.
O, öyle Allah'tır ki, kendisinden başka
hiçbir ilah yoktur. O, mülkün sahibidir,
eksiklikten münezzehtir, selâmet verendir,
emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır,
üstündür, istediğini zorla yaptıran,
büyüklükte eşi olmayandır. Allah,
müşriklerin ortak koştukları şeylerden
münezzehtir.
24.
O, yaratan, var eden, şekil veren Allah'tır.
En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde
olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O,
galiptir, hikmet sahibidir.

Bir Hadis:
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Kim, sabahleyin (sabah namazı sonrası)
Haşr sûresinin son üç âyetini okursa,
Allah onun için 70 bin melek görevlendirir,
akşama kadar onun için Allah'tan af
dilerler. Eğer o gün ölürse, şehîdlerden
yazılır. Akşamleyin okursa yine bu menzilede
olur."
Ravi: Mâkil (r.a.) Tirmizî.
Adı: Bu sure, adını 2. ayette geçen
"Haşr" kelimesinden almıştır.
Nüzul Zamanı: Said bin
Cübeyr'den (r.a) rivayet edildiğine göre, O,
İbn Abbas'a Haşr Suresi'ni sorduğunda, İbn
Abbas, "Bu sure, tıpkı Enfal Suresi'nin
Bedir Savaşı hakkında nazil olması gibi,
Benu Nadir ile yapılan savaş hakkında nazil
olmuştur," diye cevap verir. (Buhari,
Müslim) . Said bin Cebeyr'den nakledilen
başka bir rivayete göre, İbn Abbas, "Bu
sureye Nadir Suresi de diyebilirsiniz"
demiştir. Aynı görüş Mücahid, Katade, Zührî,
İbn Zeyd, Yezid bin Ruman ve Muhammed bin
İshak'tan da mervidir. Bu rivayetlerin hepsi
de, surede sözü geçen Ehli Kitab'ın Benu
Nadir olduğu hususunda ittifak
halindedirler. Yezid bin Ruman, Mücahid ve
İbn İshak'a göre sure tamamiyle bu savaş ile
ilgili nazil olmuştur.
Bu savaşın ne zaman vuku bulduğu ile ilgili
olarak İmam Zührî, Urve bin Zübeyr'den
naklen savaşın Bedir'den 6 ay sonra vuku
bulduğunu söylüyor. Ancak buna karşı, İbn
Said, İbn Hişam ve Belâzurî, bu savaşın 4.
hicrî yılın Rebi'ul-Evvel ayında vuku
bulduğunu yazmaktadırlar ki doğru olanı da
budur. Çünkü tüm rivayetler bu savaşın, Bîri
Maune gazvesi sonunda vuku bulduğunda görüş
birliği içindedirler. Yine Bîri Maune
gazvesinin, Uhud Savaşı'ndan sonra vuku
bulduğu tarihen sabittir.
Tarihsel Arkaplan:
Bu surenin muhtevasını daha iyi
kavrayabilmek için, Medine ve Hicaz
Yahudilerinin tarihine bir göz atılması
gerekir. Çünkü bu bilinmeden, Hz.
Peygamber'in (s.a.v) Yahudilere nasıl muamele
ettiğinin sebeplerini anlamak çok güç olur.
Arabistan'daki Yahudiler ile ilgili olarak
yazılmış güvenilir bir tarih çalışması
bulunmadığı gibi, tarihleri hakkında bilgi
sahibi olabileceğimiz kendi yazdıkları bir
belge veya eser de yoktur. Arabistan
dışındaki Yahudi tarihçi ve müellifler de
onlar hakkında bir şey yazmamışlardır.
Yazmayışlarının nedeni olarak da, onların
genel Yahudi toplumundan koptuklarını, diğer
Yahudilerle bir alakaları kalmadığını
göstermektedirler. Bu bakımdan Arabistan
dışındaki Yahudiler, onları kendilerinden
saymazlar, zira Hicazlı Yahudiler İbrani
kültüründen koptukları gibi, kültür ve hatta
lisanları dahi Araplaşarak asimile olmuş ve
İbranice'yi bile unutmuşlardı. 1. Miladi
asra kadar Hicaz'daki hiçbir tarihi eser ve
belgede, birkaç Yahudi ismi dışında, onlara
ait hiçbir iz yoktur. Dolayısıyla Hicaz
Yahudileri ile ilgili birçok bilgi, Araplar
arasında yaygınlaşmış şifahî kaynaklara
dayanır. Bu bilgilerin kaynağı da bizzat o
dönemin ve o bölgenin Yahudileridir.
Arabistan'daki Yahudilerin iddialarına göre,
kendileri, Hz. Musa'nın (s.a) son
dönemlerinde Hicaz'a gelmiş ve orada
yerleşmişlerdir. Bunu şöyle özetleyebiliriz:
Hz. Musa, Yesrib (Medine) bölgesindeki
Amalika kabilesine karşı bir ordu gönderip,
onlara bu kabileden kimseyi hayatta
bırakmamalarını emreder. Bu bölgeye gelen
İsrail ordusu, Hz. Musa'nın emrini ifa eder
ama çok yakışıklı bir delikanlı olan Amalika
kralının oğlunu öldürmeyip yanlarına alarak,
Filistin'e getirirler. Ancak onlar
Filistin'e daha gelmeden Hz. Musa vefat
ettiğinden, onun yerine geçenler, 'Amalika
kabilesinden hiç kimseyi hayatta
bırakmamanızı size bir peygamber emretmişti.
Oysa siz bu genci hayatta bırakmakla onun
buyruğuna karşı gelmiş oldunuz' diye bu
orduyu suçlayarak toplumdan tecrid ederler.
Onlar da bunun üzerine Yesrib'e (Medine)
geri dönerek, oraya yerleşirler. (Kitab-ul-Ağani,
cilt. 19 sh. 94) Böylece Yahudiler
Arabistan'a 12 asır önce yerleştiklerini
iddia etmiş oluyorlardı. Ancak bu iddiayı
destekleyici hiçbir tarihi delil
bulunamamaktadır. Muhtemelen Yahudiler eski
ve yüce bir nesilden geldiklerine Arapları
inandırabilmek için böyle bir hikayeyi
uydurmuşlardır.
Yahudilerin bir başka rivayetine göre onlar
M.Ö. 587'de Buhtun-Nasr'ın Beyt-i Mukaddes'i
yakıp yıktığı ve Yahudileri dağıttığı bir
dönemde birçok kabile Hicaz'a gelip Vadi'l-Kura,
Teyma ve Yesrib bölgelerine yerleşmişlerdir.
HARİTA - I -
Yahudilerin yerleşim bölgelerini gösteren
harita
(Fütuhu'l-Buldan, Belâzurî) . Ancak bu
iddianın da tarihî bir mesnedi yoktur. Bu da
muhtemelen yine Yahudilerin, yüce ve kadim
bir nesil olduklarını kanıtlayabilmek için
uydurdukları hikayelerden biridir.
M.S. 70'te Rumların, Filistin'de Yahudileri
katlettikleri ve M.S. 132'de bir kısmını
Filistin'den sürdükleri sabit olan tarihi
gerçeklerdendir. Bu dönemde Filistin'den
kaçan birçok Yahudi kabilesi, gelip Hicaz'a
sığınmıştır. Çünkü, Güney Filistin,
Arabistan'a yakındır. Böylece onlar
Arabistan'a gelip, yeşillik bir bölgeye
yerleşmişler, daha sonra da hileyle ve
bilhassa tefecilik olan mesleklerini icra
ederek yavaş yavaş buraları ellerine
geçirmişlerdir. Eyle, Makne, Tebuk, Teyma,
Vadi'l-Kura, Fedek ve Hayber hep onların
eline geçmişti. Bu kabileler Benu Kurayza,
Benu Nadir, Benu Kaynuka ve Benu Bahdal idi.
Medine'ye yerleşen kabileler içinde en
meşhurları Benu Nadir ile Benu Kurayza'dır.
Çünkü kahinlik ve dini liderlik bu
kabilelerdeydi ve en soylu kabileler olarak
kabul görülüyorlardı. Yahudiler Medine'ye
geldiklerinde, onrada bulunan bazı Arap
kabileleri üzerinde tahakküm kurarak,
Medine'nin hakimi olmuşlardı. Bundan
yaklaşık 3 asır sonra M.S. 450 ve 451 de
büyük Yemen seli dolayısıyla (bu vak'a Sebe'
Suresi'nde zikredilmiştir) Sebe
kavimlerinden bazı kabileler Yemen'den kaçıp
Arapların bölgesine göç etmek zorunda
kalmışlardı. Bu kabileler içinde
Gassan'lılar Şam'a, Lahmi'ler Irak'a, Benu
Huzaa Cidde ve Mekke arasında bir bölgeye,
Evs ve Hazreç Medine'ye gelerek
yerleşmişlerdi. Ancak Medine'ye Yahudiler
hakim olduğundan, başlangıçta Evs ve
Hazreç'e toprak vermişler ve bu iki Arap
kabilesi de çöle yerleşmek zorunda kalmıştı.
Sonunda Evs ve Hazreç'in ileri gelenlerinden
bir şahıs, Şam'a yerleşmiş akraba kabile
olan Gassan'lılardan yardım istemiş ve
Şam'dan büyük bir ordu gelerek Medine'deki
Yahudi gücünü kırmıştır. Bunun üzerine de
Evs ve Hazreç kabileleri Medine'de tamamen
hakimiyeti ele geçirmişler, iki büyük Yahudi
kabilesi Benu Nadir ve Benu Kurayza, şehri
terketmiş ve üçüncü kabile Benu Kaynuka da
bu iki Yahudi kabilesiyle iyi
geçinemediğinden şehir içinde kalmıştır.
Ancak şehir içinde kalabilmek için Benu
Kaynuka, Hazreç kabilesinin; buna karşı
şehrin çevresinde kalabilmek için Benu Nadir
ile Benu Kurayza da Evs kabilesinin himayesi
altına girmişlerdir.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye
hicretinden önce ve hemen sonrasında
Arabistan'da ve bilhassa Medine'de
Yahudilerin durumu şöyleydi:
Yahudilerin dil, giyim, kültür, örf ve
adetleri tamamıyle Araplaşmıştı. Öyle ki
çocuğunun adı bile Arapçaydı. Hatta Hicaz'a
yerleşmiş 12 Yahudi kabilesinden Benu
Zavra'nın dışında hiçbir kabilenin adı
İbranice değildi. İçlerinde birkaç alim
dışında kimse İbranice bilmezdi. Cahiliyye
döneminin Yahudi şairlerinin şiirleri ile
Arap şairlerinin şiirleri dil, düşünce ve
konu bakımından hiç farklı bir nitelik
taşımazdı. Yahudiler ile Araplar aralarında
kız alıp veriyorlardı. Aslında, onlarla
Araplar arasında dinleri dışında bir fark
vardı denemezdi. Ama buna rağmen Arapların
içinde tümüyle asimile olmamışlar ve inatla
Yahudilik şuurunu devam ettirmişlerdi.
Zahiren Araplaşmalarına gelince,
Arabistan'da kalabilmek için başka çareleri
yoktu.
Bu zahirî Araplaşma nedeniyle yanılan bazı
müsteşrikler, onların aslen Yahudi
olmadıklarını ve Yahudiliği kabul etmiş
Araplar olduklarını veya en azından
çoğunluğu Yahudi Arapların teşkil ettiğini
sanmışlardır. Fakat Yahudilerin Arabistan'da
kendi dinlerini yaymaya çalıştıklarını veya
onların alimlerinin, Hıristiyan papazları
gibi Araplara Yahudilik propagandası
yaptıklarını gösteren hiçbir tarihi delil
yoktur. Aksine Yahudilerde millî gurur ve
tekebbürün olduğunu açıkça müşahede
edebiliyoruz. Bu yönden Araplara "Centile"
(Ümmî) yani vahşî ve cahil diyorlardı. Onlar
ümmilerin Yahudiler gibi insani haklara
sahip olduklarına inanmıyor, ümmilerin
mallarının meşru veya gayri meşru yolla elde
edilebileceğini, onların malını almanın
Yahudilere helal olduğunu sanıyorlardı.
Arapların ileri gelen bir kaçı dışında,
diğer Arapların Yahudiliğe girip,
kendileriyle eşit olacaklarına ihtimal dahi
vermezlerdi. Birkaç kişinin Yahudiliğe
girdiğini gösteren özel vak'alar dışında
herhangi bir Arap kabilesinin ya da Arap
büyüğünün Yahudiliğe katıldığına dair hiçbir
tarihi delil yoktur. Üstelik Yahudilerde
dinlerini tebliğ etme gibi bir merak yoktu,
onlar sadece ticaretlerini düşünüyorlardı.
Dolayısıyla Arabistan'da Yahudilik bir din
olarak yayılmamıştı ve birkaç kabilenin
milli gurur aracı olmaktan öte bir anlam
taşımıyordu. Ancak yine de Yahudi bilginler
muskacılık, sihir, müneccimlik gibi
meslekleri bir kazanç aracı olarak kullanmış
ve Araplar arasında kendilerine bilgin ve
kahin şeklinde bir yer edinmişlerdi.
Arap kabilelerinin karşısında ekonomik
bakımdan Yahudiler daha güçlüydüler. Çünkü
onlar, Filistin ve Şam gibi gelişmiş
bölgelerden geldiklerinden, Araplar'ın
bilmediği bir çok mesleklere sahiptiler.
Ayrıca onların Arabistan dışındaki dünya ile
de ilişkileri bulunduğundan, Medine'den ve
Arabistan'ın kuzey bölgesinden buğday ithal
edip hurma ihracaatı yapıyorlardı.
Tavukçuluk ve balıkçılık ellerinde olduğu
gibi, kumaş da dokuyorlardı.
Yer yer meyhaneler açmışlardı ve Şam'dan
şarap getirip buralarda satıyorlardı. Benu
Kaynuka, genelde meslekleri olan kuyumculuk,
demircilik ve madeni eşya imalatı ile
uğraşıyorlardı. Bununla pek yüksek kârlar
elde ediyorlarsa da asıl gelir kaynakları
tefecilikti. Öyle ki tüm Arabistan'da
muazzam bir tefecilik şebekesi kurmuşlardı
ve böylelikle Arapları tuzaklarına
düşürüyorlardı. Özellikle kendilerinden borç
alarak, şan ve şöhretlerini artırma
hastalığına yakalanan Arap kabile reisleri
Yahudilerin tuzağına düşmüştü. Bunlar yüksek
faizlerle Yahudilerden borç alıyorlar ve
Yahudiler de buna kat kat faizi ekleyerek
onları kendilerine bağımlı kılıyorlardı.
İşte bu yüzden Araplar, ekonomik bakımdan
müthiş bir mali kriz yaşıyor ve dolayısıyla
Yahudilere büyük kin ve nefret
besliyorlardı.
Yahudiler ticarî ve malî çıkarları
gereğince, Araplardan hiçbir kabileyi, başka
bir kabileye karşı desteklemezlerdi. Ayrıca
Arapların kendi aralarında savaşmaları
onların işine geliyordu. Çünkü onlar,
Arapların bir araya gelmeleri halinde,
tefecilik yoluyla kazandıkları bunca verimli
araziyi, bağ ve bahçeyi kendilerine
bırakmayacaklarını biliyorlardı. Bunun
yanısıra her Yahudi kabilesi, kendilerine
saldırmasından korktukları başka bir
kabileye karşı, güçlü bir Arap kabilesinin
himayesine girmişti. Dolayısıyla zaman zaman
bir Arap kabilesine karşı savaşan
müttefikine yardım uğruna, karşı kabilenin
müttefiki olan bir başka Yahudi kabilesi ile
de savaşmak zorunda kalıyorlardı. Medine'de
Benu Kurayza ve Benu Nadir kabileleri Evs
Kabilesiyle, Benu Kaynuka da Hazreç
kabilesiyle müttefikti. Hicretten bir süre
önce, Evs ve Hazreç kabileleri arasında,
Buas mevkiinde çok şiddetli bir savaş vuku
buldu ve müttefik kabileler birlikte
savaştılar.
İşte bu şartlar içerisinde İslâm Medine'ye
ulaştı ve Hz. Peygamber (s.a) (s.a) hicret
ederek, orada İslâm devletini kurdu. Hz.
Peygamber (s.a) devleti kurduktan sonra ilk
iş olarak, Evs, Hazreç ve Muhacirleri bir
araya getirerek orada bir toplum
oluşturmuştur. İkinci iş olarak, bu Müslüman
toplum ile Yahudiler arasında açık bir
anlaşma yapmıştır. Bu anlaşmanın şartları
gereğince, hiç kimsenin bir başkasının
hakkını yemeyeceği ve dış düşmana karşı
Medine'nin birlikte savunulacağı karara
bağlanmıştır. Bu anlaşmaya göre, Yahudiler
ile Müslümanların birbirlerine karşı
sorumlulukları şu şekilde belirlenmiştir.
"Yahudiler kendi savaş masraflarını
kendileri karşılayacaklardır. Taraflar, bir
saldırı olması halinde, birbirlerine yardım
etmeye zorunludurlar. Birbirlerine iyi
niyetli davranacaklar, hak ve iyilik için
yardımlaşılacak, kötülük ve günah için
değil. Birbirlerine zulmetmeyeceklerdir.
Mazlumlar korunacaklardır. Şayet savaş
uzarsa, yapılan masrafa taraflar ortak
olacaklardır. Bu antlaşmayı yapanlara
Medine'de fitne ve fesad çıkarmak yasaktır.
Fesat çıkma ihtimali olan bir anlaşmazlıkta
kararı, Allah'ın Kitabı'na göre Muhammed
verecektir. (...) Kureyş ve müttefiklerine
hiç kimse destek çıkmayacaktır. Medine'ye
dışarıdan bir saldırı olması halinde
müttefikler birbirlerine yardım
edeceklerdir. (...) Taraflar kendi
bölgelerinin savunmasından kendileri
sorumludurlar." (İbn Hişam, cilt: 2, sh:
147-150)
Bu kesin ve açık bir anlaşmaydı ve Yahudiler
bu antlaşmayı kabul etmişlerdi. Fakat çok
geçmeden, Hz. Muhammed'e (s.a) , İslâm'a ve
Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır
takınıp, zamanla düşmanlıklarını artırdılar.
Bu tavırları üç nedene dayanmaktaydı:
a) Yahudiler, Hz. Peygamber'i (s.a) herhangi
bir kabile reisi gibi görmek istiyorlar ve
bunun siyasî bir antlaşma olduğu fikrinden
hareketle, her iki tarafın da bu antlaşmayı
kendi dünyevî çıkarları için yaptığını
sanıyorlardı. Ancak Hz. Peygamber'in (s.a)
Allah'a, Peygamberlere, Kitaplara, Ahirete
(onların peygamber ve kitapları da dahil)
iman etmeye Tevhid'e ve Allah'ın hükümlerine
itaate, ilâhî sınırların içinde kalmaya,
tıpkı kendi peygamberlerinin çağırdığı gibi
davet ettiğini görünce, bu onlara çok ağır
geldi ve bu evrensel hareketin başarılması
halinde, dinî ve millî gururlarının
kırılacağından korktular.
b) Evs, Hazreç ve Muhacirlerin arasında bir
kardeşliğin tesis olunduğunu ve civardaki
Arap kabilelerinden İslâm'ı kabul edenlerin
bu kardeşliğe katılmak suretiyle bir toplum
vücuda getirmeye başladıklarını görünce,
asırlardır Arap kabileleri arasında nifak
çıkararak menfaat sağladıklarını fakat şimdi
bu dinin Arapları bir araya toplayarak, bir
güç haline getirdiğinden, artık eski
oyunlarını sürdüremeyeceklerini anladılar.
c) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği dini,
ahlâkî ve sosyal kanunlar, tefecilik yoluyla
kazandıklarını gayr-i meşru kazanç olarak
ilan ediyordu. Bu yüzden Yahudiler, Hz.
Muhammed'in (s.a) Araplar üzerinde bir
hakimiyet sağlaması halinde, bunun
kendilerinin sonu demek olacağını düşünmeye
başladılar.
Tüm bu nedenler dolayısıyla Hz. Peygamber'e
(s.a) karşı çıkmak, artık Yahudiler için
milli bir dava görünümü kazanmıştı. Öyle ki
onun yenilmesi için her türlü yola baş
vurmaktan kaçınmıyorlardı. Hz. Muhammed
(s.a) hakkında birçok yalan, iftira ve
kuşkular ortaya atarak, bunları çevreye
yayıyorlar ve böylece şüpheye düşüp bu dini
terketmeleri için İslâm'a girenleri
yanıltmaya çalışıyorlardı.
Hatta kendileri önce İslâm'a giriyor, sonra
da dönüyorlardı, ki böylece "Demek ki bu
işte bir bit yeniği var. Yoksa bunlar
Müslüman olduktan sonra, dönmezlerdi" diye
düşünerek halkta Hz. Peygamber (s.a) ile
ilgili olarak yanlış kanaatler uyanmasını
istiyorlardı. Fitne çıkartabilmek için
münafıklarla işbirliği yapıyorlardı ve İslâm
düşmanı kişi ve kabilelerle irtibat
halindeydiler. Müslümanlar arasında fesat
çıkarabilmek için ellerinden geleni
ardlarına koymuyorlardı. Bu hususta
özellikle Evs ve Hazreç kabilesini hedef
almışlardı, zira onlarla uzun bir süre
|