|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Battığı zaman yıldıza andolsun ki;
2.
Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla
inanmadı.
3.
O,arzusuna göre de konuşmaz.
4.
O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası
değildir.
5.
Çünkü onu güçlü kuvvetli biri (Cebrail)
öğretti.
6.
Ve üstün yaratılışlı(melek), doğruldu:
7.
Kendisi en yüksek ufukta iken.
8.
Sonra (Muhammed'e) yaklaştı,(yere
doğru)sarktı.
9.
O kadar ki (birleştirilmiş) iki yay arası
kadar, hatta daha da yakın oldu.
10.
Bunun üzerine Allah, kuluna vahyini
bildirdi.
11.
(Gözleriyle) gördüğünü kalbi yalanlamadı.
12.
Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile
tartışacak mısınız?
13.
Andolsun onu, önceden bir defa daha
görmüştü,
14.
Sidretü'l-Müntehâ'nın yanında .
15.
Cennetü'l-Me'vâ da onun yanındadır.
16.
Sidre'yi kaplayan kaplamıştı.
17.
Gözü kaymadı ve sınırı aşmadı.
18.
Andolsun o, Rabbinin en büyük âyetlerinden
bir kısmını gördü.
19.
Gördünüz mü o Lât ve Uzzâ'yı?
20.
Ve üçüncüleri olan ötekini, Menât'ı.
21.
Demek erkek size, dişi O'na öyle mi?
22.
O zaman bu, insafsızca bir taksim!
23.
Bunlar (putlar), sizin ve atalarınızın
taktığı isimlerden başka bir şey değildir.
Allah onlar hakkında hiçbir delil
indirmemiştir. Onlar ancak zanna ve
nefislerinin arzusuna uyuyorlar. Halbuki
kendilerine Rableri tarafından yol gösterici
gelmiştir.
24.
Yoksa insan, her arzu ettiği şeye sahip mi
olacaktır?
25.
Ahiret de dünya da Allah'ındır.
26.
Göklerde nice melek var ki onların
şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse
için Allah'ın izin vermesi dışında, bir işe
yaramaz.
27.
Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin
adlarını takıyorlar.
28.
Halbuki onların bu hususta hiç bilgileri
yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç
şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade
etmez.
29.
Onun için sen bizi anmaktan yüz çeviren ve
dünya hayatından başka bir şey istemeyen
kimselere yüz verme.
30.
İşte onların erişebilecekleri bilgi budur.
Şüphesiz ki senin Rabbin, evet O, yolundan
sapanı daha iyi bilir; O, hidayette olanı da
çok iyi bilir.
31.
Göklerde ve yerde bulunanlar hep
Allah'ındır. Bu, Allah'ın, kötülük edenleri
yaptıklarıyla cezalandırması, güzel
davrananları da daha güzeliyle
mükâfatlandırması içindir.
32.
Ufak tefek kusurları dışında, büyük
günahlardan ve edepsizliklerden kaçınanlara
gelince, bil ki Rabbin, affı bol olandır. O,
sizi daha topraktan yarattığı zaman ve siz
annelerinizin karınlarında bulunduğunuz
sırada (bile), sizi en iyi bilendir. Bunun
için kendinizi temize çıkarmayın. Çünkü O,
kötülükten sakınanı daha iyi bilir.
33.
Gördün mü arkasını döneni?
34.
Azıcık verip sonra vermemekte direneni?
35.
Acaba gaybın bilgisi kendi yanındadır da o
görüyor mu?
36.
Yoksa kendisine haber verilmedi mi? Musa'nın
sahifelerinde bulunan,
37.
Ve ahdine vefa gösteren İbrahim'in(
sahifelerinde bulunan şu gerçekler):
38.
Gerçekten hiçbir günahkâr, başkasının günah
yükünü yüklenemez.
39.
Bilsin ki insan için kendi çalışmasından
başka bir şey yoktur.
40.
Ve çalışması da ileride görülecektir.
41.
Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.
42.
Ve şüphesiz en son varış Rabbinedir.
43.
Doğrusu güldüren de ağlatan da O'dur.
44.
Öldüren de dirilten de O'dur.
45.
Şurası muhakkak ki erkek ve dişiden ibaret
olan iki çifti O yarattı.
46.
(Rahime) atıldığı zaman nutfeden.
47.
Şüphesiz tekrar diriltmek de O'na aittir.
48.
Zengin eden de yoksul kılan da O'dur.
49.
Doğrusu Şi'râ yıldızının Rabbi de O'dur.
50.
Ve şüphesiz ki önceki Âd kavmini O helâk
etti.
51.
Semûd'u da (O helâk etti) ve geriye hiçbir
şey bırakmadı.
52.
Daha önce de çok zalim ve pek azgın, olan
Nuh kavmini (helâk etmişti).
53.
Altüst olan şehirleri de o böyle yaptı.
54.
Onların başına getireceğini getirdi!
55.
Şimdi Rabbinin nimetlerinin hangisinde
şüpheye düşersin.
56.
İşte bu ilk uyarıcılardan bir uyarıcıdır.
57.
Yaklaşan (kıyamet) yaklaştı.
58.
Onu (vaktini) Allah'tan başka açığa
çıkaracak yoktur.
59.
Şimdi siz bu söze mi şaşıyorsunuz?
60.
Gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz!
61.
Ve siz gaflet içinde oyalanmaktasınız!
62.
Artık Allah için secdeye kapanın ve O'na
kulluk edin!

Adı: İlk kelimesi sureye ad
olarak verilmiştir. Fakat "Necm"
kelimesinin, surenin muhtevasıyla doğrudan
bir ilgisi yoktur.
Nüzul Zamanı: Hz. Abdullah b.
Mes'ud'dan rivayet olunduğuna göre, "Necm
Suresi kendisinde secde ayeti bulunduğu
halde nazil olan ilk suredir." (Buhari,
Müslim, Ebu Davud, Nesaî) . Bu hadisin Esved
b. Yezid, Ebu İshak ve Zuhir b. Muaviye'nin
İbn Mes'ud'dan rivayet ettikleri bölümünden
anlaşıldığına göre "Necm Suresi, Hz.
Peygamber'in (s.a) Kureyş'ten bir topluluk
karşısında okuduğu ilk suredir." (İbn
Merduye'nin rivayeti, surenin Harem-i
Şerif'de okunduğunu göstermektedir.) Bu
topluluk içinde, kafirler de mü'minler de
bulunuyordu. Surenin sonunda Hz. Peygamber
(s.a) secde ettiğinde, İslâm düşmanı
Kureyşliler ve ileri gelenleri Müslümanlarla
secde ettiler. İbn Mes'ud, "Ben orada secde
etmeyen bir tek kafir olarak Umeyye b.
Halef'i gördüm. O da secde etmediği gibi
yerden bir avuç toprak almış ve alnına
sürmüş, bu bana yeter", dedi. demiştir. "İbn
Mes'ud bu sözüne ayrıca "Ben bu kafirlerin
küfür hali üzerindeyken öldüğünü gördüm"
diye ilavede bulunmuştur.
Bu olayın bir diğer şahidi de, o döneme
kadar hâlâ İslâm'ı kabul etmemiş olan
Muttalib b. Veda'dır. O bu olayla ilgili
olarak şunları söylemektedir. "Rasûlullah
(s.a) , Necm Suresi'nin sonunda secde
ettiğinde ben secde etmedim. Şimdi bu sure
ne zaman okunsa, muhakkak surette secde eder
ve o zaman secde etmemekle işlediğim hatayı
telafi etmeye çalışırım." (Nesaî, Müsned-i
Ahmed)
"Risaletin 5. yılında Şevval ayında küçük
bir topluluk Habeşistan'a hicret etmişti.
Aynı senenin Ramazan ayında Hz. Peygamber'in
(s.a) Necm Suresi'ni tilaveti esnasında
kafirlerle Müslümanların birlikte secdeye
gitmeleri hadisesi vuku buldu. Bu hadise,
Habeşistan'daki muhacirlere "Mekke'de
kafirler İslâm'a girdi şeklinde ulaşınca,
onlardan bazıları bu haberi duyar duymaz
Şevval ayında Mekke'ye geri döndüler. Fakat
Mekke'de Müslümanlara yapılan zulüm devam
etmekteydi. Bu olaydan sonra Müslümanlar,
birincisinden daha çok sayıda olmak üzere,
ikinci kez Habeşistan'a hicret ettiler." (ibn
Sa'd) .
Yukarıdaki rivayetlerden bu surenin
Risalet'in 5. yılında nazil olduğu kesinlik
kazanmaktadır.
Tarihsel Arkaplan: Nüzul
zamanı ile ilgili verilen ayrıntılardan bu
surenin nazil olduğu dönemde, Mekke'de nasıl
bir havanın estiği açıkça anlaşılmaktadır. O
döneme kadar Hz. Peygamber (s.a) , 5 sene
boyunca sürekli tanıdık kişilerin evlerinde,
özel ve herkese açık olmayan toplantılarda
İslâm'ı tebliğ ediyor ve Kur'an'ı okuyordu.
Bu döneme kadar O genel bir topluluğa hitap
edememişti. Çünkü kafirler ona hep şiddet
ile karşılık vermişlerdi. Onlar Hz.
Peygamber'in (s.a) şahsiyetinin, hitabetinin
ve Kur'an'ın ne kadar etkileyici olduğunu
bildikleri için, onu dinlemek istemedikleri
gibi başkalarına da mani oluyorlardı. Ayrıca
bir yandan "Muhammed yoldan çıkmış,
başkalarını da yoldan çıkarıyor" diye iftira
atarken, diğer yandan da, Hz. Peygamber'in
(s.a) gittiği her yerde "sapıkça" diye
niteledikleri mesajının duyulmaması için
gürültü çıkarıyorlardı. Yani iddialarının
yalan olduğunu kendileri de bildiği için,
başka kimselerin mesajı işitmesine fırsat
dahi vermiyorlardı.
İşte böyle bir ortamda Rasûlullah (s.a)
birgün Harem-i Şerif'te Kureyş'den bir
topluluğun karşısında, tebliğ etmek üzere
ayağa kalkmış ve vahyolunan bu sureyi
okumuştur. Ancak okunan sure, çevredekileri
o kadar çok etkilemiştir ki, Kureyşliler
adeta büyülenmiş gibi sessizce sureyi
dinlemişler ve her zaman yaptıklarının
aksine gürültü çıkarmayı unutmuşlardır.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) surenin sonunda
secde ayetini okuduğunda hemen secdeye
gidince, kafirler de onunla birlikte secdeye
gitmişler, fakat bu davranışlarının hemen
akabinde, bir zaaf içine düştüklerini
farketmişlerdir. Hatta bunun üzerine bazı
kimseler onların ileri gelenlerini "Sizler
hem bu Kur'an'ı dinlemekten başkalarını
menediyorsunuz hem de bu sözleri kendiniz
dinlediğiniz yetmiyormuş gibi bir de secdeye
gidiyorsunuz," diye eleştirmeye
başlamışlardır.
Onlar da kendilerini şu şekilde
savunmuşlardır "Biz Muhammed'in, "Lat, Uzza
ve üçüncüleri olan Menat yüce bir makama
sahip ilahlardır ve onların şefaat etmeleri
umulur" diye söylediğini zannettiğimizden
O'nun dinimizi kabul ettiğini düşündük."
Oysa ayetlerin siyak ve sibakına
bakıldığında, onların "yanlış anladık"
şeklindeki iddialarının saçma olduğu açıkça
görülür. Daha ayrıntılı bilgi için bkz. Hacc
an: 96-101
Konu: Bu surede Mekkeli
müşrikler, Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a)
karşısında takındıkları tavır dolayısıyla
uyarılmışlardır.
Sure şöyle bir girişle başlamaktadır:
"Sizlerin iddia ettiği gibi, ne Hz.
Peygamber (s.a.) yolunu kaybetmiş ve
azmıştır ne de tebliğ etiği mesaj kendisinin
uydurduğu bir sözdür. Tam aksine onun tebliğ
ettiği mesaj, kendisine Allah tarafından
vahyolunmaktadır. O mesaj kendi zan ve
hevasının ürünü değil, hakikatın ta
kendisidir. Çünkü O bizzat müşahadelerine
dayanan hakikatleri sizlere aktarmaktadır. O
kendisine vahiy getiren meleği kendi
gözleriyle görmüş ve alemlerin Rabbi olan
Allah'ın büyük işaretlerini bizzat müşahade
etmiştir. O'nun sizlere aktardıkları kendi
düşünceleri değil, bizzat müşahede ettiği
hakikatlerdir. Ancak tüm bunlara karşılık
sizler O'na, tıpkı gördüğü şeyleri anlatan
birine, kendi görmemesine rağmen karşı
çıkan, inatçı kör bir adam gibi tavır
alıyorsunuz.
Bundan sonra sırasıyla şu üç konu üzerinde
durulmuştur:
1) İnandığınız din zanna dayanmaktadır.
İlahlıkla hiçbir ilgileri olmamasına rağmen,
Lat, Uzza ve Menat gibi putlara
tapıyorsunuz. Melekleri Allah'ın kızları
olarak nitelediğiniz halde, kendiniz kız
çocuklarınızı yüz karası ve utanç vesilesi
olarak kabul ediyorsunuz. Onların sizleri
Allah'ın azabından kurtaracağını mı
sanıyorsunuz? Oysa tüm melekler bir araya
gelseler, Allah'ın bir emrini bile
değiştiremezler. Bu inançlarınızın ilmi ve
akli hiçbir delil ve mesnedi yoktur. Bunlar
sadece sizlerin akide haline getirdiğiniz
vehim ve arzularınızdır. Fakat bu büyük bir
sapıklıktır. Çünkü "din" zan değil,
hakikattır, dolayısıyla zanna değil ilme
(vahye) dayanmalıdır. İşte Hz. Muhammed
(s.a) sizlere ilme (vahye) dayanan bir din
getirmiştir, ama sizler ondan yüz
çeviriyorsunuz. Öyle ki, size doğru bir
bilgi getiren kimseyi sapıklıkla
suçluyorsunuz. Ancak böyle davranmanızın
asıl nedeni, dünyanın peşinden koşup ahiret
hayatına inanmıyor olmanızdır. Ayrıca Hakka
da talib değilsiniz. Çünkü bu sapık
inançlarınızın, nasıl bir sonla
karşılaşmanıza sebep olacağını düşünme
zahmetine bile katlanmıyorsunuz.
2) Allah bu kainatın yegane sahibidir. Doğru
yol üzerinde olanlar, ancak Allah'ın
gösterdiği yolu izleyenlerdir. Bu yolun
dışına çıkanlar ise sapıklardan başkası
değildir. Allah, kimin doğru yolu, kimin
sapık yolu izlediğini çok iyi bilir.
Bu yüzden salih amel işleyenler
mükafatlandırılırken, kötülük yapanlar da
cezalandırılacaklardır. Bu karar ise,
sizlerin zannına göre değil, Allah'ın ilmine
göre verilecektir. Çünkü kimin takva sahibi
olduğunu, kimin olmadığını en iyi bilen
O'dur. Binaenaleyh, sizler büyük günahlardan
sakınırsanız, küçük günahları Allah
affedecektir.
3) Asırlar önce Hz. İbrahim'in ve Hz.
Musa'nın sahifelerinde beyan olunan dinin
temel prensipleri, şimdi tekrar beyan
olunmaktadır. Yani, Hz. Muhammed'in (s.a)
getirdiği din yeni bir din olmayıp, Allah'ın
her dönemde gönderdiği dinin ta kendisidir.
O'nun şimdi tebliğ ettiği bu dini, daha
önceki Peygamberler de tebliğ etmiştir.
Ayrıca daha önce gelen sahifelerde, Ad,
Semud, Nuh ve Lut kavimlerinin başlarına
gelen felakete neden olarak tıpkı şimdi
Kureyşlilerin isyan ettiği gibi, onlarında
isyan etmiş olmaları gösterilmektedir.
Bu açıklamalardan sonra, kıyamet saatinin
yakın olduğu ve onu önlemeye kimsenin
gücünün yetmeyeceği bildirilmektedir. "Tıpkı
daha önceki peygamberlerin kendi kavimlerini
uyardıkları gibi, Hz. Muhammed (s.a) ve
Kur'an da sizi kıyametin geleceğini haber
vererek uyarmaktadır."
"Şimdi siz bu sözden (Kur'an'dan) dolayı mı
hayretler içinde kalıyorsunuz? Ve
gülüyorsunuz da, ağlamıyorsunuz ve
başkaldırıyorsunuz? Haydi Allah'a secde
edin, O'na itaat ve kulluk edin!"
İşte bu ayetleri işitince en mütekebbir
kafirler dahi, Rasûlüllah (s.a) ile birlikte
secdeye kapandılar.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|