|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan
ettik.
2.
Böylece Allah, senin geçmiş ve gelecek
günahını bağışlar. Sana olan nimetini
tamamlar ve seni doğru bir yola iletir.
3.
Ve sana şanlı bir zaferle yardım eder.(*)
4.
İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye
müminlerin kalplerine sükunet (güven) indiren O'dur.
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır.
Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.
5.
(Bütün bu lütuflar) mümin erkeklerle mümin
kadınları, içinde ebedî kalacakları,
zemininden ırmaklar akan cennetlere koyması,
onların günahlarını örtmesi içindir. İşte
bu, Allah katında büyük bir kurtuluştur.
6.
(Bir de bunlar) Allah hakkında kötü zanda
bulunan münafık erkeklere ve münafık
kadınlara, Allah'a ortak koşan erkeklere ve
ortak koşan kadınlara azap etmesi içindir.
Müslümanlar için bekledikleri kötülük
çemberi başlarına gelsin! Allah onlara gazap
etmiş, lânetlemiş ve cehennemi kendilerine
hazırlamıştır. Orası ne kötü bir yerdir!
7.
Göklerin ve yerin orduları Allah'ındır.
Allah azîzdir, hakîmdir.
8.
Şüphesiz biz seni, şahit, müjdeleyici ve
uyarıcı olarak gönderdik.
9.
Ta ki (ey müminler!) Allah'a ve Resûlüne
iman edesiniz, Resûlüne yardım edesiniz,
O'na saygı gösteresiniz ve sabah akşam
Allah'ı tesbih edesiniz.
10.
Muhakkak ki sana biat edenler ancak Allah'a
biat etmektedirler. Allah'ın eli onların
ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa,
ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de
Allah ile olan ahdine vefa gösterirse Allah
ona büyük bir mükâfat verecektir.
Ayet, Kureyş ile müslümanlar arasında
yapılan on yıl süreli Hudeybiye antlaşmasına
ve bu antlaşma arasındaki biata işaret
etmektedir. Şöyle ki, hicretin altıncı
yılında Hz. Peygamber, umre yapmak için 1400
müslümanla Mekke’ye doğru yola çıkmıştı.
Fakat Kureyş, müslümarları Mekke’ye sokmak
istemediğinden önlerine bir birlik çıkarmış,
Hz. Peygamber de vadilerden sapıp
Hudeybiye’ye gelmişti. Savaşmak niyetinde
değildi. Anlaşmak için Hz. Osman’ı Kureyş’e
elçi göndermiş, Hz. Osman’ın dönüşü
gecikince, Peygamberimiz bir ağacın altına
oturarak ashabından, Osman öldürülmüş ise
ölünceye kadar savaşacaklarına dair söz
almıştı. Onlar da Hz. Peygamber’e biat edip
bu sözü vermişler, sonunda Hz. Osman
gelmişti.
11.
Bedevîlerden geri kalmış olanlar, sana
diyecekler ki: "Mallarımız ve ailelerimiz
bizi alıkoydu. Allah'tan bizim
bağışlanmamızı dile." Onlar kalplerinde
olmayanı dilleriyle söylerler. De ki: Allah
size bir zarar gelmesini dilerse veya bir
fayda elde etmenizi isterse O'na karşı kimin
bir şeye gücü yetebilir? Kaldı ki, Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
Burada, Kureyş’in taarruzundan
korktukları için sefere çıkmayan, Medine
civarında oturan Eslem, Cüheyne, Müzeyne ve
Gıfar kabilelerine işaret edilmektedir.
Bunlar Hudeybiye dönüşünde Hz. Peygamber’den
özür dilemişlerdi.
12.
Aslında siz Peygamberin ve müminlerin
ailelerine bir daha dönmeyeceklerini
sanmıştınız. Bu sizin gönüllerinize güzel
göründü de kötü zanda bulundunuz ve helâki
hak etmiş bir topluluk oldunuz.
13.
Kim Allah'a ve Resûlüne iman etmezse bilsin
ki biz, kâfirler için çılgın bir ateş
hazırlamışızdır.
14.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. O,
dilediğini bağışlar, dilediğine ceza verir.
Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
15.
Siz ganimetleri almak için gittiğinizde
seferden geri kalanlar: Bırakın, biz de
arkanıza düşelim, diyeceklerdir. Onlar,
Allah'ın sözünü değiştirmek isterler. De ki:
"Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksiniz!
Allah daha önce sizin için böyle
buyurmuştur." Onlar size: Hayır, bizi
kıskanıyorsunuz, diyeceklerdir. Bilâkis
onlar, pek az anlayan kimselerdir.
Hz. Peygamber, hicretin altıncı yılında
Hudeybiye’den döndükten sonra ertesi yılın
başlarında Hudeybiye’ye iştirak edenlerle
birlikte Hayber seferine çıkmış, orayı
fethetmişti. Bu fetihten müslümanlara, çokça
ganimet düşmüş,buna iştirak etmeyenler,
ganimet hırsına kapılarak talepte
bulunmuşlardı. Ayette bu duruma işaret
edilmiş, Hz. Peygamber Hudeybiye’de
bulunanlarla Hayber’e gitmiş, ganimetleri
onlara taksim etmiş, geri kalanlara ganimet
verilmeyeceğine, ganimete özellikle
Hudeybiye’ye katılanların ortak olacaklarına
dair ilahi hükmü uygulamıştı.
16.
Bedevîlerden (seferden) geri kalmış olanlara
de ki: Siz yakında çok kuvvetli bir kavme
karşı savaşmaya çağırılacaksınız. Onlarla,
teslim oluncaya kadar savaşacaksınız. Eğer
emre itaat ederseniz, Allah size güzel bir
mükâfat verir. Ama önceden döndüğünüz gibi
yine dönecek olursanız sizi acıklı bir azaba
uğratır.
Hudeybiye seferinden geri kalanların
savaşa çağrıldığı kuvvetli topluluğun,
Farslılar ve Romalılar olduğu
belirtilmiştir.
17.
Köre vebal yoktur, topala da vebal yoktur,
hastaya da vebal yoktur. (Bunlar savaşa
katılmak zorunda değildirler.) Kim Allah'a
ve Peygamberine itaat ederse, Allah onu
altından ırmaklar akan cennetlere sokar. Kim
de geri kalırsa, onu acı bir azaba uğratır.
18.
Andolsun ki o ağacın altında sana biat
ederlerken Allah, o müminlerden razı
olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş, onlara
güven duygusu vermiş ve onları pek yakın bir
fetihle ödüllendirmiştir.
Ayetin işaret ettiği biat, Hudeybiye’de
“Semre” ağacının altında yapılan “Rıdvan
biatı’dır. 1400 sahabi, Kureyş’e karşı
ölünceye kadar savaşacaklarına yemin
etmişlerdi. Haber verilen yakın fetih,
Hayber’in fethi olarak anlaşılmıştır.
19.
Yine onları elde edecekleri birçok
ganimetlerle de mükâfalandırdı. Allah
üstündür, hikmet sahibidir.
Gerçekten, yine bir süre sonra
müslümanlar fethedilen Hayber’de birçok
ganimet elde etmişlerdir.
20.
Allah size, elde edeceğiniz birçok ganimet
vâdetmiştir. (Bu ganimetlerden) işte şunları
hemen vermiş ve insanların ellerini sizden
çekmiştir ki bu, müminlere bir işaret olsun
ve sizi dosdoğru yola iletsin.
Tefsirler, genellikle ayetin yorumunu
şöyle yapmışlardır:
Allah, vadettiği fetihlerinden ilkini, yani
Hayber’i ganimetlerini hemen bahşetmiştir.
Bu arada Hayberlilerin müttefikleri olan
Esed ve Gatafan kabilelerinin de
müslümanlara hücumlarını önlemiştir.
Hudeybiye barışıyla da Mekkelilerin taarruzu
önlenmiştir.
21.
Henüz elde edemediğiniz başka ganimetler de
vardır ki, onlar Allah'ın bilgi ve kudreti
dahilindedir. Allah, her şeye kadirdir.
22.
Eğer kâfirler sizinle savaşsalardı,
arkalarına dönüp kaçarlardı. Sonra bir dost
ve yardımcı da bulamazlardı.
Ayette ifade edildiğine göre şayet
Kureyşliler, Hudeybiye’de barış teklifinde
bulunmayıp savaşa girişselerdi mağlup
olacaklardı. Cenab-ı Hakk’ın takdiri böyle
tecelli edecekti.
23.
Allah'ın, ötedenberi süregelen kanunu budur.
Allah'ın kanununda asla bir değişiklik
bulamazsın.
24.
O sizi onlara karşı muzaffer kıldıktan
sonra, Mekke'nin içinde onların ellerini
sizden, sizin ellerinizi de onlardan
çekendir. Allah, yaptıklarınızı görendir.
Gerçekten Cenab-ı Hak, Mekke sınırları
içinde yani Hudeybiye’de müslümanlara zafer
bahşetmişti. Şöyle ki, düşmandan silahlı
seksen kişi, müslümanların etrafını
sarmışken, yakalanarak Hz. Peygamber’in
huzuruna getirilmişler, Hz. Peygamber de
onları affetmişti. İşte Kureyşliler’in barış
istemelerine bu olay sebeb olmuştur.
25.
Onlar, inkâr eden ve sizin Mescid-i Haram'ı
ziyaretinizi ve bekletilen kurbanların
yerlerine ulaşmasını menedenlerdir. Eğer
(Mekke'de) kendilerini henüz tanımadığınız
mümin erkeklerle mümin kadınları bilmeyerek
çiğnemeniz sebebiyle üzüntüye kapılmanız
ihtimali olmasaydı (Allah savaşı önlemezdi).
Dilediklerine rahmet etmek için Allah böyle
yapmıştır. Eğer onlar birbirinden ayrılmış
olsalardı elbette onlardan inkâr edenleri
elemli bir azaba çarptırırdık.
Hudeybiye’de Kureyşliler, müslümanların
Mekke’ye girmelerine engel olmakla hem
Mescid-i Haram’ı ziyaret etmelerine, hem de
hazırlanan kurbanlarını Mina’da kesmelerine
mani olmuşlardı. Ziyaretten alıkonma
karşısında müslümanlara savaş ve fetih
izninin verilmeyiş sebebi, Mekke’de bulunan
ve henüz imanını açığa vuramamış
müslümanların varlığı idi. Müminler,
Kureyşli kafirlerden seçilip ayrılamadıkları
için fetih ertelenmişti.
26.
O zaman inkâr edenler, kalplerine taassubu,
cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah
da elçisine ve müminlere sükûnet ve güvenini
indirdi, onların takvâ sözünü tutmalarını
sağladı. Zaten onlar buna lâyık ve ehil
kimselerdi. Allah her şeyi bilendir.
Ayette yer alan takva sözü, şehadet
kelimesidir. Takva kelimesine bağlılık o
sırada cereyan eden olayı yatıştırmıştır.
Şöyle ki, Hudeybiye’de Mekkelilerle
müslümanlar arasında antlaşma yazılacağı
sırada Hz. Peygamber, Hz. Ali’ye, “yaz”
dedi: “Bu, Allah’ın elçisinin, Mekke
halkıyla yaptığı antlaşmadır. “Kureyş
temsilcileri dediler ki: “Biz senin Allah’ın
elçisi olduğunu bilsek, sizin Kabe’ye
girmenize engel olmayız. Şöyle yazın: “Bu,
Abdullah oğlu Muhammed ile Mekke halkı
arasındaki antlaşmadır.” Hz. Peygamber de
öyle yazdırdı. Kureyşlilerin bu tutumu
müminlerin çok ağrına gitmişti ama, ayette
ifadesini bulan takva sözü, onları
yatıştırıp teskin etmişti.
27.
Andolsun ki Allah, elçisinin rüyasını doğru
çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde
başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak,
korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz.
Allah sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan
önce size yakın bir fetih verdi.
Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber,
Hudeybiye’ye çıkmadan önce rüyasında
kendisinin ve ashabının emniyet içinde
başlarını tıraş ederek Mekke’ye girdiklerini
görmüş, bunu ashabına haber vermişti. Onlar
da çok sevinmişlerdi. Nihayet sefere çıkıp,
Hudeybiye’de alıkonulup döndükleri zaman bu
durum onları çok üzmüştü. Bazı münafıklar da
şüpheye düşerek üstü kapalı konuşmalara
başlamışlardı. Fakat bunda bir hikmetin
olduğu belirtilmiş, fethin müyesser olacağı
bildirilerek, bir sene önceki yakın fetih (Hayber
fethi) hatırlatılmıştır.
28.
Bütün dinlerden üstün kılmak üzere,
Peygamberini hidayet ve hak din ile gönderen
O'dur. Şahit olarak Allah yeter.
29.
Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde
bulunanlar da kâfirlere karşı çok çetin,
kendi aralarında merhametlidirler. Onları
rükûya varırken, secde ederken görürsün.
Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Onların
nişanları (işaretleri) yüzlerindeki secde
izidir. Bu, onların Tevrat'taki
vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da
şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış,
gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış,
gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler
ki bu, ekicilerin de hoşuna gider. Allah
böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle
kâfirleri öfkelendirir. Allah onlardan
inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük
mükâfat vâdetmiştir.
Hz. Peygamber ve arkadaşlarının ilk ve
son durumları bir benzetme ile
anlatılmaktadır. İlk defa yere atılan bir
dane gibi filizlenmeye başlayan müslümanlar,
gittikçe güçlenerek koca bir ordu olmuşlar,
İslam tohumunu ekenler bu duruma son derece
sevinirlerken, onların bu güçlü durumunu
gören kafirler de öfkeden çatlar hale
gelmişlerdi.

(*)
Geçmişte ve gelecekte günahtan uzak
bulunan Peygamber’e tamamlanan ilahi nimet,
Mekke ve Taif’in fethi, dünyada şerefinin
yüce kılınması, yardım ve zafere nail
olması, baş kaldıranların boyun eğmesi
şeklinde tecelli etmiştir. Hakikaten Hz.
Peygamber Allah’ın habibidir, önceki
şeriatları tamamlamış ve düzeltmiştir.
Miraca nail olmuş, en yüce makamlara kadar
yükselmiş, ins ve cinne peygamber olmuş,
ganimet kendisine ve ümmetine meşru
kılınmış, şefaati makbul olmuş, teşehhüdde,
ezanda ve Kur’an’ın birçok yerinde Allah ile
birlikte anılmış, ona itaat Allah’a itaat
sayılmıştır. Kelime-i Tevhid’in iki
rüknünden biri olmuş, böylece kendisi için
bütün nimetler tamamlanmıştır.
Adı: Surenin adı, ilk ayeti
olan "Ey Peygamber biz sana apaçık bir fetih
kapısı açtık," ayetinden alınmıştır. Fetih,
sadece bu surenin adı değil, içeriği
yönünden bir bakıma ünvanıdır da. Çünkü,
Allah Teala'nın Hz. Peygamber'e ve
müslümanlara lütfettiği Hudeybiye Antlaşması
şeklinde tezahür eden o büyük fetihten
(zafer) bahsetmektedir.
Nüzul Zamanı: H. 6. yılının
Zilka'de ayında Hz. Peygamber (s.a.) Mekke
kafirleriyle Hudeybiye'de antlaşma yaptıktan
sonra Medine'ye geri dönerken nazil
olduğunda ittifak edilmiştir.
Tarihsel Arkaplan: Bu surenin
nazil oluşunu anlatan olaylar dizisinin
başlangıcı şöyle olmuştur. Bir gün Hz.
Peygamber (s.a) rüyasında sahabeyle birlikte
Mekke'ye gittiklerini ve orada Umre ziyareti
yaptıklarını görüyor. Peygamber rüyasının
sadece hayali ve asılsız bir rüya
olamayacağı apaçık bir gerçektir. Rüya da
bir vahiy çeşididir. Daha ilerki bölümlerde
28. ayette bizzat Allah, Hz. Peygamber'e
gösterdiği bu rüyayı açıklamış ve tevsik
etmiştir (sağlamlaştırmış, belgelemiştir) .
Bu bakımdan gerçekte bu sadece bir rüya
değil, bilakis Hz. Peygamber'in (s.a) uyması
gereken ilahi bir işarettir.
O günlerde, görünüşte bu ilahi buyruğun
yerine getirilmesi ve ona göre hareket
edilmesi imkan dahilinde gözükmüyordu.
Uygulanması imkansız gibiydi. Kureyş
kafirleri 6 seneden beri müslümanlara Kabe
yolunu kapatmışlardı.
Bütün bu zaman zarfında bir tek müslümanı
dahi, Hac ve Umre için de olsa Kabe'nin
sınırlarına yaklaştırmadılar. Durum
böyleyken onların Hz. Peygamber'in (s.a) ve
Sahabe'nin toplu halde Mekke'ye girişlerine
müsamaha göstermeleri nasıl umulurdu?
Silahsız gitmekse kendinin ve arkadaşlarının
hayatlarını tehlikeye atmak demekti. İşte bu
şartlar altında Allah Teala'nın bu emrinin
nasıl uygulanacağını hiç kimse bilmiyordu.
Fakat Peygamber'in (s.a) mevkii ve Allah
karşısındaki durumu gereği Rabbinin
kendisine verdiği emir ne olursa olsun hiç
tereddüt etmeden onu uygulaması gerekir.
İşte bu yüzden Hz. Peygamber (s.a) hiç
tereddüt etmeden rüyasını Sahabe-i Kiram'a
anlatarak sefer hazırlıklarına başladı.
Civardaki kabilelere de "Umre'ye gidiyoruz,
bize katılmak isteyenler gelsin" diye haber
gönderdi. Olayın görünüşüne bakanlar: "Bu
insanlar ölüme gidiyorlar" diyerek
Peygamber'e (s.a) katılmaya onunla gitmeye
yanaşmadılar. Fakat Allah'a ve Peygamber'e
imanı sağlam olanlar bu işin sonu nereye
varır diye hiç tereddüde kapılmadılar.
Onların bu sefere katılması için Allah
Teala'nın bir işareti olması ve
Peygamberi'nin emri yerine getirmek için
ayağa kalkması yeterli idi. Bundan sonra
artık hiçbir şey onları Peygamber'le beraber
olmaktan alıkoyamazdı. 1400 Sahabe, Hz.
Peygamber'in (s.a.) önderliğinde bu son
derece tehlikeli sefere çıkmak üzere
hazırlandılar.
Hicretin 6. yılının Zilkade ayının
başlarında bu mübarek kafile Medine'den
hareket etti. Zül-Huleyfe'ye
ulaşınca hepsi Umre için ihrama girdi.
Kurban için 70 deve aldılar. Boyunlarına,
Kabe'ye kurban kesilmek üzere adak
olduklarını belirten gerdanlıklar taktılar.
Silah torbalarına sadece bir tek kılıç
koydular. Arapların meşhur adetlerine uygun
olarak Kabe'nin bütün ziyaretçilerine tek
bir kılıç taşıma izni veriliyordu. Bunun
dışında hiçbir savaş aleti alınmadı. Böylece
Kafile Lebbeyk! Lebbeyk! nidalarıyla Kabe'ye
(Mekke'ye) doğru yürümeye başladı.
O günlerde Mekke ve Medinelilerin
ilişkilerinin ne durumda olduğunu çocuklara
varıncaya kadar bütün Araplar biliyordu.
Daha evvelki sene H.5 yılın Şevval ayında
Kureyş, diğer Arap kabilelerinden de katılan
kuvvetlerle Medine'ye saldırmış ve meşhur
Ahzab Gazvesi (Hendek Savaşı) yapılmıştı. Bu
sebeble Hz. Peygamber (s.a.) böyle büyük bir
toplulukla kanlarına susamış düşmanlarının
yurduna doğru yola çıkınca bütün Arapların
gözleri bu ilginç sefere yönelmişti.
Herkes bu kafilenin savaş için değil,
savaşın haram sayıldığı aylar içinde ihram
giyerek, Kabe'de kurban edilmek üzere
adanmış develeri alarak Beytullah'a doğru
silahsız olarak gittiklerini görüyordu.
Hz. Peygamber'in (s.a.) bu hareketi
Kureyşlileri son derece müşkil durumda
bıraktı. Çünkü yüzlerce seneden beri Araplar
arasında Kabe'yi ziyaret ve Hac için mübarek
kabul edilen haram aylardan Zi'lka'de ayında
bulunuluyordu. Bu ayda ihram giyip Hac veya
Umre için gelen bir topluluğu engellemek
hiçkimsenin hakkı değildi. Düşman kabul
ettikleri bir kabile dahi olsa, kesinkes
uydukları kanunlar nedeniyle onların kendi
bölgelerinden geçmesini engelleyemezlerdi.
Kureyşliler: "Eğer biz Medine'nin bu
topluluğuna saldırarak Mekke'ye girmelerini
engellersek, bütün Arabistan'da kıyamet
kopacak; her Arab "Bu tam bir zulümdür,
haddi aşmadır" diye feryat edecek, bütün
Arap kabileleri Kabe'yi mülkiyetimize
geçirip, tekelimize aldığımızı zannedecek,"
diye endişeye düştüler. Hatta bu tavrımız
sonucu bazı kabilelerde gelecekte bir
kimsenin Umre veya Hac yapması veya
yapmamasının bizim arzumuza bağlı olacağı,
kızdığımız kimseyi Kabe'yi ziyaretten,
Medinelileri engellediğimiz gibi
engelleyeceğimiz endişesini uyandıracaktır
diye düşünmeye başladılar. Eğer böyle bir
hata yaparsak bütün Arablar bize karşı gelir
düşüncesine kapıldılar. Buna karşılık
Muhammed (s.a) 'in beraberindeki büyük
kalabalığı huzur içinde şehrimize sokarsak,
bütün Arap diyarında itibarımız zedelenecek,
şöhretimiz sönecek ve halk Muhammed'den
(s.a) korktuğumuzu söyleyecek diye
düşünüyorlardı. Sonunda korku ve şaşkınlık
içinde konuyu tartıştıktan sonra Cahiliye
devri gururları ağır bastı, şeref ve
haysiyetleri uğruna, ne pahasına olursa
olsun bu kafileyi şehirlerine sokmamak
kararı aldılar.
Peygamber (s.a) Kâboğullarından birini,
Kureyş'in ne yapmak istediğini,
Kureyşlilerin nasıl hareket ettiklerini
öğrenmek ve zamanında haber vermek üzere
önceden Mekke'ye göndermişti. Kafile Usfan'a
ulaştığında haberci gelerek Peygamber'e
Kureyşlilerin tüm hazırlıklarını
tamamlayarak Zi Tuva
denen yere ulaştıklarını ve ayrıca Halid b.
Velid'i de ikiyüz süvarisiyle birlikte
Peygamber'in yolunu kesmek üzere Kûra'el-¶amim'e
doğru yolladıklarını haber verdi. Kureyş'in
niyeti, ne pahasına olursa olsun
Peygamber'in ashabına sataşıp tahrik etmek
ve daha sonra savaş çıkarsa, bu insanların
gerçekte savaşmak için geldiklerini, Umre'yi
perde olarak kullandıklarını ve ihramı
sadece aldatmak için giydiklerini, iddia
ederek etrafa yaymaktı. Peygamber (s.a) bunu
öğrenir öğrenmez derhal yolunu değiştirdi,
son derece sarp ve ücra yollardan büyük
meşakkat ve zorluklarla |