|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın
adıyla.
1.
Hâ. Mîm. (bkz. 2/1)
2.
(Kur'an) Rahmân ve Rahîm olan Allah katından
indirilmiştir.
3.
(Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça
okunarak açıklanmış bir kitaptır.
4.
Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat
onların çoğu yüz çevirdi. Artık dinlemezler.
3. ayette geçen “fussılet”
(açıklanmıştır) kelimesi şu şekillerde izah
edilmiştir. a) Kur’an’ın hükümleri,
kıssaları, mev’izeleri açıkça beyan
buyurulmuştur. b) Lafzı itibariyle
fasılaları, surelerin evvel ve ahirleri
ayırdedilmiştir. c) Manası itibariyle
vaadleri, tehditleri, kıssaları, hükümleri,
misalleri, öğütleri... ayrı ayrı
belirtilerek açıklığa kavuşturulmuştur.
5.
Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı
kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir
ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir
perde bulunmaktadır. Onun için sen
(istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
Kureyş, bu sözleriyle Kur’an’ın
dinlemekten kaçınarak, Hz. Peygamber’le
aralarındaki din ihtilafını açığa vuruyor ve
Allah’ın Resulü Kur’an okuyup Allah’a
çağırdığı zaman kendisiyle alay ediyordu.
6.
De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım.
Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy
olunuyor. Artık O'na yönelin, O'ndan
mağfiret dileyin. Ortak koşanların vay
haline!
“Allah’a yönelme” iman, itaat, tevhid,
ibadet ve ihlasla mümkündür. Aynı zamanda,
şeytanın telkinlerine uymamak, Allah’ı
bırakıp başka dost ve uydurma şefaatçılar
edinmemek, Allah’a yönelmenin temel
şartlarıdır.
7.
Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr
edenler de onlardır.
8.
Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için
tükenmeyen bir mükâfat vardır.
9.
De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde
yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı
koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir.
10.
O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Orada
bereketler yarattı ve orada tam dört günde
isteyenler için fark gözetmeden gıdalar
takdir etti.
11.
Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona
ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek,
gelin! dedi. İkisi de "İsteyerek geldik"
dediler.
Cenab-ı Hakk’ın “yer ve gökten istediği”,
her ikisinin de kendilerine yüklenen
görevlerin gereğini yerine getirmeleridir.
12.
Böylece onları, iki günde yedi gök olarak
yarattı ve her göğe görevini vahyetti. Ve
biz, yakın semâyı kandillerle donattık,
bozulmaktan da koruduk. İşte bu, azîz, alîm
Allah'ın takdiridir.
Her göğe görevinin vahyedilmesi,
meleklerin, yıldızların ve diğer gök
cisimlerinin, yaratılmak suretiyle her
birine işlerinin bildirilmesidir.
13.
Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi
Ad ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer
bir kasırgaya karşı uyarıyorum!
14.
Peygamberler onlara: Önlerinden ve
arkalarından gelerek Allah'tan başkasına
kulluk etmeyin, dedikleri zaman, "Rabbimiz
dileseydi elbette melekler indirirdi. Onun
için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr
ediyoruz" demişlerdi.
Bu kavimlere her devirde peygamberler
gönderildiği ve peygamberlerin onlarla
yakından ilgilendiği anlaşılmaktadır.
15.
Ad kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere
büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli
kim var? dediler. Onlar kendilerini yaratan
Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu
görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi
(mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.
16.
Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında
zillet azâbını tattırmak için o uğursuz
günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik. Ahiret
azabı elbette daha çok rüsvay edicidir.
Onlara yardım da edilmez.
“Uğursuz günler” gönderilen şiddetli
fırtınanın ardı arası kesilmeden devam
ettiği ve bu yüzden kavmin helak olduğu
günlerdir. Yoksa bizzat günlerin kendisinde
uğursuzluk diye bir şey yoktur.
17.
Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik,
ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler.
Böylece yapmakta oldukları kötülükler
yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları
çarptı.
18.
İnananları kurtardık. Onlar (Allah'tan)
korkuyorlardı.
19.
Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere
toplandıkları gün, hepsi bir araya
getirilirler.
20.
Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları,
gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı
onların aleyhine şahitlik edecektir.
21.
Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik
ettiniz? derler. Onlar da: Her şeyi
konuşturan Allah, bizi de konuşturdu. İlk
defa sizi o yaratmıştır. Yine O'na
döndürülüyorsunuz, derler.
22.
Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne
de derilerinizin aleyhinize şahitlik
etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan
çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz.
23.
Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya,
işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan
oldunuz.
24.
Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri
ateştir. Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp
Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse, memnun
edilecek değillerdir.
25.
Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat
ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne
varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler.
Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler
ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da
gerekli olmuştur. Kuşkusuz onlar hüsrana
düşenlerdi.
Kötü arkadaşların inanmayanlara süslü
gösterdikleri şey, dünya işleridir. Çünkü
dünyanın yalnız maddi menfaat ve nefsani
isteklere uygun tarafını görürler ve sadece
onu isterler. Ahiret işlerini de arkalarına
atarlar. Dirilme ve hesabı inkar etmekle
rahata kavuşacaklarını telkin ederler.
26.
İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin,
okunurken gürültü yapın. Umulur ki
bastırırsınız, dediler.
27.
O inkâr edenlere şiddetli bir azabı
tattıracağız ve onları yaptıklarının en
kötüsüyle cezalandıracağız.
28.
İşte bu, Allah düşmanlarının cezası,
ateştir. Ayetlerimizi inkâr etmelerinden
dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî
kalacakları yurt (cehennem) vardır.
29.
Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve
insanlardan bizi saptıranları bize göster de
aşağılanmışlardan olsunlar diye onları
ayaklarımızın altına alalım! diyecekler.
30.
Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra
dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler
iner. Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size
vâdolunan cennetle sevinin! derler.
Melekler, ayette vasıfları belirtilen
müminlere, zikredilen müjdeleri ölüm
sırasında vereceklerdir. Bunu Hz. Ebu Bekir,
söz ve davranışla düzgün olmak; Hz. Ömer
münafıklık etmemek; Hz. Osman, amelde
ihlaslı olmak, Hz. Ali, farzları eda
şeklinde yorumlamışlardır. Meleklerin,
“korkmayınız” müjdesi, ölüm sonrası ve
geçmiş amellerle ilgilidir. “Tasalanmayınız”
diye müjdeleri ise, geride bırakılan evlat
ve aile ile ilgilidir.
31.
Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin
dostlarınızız.Orada sizin için canlarınızın
çektiği her şey var ve istediğiniz her şey
orada sizin için hazırdır.
32.Gafûr
ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak.
33.
(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve
"Ben müslümanlardanım" diyenden kimin sözü
daha güzeldir?
Ayette vasıfları anlatılan zat,
Resulullah (s.a.)’dır. Bazılarına göre ayet
müezzinler hakkında nazil olmuştur. Allah’ın
davetine uyan ve insanları da uymaya davet
eden herkesin de bu vasfın sahibi olacağı
belirtilmiştir.
34.
İyilikle kötülük bir olmaz, Sen (kötülüğü)
en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle
arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki
candan bir dost olur.
Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla
önlenir. Mesela gazaba sabır, bilgisizliğe
hilim, kötülüğe af ile karşılık verilir.
35.
Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler
kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük
nasibi olan kimse kavuşturulur.
Şeytandan gelen kötü düşünce, şeytanın
insanı güzel tutum ve davranışlardan
uzaklaştırmak için verdiği vesvesedir.
36.
Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni
dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü
O, işiten, bilendir.
37.
Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun
âyetlerindendir. Eğer Allah'a ibadet etmek
istiyorsanız, güneşe de aya da secde
etmeyin. Onları yaratan Allah'a secde edin!
38.
Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa
(bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan
(melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O'nu
tesbih ederler.
39.
Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın
âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu
indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır.
Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir.
O, her şeye kadirdir.
40.
Åyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp
eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz. O
halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir,
yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi?
Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O,
yaptıklarınızı görmektedir.
Ayetler hakkında, doğruluktan ayrılıp
eğriliğe sapma hususu, doğruyu kötüleme,
tahrife yeltenme, batıl tevillere kalkışma
ve manasız tartışmalara girişme şeklinde
yorumlanmıştır.
41.
Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr
edenler (şüphesiz bunun sonucuna
katlanacaklardır). Halbuki o, eşsiz bir
kitaptır.
42.
Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez. O,
hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan
indirilmiştir.
43.
(Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki
peygamberlere söylenmiş olandan başka bir
şey değildir. Elbette ki senin Rabbin, hem
mağfiret sahibi hem de acı bir azap
sahibidir.
44.
Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an
kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri
tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi?
Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De
ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren
bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara
gelince, onların kulaklarında bir ağırlık
vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki)
onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da
Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)
45.
Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da
ayrılığa düşüldü. Eğer Rabbinden bir söz
geçmiş olmasaydı, aralarında derhal
hükmedilirdi (işleri bitirilirdi). Onlar
Kur'an hakkında derin bir şüphe
içindedirler.
Geçmiş sözden maksat,hesabın ve cezanın
kıyamet gününe kadar tehir edilmiş
olmasıdır. Bu sözden dolayı Kitap’ta
ayrılığa düşenler Kitab’ı yalanlayanlar
dünyada helak olmuş ve azaba
uğratılmışlardır.
46.
Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir.
Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin
kullara zulmedici değildir.
47.
Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir.
O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve
(çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir
dişi gebe kalmaz ve doğurmaz. Allah onlara:
Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna
dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana
arzederiz, derler.
48.
Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan
uzaklaşmıştır. Kendilerinin kaçacak yerleri
olmadığını anlamışlardır.
49.
İnsan hayır istemekten usanmaz. Fakat
kendisine bir kötülük dokunursa hemen
ümitsizliğe düşer, üzülüverir.
İnsanın istediği hayır; mal, sıhhat,
refah gibi dünyalık arzulardır. Şer ise;
fakirlik, mihnet ve sıkıntıdır.
50.
Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan
sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu,
benim hakkımdır, kıyametin kopacağını
sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile
muhakkak O'nun katında benim için daha güzel
şeyler vardır, der. Biz, inkâr edenlere
yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve
muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız.
51.
İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden)
yüz çevirir ve yan çizer. Fakat ona bir şer
dokunduğu zaman da yalvarıp durur.
52.
De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah
tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o
zaman (haktan) uzak bir aynlığa düşenden
daha sapık kim vardır?
53.
İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde
âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur'an'ın)
gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.
Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?
Ayetteki “ufuklar” kelimesinden insanı
çevreleyen dış alemi, “kendi nefisleri”
ifadesinden de insanın kendi biyolojik ve
ruhi yapısını anlamak mümkündür. Buna göre
ayetin manası, “Biz insana gerek kendisini
çevreleyen dış alemde, gerekse bizzat kendi
maddi ve ruhi yapısında bulunan ve bizim
varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini
ısbatlayan delilleri göstereceğiz” demek
olur ki, gerçekten, mutasavvıfların “büyük
alem” ve “küçük alem” dedikleri bu iki
alemle ilgili olarak ilmin tesbit ettiği
akıllara durgunluk veren bilgiler, Allah’ın
varlığına ve gücünün sonsuzluğuna dair
önemli deliller ortaya koymaktadır.
54.
Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma
konusunda şüphe içindedirler. Bilesiniz ki
O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır.

Adı:
Adını, 3. âyette geçen "fussılet"
kelimesinden almıştır. Secde, Hâ, Mîm ve
Mesâbih adları ile de anılan bu sûre,
Mekke'de inmiştir. 54 âyettir.
Nüzul Zamanı: Bu sure, muteber
rivayetlerden anlaşıldığına göre, Hz.
Hamza'nın (r.a) müslüman olduktan sonra ve
Hz. Ömer (r.a) müslüman olmadan önceki zaman
diliminde nazil olmuştur. Nitekim kadim
siyer tarihçilerinden İbn İshak, meşhur tâbi
Muhammed b. Ka'b Kurzi'den, surenin nüzul
zamanı ile ilgili şunları naklediyor:
"Kureyş'in ileri gelenleri, bir defasında
Mescid-i Haram'da oturmuş sohbet
ediyorlardı. Aynı zamanda Hz. Peygamber de
(s.a) bir köşede yalnız başına oturuyordu. O
dönemde Hz. Hamza müslüman olmuştu ve
Kureyş'in ileri gelenleri İslâm'ın
yayılışından tedirginlik duyuyorlardı. Utbe
b. Rebia (Ebu Süfyan'ın kayınpederi)
Rasulüllah'ı (s.a) bir köşede yalnız başına
oturuyor görünce, yanındaki Kureyş'in ileri
gelenlerine dönerek "Müsade ederseniz şayet,
gidip Muhammed'le konuşayım ve ona bazı
tekliflerde bulunayım.
Bu şartları kabul ettiği takdirde barış
mümkün olur ve belki bize muhalefet etmekten
vazgeçer" dedi. Kureyş'in ileri gelenleri
onun bu teklifini ittifakla kabul edince, o
da gidip Rasulüllah'ın yanına oturdu ve
sözüne "Ey yeğenim" diye başladı. "Sen
kendinin soy ve sülale bakımından ne kadar
asil olduğunu biliyorsun. Fakat buna rağmen
kavmine musibet getirdin, topluluk içinde
ayrılık çıkardın. Üstelik kendi kavmini
aptal kabul edyor, onun dinini ve ilahlarını
kötülüyor ve bizim atalarımızın kafir olduğu
iddiasında bulunuyorsun. Şimdi beni iyi
dinle, çünkü sana bazı tekliflerde
bulunacağım." Rasulüllah (s.a) , "Konuş ya
Ebu'l-Velid! Seni dinliyorum" dedi. Utbe,
"Ey yeğenim, giriştiğin bu işten maksadın
zengin olmaksa, hepimizden daha zengin
olacağın kadar sana mal verelim. Yok eğer
gayen büyüklük ve liderlikse, senin iznini
almadan, hiçbir iş yapmaz ve seni kendimize
lider seçeriz. Şayet seni bir hastalık ya da
cin rahatsız ediyorsa, aramızda para
toplayıp çok iyi bir tabib bulalım ve seni
tedavi ettirelim" diye konuşurken Hz.
Peygamber (s.a) dikkatle ve sessizce onu
dinledi, sonra şöyle dedi: "Ey Ebu'l-Velid,
söyleyeceklerin bitti mi?" Utbe "Evet" diye
karşılık verdi. Bunun üzerine Rasulüllah,
"Şimdi sen beni dinle" dedi ve "Bismillahirrahmanirrahim"
diyerek Fussilet Suresi'ni okumaya başladı.
Utbe arkasına yaslanmış bir halde
dinliyordu. Hz. Peygamber (s.a.) 38. ayeti
okuduktan sonra secde etti ve "Ey Ebu'l
Velid" dedi, "Cevabını aldın, artık gerisini
sen bilirsin." Utbe Rasulüllah'ın (s.a)
yanından kalktığında, uzaktan onu görenler
"Vallahi Utbe'nin rengi değişti" dediler.
Yanlarına gittiğinde ise, "Sana ne söyledi
anlat bize" deyince Utbe, "Allah'a yemin
ederim ki, daha önce böyle bir söz işitmiş
değilim. Vallahi bu şiir değil, sihir değil
ve kehanet değildir. Ey Kureyş'in ileri
gelenleri! Beni dinleyecek olursanız, onu
kendi haline bırakın. İnanıyorum ki bu
sözler, bir tesir husule getirecektir.
Araplar'ın onu yendiğini farzedelim, o
|