|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Mîm. (bkz. 2/1)
2.İnsanlar, sadece
"İman ettik" demeleriyle, hiçbir
imtihandan geçirilmeden,
bırakılıvereceklerini mi sandılar?
3.
Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de
imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah,
doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da
mutlaka ortaya koyacaktır.
4.
Yoksa kötülükleri yapanlar bizden
kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kadar kötü
(ne yanlış) hüküm veriyorlar!
5.
Kim Allah'a kavuşmayı umuyorsa, bilsin ki
Allah'ın tayin ettiği o vakit elbet
gelecektir. O, her şeyi işiten ve bilendir.
6.
Cihad eden, ancak kendisi için cihad etmiş
olur. Şüphesiz Allah, âlemlerden
müstağnîdir. (O'nun hiçbir şeye ihtiyacı
yoktur).
7.
İman edip iyi işler yapanların (geçmiş)
kötülüklerini elbette örteriz ve onlara,
yaptıklarının daha güzeli ile karşılık
veririz.
8.
Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını
tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni,
hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü
körüne) bana ortak koşman için zorlarlarsa,
onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır.
O zaman size yapmış olduklarınızı haber
vereceğim.
9.
İman edip iyi işler yapanları, muhakkak
sâlihler (zümresi) içine katarız.
10.
İnsanlardan kimi vardır ki: "Allah'a
inandık" der; fakat Allah uğrunda eziyete
uğratıldığı zaman, insanların işkencesini
Allah'ın azabı gibi tutar. Halbuki Rabbinden
bir nusret gelecek olsa, mutlaka, "Doğrusu
biz de sizinle beraberdik" derler. İyi de,
Allah, herkesin kalbindekileri en iyi bilen
değil midir?
Bu manaya göre, samimi iman sahibi
olmayan bu gibi kimselerin, Allah yolunda
eziyete uğradıklarında, karşılaştıkları
dünyevi işkenceleri, Allah’ın ahiretteki
azabına denk tutmaları anlatılmış olur. Bir
de, “İnsanlardan gördüğü ezayı, Allah’ın
azabı imiş gibi sayar” manası verilmektedir.
11.
Allah, elbette (O'na gönülden) iman edenleri
de bilir, iki yüzlüleri de bilir (ortaya
çıkaracaktır).
12.
Kâfirler, iman edenlere: Bizim yolumuza
uyun, sizin günahlannızı biz yüklenelim,
derler. Halbuki onların hiçbir günahını
yüklenecek değillerdir. Gerçekte onlar,
kesinlikle yalan söylemektedirler.
13.
(Fakat gerçek şu ki) elbette kendi yüklerini
(veballerini), kendi yükleriyle birlikte
nice yükleri taşıyacaklar ve uydurup
durdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka
sorguya çekileceklerdir.
12. ayette, kafirlerin başkalarının
günahını yüklenmeyeceği belirtilirken, bu
ayette, doğru yoldan saptırdıkları kişilerin
veballerini de taşıyacakları ifade
edilmektedir. Fakat burada uyumsuz bir durum
yoktur. Zira önceki ayette, kafirlerin,
saptırmak istedikleri kimseleri kandırmak
için onlara “Sizin günahınızı biz
yükleneceğiz” deyip onların günahlarını
kaldırmayı vaad ettikleri anlatılmaktadır.
Her iki ayet birlikte incelendiğinde, hiç
kimsenin başkasının günahını –bizzat kendisi
çekmeyi göze alsa bile- kaldırtmaya gücü
yetmeyeceği, bununla birlikte, başkalarını
doğru yoldan saptıranların kat kat vebal
yüklenecekleri, fakat böylece, yoldan
sapanların da kendi günahlarından kurtulmuş
olmayacakları anlaşılmaktadır.
14.
Andolsun ki biz Nuh'u kendi kavmine
gönderdik de o bin yıldan elli yıl eksik bir
süre onların arasında kaldı. Sonunda onlar
zulümlerini sürdürürken tufan kendilerini
yakalayıverdi.
15.
Fakat biz onu ve gemidekileri kurtardık ve
bunu âlemlere bir ibret yaptık.
16.
İbrahim'i de gönderdik. O kavmine şöyle
demişti: Allah'a kulluk edin. O'na karşı
gelmekten sakının. Eğer bilmiş olsanız bu
sizin için daha hayırlıdır.
17.
Siz Allah'ı bırakıp birtakım putlara
tapıyor, asılsız sözler uyduruyorsunuz.
Bilmelisiniz ki, Allah'ı bırakıp da
taptıklarınız, size rızık veremezler. O
halde rızkı Allah katında arayın. O'na
kulluk edin ve O'na şükredin. Ancak O'na
döndürüleceksiniz.
18.
Eğer (size tebliğ edileni) yalan sayarsanız,
bilin ki sizden önceki birçok milletler de
(kendilerine tebliğ edileni) yalan
saymışlardır. Peygamber'e düşen, yalnız açık
bir tebliğdir.
19.
Allah'ın, yaratılanı ilk baştan nasıl
yarattığını, (ölümden) sonra bunu(nasıl)
tekrarladığını görmediler mi? Şüphesiz bu,
Allah'a göre kolaydır.
Bir taraftan, ölümden sonra dirilmeye,
diğer taraftan da, tabiaattaki sürekli
yenilenmeye işaret olunmaktadır.
20.
De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, Allah
ilk baştan nasıl yaratmış bir bakın. İşte
Allah bundan sonra (aynı şekilde) ahiret
hayatını da yaratacaktır. Gerçekten Allah
her şeye kadirdir.
21.
O, dilediğine azabeder, dilediğini esirger.
Ancak O'na döndürüleceksiniz.
22.
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'ı) âciz
bırakamazsınız. Allah'tan başka bir dost ve
yardımcı da bulamazsınız.
İlahi hükümden kurtulmak için ne
yeryüzünün en gizli yerine saklanmanın, ne
de gökyüzüne çıkmanın fayda vermeyeceği
anlatılmakta, insanların göğe çıkacaklarına
da dolaylı olarak işaret edilmektedir.
23.
Allah'ın âyetlerini ve O'na kavuşmayı inkâr
edenler -işte onlar- benim rahmetimden
ümitlerini kesmişlerdir ve onlar için acıklı
bir azap vardır.
24.
Kavminin (İbrahim'e) cevabı ise: "Onu
öldürün yahut yakın!" demelerinden ibaret
oldu. Ama Allah onu ateşten kurtardı.
Doğrusu bunda, iman eden bir kavim için
ibretler vardır.
25.
(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf
aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
uğruna Allah'ı bırakıp birtakım putlar
edindiniz. Sonra kıyamet günü (gelip
çattığında ise) birbirinizi tanımazlıktan
gelecek ve birbirinize lânet okuyacaksınız.
Varacağınız yer cehennemdir ve hiç
yardımcınız da yoktur.
26.
Bunun üzerine Lût ona iman etti ve
(İbrahim): Doğrusu ben Rabbim'e(emrettiği
yere) hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak
güç ve hikmet sahibidir, dedi.
Lut peygamber, Hz. İbrahim’in kardeş
çocuğudur. Peygamber olduğu dikkate
alındığında, onun daha önce küfürde olup da
iman getirdiği düşünülemez.Ayette Hz.
İbrahim’i ilk tasdik edenin Lut aleyhisselam
olduğuna işaret edilmektedir.
Hz. İbrahim’in, zevcesi Sare ve Hz. Lut ile
birlikte –kendi doğum yeri olduğu söylenen-
Küsa köyünden Harran’a, oradan Şam’a gittiği
ve nihayet Filistin’e, Lut peygamberin ise
Sodom denen yere indiği rivayet
olunmaktadır. Ayet daha çok bu rivayete göre
manalandırılmaktadır. Bununla birlikte,
“Doğrusu ben Rabbime iltica ediyorum”
şeklinde bir mana da verilmektedir.
27.
Ona İshak ve Ya'kub'u bağışladık.
Peygamberliği ve kitapları, onun soyundan
gelenlere verdik. Ona dünyada mükâfatını
verdik. Şüphesiz o, ahirette de sâlihler
(zümresin) dendir.
28.
Lût'u da (gönderdik). O, kavmine demişti ki:
Gerçekten siz, daha önce hiçbir milletin
yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz!
29.
(Bu ilâhî ikazdan sonra hâla) siz, ille de
erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve
toplantılarınızda edepsizlikler yapacak
mısınız! Kavminin cevabı ise, şöyle
demelerinden ibaret oldu: (Yaptıklarımızın
kötülüğü ve azaba uğrayacağımız konusunda)
doğru söyleyenlerden isen, Allah'ın azabını
getir bize!
30.
(Lût:) Şu fesatçılar güruhuna karşı bana
yardım eyle Rabbim! dedi.
Lut (a.s.)ın duası üzerine Allah, genç
delikanlılar suretinde melekler gönderdi.
Sapıklar onlara da tecavüze yeltendiler ve
sonunda helak oldular.
31.
Elçilerimiz İbrahim'e (iki oğul ihsan
edeceğimize dair) müjdeyi getirdiklerinde
şöyle dediler: Biz bu memleket halkını helâk
edeceğiz. Çünkü oranın halkı zalim
kimselerdir.
32.
(İbrahim) dedi ki: Ama orada Lût var! Şöyle
cevap verdiler: Biz orada kimlerin
bulunduğunu çok iyi biliyoruz. Onu ve
ailesini elbette kurtaracağız. Yalnız karısı
müstesna; o, (azapta) kalacaklar
arasındadır.
33.
Elçilerimiz Lût'a gelince, Lût onlar
hakkında tasalandı ve (onları korumak için)
ne yapacağını bilemedi. Ona: Korkma,
tasalanma! Çünkü biz seni de aileni de
kurtaracağız. Yalnız, (azapta) kalacaklar
arasında bulunan karın müstesna, dediler.
Melekler, insan kılığında geldiklerinden,
ilk önce Hz.Lut onların melek olduğunu
anlayamadı. Delikanlı şekline bürünmüş
oldukları için, kavminin onlara da
sarkıntılık etmesinden endişelendi. Bunun
üzerine melekler, durumu açıklığa
kavuşturdular.
34.
"Biz, şüphesiz, bu memleket halkının
üzerine, yoldan çıkmalarına karşılık gökten
(feci) bir azap indireceğiz."
35.
Andolsun ki, biz, aklını kullanacak bir
kavim için oradan apaçık bir ibret nişânesi
bırakmışızdır.
Bu nişane, helak edilen kavmin başına
gelenlerle ilgili hikayeler, harap olan
yurtlarının kalıntıları, gökten yağdırılan
taşlar, kapkara akan nehirler şeklindeki
izahlarla tefsir edilmiştir.
36.
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı gönderdik ve
Şuayb: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin,
ahiret gününe umut bağlayın, yeryüzünde
bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!
dedi.
Ayetin “Ahiret gününe umut bağlayın” diye
manalandırılan kısmı, “Ahirette sevap
verileceğini umduğunuz işler yapın”,
“Ahiret gününden korkun” şeklinde
açıklanmıştır.
37.
Fakat onu yalancılıkla itham ettiler.
Derken, kendilerini bir sarsıntı
yakalayıverdi ve yurtlarında diz üstü çöke
kaldılar.
“Sarsıntı” şeklinde manalandırılan
“racfe” kelimesi, bu olayda deprem ve
Cebrail aleyhisselamın kalplere ürküntü
veren bağrışı (sayha) şekillerinde tefsir
edilmiştir. Bu ikinci tefsire göre, “Onları
bir titreme aldı” tarzında bir mananın
verilmesi de mümkündür.
38.
Âd ve Semûd'u da (helâk ettik). Sizin için,
(onların başına nelerin geldiği) oturdukları
yerlerden apaçık anlaşılmaktadır. Şeytan
onlara yaptıkları işleri güzel gösterip
onları doğru yoldan çıkardı. Oysa bakıp
görebilecek durumdaydılar.
39.
Karun'u, Firavun'u ve Hâmân'ı da (helâk
ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık
deliller getirmişti de onlar yeryüzünde
büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı
aşıp) geçebilecek değillerdi.
40.
Nitekim, onlardan her birini günahı
sebebiyle cezalandırdık. Kiminin üzerine
taşlar savuran rüzgârlar gönderdik, kimini
korkunç bir ses yakaladı, kimini yerin
dibine geçirdik, kimini de suda boğduk.
Allah onlara zulmetmiyor, asıl onlar
kendilerine zulmediyorlardı.
41.
Allah'tan başka dostlar edinenlerin durumu,
örümceğin durumu gibidir. Örümcek bir yuva
edinir; halbuki yuvaların en çürüğü şüphesiz
örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi!
Allah’tan başkasını dost edinerek
kendilerine destek arayanların durumu,
ayette örümceğe benzetilmiştir. Ayette özlü
olarak ifade edildiği üzere, örümcek bütün
bütün evsiz değildir, kendine yuva edinir;
fakat örümcek yuvasının çürüklüğü meşhur
meseldir. İşte örümceğin edindiği yuva ne
kadar zayıfsa, Allah’tan başkasının destek
ve himayesine güvenenlerin tutamağı da
öylesine çürüktür.
42.
Allah, onlar'ın kendisini bırakıp da hangi
şeye yalvardıklarını şüphesiz bilir. O,
mutlak güç ve hikmet sahibidir.
43.
İşte biz, bu temsilleri insanlar için
getiriyoruz; fakat onları ancak bilenler
düşünüp anlayabilir.
Kureyş’in cahilleri ve beyinsiz takımı,
“Muhammed’in Rabbi, sinekten, örümcekten
temsiller getiriyor” diye gülüp alay
ediyorlardı. Bu misallerin “insanlar” için
verildiği belirtilerek, hayvandan farkı
olmayan bu cahil ve düşüncesiz kimselerin
bunu anlayamayacaklarına işaret
edilmektedir.
44.
Allah, gökleri ve yeri hak olarak (yerli
yerince) yarattı. Şüphesiz bunda, iman
edenler için (Allah'ın varlık ve kudretine)
bir nişâne bulunmaktadır.
45.
(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitab'ı oku ve
namazı kıl. Muhakkak ki, namaz,
hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.
Allah'ı anmak elbette (ibadetlerin) en
büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.
Ayet, günaha götüren isteklerin
baskısından kurtulmanın ve ruh yüceliğine
erişmenin en sağlam yolunu göstermektedir.
Şüphesiz bu, en geniş manada “Allah’ı
anmak”tır. Kur’an tilaveti ve namaz, bunun
en başta gelen şekilleridir.
Gerçekten, Kur’an’ın manalarını düşünenler
için, Kur’an tilaveti, daha önce farkına
varılamayan bir çok manaların açığa
çıkmasını sağlar; kişiyi ulvi bir aleme
götürür. Kur’an tilavetinin fazileti ile
ilgili pek çok hadis vardır.
Hakkı verilerek kılınan namazın da, ruhu
ulvileştireceği ve mutlaka kötülükten
alıkoyacağı, bu ayette ve bir çok hadiste
ısrarla belirtilmektedir. İyiliğe
sevketmeyen, kötülüklerden alıkoymayan bir
namaz ise, İslam büyükleri tarafından,
sırtta taşınan bir vebal olarak
nitelendirilmiştir.
46.
İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i
kitapla ancak en güzel yoldan mücadele edin
ve deyin ki: Bize indirilene de, size
indirilene de iman ettik. Bizim Tanrımız da
sizin Tanrınız da birdir ve biz O'na teslim
olmuşuzdur.
47.
(Resûlüm!) İşte böylece sana (önceki
kitapları tasdik eden) bu Kitab'ı indirdik.
Onun için, kendilerine kitap verdiklerimiz
ona iman ediyorlar. Şunlardan (Araplardan)
da ona iman eden nice kimseler vardır.
Âyetlerimizi, ancak kâfirler (inatları
yüzünden) bile bile inkâr eder.
Hz. Peygamber’in “ümmi” yani okuma-yazma
bilmeyen bir kişi olmasının başlıca hikmeti,
bu ayette açıklanmış olmaktadır: Eğer
Resul-i Ekrem, okuma-yazma bilen bir kişi
olsaydı, ümmi olan peygamber için bile “Bu
Kur’an’ı o uydurmuştur” demeye kalkan ve en
açık mucizeleri inkar eden müşrikler,
iftiralarına bir ölçüde mesnet bulmuş
olacaklar ve daha çok kimseleri
kandırabileceklerdi.
48.
Sen bundan önce ne bir yazı okur, ne de
elinle onu yazardın. Öyle olsaydı, bâtıla
uyanlar kuşku duyarlardı.
49.
Hayır, o (Kur'an), kendilerine ilim
verilenlerin sînelerinde (yer eden) apaçık
âyetlerdir. Âyetlerimizi, ancak zalimler
bile bile inkâr eder.
50.
"Ona Rabbinden (başkaca) mucizeler
indirilmeli değil miydi?" derler. De ki:
Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise
sadece apaçık bir uyarıcıyım.
51.
Kendilerine okunmakta olan Kitab'ı sana
indirmemiz onlara yetmemiş mi? Elbette iman
eden bir kavim için onda rahmet ve ibret
vardır.
52.
De ki: Benimle sizin aranızda şahit olarak
Allah yeter. O, göklerde ve yerde ne varsa
bilir. Bâtıla inanıp Allah'ı inkâr edenler
(var ya), işte ziyana uğrayacaklar onlardır.
53.
Senden, azabı çarçabuk (getirmeni)
istiyorlar. Eğer önceden tayin edilmiş bir
vade olmasaydı, azap elbette onlara gelip
çatmıştı. Fakat onlar farkında değilken, o
ansızın kendilerine geliverecektir.
54.
(Evet) senden azabı çarçabuk (getirmeni)
istiyorlar. Hiç şüpheleri olmasın, cehennem
kâfirleri çepeçevre kuşatacaktır.
55.
O günde azap, onları hem üstlerinden hem
ayaklarının altından saracak ve Allah
(onlara): "Yaptıklarınızı (cezasını) tadın!"
diyecektir.
56.
Ey iman eden kullarım! Şüphesiz, benim arzım
geniştir. O halde (nerede güven içinde
olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.
Bu ayetin, işkenceye uğrayan Mekke
müslümanlarının zayıfları hakkında nazil
olduğu rivayet edilmiştir.
57.
|