|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Tâ. Sîn. Mîm. (bkz.2/1)
2.
Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.
3.
İman eden bir kavim için (faydalı olmak
üzere) Musa ile Firavun'un haberlerinden bir
kısmını sana gerçek şekliyle nakledeceğiz.
4.
Firavun, (Mısır) toprağında gerçekten azmış,
halkını çeşitli zümrelere bölmüştü. Onlardan
bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların
oğullarını boğazlıyor, kızlarını ise sağ
bırakıyordu. Çünkü o bozgunculardandı.
Ayette sözü edilen zümre
İsrailoğulları’dır. Bir kahin, Firavun’a,
İsrailoğulları içinden bir erkek çocuk
dünyaya geleceğini ve kendi saltanatını
elinden alacağını söylemişti. Bunun üzerine
Firavun, İsrailoğullarının erkek
çocuklarının öldürülmesini emretti.
5.
Biz ise, o yerde güçsüz düşürülenlere
lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve
onları (mukaddes topraklara) vâris kılmak
istiyorduk.
6.
Ve o yerde onları hakim kılmak; Firavun ile
Hâmân'a ve ordularına, onlardan (İsrailoğullarından
gelecek diye) korktukları şeyi göstermek
(istiyorduk).
7.
Musa'nın anasına: Onu emzir, kendisine zarar
geleceğinden endişelendiğinde onu denize (Nil
nehrine) bırakıver, hiç korkup kaygılanma,
çünkü biz onu sana geri vereceğiz ve onu
peygamberlerden biri yapacağız, diye
bildirdik.
8.
Nihayet Firavun ailesi onu yitik çocuk
olarak (nehirden) aldı. O, sonunda kendileri
için bir düşman ve bir tasa olacaktı.
Şüphesiz Firavun ile Hâmân ve askerleri
yanlış yolda idiler.
9.
Firavun'un karısı (sepetin içinden erkek
çocuk çıkınca kocasına:) Benim ve senin için
göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin, belki bize
faydası dokunur, ya da onu evlât ediniriz,
dedi. Halbuki onlar (işin sonunu)
sezemiyorlardı.
10.
Musa'nın anasının yüreğinde yalnızca
çocuğunun tasası kaldı. Eğer biz, (vâdimize)
inananlardan olması için onun kalbini
pekiştirmemiş olsaydık, neredeyse işi
meydana çıkaracaktı.
11.
Annesi Musa'nın ablasına: Onun izini takip
et, dedi. O da, onlar farkına varmadan
uzaktan kardeşini gözetledi.
12.
Biz daha önceden (annesine geri verilinceye
kadar) onun süt analarını kabulüne
(emmesine) müsaade etmedik. Bunun üzerine
ablası: Size, onun bakımını namınıza
üstlenecek, hem de ona iyi davranacak bir
aile göstereyim mi? dedi.
13.
Böylelikle biz onu, anasına, gözü aydın
olsun, gam çekmesin ve Allah'ın vâdinin
gerçek olduğunu bilsin diye geri verdik.
Fakat yine de pek çoğu (bunu) bilmezler.
Firavun ile hanımı, Hz. Musa’yı evlat
edinmek isterken herhalde onun, ellerinde
terbiye edilmekle kendilerine uyacağını
sanmışlardı. Halbuki insan hayatının
oluşumunda iki mühim amil vardı: Veraset ve
terbiye. İnsan bazen verasetin, bazen
terbiyenin, bazen de her ikisinin tesiri
altında kalır. 9. Ayette bu inceliğe işaret
edilmiştir. Bilgi insan davranışını kısmen
değiştirir. Bununla beraber insanın bilgi
ile, çevre tesirleri ve eğitim ile tamamen
değiştirilebileceğini, istenilen kalıba
sokulabileceğini sanmak yanlıştır. İyi
eğitim görmüş, iyi çevrede yetişmiş, bilgili
ve kültürlü olmakla beraber kötü insanlar
bulunduğu gibi, kötü çevrede yetişmiş, kötü
eğitim görmüş...fakat iyi olarak kalabilmiş
insanlar da vardır.
14.
Musa yiğitlik çağına erip olgunlaşınca, biz
ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel
davrananları biz böylece mükâfatlandırırız.
“Hikmet” olarak manalandıran “hukm”
kelimesi, tefsirlerde daha çok
“peygamberlik” şeklinde açıklanmaktadır.
15.
Musa, ahalisinin habersiz olduğu bir sırada
şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından,
diğeri düşman tarafından olan iki adamı
birbiriyle döğüşür buldu. Kendi tarafından
olanı, düşmana karşı ondan yardım diledi.
Musa da ötekine bir yumruk vurup ölümüne
sebep oldu. (Bunun üzerine:) Bu şeytan
işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir
düşman, dedi.
Hz. Musa, hakkı tebliğ etmeye başladığı
için, Kıptiler kendisine cephe almışlardı.
Bu sebeple, ahalisinin evlerine çekildiği
bir vakitte şehre girmişti. “Bu şeytan işi”
derken, Hz. Musa’nın kendi işine değil,
zaten ölüm cezasını hak etmiş olan maktülün
suçuna işaret ettiği belirtilmektedir. Bu
suçun, bazı yerlerde, bir musevi kadını
zinaya icbar, bazı yerlerde mutlak tarzda
Allah’a isyan olduğu kaydedilir. Bununla
beraber, henüz öldürme emri almamış
olduğundan, Hz. Musa’nın, bu sözüyle kendi
fiilini kasdettiği de ifade olunmaktadır.
16.
Musa: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim
(başıma iş açtım). Beni bağışla dedi, Allah
da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı,
çok esirgeyici olan ancak O'dur.
17.
Musa: Rabbim! Bana lütfettiğin nimetlere
andolsun ki, artık suçlulara (ve suça
itenlere) asla arka çıkmayacağım, dedi.
18.
Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek
sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden
yardım isteyen kimse, feryat ederek yine
ondan imdat istiyor. Musa ona (yardım
isteyene) dedi ki: Doğrusu sen, besbelli bir
azgınsın!
19.
Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı
yakalamak isteyince, o adam dedi ki: Ey
Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı
kıymak istiyorsun? Demek, düzelticilerden
olmak istemiyor da, bu yerde ille yaman bir
zorba olmayı arzuluyorsun sen!
20.
Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi:
Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için
hakkında müzakere ediyorlar. Derhal
(buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini
isteyenlerdenim, dedi.
21.
Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek
oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalimler
güruhundan kurtar" dedi.
22.
Medyen'e doğru yöneldiğinde: Umarım, Rabbim
beni doğru yola iletir, dedi.
Medyenlilerle Hz. Musa arasında akrabalık
bulunduğu rivayet edilir. Medyenliler de
Musa (a.s.)da, Hz. İbrahim peygamberin
oğullarından birinin adı idi ve bu şehir
Firavun’un idaresinde değildi.
23.
Musa, Medyen suyuna varınca, orada
(hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu.
Onların gerisinde de, (hayvanlarını)
engelleyen iki kadın gördü. Onlara: Derdiniz
nedir? dedi. Şöyle cevap verdiler: Çobanlar
sulayıp çekilmeden biz (onların içine
sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız
da çok yaşlıdır.
24.
Bunun üzerine Musa, onların yerine
(davarlarını) sulayıverdi. Sonra gölgeye
çekildi ve: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin
her hayra (lütfuna) muhtacım, dedi.
Hz.Musa, yedi gündür aç idi, ne verilse
yiyecek haldeydi. Bu sözleriyle Rabbine
herhangi bir azık ihsan etmesi için
yalvarıyordu.
Ayetin son tarafına, “Doğrusu bana
indirdiğin hayırdan dolayı muhtacım” manası
da verilmektedir. Bu manaya göre, Hz. Musa,
kendisine verilen ulvi göreve ve bu sebeple
dünyada fakir düşüşüne işaret ediyordu. Zira
o, Firavun’un yanında iken bolluk içinde
idi. Elbette bu sözler, şikayet için değil,
şükür maksadıyladır.
25.
Derken, o iki kadından biri utana utana
yürüyerek ona geldi: Babam, dedi, bizim
yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını
ödemek için seni çağırıyor. Musa, ona (Hz.
Şuayb'a) gelip başından geçeni anlatınca o:
Korkma, o zalim kavimden kurtuldun, dedi.
26.
(Şuayb'ın) iki kızından biri: Babacığım! Onu
ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam
edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir
olandır, dedi.
27.
(Şuayb) dedi ki: Bana sekiz yıl çalışmana
karşılık şu iki kızımdan birini sana
nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla
tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana
ağırlık vermek istemem. İnşallah beni iyi
kimselerden (işverenlerden) bulacaksın.
28.
Musa şöyle cevap verdi: Bu seninle benim
aramdadır. Bu iki süreden hangisini
doldurursam doldurayım, demek ki bana karşı
husumet yok. Söylediklerimize Allah
vekîldir.
29.
Sonunda Musa süreyi doldurup ailesiyle yola
çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü.
Ailesine: Siz (burada) bekleyin; ben bir
ateş gördüm, belki oradan size bir haber
yahut ısınmanız için bir ateş parçası
getiririm, dedi.
30.
Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ
kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından
kendisine şöyle seslenildi: Ey Musa! Bil ki
ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım.
31.
Ve "Asânı at!" (denildi). Musa (attığı)
asâyı yılan gibi deprenir görünce, dönüp
arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel,
korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın" (buyuruldu).
32.
"Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz
çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını
kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun
adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin
delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir
kavim olmuşlardır" (diye seslenildi).
33.
Musa dedi ki: Rabbim! Ben onlardan birini
öldürmüştüm, beni öldürmelerinden
korkuyorum.
34.
Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha
düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir
yardımcı olarak benimle birlikte gönder.
Zira bana yalancılık ithamında
bulunmalarından endişe ediyorum.
35.
Allah buyurdu: Seni kardeşinle
destekleyeceğiz ve size öyle bir kudret
vereceğiz ki, âyetlerimiz (mucize
yardımlarımız) sayesinde onlar size
erişemiyecekler. Siz ve size tâbi olanlar
üstün geleceksiniz.
36.
Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince:
Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz
önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik,
dediler.
37.
Musa şöyle dedi: Rabbim, kendi katından
kimin hidayet (hakka rehberlik) getirdiğini
ve hayırlı âkıbetin kime nasip olacağını en
iyi bilendir. Muhakkak ki, zalimler iflâh
olmazlar.
38.
Firavun: Ey ileri gelenler! Sizin için
benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân!
Haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve
tuğla imal et), bana bir kule yap ki
Musa'nın tanrısına çıkayım; ama sanıyorum, o
mutlaka yalan söyleyenlerdendir, dedi.
39.
O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere
büyüklük tasladılar ve gerçekten bize
döndürülmeyeceklerini sandılar.
40.
Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize
atıverdik. Bak işte, zalimlerin sonu nice
oldu!
41.
Onları, (insanları) ateşe çağıran öncüler
kıldık. Kıyamet günü onlar yardım
görmeyeceklerdir.
42.
Bu dünyada arkalarına lânet taktık. Onlar,
kıyamet gününde de kötülenmişler
arasındadır.
43.
Andolsun biz, ilk nesilleri yok ettikten
sonra Musa'ya, -düşünüp öğüt alsınlar diye-
insanlar için apaçık deliller, hidayet
rehberi ve rahmet olarak o Kitab'ı
(Tevrat'ı) vermişizdir.
44.
(Resûlüm!) Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz
sırada, sen batı yönünde bulunmuyordun ve (o
hadiseyi) görenlerden de değildin.
Hz.Musa’nın Tur dağında ilahi kelama
mazhar olduğunu ana işaret edilmekte ve Hz.
Peygamber’in o esnada Tur’da bizzat hazır
bulunmadığı ve batı tarafında Hz. Musa’yı
bekleyenler arasında olmadığı
hatırlatılmakta; bütün bunların, kendisine
vahiy yoluyla öğretildiği ifade edilmiş
olmaktadır.
45.
Bilakis biz nice nesiller var ettik de,
onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen,
âyetlerimizi kendilerinden okuyarak öğrenmek
üzere Medyen halkı arasında oturmuş da
değilsin; aksine (onları sana) gönderen
biziz.
46.
(Musa'ya) seslendiğimiz zaman da, sen Tûr'un
yanında değildin. Bilakis, senden önce
kendilerıne uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir
kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet
olarak (orada geçenleri sana bildirdik); ola
ki düşünüp öğüt alırlar.
Tefsirlerde, 44, 45 ve 46. Ayetlerde,
“Sen... değildin” şeklinde işaret edilen
olayların ayrı zamanlara ait ve Hz. Musa’nın
hayatında ayrı ayrı mühim birer hadise
olduğu belirtilmektedir.
Hz. Muhammed’den önce peygamber
gönderilmemiş devreye “fetret” devri
denmektedir. Ayette kastedilenin, Hz. İsa
ile Hz. Muhammed arasındaki 570 yıllık
azaman parçası olduğu söylenmektedir. Hz.
İsa ve Hz. Musa’nın davetleri İsrailoğulları
ve onların havalisindekilere münhasır
olduğundan, burada kastedilen devre, Hz.
İsmail ile Hz. Muhammed arasındaki dönem
şeklinde de açıklanmaktadır.
47.
Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına
bir musibet geldiğinde: Rabbimiz! Ne olurdu
bize bir peygamber gönderseydin de,
âyetlerine uysak ve müminlerden olsaydık!
diyecek olmasalardı (seni göndermezdik).
48.
Fakat onlara tarafımızdan o hak (Peygamber)
gelince: "Musa'ya verilen (mucizeler) gibi
ona da verilmeli değil miydi?" dediler.
Peki, daha önce Musa'ya verileni de inkâr
etmemişler miydi? "Birbirini destekleyen iki
sihir!" demişler ve şunu söylemişlerdi:
Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz.
Buradaki manaya göre Kur’an ve Tevrat
kastedilmiş olur. Diğer kıraatlere göre,
“Yardımlaşan iki sihirbaz!” şeklinde
manalandırmak gerekir. Bu taktirde Hz. Musa
ile Hz. Harun ya da Hz Musa ile Hz. Muhammed
kastedilmiş olabilir.
49.
(Resûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler
iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve
Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir
kitap getirin de ben ona uyayım!
50.
Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar,
sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan
bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine
uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette
Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.
51.
Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye,
sözü (vahyi) birbiri ardınca
yetiştirmişizdir (aralıksız vahiylerimizi
göndermişizdir).
52.
Ondan (Kur an'dan) önce kendilerine kitap
verdiklerimiz, ona da iman ederler.
Ehl-i kitaptan olup da müslümanlığı kabul
edenlere işaret olunmaktadır.
53.
Onlara (Kur'an) okunduğu zaman: Ona iman
ettik. Çünkü o Rabbimizden gelmiş
hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman
idik, derler.
54.
İşte onlara, sabretmelerinden ötürü,
mükâfatları iki defa verilecektir. Bunlar
kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine
verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için
harcarlar.
55.
Onlar, boş söz işittikleri zaman ondan yüz
çevirirler ve: Bizim işlerimiz bize, sizin
işleriniz size. Size selam olsun. Biz
kendini bilmezleri (arkadaş edinmek)
istemeyiz, derler.
56.
(Resûlüm!) Sen sevdiğini hidayete
erdiremezsin; bilakis, Allah dilediğine
hidayet verir ve hidayete girecek olanları
en iyi O bilir.
Rivayete göre, Resul-i Ekrem (s.a.),
amcası Ebu Talip’e hitaben şöyle buyurmuştu:
“La ilahe illallah” de ki, kıyamet günü
senin lehine şehadette bulunayım. Ebu Talip
ise, “Kureyş kadınları beni kınarlar,
korkudan bunu söyledi derler. Eğer böyle
demeyecek olsalardı, müslüman olup seni
sevindirirdim” demişti. Hz. Peygamber’in,
çok sevdiği, önemli yardımlarını gördüğü
amcasının hidayeti için böyle çırpınışı
üzerine bu ayet nazil oldu.
57.
"Biz seninle beraber doğru yola uyarsak,
yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları,
kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin
ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli,
dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye)
yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu
bilmezler.
58.
Biz, refahından şımarmış nice memleketi
helâk etmişizdir. İşte yerleri!
Kendilerinden sonra oralarda pek az
oturulabilmiştir. Onlara biz vâris
olmuşuzdur.
59.
Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir
peygamberi memleketlerin ana merkezine
göndermedikçe, o memleketleri helâk edici
değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan
memleketleri helâk etmişizdir.
Ayetteki “ana merkezine” olarak
manalandırılan “fi ümmiha”, Mekke şehri
olarak açıklanmıştır. Zira Mekke’nin, bir
adı da “Ümmü’l-Kura” idi. Aynı kelime,
memleketin ileri gelenleri şeklinde de
tefsir edilmiştir. < |