|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Tâ. Sîn. Mîm. (bkz. 2/1)
2.
Bunlar, apaçık Kitab'ın âyetleridir.
3.
(Resûlüm!) Onlar iman etmiyorlar diye
neredeyse kendine kıyacaksın!
4.
Biz dilesek, onların üzerine gökten bir
mucize indiririz de, ona boyunları eğilip
kalır.
5.
Onlar son derece merhametli olan Allah'ın
kendilerine gönderdiği her yeni uyarıya
burun kıvırarak yüz çevirirler.
6.
Üstelik (ona) "yalandır" derler; fakat alay
edip durdukları şeylerin haberleri yakında
onlara gelecektir.
7.
Yeryüzüne bir bakmazlar mı! Orada her güzel
çiftten nice bitkiler yetiştirdik.
8.
Şüphesiz bunlarda (Allah'ın kudretine) bir
nişâne vardır; ama çoğu iman etmezler.
9.
Şüphe yok ki Rabbin, mutlak galip ve engin
merhamet sahibidir.
10.
Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna,
Firavun'un kavmine git. Hâla (başlarına
gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye
seslenmişti.
11.
Hani Rabbin Musa'ya: O zalimler güruhuna,
Firavun'un kavmine git. Hâla (başlarına
gelecekten) sakınmayacaklar mı onlar? diye
seslenmişti.
12.
Musa şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu, beni
yalancılıkla suçlamalarından korkuyorum.
13.
(Bu durumda) içim daralır, dilim dönmez;
onun için Harun'a da elçilik ver.
14.
Onların bana isnad ettikleri bir suç da var.
Bundan ötürü beni öldürmelerinden
korkuyorum.
15.
Allah buyurdu: Hayır (seni asla
öldüremezler)! İkiniz mucizelerimizle gidin.
Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz, (her
şeyi) işitmekteyiz.
16.
Haydi Firavun'a gidip deyin ki: Gerçekten
biz, âlemlerin Rabbi'nin elçisiyiz;
17.
İsrailoğullarını bizimle beraber gönder.
18.
(Kendisine Allah'ın emri tebliğ edilince
Firavun) dedi ki: Biz seni çocukken
himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının
birçok yıllarını aramızda geçirmedin mi?
19.
Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen
nankörün birisin!
Burada Hz. Musa’nın bir Mısırlının
ölümüne sebep olduğuna işaret olunmaktadır.
Bilgi için bak. Kasas 28/15.
20.
Musa: Ben, dedi, o işi o anda sonunun ne
olacağını bilmeyerek yaptım
Tefsirlerde daha çok, Hz. Musa’nın
öldürme kasdı olmaksızın o adama vurduğu ve
bu işin, kasdı aşan müessir fiil neticesi
adam öldürme olduğu izahı ağır basmaktadır.
21.
Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım.
Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni
peygamberlerden kıldı.
22.
O nimet diye başıma kaktığın ise, (aslında)
İsrailoğullarını kendine kul köle etmendir.
Firavun’un, nimet diye Hz. Musa’nın
başına kaktığı ve onu nankör olarak
nitelendirmesine yol açan şey, onu
bebekliğinde sahipsiz bulunca alıp beslemesi
ve barındırması, özellikle onu diğer erkek
çocukları gibi öldürmemesi idi. Hz. Musa, bu
sözleri inkarı bir üslupla, onun yaptığının
esasen bir nimet olmadığını ve kendisinin
İsrailoğullarını kul köle edinmesinden
ibaret bulunduğunu ifade etmektedir. Zira
Firavun’un Hz. Musa’yı sarayına almasına da
kendisinin İsrailoğullarına karşı davranışı
sebep olmuştu.
23.
Firavun şöyle dedi: Âlemlerin Rabbi dediğin
de nedir?
24.
Musa cevap verdi: Eğer işin gerçeğini
düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf
edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi
arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
25.
(Firavun) etrafında bulunanlara: İşitiyor
musunuz? dedi.
26.
Musa dedi ki: O, sizin de Rabbiniz, daha
önceki atalarınızın da Rabbidir.
27.
Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka
delidir, dedi.
28.
Musa devamla şunu söyledi: Şayet aklınızı
kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun,
batının ve ikisinin arasında bulunanların
Rabbidir.
29.
Firavun: Benden başkasını tanrı edinirsen,
andolsun ki seni zindanlıklardan ederim!
dedi.
30.
Musa: Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da
mı? dedi.
31.
Firavun: Doğru söyleyenlerden isen, haydi
getir onu! diye karşılık verdi.
32.
Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de
ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan
(oluvermiş)!
33.
Elini de (koynundan) çıkardı; o da
seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir
şey oluvermiş)!
34.
Firavun, çevresindeki ileri gelenlere: Bu,
dedi, doğrusu çok bilgili bir sihirbaz!
35.
Sizi sihiriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor.
Şimdi ne buyurursunuz?
Hz.Musa’nın gönderdiği mucizeler,
Firavun’un kibir duygularını alt üst etmiş,
Firavun tanrılık davasını bir tarafa
bırakıp, etrafındaki ileri gelenlerden fikir
almaya mecbur kalmıştı.
36.
Dediler ki: Onu ve kardeşini eğle ve
şehirlere toplayıcı görevliler gönder;
37.
Ne kadar bilgisi derin sihirbaz varsa sana
getirsinler.
38.
Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin
edilen vaktinde biraraya getirildi.
39.
Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi
hemen toplanın), denildi.
40.
(Firavun'un adamları:) Eğer üstün
gelirlerse, herhalde sihirbazlara uyarız,
dediler.
41.
Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a: Şayet
biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret
vardır değil mi? dediler.
42.
Firavun cevap verdi: Evet, o takdirde hiç
şüphe etmeyin, gözde kimselerden de
olacaksınız.
43.
Musa onlara: Ne atacaksanız atın! dedi.
44.
Bunun üzerine iplerini ve değneklerini
attılar ve: Firavun'un kudreti hakkı için
elbette bizler galip geleceğiz, dediler.
45.
Sonra Musa asâsını attı; bir de ne
görsünler, onların uydurduklarını
yutuveriyor!
46.
(Bunu görünce) sihirbazlar derhal secdeye
kapandılar.
47.
"Alemlerin Rabbine, iman ettik" dediler.
48.
"Musa ve Harun'un Rabbine iman ettik" .
49.
Firavun, (kızgınlık içinde) dedi ki: Ben
size izin vermeden ona iman ettiniz ha!
Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o!
Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve)
bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve
ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim,
hepinizi astıracağım!
50.
"Zararı yok, dediler, (nasıl olsa) biz
şüphesiz Rabbimize döneceğiz."
51.
"Biz, ilk iman edenler olduğumuz için
Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını
umarız."
52.
Musa'ya: Kullarımı geceleyin yola çıkar;
çünkü takip edileceksiniz, diye vahyettik.
53.
Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar
gönderdi:
54.
"Esasen bunlar, sayıları az, bölük pörçük
bir cemaattır."
55.
"(Böyle iken) kesinkes bizi
öfkelendirmişlerdir."
56.
"Biz ise, elbette uyanık (ve yekvücut) bir
cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu).
57.
Ama (sonunda) biz onları (Firavun ve
kavmini), bahçelerden, pınarlardan,
çıkardık.
58.
Hazinelerden ve değerli bir yerlerden.
59.
Böylece, bunlara İsrailoğullarını mirasçı
yaptık.
60.
Derken (Firavun ve adamları) gün doğumunda
onların ardına düştüler.
61.
İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın
adamları: İşte yakalandık! dediler.
62.
Musa: Asla! dedi, Rabbim şüphesiz
benimledir, bana yol gösterecektir.
63.
Bunun üzerine Musa'ya: Asân ile denize vur!
diye vahyettik. (Vurunca deniz) derhal
yarıldı (on iki yol açıldı), her bölük koca
bir dağ gibi oldu.
64.
Ötekilerini de oraya yaklaştırdık.
Musa ve adamlarının ardından, düşmanlarda
bu denizde açılan yollara girdiler.
65.
Musa ve beraberinde bulunanların hepsini
kurtardık.
66.
Sonra ötekilerini suda boğduk.
67.
Şüphesiz bunda bir ibret vardır; ama çokları
iman etmiş değillerdir.
Gerek Mısır’da kalan Kıptilerin
artıkları, gerekse kurtulduktan sonra
buzağıya tapmaya kalkan ve “Yüz yüze Allah’ı
görmedikçe iman etmeyiz” demeye varan
İsrailoğulları, bu apaçık dersten ibret
almadılar, imana gelmediler.
68.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
69.
(Resûlüm!) Onlara İbrahim'in haberini de
naklet.
70.
Hani o, babasına ve kavmine: Neye
tapıyorsunuz? demişti.
71.
"Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam
edeceğiz" diye cevap verdiler.
“Putlara tapıyoruz ve bütün gün onlara
hizmet edip durmaktayız” manasına da
verilmektedir. Zira onların, gün boyunca
ibadet edip gece ibadet etmediklerine dair
bir rivayet bulunmaktadır.
72.
İbrahim: Peki, dedi, yalvardığınızda onlar
sizi işitiyorlar mı?
73.
Yahut size fayda ya da zarar verebiliyorlar
mı?
74.
Şöyle cevap verdiler: Hayır, ama biz
babalarımızı böyle yapar bulduk.
75.
İbrahim dedi ki: İyi ama, neye taptığınızı
(biraz olsun) düşündünüz mü?
76.
''İster siz , ister eski atalarınız''
77.
İyi bilin ki onlar benim düşmanımdır; ancak
âlemlerin Rabbi (benim dostumdur);
78.
Beni yaratan ve bana doğru yolu gösteren
O'dur.
79.
Beni yediren, içiren O'dur.
80.
Hastalandığım zaman bana şifa veren O'dur.
81.
Benim canımı alacak, sonra beni diriltecek
O'dur.
82.
Ve hesap günü hatalarımı bağışlayacağını
umduğum O'dur.
83.
Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler
arasına kat.
84.
Bana, sonra gelecekler içinde, iyilikle
anılmak nasip eyle!
Hz. İbrahim, bu duasıyla, kıyamete kadar
iyi bir namla anılmayı istemişti. Duası
makbul olmuş, bundan ötürü her ümmet ona
ayrı bir sevgi duymuş ve adını övgüyle anar
olmuştur. Müslümanlar da beş vakit namazda
salavat-ı şerife okurken onu da anarak bu
duaya katılmaktadırlar.
85.
Beni, Naîm cennetinin vârislerinden kıl.
86.
Babamı da bağışla (ona tevbe ve iman nasip
et). Çünkü o sapıklardandır.
87.
(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup
etme.
88.
O gün, ne mal fayda verir ne de evlât.
89.
Ancak Allah'a kalb-i selîm (temiz bir kalp)
ile gelenler (o günde fayda bulur).
Kalb-i selim, şüphelerden, şirkten
temizlenmiş, ihlasla iman etmiş kalp
demektir. Said b. Müseyyeb (r.a.) demiştir
ki: Kalb-i selim, manen sıhhatte olan
kalpdir ki bu da, müminin kalbidir. Kafir ve
münafığın kalbi ise manen hastadır.
90.
(O gün) cennet, takvâ sahiplerine
yaklaştırılır.
91.
Cehennem de azgınlara apaçık gösterilir.
92.
Onlara: Allah'tan gayrı taptıklarınız hani
nerede? denilir.
93.
Size yardım edebiliyorlar mı veya
kendilerine (olsun) yardımları dokunuyor mu?
.
94.
Onlar ve azgınlar oraya tepetaklak
(cehenneme) atılırlar.
95.
İblis bütün orduları da.
96.
Orada birbirleriyle çekişerek şöyle derler:
97.
Vallahi, biz gerçekten apaçık bir sapıklık
içindeymişiz.
98.
Çünkü biz sizi âlemlerin Rabbi ile eşit
tutuyorduk.
99.
Bizi ancak o günahkârlar saptırdı.
100.
''Şimdi artık bizim ne şefaatçilerimiz
var''.
101.
''Ne de yakın bir dostumuz''.
102.
Ah keşke bizim için (dünyaya) bir dönüş daha
olsa da, müminlerden olsak!
103.
Bunda elbet (alınacak) büyük bir ders
vardır; ama çokları iman etmezler.
104.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
105.
Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla
suçladılar.
106.
Kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti:
(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
107.
Bilin ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir
elçiyim.
108.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin.
109.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir.
110.
Onun için, Allah'tan korkun ve bana itaat
edin.
111.
Onlar şöyle cevap verdiler: Sana düşük
seviyeli kimseler tâbi olup dururken, biz
sana iman eder miyiz hiç!
112.
Nuh dedi ki: Onların yaptıkları hakkında
bilgim yoktur.
113.
Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Bir
düşünseniz!
114.
Ben iman eden kimseleri kovacak değilim.
115.
Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım.
116.
Dediler ki: Ey Nuh! (Bu davadan)
vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşlanmışlardan
olacaksın!
117.
Nuh: Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla
suçladı.
118.
Artık benimle onların arasında sen hükmünü
ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar.
119.
Bunun üzerine biz onu ve beraberindekileri,
o dolu geminin içinde (taşıyarak) kurtardık.
120.
Sonra da geri kalanları suda boğduk.
121.
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama
çokları iman etmezler.
122.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
123.
Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla
suçladı.
124.
Kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti:
(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
125.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir
elçiyim.
126.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin.
127.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir.
128.
Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek
eğleniyor musunuz?
Ayetteki “ri” kelimesi “yol” manasına da
geldiği için “siz her yol üzerine...”
şeklinde bir meal vermek de mümkündür. Bu
kavmin bina ettiği şeyler hakkında,
tefsirlerde; güvercin kaleleri, gelip
geçenlerle eğlenmek için yapılmış yüksek
binalar, tepelere dikilen abideler gibi
izahlarla karşılaşılmaktadır.
129.
Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar
mı ediniyorsunuz?
Bu yapılar hakkında, muazzam köşkler,
müstahkem kaleler, su mahzenleri gibi
tefsirler yapılmıştır.
130.
Yakaladığınız zaman, zorbalar gibi mi
yakalıyorsunuz?
131.
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
132.
Bildiğiniz şeyleri size bol bol veren,
Allah'dan korkun.
133.
''O size verdi : davarlar, oğullar".
134.
"Bahçeler çeşmeler." (Allah'a karşı gelmek)
den sakının.
135.
Doğrusu sizin hakkınızda muazzam bir günün
azabından endişe ediyorum.
136.
(Onlar) şöyle dediler: Sen öğüt versen de,
vermesen de bizce birdir.
137.
Bu, öncekilerin geleneğinden başka bir şey
değildir.
Burada “gelenek(huluk)”den kastedilenin
ne olduğu hakkında farklı tefsirler vardır:
1)Şu yaptıklarımız veya üzerinde
bulunduğumuz şu din, ilk atalarımızdan beri
sürüp gelen şeydir. 2)Senin getirdiğin şu
din veya öldükten sonra dirileceğimiz
iddiası, geçmişlerin uydurmasıdır.
138.
Biz azaba uğratılacak da değiliz.
139.
Böylece onu yalancılıkla suçladılar; biz de
kendilerini helâk ettik. Doğrusu bunda büyük
bir ibret vardır; ama çokları iman etmezler.
140.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
141.
Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla
suçladı.
142.
Kardeşleri Sâlih onlara şöyle demişti:
(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
143.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir
elçiyim.
144.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin.
145.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir.
146.
Siz burada, güven içinde bırakılacak mısınız
(sanırsınız)?
147.
"Böyle bahçelerde, çeşme başlarında ?"
148.
"Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalıkların
arasında?"
149.
(Böyle sanıp) dağlardan ustaca evler
yontuyorsunuz (oyup yapıyorsunuz).
Ayetteki “farihin” kelimesine “ustaca”
anlamı verilebileceği gibi, “şımararak”
anlamı da verilebilir.
150.
Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin.
151.
"O aşırıların emrine uymayın."
152.
"Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik
düzenlik vermeyenler(in sözüyle hareket
etmeyin).
153.
Dediler ki: Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş
birisin!
154.
Sen de ancak bizim gibi bir insansın. Eğer
doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir
mucize getir.
155.
Salih: İşte (mucize) bu dişi devedir; onun
bir su içme hakkı vardır, belli bir günün
içme hakkı da sizindir, dedi.
156.
Ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi
muazzam bir günün azabı yakalayıverir.
157.
Buna rağmen onlar deveyi kestiler; ama
pişman da oldular.
158.
Bunun üzerine onları azap yakaladı. Doğrusu
bunda, büyük bir ders vardır; ama çokları
iman etmezler.
159.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
160.
Lût kavmi de peygamberleri yalancılıkla
suçladı.
161.
Kardeşleri Lût onlara şöyle demişti:
(Allah'a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız?
162.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir
elçiyim.
163.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin.
164.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ecrimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir.
165.
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi
bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi
yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış
(sapık) bir kavimsiniz!
166.
Rabbinizin sizler için yarattığı eşlerinizi
bırakıp da, insanlar içinden erkeklere mi
yaklaşıyorsunuz? Doğrusu siz sınırı aşmış
(sapık) bir kavimsiniz!
167.
Onlar şöyle dediler: Ey Lût! (Bu davadan)
vazgeçmezsen, iyi bil ki, sürgün
edilmişlerden olacaksın!
168.
Lût: Doğrusu, dedi, ben sizin bu işinizden
tiksinmekteyim!
169.
Rabbim! Beni ve ailemi, onların
yapageldiklerinden (vebalinden) kurtar.
170.
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini
kurtardık.
171.
Ancak bir kocakarı müstesna. O, geride
kalanlardan (oldu).
Burada Hz. Lut’un karısına işaret
edilmektedir. Tahrim suresi’nin 10. Ayetine
ve 12. Ayetindeki açıklamaya bakınız.
172.
Sonra diğerlerini helâk ettik.
173.
Üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki...
Uyarılanların (fakat yola gelmeyenlerin)
yağmuru ne de kötü!
174.
Elbet bunda büyük bir ibret vardır; fakat
çokları iman etmezler.
175.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
176.
Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla
suçladı.
Eyke, bir orman türünün adıdır. Rivayete
göre, Medyen yakınlarında bulunan bir bölge
de bu isimle anılmaktaydı. Şuayb (a.s.)
Eykeli olmadığından, 106, 124, 142, ve 160.
Ayetlerdekinden farklı olarak gönderilen
peygamber için “kardeşleri” denmemiştir.
177.
Şuayb onlara şöyle demişti: (Allah'a karşı
gelmekten) sakınmaz mısınız?
178.
Bilin ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir
elçiyim.
179.
Artık Allah'a karşı gelmekten sakının ve
bana itaat edin.
180.
Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin
Rabbidir.
181.
Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını)
eksik verenlerden olmayın.
182.
Doğru terazi ile tartın.
183.
İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın.
Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık
çıkarmayın.
184.
Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allah) dan
korkun.
185.
Onlar şöyle dediler: Sen, olsa olsa iyice
büyülenmiş birisin!
186.
Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin. Bilki,
biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz.
187.
Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze
gökten azap yağdır.
188.
Şuayb: Rabbim yaptıklarınızı en iyi
bilendir, dedi.
189.
Velhasıl onu yalancı saydilar da,
kendilerini o gölge gününün azabı
yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir
günün azabı idi!
Çok sıcak günlerden sonra gökte bulutlar
belirmiş, onların gölgesine sığınmışlardı.
Allah bulutlardan ateş yağdırarak azgınları,
asileri yakmış ve cezalandırmıştı.
190.
Doğrusu bunda büyük bir ders vardır; ama
çokları iman etmezler.
191.
Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve
engin merhamet sahibidir.
Yukarıdaki ayetlerde, birçok peygamberin,
kavimlerini ikazları, getirdikleri mucizeler
ve kavimlerinin tutumları ortak çizgilerle
anlatıldıktan sonra, aşağıdaki ayetlerde,
Kur’an’a yöneltilen iftiralara özlü
reddiyelerde bulunulmuş, Hz. Peygamber’e
sabır ve metanetle ulvi görevini sürdürmesi
telkin edilmiştir.
192.
Muhakkak ki o (Kur'an) âlemlerin Rabbinin
indirmesidir.
193.
(Resûlüm!) Onu Rûhu'l-emîn (Cebrail)
indirdi.
194.
Senin kalbine; uyarıcılardan olman için,
195.
Apaçık Arapça bir dille.
196.
O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da
vardır.
Kur’an’ın Hz. Muhammed’e indirileceği,
yahut da Kur’an’ın manası, özü ve ana
prensipleri önceki hak kitaplarda da vardı.
Ayette her ikisi anlatılmış olabilir.
197.
Benî İsrail bilginlerinin onu bilmesi, onlar
için bir delil değil midir?
198.
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine
indirseydik de,
199.
Bunu onlara o okusaydı, yine ona iman
etmezlerdi.
200.
Onu günahkârların kalplerine böyle soktuk.
201.
Onun için, acıklı azabı görünceye kadar ona
iman etmezler.
Ayette “Onu” zamiri, “küfür”e
gönderilirse “-Kendi günahları yüzünden-
soktuğumuz küfür öyle yerleşmiştir ki, azabı
açıkça görmeden imana gelmezler” manası
çıkar. Aynı zamir “Kur’an”a da
gönderilebilir. O takdirde “Kur’an’ı kendi
dilleriyle indirdik, manasını kalplerine
iyice soktuk; yine de azabı görmeden iman
etmezler” manası kasdedilmiş olur.
202.
İşte bu (azap) onlara, kendileri farkında
olmadan, ansızın geliverecektir.
203.
O zaman: Bize (iman etmemiz için) mühlet
verilir mi acaba? diyeceklerdir.
204.
(Durmadan mucize talebiyle) onlar bizim
azabımızı mı çarçabuk istiyorlardı?
205.
Ne dersin! Eğer biz onları yıllarca
yaşatsak.
206.Sonra
tehdit edilmekte oldukları (azap) başlarına
gelse!
207.
Faydalandırıldıkları nimetler onlara hiç
yarar sağlamayacaktır.
208.
Bununla birlikte hangi memleketi, helak
ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri)
olmuştur.
209.
(Onlar)ihtar edilmiştir ve biz zülmetmiş
değilizdir.
210.
O'nu (Kur'an'ı) şeytanlar indirmedi.
Kur’an’ın şeytanlar tarafından kahinlere
telkin edilen şeylerden ibaret olduğunu
ileri süren bazı müşriklerin sözleri
reddedilmektedir.
211.
Bu onlara düşmez; zaten güçleri de yetmez.
212.
Şüphesiz onlar, vahyi işitmekten uzak
tutulmuşlardır.
213.
O halde sakın Allah ile beraber başka
tanrıya kulluk edip yalvarma, sonra azap
edilenlerden olursun!
Hz.Peygamber’in şahsında, insanlığa hitap
edilmektedir. Bak. Kasas 28/86-88
214.
(Önce) en yakın akrabanı uyar.
215.
Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını
indir.
216.
Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin
yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.
217.
Sen O mutlak galip ve engin merhamet
sahibine güvenip dayan.
218.
O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni
görüyor.
219.
Secde edenler arasında dolaşmanı da
(görüyor).
İbn Abbas (r.a.)dan gelen rivayete göre
“vetekallübeke fi’s-sacidin” kavlinin ifade
etmek istediği mana şudur: Allah senin bir
peygamberin sulbünden diğer peygamberin
sulbüne intikal ede ede nihayet nasıl bir
nebi olarak çıktığını görendir.
220.
Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.
221.
Şeytanların ise kime ineceğini size haber
vereyim mi?
222.
Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin
üstüne inerler.
223.
Bunlar, (şeytanlara) kulak verirler ve
onların çoğu yalancıdırlar.
224.
Şairler(e gelince), onlara da sapıklar
uyarlar.
225.
Baksana onlar her vâdide şaşkın şaşkın
dolaşırlar.
226.
Ve onlar yapamayacakları şeyleri söylerler.
227.
Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı
çok çok ananlar ve haksızlığa
uğratıldıklarında kendilerini savunanlar
başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe
(hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında
bileceklerdir.
Sahih hadis kitaplarında yer alan birçok
hadisten de anlaşılacağı üzere, kötülüğü
ifade etmeyen ve iyi maksatla kullanılan
şiir, yukarıda kötülenen şiiirden istisna
edilmiştir. Nitekim ashab-ı kiram arasında
Resul-i Ekrem’in takdirlerini kazanmış
birçok şairler bulunmaktaydı. Mesela Hz.
Peygamber’in, Hassan bin Sabit’e,
“Müşrikleri (şiirlerinle) hicvet, bil ki
muhakkak Cebrail de seninle beraberdir”
buyurduğu rivayet olunmuştur.

Adı: "Şuarâ", şairler
demektir; 224. âyetinde şairlerden söz
edildiği için, sûre bu ismi almıştır.
Muhaliflerin Kur'an'a karşı ileri sürdükleri
iddialarından biri de, onun bir şair
tarafından meydana getirilmiş olduğu idi.
İşte Kur'an, Hz. Peygamber'in irşadı ile
daha önceki peygamberlerin irşadlarının özde
birleştiğini ve Kur'an'ın bir şair eseri
olmadığını ispat ederek, bu iddiayı
çürütmekte ve reddetmektedir.
Nüzul zamanı: Konu, üslup ve
ilgili rivayetler, surenin Mekkî dönemin
ortalarında indiğini gösteriyor. İbn Abbas'a
göre önce Ta Ha Suresi, sonra Vakıa suresi,
ardından da Şuara Suresi nazil olmuştur. (Ruhu'l-Meani,
C. XIX. S. 64) . Ta Ha Suresi'nin Hz.
Ömer'in (r.a) İslâm'a girmesinden önce
indiği bilinmektedir.
Konular: Surenin temelinde,
Mekke kafirlerinin şu veya bu bahaneyle Hz.
Peygamber (s.a) tarafından tebliğ edilen
İslâm Mesajı'nı ısrarla reddedişleri
yatmaktadır. Zaman oluyor ki, Hz.
Peygamber'in, (s.a) peygamberliğini isbat
için kendilerine "ayet" getirmediğini
(mucize göstermediğini) söylüyorlar; zaman
oluyor, ona şair ve kahin etiketi vuruyorlar
ve mesajıyla alay ediyorlar, zaman oluyor,
onun peşinden gidenlerin bir-kaç akılsız
genç, ya da yoksullar ve köleler olduğunu,
buna karşılık misyonun halk için gerçekten
bir değeri olmuş olsaydı, soyluların ve
ileri gelenlerin onu öncelikle kabul
etmesinin sözkonusu olduğunu söyleyerek,
misyonunu eğlenceye alıyorlardı. Sonuçta,
bir yanda Hz. Peygamber (s.a) , kendilerine
inançlarının hatalarını akli delillerle ve
tevhid ve ahiret akidesini kanıtlama
çabalarıyla yorulur ve yıpranırken, kafirler
beri tarafta, birbiri ardısıra, inatlarını
çeşitli biçimlerde sergilemekten
bıkmıyorlardı. İşlerin bu şekilde gitmesi,
Hz. Peygamber'e (s.a) büyük acı ve üzüntü
veriyordu.
Sûre'nin indiği dönemde Mekke'de durum
buydu. Dolayısıyle Sûre, anlam bakımından şu
ifadelerle Hz. Peygamber'i (s.a) teselli
ederek başlamaktadır: "Onlar adına niye
kendini tüketirsin? Eğer bu adamlar sana
inanmıyorlarsa, bu hiç bir "ayet"
görmediklerinden değil, inatlarından
dolayıdır. Onlar, akla ve mantığa kulak
vermez, başlarını aşağılık içinde eğmelerini
gerektirecek bir "ayet" görmek isterler.
Zamanı gelip de bu ayet gösterilmeye
başlayınca, o zaman onlar şimdi kendilerine
sunulanın gerçek olduğunu kavrayacaklardır."
Bu girişin ardından 191. ayete kadar sürekli
olarak tek bir konunun üzerinde durulmakta
ve şöyle denmektedir: "Yeryüzü, gerçeği
arayan kimseyi kendisine götürecek
"ayet"lerle doludur. Fakat, dikkafalı ve
yanlış yolda olanlar, ister tabii olgular
olsun isterse peygamberlerin mucizeleri
olsun, "ayetler"i gördükten sonra da
inanmamışlardır. İlâhî ceza kendilerini
yakalayıncaya kadar, bu sapık insanlar,
yanlış akidelerine saplanıp kalmışlardır."
Bu gerçeği örneklemek için, Mekke kafirleri
gibi, küfürlerinde inat eden yedi eski
kavmin tarihi anlatılmaktadır. Bu bağlamda
aşağıdaki hususlar vurgulanmaktadır:
1) Ayetler iki türdür:
a) Yeryüzünün her yanına dağılmış halde
bulunup akıllı bir kişinin görmesiyle Hz.
Peygamber'in (s.a) sunduğunun gerçek olup
olmadığına karar verebileceği ayetler,
b) Firavun ve kavmine, Nuh kavmine, Ad
kavmine, Semud ve Lut kavmi ile Eykelilere
gösterilen ayetler. Artık, hangi tür
ayetleri görmek istediklerine karar vermek,
kafirlere kalmış bulunmaktadır.
2) Çağlar boyu, kafirlerin zihin
yapıları hep aynı olagelmiştir. Tartışma
biçimleri, karşı çıkışları ve inanmamak için
ileri sürdükleri bahane, özürleri ve sonunda
kaderleri de aynı olmuştur. Aynı şekilde,
her çağda peygamberler hep aynı öğretileri
sunmuşlar; kişisel karakterleri, akıl
yürütmeleri ve muarızlarına karşı ileri
sürdükleri deliller de aynı olmuş ve hepsi
de Kadir Allah'ın rahmetiyle nimetlenmiştir.
Bu iki davranış modelinin ikisi de tarihte
görülmekte olup bizzat kafirler de,
kendilerinin hangi, Hz. Peygamber'in (s.a)
hangi modele ait olduğunu görebilirler.
3) Allah aynı zamanda hem Kadir, hem
Rahim, hem de güçlüdür. Tarih, O'nun rahmeti
gibi, gazabına da şahitlik etmektedir. Bu
durumda, Allah'ın rahmetine mi, yoksa
gazabına mı müstehak olmaya karar vermek,
insanların kendilerine kalmış bulunmaktadır.
4) Son olarak sure şöyle bir özetle
bitmektedir: "Ey kafirler! Eğer illâ ayet
görmek istiyorsanız, neden eski toplumları
helâk eden korkunç ayetleri görmemekte ısrar
ediyorsunuz? Neden, kendi dilinizde okunan
Kur'an'ı görmüyorsunuz?
Neden Hz. Muhammed'i (s.a) ve Ashabını
görmüyorsunuz? Kur'an'ın ayetleri cin veya
şeytan işi olabilir mi? Kur'an'ın kendisine
nazil olduğu Peygamber (s.a) hiç kahine
benziyor mu? Hz. Muhammed (s.a) ve Ashabı
şairlerden ve hayranlarından farklı değiller
mi? Neden küfürden vazgeçmiyor ve onları
yargılarken kalbinize danışmıyorsunuz?
Kalbinizin derinlerinde Kur'an'ın kehanet ve
şiir olmadığına inandığınız halde, ona karşı
çıkmakla zalim ve gaddar olduğunuzu bilin ve
yine bilin ki, zalim ve gaddarlar için
hazırlanan acı sonu mutlaka göreceksiniz."
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|