|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.(İşte
bu âyetler) bizim indirdiğimiz ve
(hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir
sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye
onda açık açık âyetler indirdik.
2.
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her
birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret
gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde
(hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız
tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara
uygulanan cezaya şahit olsun.
İslam hukuk dilinde bu cezalandırma
şekline “had” denir. Ayette emredilen bu
uygulama yalnız bekar olup da zina edenler
içindir. Eğer evli bir erkek ve kadın zina
etmişlerse, buna “recm” cezası tatbik
edilir.
3.
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan
bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden
kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan
erkek evlenir. Bu, müminlere haram
kılınmıştır.
İslam’da müşrik kadın ve erkekle evlenmek
caiz değildir ve böyle bir nikah akdi
geçersizdir. Ayette, zina etmiş müslümanla
evlenmenin çirkinliği de belirtilmiş olduğu
kabul edilmekle birlikte, ayetin nüzul
sebebi ve diğer deliller dikkate alınarak,
İslam alimlerinin çoğunluğunca böyle bir
nikah akdinin geçerli olduğuna
hükmedilmiştir.
4.
Namuslu kadınlara zina esnasında bulunup,
sonra (bunu isbat için) dört şahit
getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık
onların şahitliğini hiçbir zaman kabul
etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.
5.
Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar
müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
6.
Eşlerine zina esnasında bulunup da
kendilerinden başka şahitleri olmayanlara
gelince, onların her birinin şahitliği,
kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna
dair dört defa Allah adına yemin ederek
şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan
söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi
üzerine olmasını dilemesidir.
7.
Beşinci defa da: eğer yalan söyleyenlerden
ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine
olmasını dilemesidir.
8.
Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden
olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve
şahitlik etmesi,kendisinden cezayı kaldırır.
9.
Beşinci defa da, eğer (kocası) doğru
söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi
üzerine olmasını diler.
Son dört ayetteki uygulama, İslam aile
hukukunda “lian” terimi ile ifade edilir.
Karısının zina suçu işlediğini iddia eden
bir koca, eğer iddiasını isbat için dört
şahit getiremezse, karı ve koca hakim
huzuruna celbedilerek liana davet edilir.
Her iki taraf da doğruluklarını bu
ifadelerle beyan ederlerse, erkek iftira (kazf)
cezasından, kadın da zina cezasından
kurtulur ve bu şekilde evlilik bağı sona
erer.
10.
Ya Allah'ın size bol lütfu ve merhameti
bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden
hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz
nice olurdu)!
11.
(Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı
uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir
guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük
sanmayın, aksine o, sizin için bir
iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah
olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza)
vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu
günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de
çok büyük bir azap vardır.
Bu ve aşağıdaki 9 ayetin inzaline sebep
teşkil eden ve “ifk (iftira) hadisesi” diye
bilinen olay kısaca şöyledir: Hz.
Peygamber’in bir askeri seferine Hz. Aişe de
katılmıştı. Dönüşte bir ara Hz. Aişe
ihtiyacını gidermek için çekildiği bir
köşede gerdanlığını düşürmüş, sonra bunun
farkına vararak aramaya gitmişti. Bu arada,
birlik Hz. Aişe’yi devesinin üstündeki
hevdec adı verilen kapalı, yuvarlak ve üstü
kubbeli kafesi içinde sanarak konaklama
yerinden ayrıldığı için Hz. Aişe orada
kaldı. Orduyu geriden takip etmekle görevli
bir zat, Hz. Aişe’yi alarak birliğe
yetiştirdi. İçlerinde münafıkların önde
gelenlerinden Abdullah b. Ubeyy’in de
bulunduğu birkaç kişi, bu hadiseye dayanarak
Hz. Aişe ile onu birliğe yetiştiren kişi
arasında ilişki cereyan ettiği iftirasını
uydurdular. Bu iftira Hz. Peygamber’i
oldukça üzmüştü. Bu sırada zaten rahatsız
olan Hz. Aişe, hakkında böyle bir iftira
uydurulduğunu bir müddet sonra öğrenmiş ve
büyük bir ızdıraba boğulmuş; artık, kendisi
gibi kederli olan ailesine, babası Hz.Ebubekir
(r.a.)’ın evine gitmeyi tercih etmişti. Bu
arada Hz. Peygamber (s.a.) zaman zaman Hz.
Ebubekir’in evine giderek, onlardan Hz.
Aişe’nin sıhhatini, hal ve hatırını sorardı.
İşte yine böyle bir ziyaret sırasında ve
iftira olayının vukuundan takriben bir ay
sonra Aişe validemizin masumiyetini ifade
eden bu ayetler inzal buyuruldu:
12.
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın
müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda
bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır"
demeleri gerekmez miydi?
13.
Onların (iftiracıların) da bu konuda dört
şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki
şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah
nezdinde yalancıların ta kendisidirler.
14.
Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve
merhameti üstünüzde olmasaydı, içine
daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka
büyük bir azap isabet ederdi.
15.
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile
birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi
olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip
duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu
sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok
büyük (bir suç) tur.
16.
Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız
bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir
iftiradır" demeli değil miydiniz?
17.
Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha
buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi
sakındırıp uyarır.
18.
Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah,
(işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve
hikmet sahibidir.
19.
İnananlar arasında çirkin şeylerin
yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada
da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah
bilir, siz bilmezsiniz.
20.
Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve
merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve
merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!
21.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip
etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip
ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı
suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde
Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı,
içinizden hiçbir kimse asla temize
çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır.
Allah işitir ve bilir.
22.
İçinizden faziletli ve servet sahibi
kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda
göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine
yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat
göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını
arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır,
çok merhametlidir.
Hz.Aişe’ye iftira edenlerden biri de, Hz.
Ebubekir’in, himayesini ve bakımını üzerine
aldığı Mıstah adlı bir kişi idi. Bu hadise
üzerine Hz. Ebubekir, bir daha bu adama
maddi yardımda bulunmayacağına dair yemin
etti. İşte, müfessirlere göre, yukarıdaki
ayet hem Hz. Ebubekir (r.a.)’in faziletine
işaret edilmekte, hem de ona ve diğer
müminlere, Allah rızası için yapageldikleri
yardımları kesmemeleri öğütlenmektedir.
23.
Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin
kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya
ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için
çok büyük bir azap vardır.
24.O
gün dilleri,elleri ve ayakları, yapmış
olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik
edecektir.
25.
O gün Allah onlara gerçek cezalarını
tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık
gerçek olduğunu anlayacaklardır.
26.
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler
ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz
erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara
yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların)
söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri
için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.
27.
Ey iman edenler! Kendi evinizden başka
evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp)
ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu
sizin için daha iyidir; herhalde (bunu)
düşünüp anlarsınız.
28.
Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin
verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size,
"Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü
bu, sizin için daha nezih bir davranıştır.
Allah, yaptığınızı bilir.
29.
İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu
oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir
sakınca yoktur. Allah, sizin açığa
vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de
bilir.
30.
(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini
(harama) dikmemelerini, ırzlarını da
korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için
daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah,
onların yapmakta olduklarından haberdardır.
31.
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama
bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini
esirgesinler. Görünen kısımları müstesna
olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.
Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar)
örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının
babaları, kendi oğulları, kocalarının
oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar),
ellerinin altında bulunanlar (köleleri),
erkeklerden, ailenin kadınına şehvet
duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut
henüz kadınların gizli kadınlık
hususiyetlerinin farkında olmayan
çocuklardan başkasına zinetlerini
göstermesinler. Gizlemekte oldukları
zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere
vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek
tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep
birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa
eresiniz.
Yukarıdaki ayette kadınlara, teşhir
etmeleri yasaklanan “zinet”ten maksadın ne
olduğu konusunda farklı görüşler vardır: Bir
görüşe göre bu zinetten maksat, küpe,
bilezik, yüzük ve gerdanlık gibi süs
takıları ile sürme, kına gibi şeylerdir. Bu
yoruma göre bu tür zinet eşyasının bedende
teşhiri kadınlar için haramdır. Elbise de
zinet olmakla beraber, gizlenmesi mümkün
olmadığı için ayette diğerlerinden istisna
edilmiştir. Ancak, daha kuvvetli bir görüşe
göre ayetteki “zinet” tabiri, kadının
vücudunu ifade eder ki, buna göre
yasaklanan, süs eşyalarının teşhiri değil,
vücudun teşhiridir. Bu yasaklamadan istisna
edilen “görünen kısım” ise, kadının yüzü,
elleri ve –bir görüşe göre- ayaklarıdır.
32.
Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve
cariyelerinizden elverişli olanları
evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah
kendi lütfu ile onları zenginleştirir.
Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi)
bilendir.
33.
Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah,
lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya
kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin
altında bulunanlardan (köleler ve
câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle,
eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve
güvenilirlik). görüyorsanız, hemen mükâtebe
yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından
siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici
menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu
kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
zorlamayın. Kim onları zor altında
bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından
sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
Mükatebe, köle veya cariye ile efendisi
arasında yapılan bir akid olup, bu akidde
köle veya cariye, belli bir bedel ödediği
takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini
vermesini ister veya aynı teklifi efendisi
ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu
bedel hazır ise köle bu bedeli hemen ödemek,
değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir
süre içinde temin ettikten sonra ödemek
şartıyla hürriyetine kavuşur.
Yukarıdaki ayette, “Allah’ın size vermiş
olduğu malından siz de onlara verin”
buyurulmakla, insanın elindeki malın asıl
sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın
malından köle ve cariyelere de vermek
suretiyle onların hürriyete kavuşmalarını
kolaylaştırmanın dini, ahlaki ve ictimai bir
vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu vazife,
İslam’ın, asırlarca uygulanagelen ve bir
çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik
müessesesini ortadan kaldırmak için almış
olduğu bir dizi tedbirden biridir.
34.
Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık
bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş
olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış
kimseler için öğütler indirdik.
35.
Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O'nun
nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir
kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus
içindedir; o fanus da sanki inciye benzer
bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da
nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani
zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun
yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi
ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah
dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah
insanlara (işte böyle) temsiller getirir.
Allah her şeyi bilir.
Allah’ın nur olmasının manası, bütün
alemin ve alemdeki bütün hissi nurların ve
idrak edici güçlerin yaratıcısı ve icat
edicisi olmasıdır. Şu halde, nurdan asıl
umulan aydınlatma, açığa çıkarma, tecelli ve
inkişaf manalarının temeli, nurdan ve nuru
alandan çok, nuru yapıp yaratana ait olacağı
için “Nur” ismi Allah’a daha layıktır.
Ancak, bundan dolayı nuru yaratana “Nur”
denilmesi, lisan bakımından hakikat değil,
mecazdır.
36.
(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o
evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin
anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam
O'nu (öyle kimseler) tesbih eder ki;
37.
Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin
kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz
kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı
insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin
allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
38.
Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının
en güzeli ile mükâfatlandıracak ve lütfundan
onlara fazlasıyla verecektir. Allah,
dilediğini hesapsız rızıklandırır.
39.
İnkâr edenlere gelince, onların amelleri,
ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan
onu su zanneder; nihayet ona vardığında
orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik
yanıbaşında da (inanmadığı, kendisinden
sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise,
onun hesabını tastamam görmüştür. Allah
hesabı çok çabuk görür.
İman, insanın hayatına ve bu hayat
süresince sarfettiği gayretlere, yapmış
olduğu işlere bir mana ve değer katan yegane
amildir. Çünkü inanan insan, bütün
amellerini, faaliyetlerini üstün bir gaye
için, Allah rızası için yapar; üstün bir
talimata, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun
olarak yapar; nihayet yaptığı her işten
dolayı ince bir hesap vereceği kaygı ve
disiplini içinde yapar. Halbuki inançsız
insanların faaliyetleri, bu iman ve
sorumluluk disiplininden yoksun olduğundan
–ayette de veciz bir teşbih ile ifade
buyurulduğu gibi- boş, değersiz ve anlamsız
bir meşguliyetler yığınından ibaret olmakla
kalmaz, fazla olarak sahibini ağır bir
sorumluluk ve hesabın altına sokar.
40.
Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve
davranışları) engin bir denizdeki yoğun
karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki,
onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de
bulut... Birbiri üstüne karanlıklar...
İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu
dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr
vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan
nasibi yoktur.
Bu ayet de kafirlerin imansızlık
buhranlarını, engin bir denizde boğulmak
tehlikesiyle karşı karşıya bulunan insanın
haline benzetiyor. Okyanusların doğru dürüst
bilinmediği, diplerinin keşfedilmediği, bir
yerde ve zamanda Resulullah’ın tebliğ ettiği
bu ayet, okyanusların diplerindeki farklı
karanlık tabakalardan bahsetmekte ve Kur’an
mucizesine ayrı bir delil teşkil etmektedir.
41.
Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi
kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez
misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini
(öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların
yapmakta olduklarını hakkıyle bilir.
42.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş
de ancak O'nadır.
43.
Görmez misin ki Allah bir takım bulutları
(çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya
getirip üstüste yığıyor. İşte görüyorsun ki
bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten,
oradaki dağlardan (dağlar büyüklüğünde
bulutlardan) dolu indirir. Artık onu
dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de
onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin
parıltısı neredeyse gözleri alır!
44.
Allah, gece ile gündüzü birbirine çeviriyor.
Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak
bir ibret vardır.
45.
Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte
bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi
iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı
üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır;
şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
46.
Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık
seçik bildiren âyetler indirdik. Allah,
dilediğini doğru yola iletir.
47.
(Bazı insanlar:) "Allah'a ve Peygamber'e
inandık ve itaat ettik" diyorlar; ondan
sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor.
Bunlar inanmış değillerdir.
Bu ayet göstermektedir ki sırf lisanen
“Allah’a ve Peygamer’e inandım” demek, mümin
olmak için yeterli ve geçerli değildir. Bu,
münafıkların tutumudur. Müminler ise,
dilleri ile söylediklerine kalben de inanır;
ayrıca ibadetleri ve her türlü davranışları
ile imanlarını isbat ve te’yid ederler. İmam
Gazali’nin dediği gibi, amelsiz mümin, bütün
hayati faaliyetleri durmuş, sadece nefes
alıp vermekle canlılık emaresi gösteren
komadaki insan gibidir. Bunun yaşadığı
hayatın kıymeti ne ise, ibadetten ve güzel
davranışlardan yoksun kimsedeki imanın
kıymeti de odur. Ayrıca, hakiki müminin bir
diğer özelliği de, karşılaştığı her
meselede, her anlaşmazlıkta, Allah ve
Resulü |