|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.(İşte
bu âyetler) bizim indirdiğimiz ve
(hükümlerini üzerinize) farz kıldığımız bir
sûredir. Belki düşünüp öğüt alırsınız diye
onda açık açık âyetler indirdik.
2.
Zina eden kadın ve zina eden erkekten her
birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret
gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde
(hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız
tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara
uygulanan cezaya şahit olsun.
İslam hukuk dilinde bu cezalandırma
şekline “had” denir. Ayette emredilen bu
uygulama yalnız bekar olup da zina edenler
içindir. Eğer evli bir erkek ve kadın zina
etmişlerse, buna “recm” cezası tatbik
edilir.
3.
Zina eden erkek, zina eden veya müşrik olan
bir kadından başkası ile evlenmez; zina eden
kadınla da ancak zina eden veya müşrik olan
erkek evlenir. Bu, müminlere haram
kılınmıştır.
İslam’da müşrik kadın ve erkekle evlenmek
caiz değildir ve böyle bir nikah akdi
geçersizdir. Ayette, zina etmiş müslümanla
evlenmenin çirkinliği de belirtilmiş olduğu
kabul edilmekle birlikte, ayetin nüzul
sebebi ve diğer deliller dikkate alınarak,
İslam alimlerinin çoğunluğunca böyle bir
nikah akdinin geçerli olduğuna
hükmedilmiştir.
4.
Namuslu kadınlara zina esnasında bulunup,
sonra (bunu isbat için) dört şahit
getiremeyenlere seksener sopa vurun ve artık
onların şahitliğini hiçbir zaman kabul
etmeyin. Onlar tamamen günahkârdırlar.
5.
Ancak bundan sonra tevbe edip ıslah olanlar
müstesnadır. Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
6.
Eşlerine zina esnasında bulunup da
kendilerinden başka şahitleri olmayanlara
gelince, onların her birinin şahitliği,
kendisinin doğru söyleyenlerden olduğuna
dair dört defa Allah adına yemin ederek
şahitlik etmesi, beşinci defa da, eğer yalan
söyleyenlerden ise Allah'ın lânetinin kendi
üzerine olmasını dilemesidir.
7.
Beşinci defa da: eğer yalan söyleyenlerden
ise Allah'ın lânetinin kendi üzerine
olmasını dilemesidir.
8.
Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden
olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve
şahitlik etmesi,kendisinden cezayı kaldırır.
9.
Beşinci defa da, eğer (kocası) doğru
söyleyenlerden ise Allah'ın gazabının kendi
üzerine olmasını diler.
Son dört ayetteki uygulama, İslam aile
hukukunda “lian” terimi ile ifade edilir.
Karısının zina suçu işlediğini iddia eden
bir koca, eğer iddiasını isbat için dört
şahit getiremezse, karı ve koca hakim
huzuruna celbedilerek liana davet edilir.
Her iki taraf da doğruluklarını bu
ifadelerle beyan ederlerse, erkek iftira (kazf)
cezasından, kadın da zina cezasından
kurtulur ve bu şekilde evlilik bağı sona
erer.
10.
Ya Allah'ın size bol lütfu ve merhameti
bulunmasaydı ve Allah, tevbeleri kabul eden
hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz
nice olurdu)!
11.
(Peygamber'in eşine) bu ağır iftirayı
uyduranlar şüphesiz sizin içinizden bir
guruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük
sanmayın, aksine o, sizin için bir
iyiliktir. Onlardan her bir kişiye, günah
olarak ne işlemişse (onun karşılığı ceza)
vardır. Onlardan (elebaşlık yapıp) bu
günahın büyüklüğünü yüklenen kimse için de
çok büyük bir azap vardır.
Bu ve aşağıdaki 9 ayetin inzaline sebep
teşkil eden ve “ifk (iftira) hadisesi” diye
bilinen olay kısaca şöyledir: Hz.
Peygamber’in bir askeri seferine Hz. Aişe de
katılmıştı. Dönüşte bir ara Hz. Aişe
ihtiyacını gidermek için çekildiği bir
köşede gerdanlığını düşürmüş, sonra bunun
farkına vararak aramaya gitmişti. Bu arada,
birlik Hz. Aişe’yi devesinin üstündeki
hevdec adı verilen kapalı, yuvarlak ve üstü
kubbeli kafesi içinde sanarak konaklama
yerinden ayrıldığı için Hz. Aişe orada
kaldı. Orduyu geriden takip etmekle görevli
bir zat, Hz. Aişe’yi alarak birliğe
yetiştirdi. İçlerinde münafıkların önde
gelenlerinden Abdullah b. Ubeyy’in de
bulunduğu birkaç kişi, bu hadiseye dayanarak
Hz. Aişe ile onu birliğe yetiştiren kişi
arasında ilişki cereyan ettiği iftirasını
uydurdular. Bu iftira Hz. Peygamber’i
oldukça üzmüştü. Bu sırada zaten rahatsız
olan Hz. Aişe, hakkında böyle bir iftira
uydurulduğunu bir müddet sonra öğrenmiş ve
büyük bir ızdıraba boğulmuş; artık, kendisi
gibi kederli olan ailesine, babası Hz.Ebubekir
(r.a.)’ın evine gitmeyi tercih etmişti. Bu
arada Hz. Peygamber (s.a.) zaman zaman Hz.
Ebubekir’in evine giderek, onlardan Hz.
Aişe’nin sıhhatini, hal ve hatırını sorardı.
İşte yine böyle bir ziyaret sırasında ve
iftira olayının vukuundan takriben bir ay
sonra Aişe validemizin masumiyetini ifade
eden bu ayetler inzal buyuruldu:
12.
Bu iftirayı işittiğinizde erkek ve kadın
müminlerin, kendi vicdanları ile hüsnüzanda
bulunup da: "Bu, apaçık bir iftiradır"
demeleri gerekmez miydi?
13.
Onların (iftiracıların) da bu konuda dört
şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki
şahitler getiremediler, öyle ise onlar Allah
nezdinde yalancıların ta kendisidirler.
14.
Eğer dünyada ve ahirette Allah'ın lütuf ve
merhameti üstünüzde olmasaydı, içine
daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka
büyük bir azap isabet ederdi.
15.
Çünkü siz bu iftirayı, dilden dile
birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sahibi
olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip
duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu
sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok
büyük (bir suç) tur.
16.
Onu duyduğunuzda: "Bunu konuşup yaymamız
bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir
iftiradır" demeli değil miydiniz?
17.
Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha
buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi
sakındırıp uyarır.
18.
Ve Allah âyetleri size açıklıyor. Allah,
(işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve
hikmet sahibidir.
19.
İnananlar arasında çirkin şeylerin
yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada
da ahirette de çetin bir ceza vardır. Allah
bilir, siz bilmezsiniz.
20.
Ya sizin üstünüze Allah'ın lütuf ve
merhameti olmasaydı, Allah çok şefkatli ve
merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu)!
21.
Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip
etmeyin. Kim şeytanın adımlarını takip
ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüzkızartıcı
suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde
Allah'ın lütuf ve merhameti olmasaydı,
içinizden hiçbir kimse asla temize
çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır.
Allah işitir ve bilir.
22.
İçinizden faziletli ve servet sahibi
kimseler akrabaya, yoksullara, Allah yolunda
göç edenlere (mallarından) vermeyeceklerine
yemin etmesinler; bağışlasınlar; feragat
göstersinler. Allah'ın sizi bağışlamasını
arzulamaz mısınız? Allah çok bağışlayandır,
çok merhametlidir.
Hz.Aişe’ye iftira edenlerden biri de, Hz.
Ebubekir’in, himayesini ve bakımını üzerine
aldığı Mıstah adlı bir kişi idi. Bu hadise
üzerine Hz. Ebubekir, bir daha bu adama
maddi yardımda bulunmayacağına dair yemin
etti. İşte, müfessirlere göre, yukarıdaki
ayet hem Hz. Ebubekir (r.a.)’in faziletine
işaret edilmekte, hem de ona ve diğer
müminlere, Allah rızası için yapageldikleri
yardımları kesmemeleri öğütlenmektedir.
23.
Namuslu, kötülüklerden habersiz mümin
kadınlara zina isnadında bulunanlar, dünya
ve ahirette lânetlenmişlerdir. Onlar için
çok büyük bir azap vardır.
24.O
gün dilleri,elleri ve ayakları, yapmış
olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik
edecektir.
25.
O gün Allah onlara gerçek cezalarını
tastamam verecek ve onlar Allah'ın apaçık
gerçek olduğunu anlayacaklardır.
26.
Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler
ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz
erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara
yaraşır. Bu sonuncular, (iftiracıların)
söylediklerinden çok uzaktırlar. Kendileri
için bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.
27.
Ey iman edenler! Kendi evinizden başka
evlere, geldiğinizi farkettirip (izin alıp)
ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu
sizin için daha iyidir; herhalde (bunu)
düşünüp anlarsınız.
28.
Orada hiçbir kimse bulamadınızsa, size izin
verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size,
"Geri dönün!" denilirse, hemen dönün. Çünkü
bu, sizin için daha nezih bir davranıştır.
Allah, yaptığınızı bilir.
29.
İçinde kendinize ait eşyanın bulunduğu
oturulmayan evlere girmenizde herhangi bir
sakınca yoktur. Allah, sizin açığa
vurduklarınızı da, gizlediklerinizi de
bilir.
30.
(Resûlüm!) Mümin erkeklere, gözlerini
(harama) dikmemelerini, ırzlarını da
korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için
daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah,
onların yapmakta olduklarından haberdardır.
31.
Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama
bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini
esirgesinler. Görünen kısımları müstesna
olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.
Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar)
örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının
babaları, kendi oğulları, kocalarının
oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
oğulları, kendi kadınları (mümin kadınlar),
ellerinin altında bulunanlar (köleleri),
erkeklerden, ailenin kadınına şehvet
duymayan hizmetçi vb. tâbi kimseler, yahut
henüz kadınların gizli kadınlık
hususiyetlerinin farkında olmayan
çocuklardan başkasına zinetlerini
göstermesinler. Gizlemekte oldukları
zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere
vurmasınlar (Dikkatleri üzerine çekecek
tarzda yürümesinler). Ey müminler! Hep
birden Allah'a tevbe ediniz ki kurtuluşa
eresiniz.
Yukarıdaki ayette kadınlara, teşhir
etmeleri yasaklanan “zinet”ten maksadın ne
olduğu konusunda farklı görüşler vardır: Bir
görüşe göre bu zinetten maksat, küpe,
bilezik, yüzük ve gerdanlık gibi süs
takıları ile sürme, kına gibi şeylerdir. Bu
yoruma göre bu tür zinet eşyasının bedende
teşhiri kadınlar için haramdır. Elbise de
zinet olmakla beraber, gizlenmesi mümkün
olmadığı için ayette diğerlerinden istisna
edilmiştir. Ancak, daha kuvvetli bir görüşe
göre ayetteki “zinet” tabiri, kadının
vücudunu ifade eder ki, buna göre
yasaklanan, süs eşyalarının teşhiri değil,
vücudun teşhiridir. Bu yasaklamadan istisna
edilen “görünen kısım” ise, kadının yüzü,
elleri ve –bir görüşe göre- ayaklarıdır.
32.
Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve
cariyelerinizden elverişli olanları
evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah
kendi lütfu ile onları zenginleştirir.
Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi)
bilendir.
33.
Evlenme imkânını bulamayanlar ise; Allah,
lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya
kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin
altında bulunanlardan (köleler ve
câriyelerden) mükâtebe yapmak isteyenlerle,
eğer kendilerinde bir hayır (kabiliyet ve
güvenilirlik). görüyorsanız, hemen mükâtebe
yapın. Allah'ın size vermiş olduğu malından
siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici
menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu
kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa
zorlamayın. Kim onları zor altında
bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından
sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
Mükatebe, köle veya cariye ile efendisi
arasında yapılan bir akid olup, bu akidde
köle veya cariye, belli bir bedel ödediği
takdirde efendisinden, kendisine hürriyetini
vermesini ister veya aynı teklifi efendisi
ona yapar. Üzerinde anlaşmaya varılan bu
bedel hazır ise köle bu bedeli hemen ödemek,
değilse, efendisinin kendisine tanıdığı bir
süre içinde temin ettikten sonra ödemek
şartıyla hürriyetine kavuşur.
Yukarıdaki ayette, “Allah’ın size vermiş
olduğu malından siz de onlara verin”
buyurulmakla, insanın elindeki malın asıl
sahibinin Allah olduğu, şu halde Allah’ın
malından köle ve cariyelere de vermek
suretiyle onların hürriyete kavuşmalarını
kolaylaştırmanın dini, ahlaki ve ictimai bir
vazife olduğu ortaya konmaktadır. Bu vazife,
İslam’ın, asırlarca uygulanagelen ve bir
çırpıda tasfiyesi mümkün olmayan kölelik
müessesesini ortadan kaldırmak için almış
olduğu bir dizi tedbirden biridir.
34.
Andolsun ki biz size (gerekeni) açık açık
bildiren âyetler, sizden önce yaşayıp gitmiş
olanlardan örnekler ve takvâya ulaşmış
kimseler için öğütler indirdik.
35.
Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O'nun
nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir
kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus
içindedir; o fanus da sanki inciye benzer
bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da
nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani
zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun
yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi
ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah
dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah
insanlara (işte böyle) temsiller getirir.
Allah her şeyi bilir.
Allah’ın nur olmasının manası, bütün
alemin ve alemdeki bütün hissi nurların ve
idrak edici güçlerin yaratıcısı ve icat
edicisi olmasıdır. Şu halde, nurdan asıl
umulan aydınlatma, açığa çıkarma, tecelli ve
inkişaf manalarının temeli, nurdan ve nuru
alandan çok, nuru yapıp yaratana ait olacağı
için “Nur” ismi Allah’a daha layıktır.
Ancak, bundan dolayı nuru yaratana “Nur”
denilmesi, lisan bakımından hakikat değil,
mecazdır.
36.
(Bu kandil) birtakım evlerdedir ki, Allah (o
evlerin) yücelmesine ve içlerinde isminin
anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam
O'nu (öyle kimseler) tesbih eder ki;
37.
Onlar, ne ticaret ne de alış-verişin
kendilerini Allah'ı anmaktan, namaz
kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı
insanlardır. Onlar, kalplerin ve gözlerin
allak bullak olduğu bir günden korkarlar.
38.
Çünkü (o günde) Allah, onları yaptıklarının
en güzeli ile mükâfatlandıracak ve lütfundan
onlara fazlasıyla verecektir. Allah,
dilediğini hesapsız rızıklandırır.
39.
İnkâr edenlere gelince, onların amelleri,
ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan
onu su zanneder; nihayet ona vardığında
orada herhangi bir şey bulamamış, üstelik
yanıbaşında da (inanmadığı, kendisinden
sakınmadığı) Allah'ı bulmuştur; Allah ise,
onun hesabını tastamam görmüştür. Allah
hesabı çok çabuk görür.
İman, insanın hayatına ve bu hayat
süresince sarfettiği gayretlere, yapmış
olduğu işlere bir mana ve değer katan yegane
amildir. Çünkü inanan insan, bütün
amellerini, faaliyetlerini üstün bir gaye
için, Allah rızası için yapar; üstün bir
talimata, Allah’ın emir ve yasaklarına uygun
olarak yapar; nihayet yaptığı her işten
dolayı ince bir hesap vereceği kaygı ve
disiplini içinde yapar. Halbuki inançsız
insanların faaliyetleri, bu iman ve
sorumluluk disiplininden yoksun olduğundan
–ayette de veciz bir teşbih ile ifade
buyurulduğu gibi- boş, değersiz ve anlamsız
bir meşguliyetler yığınından ibaret olmakla
kalmaz, fazla olarak sahibini ağır bir
sorumluluk ve hesabın altına sokar.
40.
Yahut (o kâfirlerin duygu, düşünce ve
davranışları) engin bir denizdeki yoğun
karanlıklar gibidir; (öyle bir deniz) ki,
onu dalga üstüne dalga kaplıyor; üstünde de
bulut... Birbiri üstüne karanlıklar...
İnsan, elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu
dahi göremez. Bir kimseye Allah nûr
vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan
nasibi yoktur.
Bu ayet de kafirlerin imansızlık
buhranlarını, engin bir denizde boğulmak
tehlikesiyle karşı karşıya bulunan insanın
haline benzetiyor. Okyanusların doğru dürüst
bilinmediği, diplerinin keşfedilmediği, bir
yerde ve zamanda Resulullah’ın tebliğ ettiği
bu ayet, okyanusların diplerindeki farklı
karanlık tabakalardan bahsetmekte ve Kur’an
mucizesine ayrı bir delil teşkil etmektedir.
41.
Göklerde ve yerde bulunanlarla dizi dizi
kuşların Allah'ı tesbih ettiklerini görmez
misin? Her biri kendi duasını ve tesbihini
(öğrenmiş) bilmiştir. Allah, onların
yapmakta olduklarını hakkıyle bilir.
42.
Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; dönüş
de ancak O'nadır.
43.
Görmez misin ki Allah bir takım bulutları
(çıkarıp) sürüyor; sonra onları bir araya
getirip üstüste yığıyor. İşte görüyorsun ki
bunlar arasından yağmur çıkıyor. O, gökten,
oradaki dağlardan (dağlar büyüklüğünde
bulutlardan) dolu indirir. Artık onu
dilediğine isabet ettirir; dilediğinden de
onu uzak tutar; (bu bulutların) şimşeğinin
parıltısı neredeyse gözleri alır!
44.
Allah, gece ile gündüzü birbirine çeviriyor.
Şüphesiz bunda basiret sahipleri için mutlak
bir ibret vardır.
45.
Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte
bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi
iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı
üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır;
şüphesiz Allah her şeye kadirdir.
46.
Andolsun biz (bilmediklerinizi size) açık
seçik bildiren âyetler indirdik. Allah,
dilediğini doğru yola iletir.
47.
(Bazı insanlar:) "Allah'a ve Peygamber'e
inandık ve itaat ettik" diyorlar; ondan
sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor.
Bunlar inanmış değillerdir.
Bu ayet göstermektedir ki sırf lisanen
“Allah’a ve Peygamer’e inandım” demek, mümin
olmak için yeterli ve geçerli değildir. Bu,
münafıkların tutumudur. Müminler ise,
dilleri ile söylediklerine kalben de inanır;
ayrıca ibadetleri ve her türlü davranışları
ile imanlarını isbat ve te’yid ederler. İmam
Gazali’nin dediği gibi, amelsiz mümin, bütün
hayati faaliyetleri durmuş, sadece nefes
alıp vermekle canlılık emaresi gösteren
komadaki insan gibidir. Bunun yaşadığı
hayatın kıymeti ne ise, ibadetten ve güzel
davranışlardan yoksun kimsedeki imanın
kıymeti de odur. Ayrıca, hakiki müminin bir
diğer özelliği de, karşılaştığı her
meselede, her anlaşmazlıkta, Allah ve
Resulünün hükmü ne ise ona razı olması ve
gönül hoşluğu ile ona uymasıdır. Bunun
aksine davranmak, müteakıp ayette de işaret
buyurulduğu gibi münafıkların işidir.
48.
Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah'a
ve Peygamber'e çağırıldıklarında, bakarsın
ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip
dönerler.
49.
Ama, eğer (Allah ve Resûlünün hükmettiği)
hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip
gelirler.
50.
Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe
içinde midirler, yahut Allah ve Resûlünün
kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden
mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler
kendileridir!
51.
Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve
Resûlüne davet edildiklerinde, müminlerin
sözü ancak "İşittik ve itaat ettik"
demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa
erenlerdir.
52.
Her kim Allah'a ve Resûlüne itaat eder,
Allah'a saygı duyar ve O'ndan sakınırsa,
işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.
53.
(Münafıklar), sen hakikaten kendilerine
emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa)
çıkacaklarına dair, en ağır yeminleri ile
Allah'a yemin ettiler. De ki: Yemin etmeyin.
İtaatiniz malûmdur! Bilin ki Allah,
yaptıklarınızdan haberdardır.
54.
De ki: Allah'a itaat edin; Peygamber'e de
itaat edin. Eğer yüz çevirirseniz şunu bilin
ki, Peygamber'in sorumluluğu kendisine
yüklenen (tebliğ görevini yapmak), sizin
sorumluluğunuz da size yüklenen (görevleri
yerine getirmeniz)dir. Eğer ona itaat
ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.
Peygamber'e düşen, sadece açık-seçik
duyurmaktır.
55.
Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda
bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip
ve hakim kıldığı gibi onları da yeryüzüne
sahip ve hakim kılacağını, onlar için
beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların
iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve
(geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun
yerine onlara güven sağlayacağını vâdetti.
Çünkü onlar bana kulluk ederler; hiçbir şeyi
bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük
günahkârlardır.
Bu ayet özel olarak, Hz. Peygamber (s.a.)
tarafından İslam’ın tebliğ edilmeye
başlandığı devirde henüz çok zayıp ve mağdur
durumda bulunan müslümanların bir zaman
sonra müşrikleri altederek hakimiyeti ele
alacaklarını müjdelemekte; genel olarak da,
-Enbiya suresinin 105. Ayeti münasebetiyle
işaret edildiği gibi- inkarcılığın,
kötülüğün ve her türlü batılın arızi
olduğunu; inancın, iyiliğin, güzelliğin ve
hakkın temel ve gerçek hayat kanunu olduğunu
ifade etmekte; böylece, bazı zamanlarda
inkarcılığın ve kötülüğün yaygınlaşmış
olmasına bakarak ümitsizliğe ve kötümserliğe
kapılmanın doğru olmadığını ortaya
koymaktadır.
56.
Namazı kılın; zekâtı verin; Peygamber'e
itaat edin ki merhamet göresiniz.
57.
İnkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah'ı) âciz
bırakacaklarını sanmayasın! Onların varacağı
yer cehennemdir. Ne kötü varış yeri!
58.
Ey müminler! Ellerinizin altında bulunan
(köle ve cariyeleriniz) ve içinizden henüz
ergenlik çağına girmemiş olanlar, sabah
namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit
ve yatsı namazından sonra (yanınıza
gireceklerinde) sizden üç defa izin
istesinler. Bunlar, mahrem (kapanmamış)
halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu
vakitlerin dışında ne sizin için ne de onlar
için bir mahzur yoktur. Birbirinizin yanına
girip çıkabilirsiniz. İşte Allah âyetleri
size böyle açıklar. Allah, (her şeyi)
bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Bazı tefsirlerde, bu ayetin inmesine
sebep teşkil eden olay kısaca şöyle
nakledilir: Hz. Peygamber, bir öğle vakti
Müdlic adlı bir sahabiyi göndererek Hz.
Ömer’i huzuruna çağırdı. Müdlic, Hz. Ömer’in
odasına izinsiz girmişti. Oysa Ömer (r.a.)
uyuyordu ve muhtemelen üzeri açılmıştı.
Uyartıldığında Ömer’in canı sıkılmış ve
gönlünden, “Keşke böyle zamanlarda izinsiz
girmek yasaklansa!” şeklinde bir temenni
geçmişti. Resulullah(s.a.)’ın huzuruna
vardığında yukarıdaki ayetin henüz inmiş
olduğunu öğrenen Ömer, Allah’a hamdetti.
59.
Çocuklarınız ergenlik çağına girdiklerinde,
kendilerinden öncekiler (büyükleri) izin
istedikleri gibi onlar da izin istesinler.
İşte Allah, âyetlerini size böyle açıklar.
Allah alîmdir, hakîmdir.
60.
Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan
kesilmiş yaşlı kadınların, zinetleri
(yabancı erkeklere) teşhir etmeksizin (bazı)
elbiselerini çıkarmalarında kendilerine bir
vebal yoktur. İffetli davranmaları kendileri
için daha hayırlıdır. Allah işitendir,
bilendir.
Bu surenin 31. Ayetinde kadınlar için
örtünmenin gerekliliği ve bunun ne şekilde
ve kimlere karşı olacağı, istisnalar
verilmek suretiyle belirtilmişti. Ayrıca
orada “zinet” tabirinden ne kasdedildiği
hakkında tefsircilerin görüşlerine de kısaca
yer verilmişti.
Kadının, kocasına güzel görünmek için
süslenmesi ve açılması dinen mübah, hatta
tavsiyeye şayan görülmüştür. Ancak,
özellikle 31. Ayette sıralanan yakınlar
dışında kalan yabancı erkeklere güzel
görünmek için süslenmek, hususiyle açılıp
saçılmak, genç olsun yaşlı olsun, bütün
müslüman ve hür kadınlara haramdır. Bununla
beraber, yukarıdaki ayette yaşlı kadınların
da diğer kadınlar gibi davranmaları tavsiye
edilmekle birlikte, giyim ve örtünme
hususunda onlara, belli şartlara bağlı
olarak daha serbest hareket etme imkanı
getirildiği görülmektedir. Bu ruhsat, yaşlı
kadınların kadınlık cazibelerini artık büyük
ölçüde kaybetmiş olmalarından ve bir
mefsedete yol açmaları ihtimalinin ortadan
kalkmış bulunmasındandır.
61.
Âmâya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur;
hastaya da güçlük yoktur. (Bunlara
yapamayacakları görev yüklenmez;
yapamadıklarından dolayı günahkâr olmazlar.)
Sizin için de, gerek kendi evlerinizden,
gerekse babalarınızın evlerinden,
annelerinizin evlerinden, erkek
kardeşlerinizin evlerinden, kız
kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın
evlerinden, halalarınızın evlerinden,
dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin
evlerinden, veya anahtarlarını uhdenizde
bulundurduğunuz yerlerden, yahut
dostlarınızın evlerinden yemenizde bir
sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı
yemenizde de bir sakınca yoktur. Evlere
girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübarek
ve pek güzel bir yaşama dileği olarak
kendinize (birbirinize) selâm verin. İşte
Allah, düşünüp anlayasınız diye size
âyetleri böyle açıklar.
62.
Müminler, ancak Allah'a ve Resûlüne gönülden
inanmış kimselerdir. Onlar, o Peygamber ile
ortak bir iş üzerindeyken ondan izin
istemedikçe bırakıp gitmezler. (Resûlüm!) Şu
senden izin isteyenler, hakikaten Allah'a ve
Resûlüne iman etmiş kimselerdir. Öyle ise,
bazı işleri için senden izin istediklerinde,
sen de onlardan dilediğine izin ver; onlar
için Allah'tan bağış dile; Allah mağfiret
edicidir, merhametlidir.
63.
(Ey müminler!) Peygamber'i, kendi aranızda
birbirinizi çağırır gibi çağırmayın.
İçinizden, birini siper edinerek sıvışıp
gidenleri muhakkak ki Allah bilmektedir. Bu
sebeple, onun emrine aykırı davrananlar,
başlarına bir belâ gelmesinden veya
kendilerine çok elemli bir azap isabet
etmesinden sakınsınlar.
Bu ayet, Hz. Peygamber (s.a.)’e sadece
ismiyle hitap etmenin veya kendisinden
bahsederken sırf ismini söylemenin, ümmetlik
terbiyesi ile bağdaşmayacağını ifade
etmektedir. Böyle durumlarda onun ismi ile
beraber Peygamber, Nebi, Resul, Resulullah,
Resul-i Ekrem, Peygamber Efendimiz,
Habibullah... gibi onun anlatan ve ona
saygımızı ifade eden sıfat ve unvanları da
söylemek yerinde olur. Ayrıca, Allah
Teala’nın, Ahzab suresinin 56. Ayetindeki
emri uyarınca biz müslümanların, “Muhammed”
ismi söylenince, “Allah’ın salat ve selamı
onun üzerine olsun” anlamına “Sallallahu
aleyhi ve sellem” dememiz de ona olan
saygımızın gereğidir.
64.
Bilmiş olun ki, göklerde ve yerde ne varsa
Allah'ındır. O, sizin ne yolda olduğunuzu
iyi bilir. İnsanlar O'nun huzuruna
döndürüldükleri gün yapmış olduklarını
onlara hemen bildirir. Allah, her şeyi
hakkıyla bilendir.

Adı: Sure adını,
"Nûr âyeti" diye bilinen 35. âyette
Allah'ın, gökleri ve yeri aydınlatan
nûrundan bahsedildiği için "Nûr sûresi"
adını almıştır.
Nüzul Zamanı: Bu surenin Beni
Mustalık Gazası'ndan sonra indiğinde icma
(görüş birliği) vardır ve bu icma, gaza
dönüşü meydana gelen "İfk-İftira' olayıyla
ilgili 11-20'nci ayetlerle
desteklenmektedir. Fakat, bu gazanın H.
5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan (Bu savaş
Ahzab gazvesi diye de bilinir) önce mi,
yoksa sonra H. 6'ıncı yılda mı olduğu
konusunda görüş ayrılığı vardır. Bu surenin
mi, yoksa Kur'an'da kadınların örtünmesiyle
ilgili hükümleri içeren tek diğer sure el-Ahzab'ın
mı önce indiği sorununu çözmek bir hayli
önemlidir. Ahzab Suresi'nin Hendek Savaşı
münasebetiyle indiği açıktır. Bu durumda,
eğer bu savaş daha önce olduysa, örtünmeyle
ilgili ilk hükümler Ahzab Suresi'yle
bildirilmiş ve ardından bu suredeki
hükümlerle tamamlanmış demektir. Yok, eğer
Mustalikoğulları Gazası daha önce olduysa,
örtüyle ilgili hükümlerin tarihi sırası
tersine dönecek ve hükümlerin anlam ve
hikmetini kavramak zorlaşacaktır.
İbn Sa'd'a göre Müstalikoğulları Gazası H.
5'inci yılın Şaban ayında Hendek Savaşı ise
aynı yılın Zi'l-Ka'de ayında meydana
gelmiştir. Bu görüş, 'İfk Olayı'yla ilgili
Hz. Sa'd b. Ubade ile Hz. Sa'd b. Muaz
arasında geçen bir tartışmanın söz konusu
edildiği Hz. Aişe'den gelen bazı rivayetlere
dayanmaktadır. Hz. Sa'd bin Muaz, sahih
rivayetlere göre Hendek Savaşı'nın hemen
ardından gelen Kureyzaoğulları Seferi'nde
vefat etmiştir. Bu bakımdan H. 6'ıncı yılda
İfk Olayıyla ilgili bir tartışmada bulunması
düşünülemez.
Öte yandan, Muhammed İbn İshak, Hendek
Savaşı'nın 5. yılın Şevval ayında,
Mustalıkoğulları seferininse 6. yılın Şaban
ayında meydana geldiğini belirtir. Hz. Aişe
ve daha başkalarından gelen pek çok sahih
rivayet bu görüşü desteklemektedir. Bu
rivayetlere göre 1) Örtünmeyle ilgili
hükümler İfk olayından önce Ahzab Suresi'nde
gelmiştir 2) Hz. Peygamber (s.a) Hz.
Zeyneb'le H.5'inci yılda Hendek Savaşı'ndan
sonra evlenmiştir, 3) Hz. Aişe Hz. Zeyneb'in
rakibi olduğundan Hz. Zeyneb'in kızkardeşi
Hanne İfk-İftira'nın yayılmasında başı
çekenler arasında yer almıştır. Bütün bunlar
Muhammed İbn İshak'ın görüşünü
desteklemektedir.
Bu iki görüşe şimdi biraz daha yakından
bakalım: Birinci görüşün lehindeki tek
delil, "İfk Olayı"'yla ilgili bir tartışmada
Sa'd bin Muaz'ın taraf olduğunun
anılmasıdır. Fakat, bu delili, yine Hz.
Aişe'den gelen, ama bu kez Hz. Sa'd b.
Muaz'ın yerine Hz. Üseyd b. Hudayr'ın adının
geçtiği başka rivayetler zayıflatmaktadır. O
halde, rivayetler aktarılırken isimlerde bir
karıştırma olsa gerektir. Öte yandan, salt
Sa'd İbn Muaz'ın adı geçiyor diye ilk görüşü
kabul ettiğimizde, bu kez çözülmesi imkansız
daha başka güçlüklerle karşılaşıyoruz.
Sözgelimi, bu durumda örtüyle ilgili
hükümlerin inişiyle, Hz. Peygamber'in Hz.
Zeyneb'le evlenişinin Hendek Savaşı'ndan
önce meydana geldiğini kabul etmek zorunda
kalacağız. Fakat, bu iki olayın da Hendek
Savaşı ve Kureyzaoğulları Seferi'nden sonra
olduğunu Kur'an'dan ve pek çok sahih
rivayetlerden öğreniyoruz. Bu nedenle, İbn
Hazım, İbn Kayyım ve daha bazı seçkin
alimler Muhammed İbn İshak'ın görüşünü doğru
kabul etmişlerdir, biz de aynı görüşe
katılıyoruz. O halde sonuç, Ahzab Suresi'nin
kendisinden aylarca sonra H. 6'ıncı yılın
ikinci yarısında vahyolunan Nur Suresi'nden
önce indiği şeklinde olmaktadır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi de
surenin iniş zamanındaki şartlara bir göz
atalım. Surenin nüzul sebebini oluşturan "İfk"
olayının İslâm'la kâfirler arasındaki
çatışmayla yakından bağlantılı olduğu
hatırda tutulmalıdır.
Bedir zaferinden sonra İslâmî hareket her
geçen gün daha bir güçlenmeye başlamıştı. O
kadar ki, Hendek Savaşı'nın olduğu zamana
gelindiğinde, düşmanın sayısı onbine varan
birleşik kuvvetlerinin kıramayıp, Medine
kuşatmasını bir ay sonra kaldırmak
zorunluluğuna düşecekleri bir güç düzeyine
ulaşmıştı. Her iki tarafın iyice farkına
vardığı şekilde, kâfirlerin yıllardır
sürdüregeldiği saldırı savaşının artık sona
ermesi demekti bu. Nitekim, bu savaştan
sonra Hz. Peygamber (s.a) de bu durumu şöyle
ifade etmişlerdi: "Bu yıldan sonra Kureyş
bir daha size saldırmayacaktır, hücum sırası
sizi geçmiş bulunuyor" (İbn Hişam, cilt: 3,
sh: 266)
Kâfirler, İslâm'ı savaş alanında
yenemeyeceklerini anlayınca, çatışmayı
sürdürmek için ahlâk cephesini seçtiler. Bu
taktik değişiminin bilinçli danışmaların
ürünü mü, yoksa düşmanın elde edilebilir tüm
güçlerinin toplandığı Hendek Savaşı'ndaki
onur kırıcı yenilginin kaçınılmaz bir sonucu
mu olduğunu kestirmek zordur. İslâm'ın
yükselmesinin müslümanların sayı gücüne,
üstün silahlarına, cephanesine ve daha büyük
maddi kaynaklarına bağlı olmadığını, tersine
bütün bu cephelerde müslümanların büyük
dezavantajlarla savaştıklarını düşman çok
iyi biliyordu. Başarılarını manevi ve ahlâki
üstünlüklerine borçluydu müslümanlar.
Düşmanları, Hz. Peygamber'in (s.a) ve
ashabının temiz yaşayışları ve soylu
karakterlerinin halkın kalblerini
fethettiğini ve kendilerini disiplinli bir
toplum haline getirmekte olduğunu
kavramıştı. İşte bu yüzden müşrikler ve
Yahudiler hem savaş, hem de barış cephesinde
yenilgiye uğruyorlardı.
Dikkat edilecek olursa, ahlâken bozulmuş
insanlar, genellikle rakiplerinin üstün
meziyetleri karşısında, kendilerini
düzeltecekleri yerde, rakiplerini karalamaya
çalışırlar.
Sözünü ettiğimiz bu şartlar altında
kâfirlerin kötü plan ve niyetleri,
kendilerini Hz. Peygamber (s.a) ve
müslümanlara karşı, düşmanlarını yenmede
müslümanlara büyük yardımı olan ahlâk ve
mânâ siperini yıkmak için bir karalama
kampanyası başlatmaya sevketti. Bu amaçla,
Hz. Peygamber (s.a) ve ashabı aleyhinde
iftiralarda bulunmak için münafıkların
yardımlarını sağlama yolunu seçtiler.
Böylece, müşrikler ve Yahudiler,
müslümanların arasına ayrılık tohumları
ekmek ve disiplinlerini bozmak için bu
iftiraları kullanacaklardı.
Bu şekilde oluşturulan yeni stratejinin
uygulamaya konması için ilk fırsat, Hz.
Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd b.
Harise'den boşanmış bulunan Cahş kızı Hz.
Zeynep'le evlendiği H. 5'inci yılın Zi'l-Ka'de
ayında doğdu. Ancak Hz. Peygamber (s.a) bu
evliliği kişinin bizzat kendi öz oğlunun
hakkı olan statünün aynısını evlatlığa da
tanıyan cahilî âdete bir son vermek için
yapmıştı. Ne var ki içerde münafıklar, Hz.
Peygamber'i (s.a) karalamak için bu olayı
bulunmaz bir fırsat olarak gördüler. Dışarda
da Yahudiler ve müşrikler kirli bir iftira
kampanyasıyla Hz. Peygamber'in (s.a) yüce
adına kara çalmak amacıyla bu olayı istismar
etmeye başladılar. Hayali hikâyeler,
uydurulup olabildiğince yayıldı:
"Neymiş, bir gün Muhammed (s.a) evlatlığının
karısını görmüş ve ona aşık olmuş, onun
boşanmasını sağlamış ve sonunda onunla
kendisi evlenmiş." Ne kadar saçma bir
uydurma da olsa, bu hikâye ustalıkla yayıldı
ve amacına ulaştı. O kadar ki, bir takım
müslüman hadisçi ve tefsirciler bu hikâyenin
bazı bölümlerine eserlerinde yer verdiler ve
müsteşrikler de Hz. Peygamber'i (s.a)
karalamak için bunları kullanıp durdular.
Oysa Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'e
rastgele bir kez görüp de hemen ilk bakışta
aşık olacak kadar yabancı değildi. Hz.
Zeynep, Hz. Peygamber'in (s.a) halası
Abdülmuttalib kızı Ümeyme'nin kızıydı. Hz.
Peygamber (s.a) kendisini çocukluğundan beri
tanıyordu. Daha bir yıl önce, Kureyşlilerle
azatlı kölelerin insan olmak bakımından eşit
olduklarını uygulamada göstermek için, Hz.
Zeyneb'i istememesine rağmen Hz. Zeyd'le
evlenmeye bizzat kendisi ikna etmişti. Oysa
Hz. Zeyneb'in kardeşi Abdullah bin Cahş bu
evliliğe karşı çıkıyordu. Nitekim Zeynep bir
azatlı köleyle evlenmeyi bir türlü içine
sindiremediğinden kocasıyla geçinememiş ve
boşanmak zorunda kalmışlardı. Bu olup
bitenleri herkes biliyordu, buna rağmen
iftiracılar propagandalarında o ölçüde
başarılı oldular ki, bugün bile İslâm'ı
lekelemek için bu olayı istismar edenler
vardır.
İkinci iftira kampanyası, Mustalıkoğulları
Seferi dönüşü meydana gelen bir olay üzerine
Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından Hz.
Aişe'nin namusuna karşı başlatıldı. Bu
kampanya birincisinden daha yaygın ve daha
geniş boyutlu olup, bu surenin de bel
kemiğini oluşturduğundan, daha ayrıntıyla
ele alacağız.
Önce, bu kampanyada rollerin en alçakçasını
oynayan Abdullah b. Übeyy hakkında birkaç
söz söyleyeyim. Hazrec kabilesinden olan bu
adam Medine'nin en önde gelenlerinden
biriydi. Hz. Peygamber'i (s.a) hicretinden
önce halk kendisini kral yapmaya
niyetlenmiş, fakat Hicret'le birlikte
değişen şartlar bu niyetin gerçekleşmesine
engel olmuştu. Her ne kadar İslâm'a girmişse
de, kalben münafık olarak kalmıştı.
Münafıklığı o kadar belliydi ki, kendisine
"Münafıkların reisi" deniliyordu. Öcünü
almak için, İslâm aleyhinde atılabilecek
hiçbir iftira fırsatını kaçırmazdı.
H. 6'ıncı yılın Şaban ayıydı. Hz. Peygamber
(s.a) Mustalıkoğullarının müslümanlara karşı
bir savaş hazırlığında olduklarını ve bu
amaçla diğer kabileleri de toplamaya
çalıştıkları haberini almış ve daha önce
davranarak düşmanı ansızın bastırmıştı.
Kabile halkını ve mallarını ele geçirdikten
sonra, bölgedeki su kaynaklarından Müreysi
kıyısında konaklanılmıştı. Bir gün,
kaynaktan su alma konusunda, Hz. Ömer'in bir
hizmetçisiyle Hazrec kabilesinin bir
müttefîki arasında tartışma çıkmış, bu
tartışma Muhacirlerle Ensar arasında kavgaya
yol açmış, fakat hemen bastırılmıştı. Ne var
ki, çok sayıda münafıkla birlikte sefere
katılan Abdullah b. Übeyy'in stratejisine
yaramamıştı bu. Bu nedenle, hemen "Siz
bizzat kendiniz bu Kureyşlileri Mekke'den
getirdiniz, mülkünüze ve servetinize ortak
yaptınız, şimdi de sizin rakipleriniz
oldular ve üzerinizde egemenlik kurmak
istiyorlar. Şimdi bile desteğinizi onlardan
çekseniz, hemen şehrinizden ayrılmak zorunda
kalacaklardır" diyerek Ensarı kışkırtmaya
başladı. Sonra da yemin edip, "Medine'ye
varır varmaz, şerefliler rezilleri şehirden
çıkaracaktır" diye ilan etti."
Bu sözü duyar duymaz Hz. Ömer, "onu katlet
ya Rasûlullah" dedi. Hz. Peygamber (s.a) ise
"Ya Ömer, böyle yaparsak herkes, Muhammed
kendi arkadaşlarını öldürüyor demez mi?"
diye karşılık vermiştir.
Hz. Peygamber (s.a) bu durum üzerine hemen
hareket ve Medine'ye geri dönüş emrini
verdi. Cebrî (zorunlu) yürüyüş hiç mola
vermeksizin ertesi gün öğleye kadar sürdü ve
herkes yorulduğundan boşboğazlığa da zaman
kalmadı. Useyd bin Uzeyr, Rasûlallah'a, "Ya
Rasûlallah sizi böyle acele hareket etmeye
sevkeden nedir?" diye sordu. Hz. Peygamber
(s.a) "Arkadaşınızın ne söylediğini duymadın
mı?" diye cevap verince o, "Hangi arkadaştan
bahsediyorsunuz?" dedi. Hz. Peygamber, (s.a)
"Abdullah bin Ubey" deyince, Useyd bin Uzeyr.
"Onu hoşgör ya Rasûlullah, siz Medine'ye
gelmeden önce biz onu kral yapmaya karar
vermiştik. Siz gelince o kral olamadı ve bu
yüzden sizden nefret ediyor" dedi.
Hz. Peygamber'in (s.a) bu akıllı kararı ve
çabuk hareketi fitnenin istenmeyen
sonuçlarını önlediyse de, Abdullah b.
Übeyy'in eline çok daha ciddi ve çok daha
büyük bir fitne için önemli bir fırsat
geçti. Hz. Aişe'ye iftira atmaktı bu yeni
fitne. Eğer Hz. Peygamber (s.a) ve ona içten
bağlı olanlar gerekli akıllılığı, bunu
karşılamada gerekli sabır ve olağanüstü
disiplini göstermemiş olsalardı, genç İslâm
Ümmetini iç savaşa sürükleyebilecek bir
fitneydi bu. İftira olayına yol açan
hadisleri anlamak için, olup bitenleri Hz.
Aişe'nin kendi ağzından dinleyelim:
"Hz. Peygamber (s.a) ne zaman bir sefere
çıksa, hanımlarından hangisinin kendisine
eşlik edeceğini belirlemek için kura
çekerdi.
Buna göre, Mustalıkoğulları seferinde
kendisine ben eşlik edecektim. Dönüşte Hz.
Peygamber (s.a) geceleyin yolda son olarak
bir yerde konakladı. Vakit henüz geceydi ki,
yürüyüş için hazırlıklara başladılar. Ben de
rahatlamak için kampın dışına çıktım. Dönüp
de kaldığım yere yaklaştığımda gerdanlığımın
bir yerlerde düşmüş olduğunu farkettim.
Aramak için geri döndüm, fakat bu arada
kervan hareket etmiş ve ben de arkalarında
yalnız kalmıştım. Hevdeci
taşıyan dört kişi, boş olduğunun farkına
varmadan onu deveye yüklemişlerdi. O
günlerde yiyecek kıtlığından dolayı zayıf
olduğumdandı bu.
HARİTA - X
Beni el-Mustalık'e karşı kampanya
Çarşafıma bürünüp geride kaldığım anlaşılır
da gelir beni götürürler ümidiyle yere
uzandım. Bu arada uyumuşum. Sabahleyin
Safvan bin Muattal Sülemî
yoldan geçerken, örtüyle ilgili hüküm
inmeden önce beni birkaç kez görmüş
olduğundan beni gördü ve tanıdı, devesini
durdurdu ve bağırdı: "İnna lillahi ve inna
ileyhi raciun! Hz. Pey-gamber'in hanımı
burada kalmış!" Bu ses üzerine birden
uyandım ve çarşafımla yüzümü kapadım. Başka
bir şey demeden devesini çöktürdü ve kenarda
durdu, ben de deveye bindim. Deveyi
yularından tutuyordu, öğle sıraları tam
durduğu zaman kervana yetiştik ve kimse
benim geride kaldığımı farketmemişti.
Sonradan bu olayın bana iftira atmak için
kullanıldığını ve Abdullah b. Übeyy'in
iftiracıların başını çektiğini öğrendim.
(Daha başka rivayetlere göre, Hz. Aişe
Safvan'ın yedeğindeki deve üzerinde orduya
yetişip de geride kaldığı anlaşılınca,
Abdullah b. Übeyy "Allah'a yemin olsun,
artık o iffetli ve temiz değildir. Bakın
bakın, Peygamberimizin karısı geceyi
birlikte geçirdiği adamın çektiği deve
üzerinde ve açık olarak geliyor" diye
bağırmıştır.)
Medine'ye varınca hastalandım ve bir aydan
daha fazla yatakta kaldım. Olanlardan
bütünüyle habersiz idiysem de, 'iftira
haberi şehirde bir skandal halini almış ve
Hz. Peygamber'in (s.a) kulağına da
ulaşmıştı. Eskiden olduğu gibi hastalığımla
ilgilenmediğini görüyordum. Geliyor, bana
hiçbir şey söylemeden başkalarından nasıl
olduğumu öğreniyor ve gidiyordu. Bir şeyler
dönüyor diye aklım çatlıyordu nerdeyse.
Rasûlullah'tan izin aldım ve daha iyi bakım
için annemin evine gittim.
Ben orada kalırken, bir gece babamın yeğeni
olan Mistah'ın annesiyle rahatlamak için
şehrin dışına çıktım. (Hz. Ebubekir,Mistah
ve ailesinin geçimini üstlenmişti.) Oradan
buradan konuşurken bir şeye takılıp
sendeledi ve aynı anda bağırdı; "Yok olsun
Mistah!" "Sen nasıl annesin ki, Bedir
Savaşı'na katılmış olan oğlunu böyle
lânetliyorsun?" dedim. "Sevgili kızım" diye
cevap vermeye başladı ve şöyle devam etti:
"Onun ne skandal heveslisi olduğundan
haberin yok mu?" Ardından bana iftira
kampanyasıyla ilgili herşeyi anlattı.
(Münafıkların yanısıra, bazı gerçek
müslümanlar da bu kampanyaya katılmışlardı.
Mistah, İslâm'ın ünlü şairi Hassan b. Sabit
ve Cahş'ın kızı Hz. Zeyneb'in kızkardeşi
Hamne bunların önde gelenleriydi.) Bu
korkunç hikâyeyi duyunca kanım dondu, hemen
eve dönüp, gecenin kalan kısmını ağlayarak
geçirdim.
Ben yokken Hz. Peygamber, (s.a) Ali ve Üsame
b. Zeyd'le bu konuyu konuşmuş. Üsame
hakkımda güzel sözler söylemiş, "Ey Allah'ın
Rasûlü" demiş. "hanımında iyilikten başka
bir şey görmedik. Onun hakkında yayılan her
şey yalan ve iftiradan ibarettir." Ali ise,
"Ey Allah'ın Rasûlü, kadın kıtlığı yok,
istersen bir başkasıyla evlenebilirsin.
Bununla birlikte, meseleyi araştırmak
arzusundaysan kadın hizmetçisini çağırt ve
ondan sor" görüşünde bulunmuş. Hizmetçi
çağırıldığında O, "Seni Hakkla gönderen
Allah'a yemin ederim ki, onda kötü hiçbirşey
görmedim, ancak, kendisine ben yokken
yoğrulmuş hamura bakmasını söylediğimde
uyuyakalır ve bir keçi gelip onu yer."
demiştir.
"Aynı gün Hz. Peygamber (s.a) minbere çıkıp
halka sesleniyor ve şunları söylüyor: "Ey
müslümanlar, karıma iftira atarak bana zarar
vermede hiçbir sınır tanımayan adamın
saldırılarına karşı içinizden kim benim
şerefimi koruyacak? Allah'a yemin olsun ki,
ben iyice araştırdım ve ne onda, ne de adı
iftiraya karışan kişide kötü hiçbir şey
bulamadım." Bunun üzerine Üseyd bin Hudayr
(veya, bazı rivayetlere göre, Sa'd bin Muaz
ayağa kalkıp, "Ey Allah'ın Rasûlü, eğer bu
adam bizim kabilemize mensupsa onu biz
öldürelim, yok eğer Hazrec kabilesine
mensupsa, eğer emredersen yine öldürelim"
diyor. Bunu duyan Hazrec kabilesinin reisi
Sa'd bin Ubade
ayağa kalkarak, "Yalan söylüyorsun, onu asla
öldüremeyeceksin. Bu adamın bizim kabilemize
ait olduğunu bildiğinden böyle konuşuyorsun"
diye karşılık veriyor. Hz. Üseyd, "Sen bir
münafıksın, bu nedenle de bir münafığı
koruyorsun" cevabında bulunuyor. Bunun
üzerine mescidde, Hz. Peygamber (s.a) orada
olmasına rağmen bir ayaklanmaya
dönüşebilecek derecede genel bir kargaşalık
çıkıyor. Fakat, Hz. Peygamber (s.a)
öfkelerini bastırıyor ve minberden iniyor."
Olayın kalan ayrıntılarını sonunda Hz.
Aişe'yi onurluca temize çıkaran ayetleri
yorumlarken vereceğiz. Fakat, burada
Abdullah bin Übeyy'in çıkardığı, fitnenin
büyüklüğüne işaret etmek istiyoruz. Şöyle
ki: (1) Bu, Hz. Peygamber (s.a) ve Hz. Ebu
Bekir Sıddık'ın şerefine ve namusuna karşı
bir saldırıydı. (2) İslâmi hareketin en
büyük serveti olan yüksek manevi üstünlüğü
sarsmaya yönelikti. (3) Muhacirlerle Ensar
ve ensarın iki kabilesi olan Evs'le Hazrec
arasında bir iç savaş çıkarma amacını da
taşıyordu.
Tema ve Konular: Bu sure ve
(adeta bir tamamlayıcısı olduğu) Ahzab
Suresi'nin 23-73'üncü ayetleri, münafıkların
saldırısının ana hedefi olan maneviyat
cephesini güçlendirmek için inmiştir. Ahzab
Suresi'nin 28-73'üncü ayetleri Hz.
Peygamber'in (s.a) Hz. Zeynep'le
evlenmesiyle ilgili olarak, Nur Suresi de
ikinci saldırı üzerine (İfk Olayı) İslâm
ümmetinin birliğinde ortaya çıkan çatlakları
onarmak için gönderilmiştir. Her iki sureyi
incelerken bu noktayı gözönünde tutarsak,
örtünmeyle ilgili hükümlerin altında yatan
hikmeti anlayabiliriz. Maneviyat cephesini
güçlendirmek ve korumak ve Hz. Zeynep'le
evlenme olayının yol açtığı propaganda
fırtınasını karşılamak için Allah aşağıdaki
talimatları indirmiştir:
1. Hz. Peygamber'in (s.a) hanımları kendi
gizli ve özel odalarında kalacaklar,
süslerini göstermekten kaçınacaklar ve
başkalarıyla konuşmalarında dikkatli ve
tedbirli olacaklardır. (32-33) .
2. Diğer müslümanlar, Hz. Peygamber'in (s.a)
özel odalarına girmeyecekler ve
istediklerini perde arkasından sorup
söyleyeceklerdir. (53) .
3. Mahrem ve mahrem olmayan yakınlar arasına
bir sınır çizilmektedir. Ancak mahrem
olanlar, yani evlenmeleri yasak olacak
ölçüde yakınlığı bulunanlar Hz. Peygamber'in
(s.a) hanımlarının odalarına
girebileceklerdir. (55) .
4. Peygamber'in (s.a) hanımlarının
müslümanlara kendi öz anneleri gibi haram
olduğu ilan edilmekte, dolayısıyla her
müslümanın onlara en temiz niyetlerle
bakması emrolunmakatdır. (53-54)
5. Müslümanlar, eğer Hz. Peygamber'e (s.a)
eziyet verirlerse Allah'ın lanet ve azabını
çekecekleri konusunda uyarılmaktadırlar.
Aynı şekilde, herhangi müslüman bir erkek
veya kadına iftira etmek, onurunu rencide
etmek de büyük bir günahtır. (57-58) .
6. Evlerinden dışarı çıkmak zorunda
olduklarında, tüm müslüman kadınlar
örtüleriyle başlarını ve yüzlerini
örteceklerdir. (59) .
"İftira" olayı üzerine, bu olayın
korkunçluğuyla sarsılan İslâm toplumunun
manevi örtüsünü güçlendirmek ve duruluğunu
korumak için bu sure indirildi. Kur'an'ın
ahlâki, manevi ve sosyal ölçülerin
benimsenmesiyle ümmeti ıslah etmek için
psikolojik bir durumdan nasıl
yararlandığının anlaşılması için aşağıda
ilgili hüküm ve talimatların bir özetini
veriyoruz:
1. Sosyal bir suç olduğu daha önce
açıklanmış bulunan (Nisa: 15-16) zinanın
burada ceza gerektirici bir suç olduğu ve
yüz sopayla cezalandırılacağı ilan
edilmiştir.
2. Zina eden erkek ve kadınlardan
uzaklaşılması emredilmiş ve müslümanların
böyleleriyle evlilik ilişkisi kurmaları
yasaklanmıştır.
3. Başkasını zina etmekle suçlayan, fakat
dört tanık getiremeyen seksen sopayla
cezalandırılacaktır.
4. Kocanın karısına zina suçu yüklemesi
durumunda "lian" yasası getirilmiştir.
5. Müslümanlara, "şerefli ve iyi ad sahibi
kişiler zina yüklenmesi durumunda oldukça
titiz davranmalı ve bunu yaymak şöyle
dursun, hemen bastırmalı ve reddetmelisiniz"
denircesine, Hz. Aişe'yle ilgili "ifitra"
olayından ders almaları emredilmiştir. Bu
bağlamda, şöyle bir genel ilke konmuştur:
Temiz erkeğe gereken eş, temiz bir kadın
olmalıdır, çünkü o uzun süre kirli bir
kadınla geçinemez, aynı şekilde temiz bir
kadının eşi de, temiz olmalıdır. Kur'an bu
noktada adeta şöyle demektedir: "Hz.
Peygamber'in (s.a) temiz bir insan, hem de
insanların en temizi olduğunu bilip
dururken, nasıl oldu da, kirli bir kadınla
mutlu olabileceğine ve bu kadını hanımları
içinde en çok sevdiği olacak şekilde
yüceltebileceğine inandınız? Açıktır ki,
kirli bir kadın yapmacık tutumuyla Hz.
Peygamber (s.a) gibi temiz bir erkeği ne
yapsa aldatamaz. Hem, suçlanılan temiz bir
kadın olduğu halde, suçlayanın alçak birisi
olduğunu da gözönüne almanız gerekirdi. Bu,
suçlamanın dikkate değer olmadığına, hatta
düşünülemez olduğuna yeterli bir nedendi.
6. İslâm ümmeti içinde asılsız haber ve kötü
söylentiler yayanlar ve kötülüğü propaganda
edenler yüreklendirilmeye değil,
cezalandırılmaya layıktırlar.
7. İslâm ümmetinde ilişkilerin zan ve
şüpheye değil, sağlam inanç ve imana
dayanması genel ilkedir, suçlu olduğu
kesinleşmedikçe herkese suçsuz muamelesi
yapılacaktır.
8. Kimse bir başkasının evine dilediği
şekilde ve izin almadan giremez.
9. Hem erkekler, hem de kadınlar
karşılaştıklarında bakışlarını indirmeli ve
birbirlerine bakmamalıdırlar.
10. Kadınlar evlerinin içinde bile başlarını
ve göğüslerini örtmelidirler.
11. Kadınlar, hizmetçileri ve evlenmelerinin
haram olduğu yakınlarının dışında kimseye
karşı süs eşyalarını da takmamalıdırlar.
12. Bekârlar genelde iffetsizliğin
yayılmasında önayak olduklarından, köle ve
cariyeler için bile evlenme teşvik
edilmelidir.
13. Kölelik kurumu hoş görülmemekte ve köle
sahipleri ve daha başkalarına mükâtebe
kanunuyla özgürlüklerini kazanmaları için
kölelere mali yardımda bulunmaları
emredilmektedir.
14. İlk bakışta, cariyelerin fuhuş yapması
yasaklanmaktadır, çünkü Araplar'da fahişelik
yalnızca bu sınıfa özgüydü. Bu da
fahişeliğin yasaklanması demektir.
15. Hizmetçiler ve evin küçük çocukları
dahil, ev hayatında gizlilik esastır ve
kutsaldır. Çocuklar, izin almadan özellikle
sabahları, öğleleri ve geceleri hiçbir erkek
veya kadının özel odasına giremezler.
16. Yaşlı kadınlar evlerinde başörtülerini
takmayabilirler, fakat süslerini
göstermekten kaçınmalıdırlar. Hatta
başörtülerini takmaları daha iyidir.
17. Kör, sakat, topal ve hasta olanlar
başkalarının evlerinden izinsiz yiyecek
herhangi bir şey alabilirler, çünkü bu,
kabul edilir suçlardandır, hırsızlık ve
kandırma sayılmaz.
18. Bütün bunlardan ayrı olarak,
müslümanların yemeklerini bir arada yiyerek
karşılıklı ilişkileri geliştirmeleri çok
iyidir. Çok yakın akrabalar ve samimi
dostlar resmi davete gerek olmaksızın
birbirlerinin evlerinde yemek yiyebilirler.
Gelecek herhangi bir fitne ve kötülüğü
karşılamak için böylece aralarındaki
ilişkilerde daha bir yakınlaşma, içtenlik ve
sıcaklık doğar. Bu hüküm ve talimatlarla
birlikte, her müslüman seçebilsin diye
müminlerle münafıkların açık nitelikleri de
ortaya konmaktadır. Ayrıca, ümmet disipline
edici ölçülerle daha bir güçlendirilmekte,
bireyler birbirlerine daha bir
yaklaştırılmakta ve böylece düşmanların
fitne çıkarma heves ve cesaretleri
kırılmaktadır.
Hepsinin üstünde, surede ortaya çıkan en
açık görüntü, böylesi saçma ve utanmazlık
örneği saldırıları izlemesi kaçınılmaz olan
keskin ve yaralayıcı ifadelerin yer
almayışıdır. Bu kışkırtma karşısında gazaba
gelmek yerine, surenin dili bir takım yasa
ve düzenlemeler geticiri, yapıcı hükümler
koyucu ve ümmetin eğitim ve öğretiminin
gerektiği bir zamanda akıllıca talimatlar
verici niteliktedir. Böylesi kışkırtıcı
fitneleri nasıl soğukkanlılıkla ve akıllıca
karşılamamız gerektiğini de öğretiyor bize.
Aynı zamanda, Kur'an'ın Hz. Muhammed'in
(s.a) değil, tüm insanî durum ve şartları en
yüksek düzeyden gözleyen ve hiçbir kişisel
önyargı, duygu ve eğilim olmadan insanlığa
yol gösteren bir Varlığın sözü olduğunun
apaçık bir delilidir de bu. Eğer Hz.
Peygamber'in (s.a) sözü olmuş olsaydı, bütün
yumuşaklığına ve gönül yapıcılığına rağmen,
içinde ufak tefek acılıklar da herhalde
bulunurdu. çünkü, ne kadar soylu da olsa,
bir insanın şerefine böyle alçakça
saldırıldığında kızması, sadece insanî bir
tavırdır.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|