|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir;
2.
Onlar ki, namazlarında huşû içindedirler;
3.
Onlar ki, boş ve yararsız şeylerle
ilgilenmezler;
4.
Onlar ki, zekâtı verirler;
5.
Ve onlar ki, iffetlerini (namuslarını) korurlar;
6.
Ancak eşleri ve ellerinin sahip olduğu
(câriyeleri) hariç. (Bunlarla ilişkilerden
dolayı) kınanmış değillerdir.
7.
Şu halde, kim bunun ötesine gitmek isterse,
işte bunlar, haddi aşan kimselerdir.
8.
Yine onlar (o müminler) ki, emanetlerine ve
ahidlerine riayet ederler;
9.
Ve onlar ki, namazlarına devam ederler.
10.
İşte, asıl bunlar vâris olacaklardır;
11.
(Evet) Firdevs'e vâris olan bu kimseler,
orada ebedî kalıcıdırlar.
12.
Andolsun biz insanı, çamurdan (süzülüp
çıkarılmış) bir özden yarattık.
13.
Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline
getirdik.
14.
Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta)
yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et
haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere
(iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle
kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla
insan haline getirdik. Yapıpyaratanların en
güzeli olan Allah pek yücedir.
15.
Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet
öleceksiniz.
16.
Sonra da şüphesiz, sizler kıyamet gününde
tekrar diriltileceksiniz.
17.
Andolsun biz, sizin üstünüzde yedi yol
yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.
Müfessirlerin çoğu, ayetteki “yedi yol”u,
yedi gök olarak yorumlamışlardır. Müfessir
Hamdi Yazır ise, bu yedi yoldan, insanın
yedi irdak yolunu anladığını, bunların da
görme, işitme, tatma, koklama ve dokunmadan
ibaret beş duyu ile akıl ve vahiy yolları
olduğunu ileri sürüyor.
18.
Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu
arzda durdurduk. Bizim onu gidermeye de
elbet gücümüz yeter.
Yağmurun arzda durması canlılar için
büyük bir nimettir. Şayet arz, yağmur suyunu
tutmayıp olduğu gibi dibe indirir veya bu
sular sel halinde büsbütün akıp giderse,
canlılar yağmurun hayati faydalarından
mahrum kaldığı gibi, -erezyon hadisesinde
görüldüğü üzere- yağmur bazen zararlı bile
olabilir. “Yağmur suyunun arzda
durması”ndan, suyun yer altında birikmesi de
kasdedilmiş olabilir ki, bu da canlılar için
Allah’ın bir lütfudur. Çünkü yer altı
suları, gerek tabii olarak kaynamak, gerekse
insan emeği ile yüzeye çıkarılmak suretiyle
faydalı hale gelir. Ayette de ifade
buyurulduğu gibi Allah Teala, canlılar için
bu kadar yararlı olan yağmuru gidermeye,
yani yağdırmamaya veya, yağdırsa bile
faydasız kılmaya kadirdir. Bu ise, gerek
insan, gerekse diğer canlılar için en büyük
kayıptır. Nitekim uzayda şimdiye kadar
bilinenler içinde yağmur hadisesinin cereyan
ettiği tek gezegen, dünyamızdır. Bir an
dünyamızda bir yağmur nimetinin ortadan
kaldırıldığını düşünürsek -ki ayette de
belirtildiği gibi Yüce Allah buna kadirdir-
o zaman dünyanın bütün değerini ve anlamını
yitirdiğini anlarız. Çünkü dünyaya değer ve
anlam kazandıran şey, hayattır. Su ise
aşağıdaki ayetlerden anlaşılacağı üzere
hayatın kaynağıdır.
19.
Böylece onun (yağmurun) sayesinde sizin
yararınıza hurma bahçeleri ve üzüm bağları
meydana getirdik. Bunlarda sizin için birçok
meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.
20.
Tûr-i Sînâ'da da yetişen bir ağaç daha
meydana getirdik ki, bu ağaç hem yağ hem de
yiyenlerin ekmeğine katık edecekleri
(zeytin) verir.
21.
Hayvanlarda sizin için elbette ibretler
vardır. Onların karınlarındakinden
(sütlerinden) size içiririz. Onlarda sizin
için birçok faydalar daha vardır; etlerinden
de yersiniz.
22.
Onların üzerinde ve gemilerde taşınırsınız.
23.
Andolsun ki, Nuh'u kavmine gönderdik ve o:
Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için
O'ndan başka bir tanrı yoktur. Hâla sakınmaz
mısınız? dedi.
24.
Bunun üzerine, kavminin inkarcı ileri
gelenleri şöyle dediler: "Bu, tıpkı sizin
gibi bir beşer olmaktan başka bir şey
değildir. Size üstün ve hâkim olmak istiyor.
Eğer Allah (peygamber göndermek) isteseydi,
muhakkak ki melekler gönderirdi. Biz
geçmişteki atalarımızdan böyle bir şey
duymadık."
25.
"Bu, yalnızca kendisinde delilik bulunan bir
kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona
katlanıp bekleyin bakalım."
26.
(Nuh), Rabbim! dedi, beni yalanlamalarına
karşı bana yardım et!
27.
Bunun üzerine ona şöyle vahyettik:
Gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) ve
bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Bizim
emrimiz gelip de sular coşup yükselmeye
başlayınca her cinsten eşler halinde iki
tane ve bir de, içlerinden, daha önce
kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların
dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş
olanlar konusunda bana hiç yalvarma! Zira
onlar kesinlikle boğulacaklardır.
28.
Sen, yanındakilerle birlikte gemiye
yerleştiğinde: "Bizi zalimler topluluğundan
kurtaran Allah'a hamdolsun" de.
29.
Ve de ki: Rabbim! Beni bereketli bir yere
indir. Sen, iskân edenlerin en hayırlısısın.
30.
Şüphesiz bunda (Nuh ve kavminin başından
geçenlerde) birtakım ibretler vardır.
Hakikaten biz (kullarımızı böyle) deneriz.
31.
Sonra onların ardından bir başka nesil
meydana getirdik.
32.
Onlar arasından kendilerine: "Allah'a kulluk
edin. Sizin O'ndan başka bir tanrınız
yoktur. Hâla Allah'tan korkmaz mısınız?"
(mesajını ileten) bir peygamber gönderdik.
Bu ayette kendisinin ve kavminin adı
verilmeyen bu peygamber, bazı tefsircilere
göre, Hud (a.s.) veya Salih (a.s.)tir.
33.
Onun kavminden, kâfir olup ahirete ulaşmayı
inkâr eden ve dünya hayatında kendilerine
refah verdiğimiz varlıklı kişiler: "Bu,
dediler, sadece sizin gibi bir insandır;
sizin yediğinizden yer, sizin içtiğinizden
içer."
34.
"Gerçekten, sizin gibi bir beşere itaat
ederseniz, herhalde ziyan edersiniz."
35.
"Size, öldüğünüz, toprak ve kemik yığını
haline geldiğinizde, mutlak surette sizin
(kabirden) çıkarılacağınızı mı vâdediyor?"
36.
"Bu size vâdedilen (öldükten sonra yeniden
dirilmek, gerçek olmaktan) çok uzak!"
37.
"Hayat, şu dünya hayatımızdan ibarettir.
(Kimimiz) ölürüz, (kimimiz) yaşarız; bir
daha diriltilecek de değiliz."
38.
"Bu adam, sadece Allah hakkında yalan
uyduran bir kimsedir; biz ona inanmıyoruz."
39.
O peygamber: Rabbim! dedi, beni
yalanlamalarına karşılık bana yardımcı ol!
40.
Allah şöyle buyurdu: Pek yakında onlar
mutlaka pişman olacaklar!
41.
Nitekim, vukuu kaçınılmaz olan korkunç bir
ses yakalayıverdi onları! Kendilerini hemen
sel süprüntüsüne çevirdik. Zalimler
topluluğunun canı cehenneme!
42.
Sonra onların ardından başka nesiller
getirdik.
43.
Hiçbir ümmet, ecelini ne öne alabilir, ne de
erteleyebilir.
44.
Sonra biz peyderpey peygamberlerimizi
gönderdik. Herhangi bir ümmete
peygamberlerinin geldiği her defasında,
onlar bu peygamberi yalanladılar; biz de
onları birbiri ardından yok ettik ve onları
ibret hikâyelerine dönüştürdük. Artık iman
etmeyen kavmin canı cehenneme!
45.
Sonra âyetlerimizle ve apaçık bir fermanla
Musa ve kardeşi Harun'u gönderdik.
46.
Firavun'a ve ileri gelenlerine
de(gönderdik). Onlar ise kibire kapıldılar
ve ululuk taslayan bir kavim oldular.
47.
Bu yüzden dediler ki: Kavimleri bize kölelik
ederken, bizim gibi olan bu iki adama inanır
mıyız?
48.
Böylece onları yalanladılar ve bu sebeple
helâk edilenlerden oldular.
47. ayet, inkarcıların umumiyetle içine
düştükleri bir hatayı ortaya koymaktadır:
Gerçekten onlar insana, yalnızca bu
dünyadaki mevkiine, toplum içindeki
pozisyonuna göre değer verirler. Onların
insan hakkında başta gelen değer ölçüleri
makam ve mansıptır. Böylece onlar, bizatihi
insana, onun düşüncesinin ve inancının
kalitesine, sahip olduğu ahlaki ve insani
vasıflarına değer vermezler. 48. Ayet bize
gösteriyor ki, inkarcıların bu yanlış değer
ölçülerine dayanarak peygamber hakkında
vardıkları hüküm, kaçınılmaz olarak
kendilerini felakete götürür.
49.
Andolsun biz Musa'ya, belki onlar yola
gelirler diye, Kitab'ı verdik.
Müfessir Zemahşeri’ye göre, ayette
“onlar” zamiri ile kasdedilenler, Firavun ve
eşraf takımı olmayıp, Hz. Musa ile
Filistin’den Mısır’a göçen İsrailoğullarıdır.
Zira Kitap, yani Tevrat, Firavun ve
adamlarının boğulmalarından sonra
vahyedilmiştir.
50.
Meryem oğlunu ve annesini de (kudretimize)
bir alâmet kıldık; onları, yerleşmeye
elverişli, suyu bulunan bir tepeye
yerleştirdik.
51.
"Ey Peygamber! Temiz olan şeylerden yeyin;
güzel işler yapın. Ben sizin yaptıklarınızı
hakkıyle bilmekteyim."
Peygamberlere ve onların sonuncusu olan
Hz. Muhammed’e yöneltilen bu hitaptan,
inkarcıların kanaatlerinin aksine,
peygamberlerin de birer beşer olduğu ve
onlar için, Allah’ın lütfu olan güzel ve
helal rızıklardan yararlanmanın bir kusur
olmadığı, asıl önemli olan ve onlara yaraşan
şeyin, iyi davranışlarda bulunmak, Allah’a
en güzel şekilde kulluk etmek olduğu
anlaşılmaktadır.
52.
"Şüphesiz bu (insanlar) bir tek ümmet olarak
sizin ümmetinizdir; ben de sizin Rabbinizim.
Öyle ise benden sakının" (denildi).
53.
Ne var ki insanlar kendi aralarındaki
işlerini parça parça böldüler. Her gurup
kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile
sevinip böbürlenmektedirler.
54.
Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve
sapıklıkları ile başbaşa bırak!
55.
Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet
ve oğullar ile.
56.
Kendilerine faydalar sağlamak için can
atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına
varamıyorlar.
57.
Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten
sakınanlar;
58.
Rablerinin âyetlerine inananlar;
59.
Rablerine ortak tanımayanlar;
60.
Ve Rablerine dönecekleri için yapmakta
oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar;
61.
İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik
için yarışırlar.
62.
Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası
ile yükümlü kılmayız. Nezdimizde hakkı
söyleyen bir kitap vardır ve onlar
haksızlığa uğratılmazlar.
63.
Hayır, onların (o inkârcıların) kalpleri bu
hususta cehâlet içindedir. Ayrıca onların
bundan (bu şirk ve inkârcılıklarından) öte
birtakım (kötü) işleri vardır ki, onlar bu
işleri yapar dururlar.
64.
En nihayet, refah ve bolluk içinde
olanlarını sıkıntıya (veya azaba)
uğrattığımızda, bakarsın ki onlar feryadı
basarlar.
65.
Boşuna sızlanmayın bugün! Zira bizden yardım
göremeyeceksiniz!
66.
Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna
karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin
(Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar
savururdunuz.
67.
Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna
karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin
(Kâbe'nin etrafında toplanarak) hezeyanlar
savururdunuz.
68.
Onlar bu sözü (Kur'an'ı) hiç düşünmediler
mi? Yoksa kendilerine, daha önce geçmişteki
atalarına gelmeyen bir şey mi geldi?
69.
Yoksa Peygamberlerini henüz tanımadılar da
bu yüzden mi onu inkâr ediyorlar?
70.
Yoksa onda bir cinnet olduğunu mu
söylüyorlar? Hayır; o, kendilerine hakkı
getirmiştir. Onların çoğu ise haktan
hoşlanmamaktadırlar.
Bu ayetler gösteriyor ki inkarcıların
Kur’an’a sırt çevirmeleri ve Hz. Muhammed’in
peygamberliğini kabul etmemeleri hiçbir
haklı sebebe dayanmamaktadır. Zira onlar
Kur’an üzerinde yeterince düşünmüşlerdi; ya
da en azından, yeterince düşünmek fırsatını
bulmuşlardı. Ayrıca, Hz. Muhammed (s.a.)in
tebliği, mesela ataları Hz. İsmail’in
tebliğinin bir devamı idi; yani onlar, Hak
Dini büsbütün tanımaz değillerdi.
Resulullah’ın dürüst ve güvenilir bir insan
olduğunu pek ala bilirlerdi; akıllı ve zeki
olduğundan şüpheleri yoktu. Bununla beraber
yine de inanmıyorlardı, çünkü haktan, yani
doğruluktan, gerçekten ve dürüstlükten
hoşlanmıyorlardı. Kendileri hakka uyacakları
yerde, hakkı kendi arzu ve isteklerine
uydurmaya kalkışıyorlardı.
71.
Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine
uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda
bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz
onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat
onlar kendi şereflerine sırt çevirdiIer.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre ayetteki
şan ve şereften maksat, buna vesile olan
Kur’an’dır. Nitekim, İslam’dan önce
Arapların hakimiyetleri Yarımada’nın
sınırlarını aşmazken, Kur’an-ı Kerim ve bu
yüce Kitab’ın kendisine indiği Hz. Muhammed,
bu milletin ismini ebedileştirmekle
kalmamış, ayrıca Kur’an yoluna koyulan pek
çok milletleri de cihanın en büyük
ümmetlerinden biri olmak şerefine
ulaştırmıştır.
72.
(Resûlüm!) Yoksa sen onlardan bir karşılık
mı istiyorsun? Rabbinin vereceği daha
hayırlıdır. O, rızık verenlerin en
hayırlısıdır.
73.
Gerçek şu ki sen onları doğru bir yola
çağırıyorsun.
74.
Ahirete inanmayanlar ise, ısrarla yoldan
çıkmaktadırlar.
75.
Eğer onlara acıyıp da içinde bulundukları
sıkıntıyı giderseydik, iyice körleşerek
azgınlıklarında direnirlerdi.
76.
Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de
yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve
niyazda da bulunmuyorlar.
77.
En nihayet üzerlerine, azabı çok şiddetli
bir kapı açtığımız zaman, bir de bakarsın ki
onlar orada şaşkın ve ümitsiz kalmışlardır!
78.
O, sizin için kulakları, gözleri ve
gönülleri yaratandır. Ne de az
şükrediyorsunuz!
79.
Ve O, sizi yeryüzünde yaratıp türetendir.
Sırf O'nun huzurunda toplanacaksınız.
80.
Ve O, yaşatan ve öldürendir; gecenin ve
gündüzün değişmesi O'nun eseridir. Hâla
aklınızı kullanmaz mısınız!
81.
Buna rağmen onlar, öncekilerin dedikleri
gibi dediler.
82.
Dediler ki: Sahi biz, ölüp de bir toprak ve
kemik yığını haline gelmişken, mutlaka
yeniden diriltileceğiz öyle mi?
83.
Hakikaten, gerek bize, gerekse daha önce
atalarımıza böyle bir vaadde bulunuldu;
(fakat) bu geçmiştekilerin masallarından
başka bir şey değildir!
84.
(Resûlüm!) de ki: Eğer biliyorsanız
(söyleyin bakalım), bu dünya ve onda
bulunanlar kime aittir?
85.
"Allah'a aittir" diyecekler. Öyle ise siz
hiç düşünüp taşınmaz mısınız! de.
86.
Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın
Rabbi kimdir? diye sor.
87.
"(Bunlar da) Allah'ındır" diyecekler. Şu
halde siz Allah'tan korkmaz mısınız! de.
88.
Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin
melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin
elinde olan, kendisi her şeyi koruyup
kollayan, fakat kendisi korunmayan (buna
muhtaç olmayan) kimdir? diye sor.
89.
"(Bunların hepsi) Allah'ındır" diyecekler.
Öyle ise nasıl olup da büyüye
kapılıyorsunuz? de.
Bu ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere
cahiliye devri Arapları ile onların
kalıntıları olan inatçı müşrikler, esasen
Allah’ın varlığına ve O’nun kainat
üzerindeki hakimiyet ve tasarrufuna
inanıyorlardı. Bununla beraber, 83. Ayetten
anlaşılacağı üzere, Hz. Muhammed’in
risaletine, onun tebliğ ettiği İslam dinine
ve Kur’an-ı Kerim’e inanmıyorlardı. Ayrıca,
82. Ayette tasrih edildiği gibi, özellikle
öldükten sonra tekrar dirilmeyi yani ahiret
gününü kabul etmiyorlardı.
90.
Doğrusu biz onlara gerçeği getirdik; onlar
ise hakikaten yalancılardır.
91.
Allah evlât edinmemiştir; O'nunla beraber
hiçbir tanrı da yoktur. Aksi takdirde her
tanrı kendi yarattığını sevk ve idare eder
ve mutlaka onlardan biri diğerine galebe
çalardı. Allah, onların (müşriklerin)
yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.
Görüldüğü gibi bu ayet ile, birden fazla
tanrı inancının,kainatın varoluşu ve
işleyişindeki nizam ile ters düştüğü ortaya
konmuştur. Buna göre kainatın varlık ve
nizamındaki mükemmellik, Allah’ın varlık ve
birliğinin bir ifadesi ve delilidir.
92.
Allah, gaybı da şehâdeti de bilendir. O,
müşriklerin ortak koştukları şeylerden çok
yüce ve münezzehtir.
Gayb ve şehadet,iki ayrı bilgi alanını
ifade eder. Gayb alanına giren malumat, akıl
ve duyu organlarının idrak gücünü aşan,
ancak bir kısım kabiliyetlerin bir ölçüde
sezebildikleri, bununla beraber, en doğru
bir şekilde vahiy yolu ile bize intikal eden
bilgilerdir. Esasen gayb ile bize intikal
eden bilgilerdir. Esasen gayb alanı,
bilgiden ziyade bir iman alanıdır. Nitekim
Bakara suresinin başında da işaret edildiği
gibi, “Amentü” de ifadesini bulan iman
esasları hakkındaki bilgilerimiz, bu tür
bilgilerdir.
Şehadet ise, gaybın aksine, tecrübe ve
müşahede sahasına giren duyulur alem ile bu
aleme ait eşya ve olayları ifade eder.
93.
(Resûlüm!) De ki: "Rabbim! Eğer onlara
yöneltilen tehdidi (dünyevî sıkıntıyı ve
uhrevî azabı) mutlaka bana göstereceksen.
94.
Bu durumda beni zalimler topluluğunun içinde
bulundurma, Rabbim!"
95.
Biz, onlara yönelttiğimiz tehdidi sana
göstermeye elbette ki kadiriz.
96.
Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz
onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi
bilmekteyiz.
97.
Ve de ki: Rabbim! Şeytanların
kışkırtmalarından sana sığınırım!
98.
Onların yanımda bulunmalarından da sana
sığınırım, Rabbim!
99.
Nihayet onlardan (müşriklerden) birine ölüm
gelip çattığında: "Rabbim! der, beni geri
gönder;"
100.
"Ta ki boşa geçirdiğim dünyada iyi iş (ve
hareketler) yapayım." Hayır! Onun söylediği
bu söz (boş) laftan ibarettir. Onların
gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne
kadar (süren) bir berzah vardır.
Sözlükte “engel” anlamına gelen “berzah”,
ölüm ile başlayıp, yeniden dirilmeye kadar
geçen süreyi ifade eden dini bir terimdir.
101.
Sûra üflendiği zaman artık aralarında
akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini
de arayıp sormazlar.
102.
Artık kimlerin (sevap) tartılan ağır
basarsa, işte asıl bunlar kurtuluşa
erenlerdir.
103.
Kimlerin de tartıları hafif gelirse, artık
bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir;
(çünkü onlar) ebedî cehennemdedirler.
104.
Ateş yüzlerini yakar; orada suratları çirkin
ve gülünç bir halde bulunurlar.
Allah Teala, büyük bir nimet olan dünya
hayatını şirkle, inkarcılıkla ve kötülükler
işleyerek geçirdikten sonra, ölümün dehşeti
karşısında, iş işten geçince uyanan, ancak
cehennem azabına uğramaktan kurtulamayan
bedbahtlara o zaman yönelteceği hitabı ve
onların acz ve itiraflarını şöyle ifade
buyuruyor:
105.
Size âyetlerim okunurdu da, siz onları
yalanlardınız değil mi?
106.
Derler ki: Rabbimiz! Azgınlığımız bizi
altetti; biz, bir sapıklar topluluğu idik.
107.
Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer bir daha
(ettiklerimize) dönersek, artık belli ki biz
zalim insanlarız.
108.
Buyurur ki: Alçaldıkça alçalın orada! Bana
karşı konuşmayın artık!
109.
Zira kullarımdan bir zümre: Rabbimiz! Biz
iman ettik; öyle ise bizi affet; bize acı!
Sen, merhametlilerin en iyisisin,
demişlerdi.
110.
İşte siz onları alaya aldınız; sonunda onlar
(ile alay etmeniz) size beni yâdetmeyi
unutturdu, siz onlara gülüyordunuz.
111.
Bugün ben onlara, sabrettiklerinin
karşılığını verdim; onlar, hakikaten
muratlarına erenlerdir.
112.
(Allah inkârcılara) "Yeryüzünde kaç yıl
kaldınız?" diye sorar.
113.
"Bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık.
İşte sayanlara sor" derler.
114.
Buyurur: Sadece az bir süre kaldınız; keşke
siz (bunu) bilmiş olsaydınız!
115.
Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin
hakikaten huzurumuza geri
getirilmeyeceğinizi mi sandınız?
Ayetten de anlaşılacağı üzere, dünyadaki
bütün canlılar içinde vazife ve sorumluluk
taşıyan yegane varlık insandır. Esasen insan
hayatını anlamlı kılan, ona değer katan
temel özellik, insanın bir vazife ve
sorumluluk varlığı oluşudur. Bu sebeple,
vazifelerini ihmal eden ve sorumsuz bir
hayat yaşayan insanlar, gerçek anlamda
insanlık değerini yitirmiş olurlar. Bu
dünyada bir kısım insanlar, insanlığının
gereği olan vazifeleri ihmal etmiş ve
bunların sorumluluğundan kurtulmuş
olabilirler. Ancak, yukarıdaki ayet açıkça
gösteriyor ki, ilahi sorumluluktan kurtulmak
ve Allah’ın huzurunda hesap vermekten kaçmak
hiç kimse için mümkün değildir. Bunun aksini
düşünmek, ahlak nizamını ve bu nizamın
temeli olan mutlak adaleti inkar etmek
sonucuna götürür.
116.
Mutlak hakim ve hak olan Allah, çok yücedir.
O'ndan başka tanrı yoktur, O, yüce Arş'ın
sahibidir.
117.
Her kim Allah ile birlikte diğer bir tanrıya
taparsa, -ki bu hususla ilgili hiçbir delili
yoktur- o kimsenin hesabı ancak Rabbinin
nezdindedir. Şurası muhakkak ki kâfirler
iflah olmaz.
118.
(Resûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et
Rabbim! Sen merhametlilerin en iyisisin.

Adı: Sure adını ilk ayetindeki
"el-Mü'minûn" kelimesinden almaktadır.
Özellikle ilk âyetlerinde kurtuluşa eren
müminlerin ibadetlerinden, ahlâki
yaşayışlarından ve nâil olacakları uhrevî
nimetlerden bahsedildiği için sûre "el-Mü'minûn"
adını almıştır.
Nüzul Zamanı: Surenin gerek
üslûb, gerekse ele aldığı konu onun
Risalet'in Mekke döneminin ortalarında
indirildiğini ortaya koymaktadır. Ayetleri
okurken, işkenceler daha henüz vahşet
derecesine ulaşmamışsa da, Hz. Peygamber'le
(s.a) Mekkeli kâfirler arasında çetin bir
mücadelenin başlamış olduğunu seziyoruz.
Sure'nin sahih rivayetlere göre Risalet'in
ortalarında meydana gelen 'kıtlık' senesinde
indiği anlaşılıyor.
Öte yandan, Urve bin Zubeyr'den rivayet
edilen bir hadise göre, surenin indiği
günlerde İslâm'a girmiş olan Hz. Ömer (r.a)
şöyle demiştir: "Bu sure indiğinde ben de Hz.
Peygamber'in (s.a) yanındaydım ve onun
durumunu gözlüyordum. Vahy hali bittiğinde
Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdular:
"Şimdi bana on ayet geldi ki, onlara uyan
kesinlikle Cennete girecektir." Sonra da
Sure'nin başlangıç ayetlerini okudular."
(Ahmed ibn Hanbel, Tirmizî, Neseî,
Hakim.)
Ana Tema ve Konular: Sure'nin
ana teması, Hz. Peygamber'in (s.a) getirdiği
mesajı kabul ve izlemeye çağrı olup, tüm
sure bu tema çerçevesinde dönmektedir.
ÖZET
1-11 Hz. Peygamber'in (s.a) mesajını kabul
edenlerin bu tür soylu karakter
niteliklerini kazanmış olması Mesajın
doğruluğunun pratik kanıtıdır.
12-22 Bu bölümde, insan da içinde olmak
üzere, tüm kainatı; insanları tevhid ve
ahiret inancına çağıran Hz. Peygamber'in
(s.a) mesajının gerçekliğinin açık bir
delili olduğunu vurgulamak için insanın ve
kaniatın yaratılışına dikkat çekilmektedir.
23-54 Sonra, önceki rasullerle kavimlerinin
hikayeleri anlatılarak mesajın doğruluğuna
tarihi deliller getirilmekte ve şu gerçekler
vurgulanmaktadır:
(a) Düşmanların Hz. Muhammed'in (s.a)
mesajına karşı yükselttikleri itirazlar ve
şüpheler yeni değildir. Aynı itiraz ve
şüpheler bizzat Allah'ın elçileri olarak
kabul ettikleri önceki peygamberlere karşı
da yükseltilmiştir. Bu yüzden, tarihten bir
ders almalı ve peyamberlerin mi, yoksa
onlara karşı çıkanların mı doğru yolda
olduklarına karar vermelidirler.
(b) Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği tevhid
mesajı ve ahiret inancı öteki rasullerin de
getirdiği şeyin aynısıdır, bu durumda kabul
edilmemeleri için gerçekçi bir durum yoktur.
(c) Mekkeli müşrikler, peygamberlerin
mesajını reddetmiş bulunan toplumların
karşılaştığı sonuçlardan ders almalıdırlar.
(d) Bütün peygamberler Allah'dan tek ve aynı
dini getirmişlerdir ve hepsi de tek ve aynı
ümmetin üyeleridir. Başka tüm dinler, bizzat
insanların kendileri tarafından uydurulmuş
olup, Allah'tan gelme değildir.
55-67 Rasullerin hikayeleri anlatıldıktan
sonra temel bir ilke ortaya konmaktadır:
Dünya hayatındaki başarı ve mutluluk, Allah
katındaki kurtuluş ve başarı için bir ölçü
değildir. Eğer bazı kişiler veya herhangi
bir kişi dünyada zengin, güçlü ve refah
içindeyse, bu hiçbir zaman bu kişi veya
kişilerin Allah'ın sevgilileri olduğu
anlamına gelmez. Aynı şekilde, diğerlerinin
yoksulluğu ve başlarına gelen felaketler,
Allah'ın onlardan razı olmadığının bir
delili değildir. Gerçek ölçü iman (veya
küfür) ve takva (veya zıddı) dır. Hz.
Peygamber'in (s.a) düşmanları, zenginlikleri
dolayısıyla Allah'ın ve tanrılarının
kendilerinden razı oldukları inancına
kapılan Mekke ileri gelenleri (ve onların
izleyicileri) olduğundan, bu açıklama
gerekliydi. Öte yandan Hz. Muhammed (s.a) ve
izleyicileri yoksul ve çaresiz bir durumda
oldukları gerçeğinden hareketle, Allah'ın
onlardan razı olmadığını ve tanrılarının da
kendilerini lanetlediğini iddia ediyorlardı.
68-77 Bu bölümde, müşrikler, Hz. Muhammed'in
(s.a) Allah'ın gerçekten peygamberi olduğu
konusunda ikna etmek için çeşitli deliller
sıralanmaktadır. Sonra da, kıtlığın (ayet
75-76) yalnızca bir uyarı olduğu
anlatılmakta ve "iyisi mi, yolunuzu
doğrultun, yoksa korkunç bir azaba
uğratılacaksınız" denmektedir.
78-95 Müşrikler, Hz. Peygamber'in (s.a)
mesajının açık delilleri olması nedeniyle,
yeniden kainattaki ve bizzat kendilerindeki
"ayetler"i gözlemeye çağrılmaktadırlar.
96-97 Hz. Peygamber'e (s.a) düşmanların kötü
davranışlarına misilleme olarak herhangi
yanlış bir yola girmemesi ve şeytanın
dürtmelerine karşı korunması söylenmektedir.
98-118 Bu son bölümde, gerçeğin düşmanları
ahirette hesap verecekleri ve müminlere
yaptıkları işkencelerin sonuçlarına
katlanacakları, dolayısıyla yollarını
düzeltmeleri konusunda uyarılmaktadırlar.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|