|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
İnsanların hesaba çekilecekleri (gün)
yaklaştı. Hal böyle iken onlar, hala gaflet
içinde yüz çeviriyorlar. (aldırmıyorlar)
2.
Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir
ihtar gelse, onlar bunu, hep alaya alarak
dinlerler.
3.
Kalpleri hep eğlencede(gaflette),hem o
zalimler şu gizli fısıltıyı yaptılar: Bu
(Muhammed), sizin gibi bir beşer olmaktan
başka nedir ki! Siz şimdi gözünüz göre göre
büyüye mi kapılıyorsunuz?
4.
(Peygamber) dedi ki: Rabbim, yerde ve gökte
(söylenmiş) her sözü bilir. O, hakkıyla
işiten ve bilendir.
5.
"Hayır, dediler, (bunlar) saçma sapan
rüyalardır; bilakis onu kendisi uydurmuştur;
belki de o, şairdir. (Eğer öyle değilse)
bize hemen, öncekilere gönderilenin benzeri
bir âyet getirsin."
6.
Bunlardan önce helâk ettiğimiz hiçbir belde
iman etmemişti; şimdi bunlar mı iman
edecekler?
7.
Biz, senden önce de, kendilerine vahiy
verdiğimiz kişilerden başkasını peygamber
olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız
bilenlerden sorunuz.
Bu ayette geçen “ehlü’z-zikr” yani
“bilenler”den maksat, müfessirlere göre,
Tevrat ve İncil hakkında doğru ve yeterli
bilgisi olan ehl-i kitap alimleridir.
8.
Biz onları (peygamberleri), yemek yemez
birer (cansız) ceset olarak yaratmadık.
Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.
9.
Sonra onlara (verdiğimiz) sözü yerine
getirdik; böylece, hem onları hem de
dilediğimiz (başka) kimseleri kurtuluşa
erdirdik; müsrifleri de helâk ettik.
Burada müsriflerden maksat, iman ve
hidayete ermek için kendilerine sunulan
fırsatları değerlendirmeyen, peygamberleri
yalanlamakta ısrar eden kafirlerdir.
10.
Andolsun, size içinde sizin için öğüt
bulunan bir kitap indirdik. Hâla akıllanmaz
mısınız?
11.
Zalim olan nice beldeyi kırıp geçirdik;
arkasından da nice başka topluluklar vücuda
getirdik.
12.
Azabımızı hissettiklerinde bir de bakarsın
ki oralardan (azap bölgesinden) kaçıyorlar!
13.
"Kaçmayın! İçinde bulunduğunuz refaha ve
yurtlarınıza dönün! Çünkü size sorular
sorulacak!"
14.
"Vay başımıza gelenlere! dediler; gerçekten
biz zalim insanlarmışız."
15.
Biz kendilerini, kuruyup biçilmiş ekine,
sönmüş ateşe çevirinceye kadar bu feryatları
sürüp gider.
16.
Biz, göğü, yeri ve bunlar arasındakileri,
oyuncular (işi, eğlencesi) olarak
yaratmadık.
17.
Eğer bir eğlence edinmek isteseydik, onu
kendi tarafımızdan edinirdik. (Bu irademizin
eseri olurdu. Ama) biz (bunu) yapanlardan
değiliz.
18.
Bilakis biz, hakkı bâtılın tepesine
bindiririz de o, bâtılın işini bitirir. Bir
de bakarsınız ki, bâtıl yok olup gitmiştir.
(Allah'a) yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı
yazıklar olsun size!
19.
Göklerde ve yerde kimler varsa O'na aittir.
O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet
hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar.
20.
Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz
(Allah'ı) tesbih ederler.
21.
Yoksa (o müşrikler), yerden birtakım
tanrılar edindiler de, (ölüleri) onlar mı
diriltecekler?
22.
Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar
bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı)
kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş'ın
Rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları
sıfatlardan münezzehtir.
Bu ayet, Allah’ın birliğini gösteren en
güçlü delillerden birini ortaya koymaktadır.
Bu delil, alemin nizamıdır. Gerçekten, eğer
birden fazla ilah olsaydı, bunlar ya birbiri
ile anlaşır veya anlaşamazlardı. Birbiri ile
anlaştıkları, beraberce aynı şeyi
yaptıkları, yarattıkları, aleme beraberce
nizam verdikleri takdirde, ya biri diğerine
muhtaç olurdu ki, muhtaç olan ilah olamaz;
veya yardıma muhtaç olamazdı; bu durumda da
diğerlerinin varlığı gereksiz olurdu. Şu
halde Allah birdir. Öte yandan, eğer bu
ilahlar birbirleri ile anlaşamazlar, birinin
yaptığına, yarattığına diğeri karşı çıkarsa,
o zaman da alemde nizamdan eser kalmaz;
ayette de buyurulduğu gibi “Yer ve gök
bozulup giderdi.” Halbuki alemde eşsiz bir
nizam mevcuttur. Şu halde Allah vardır ve
birdir.
23.
Allah, yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar
ise sorguya çekileceklerdir.
24.
Yoksa O'ndan başka birtakım tanrılar mı
edindiler? De ki: Haydi delillerinizi
getirin! İşte benimle beraber olanların
Kitab'ı ve benden öncekilerin Kitab'ı.
Hayır, onların çoğu hakkı bilmezler; bu
yüzden de yüz çevirirler.
25.
Senden önce hiçbir resûl göndermedik ki ona:
"Benden başka İlâh yoktur; şu halde bana
kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım.
26.
Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi,
dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir.
Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar
olmuş kullardır.
27.
O'ndan (emir almazdan) önce konuşmazlar;
onlar, sadece O'nun emri ile hareket
ederler.
28.
Allah, onların önlerindekini de,
arkalarındakini de (yaptıklarını da,
yapacaklarını da) bilir. Allah rızasına
ulaşmış olanlardan başkasına şefaat
etmezler. Onlar, Allah korkusundan
titrerler!
29.
Onlardan her kim: "Tanrı O değil, benim!"
derse, biz onu cehennemle cezalandırırız.
İşte biz, zalimlere böyle ceza veririz!
30.
İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir
halde iken bizim, onları birbirinden
kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan
yarattığımızı görüp düşünmediler mi? Yine de
inanmazlar mı?
Tabiat ilimlerindeki gelişmeler, bu
ayetin daha iyi anlaşılmasına yardımcı
olmuştur. Nitekim, bazı ilim adamlarına göre
uzaydaki cisimler, vaktiyle bir gaz kütlesi
halinde idi. Zamanla, bu gaz kütlesinden
küreler halinde parçalar kopmuş ve uzay
boşluğuna fırlamıştır. Aynı şekilde,
dünyamız da, bir gaz kütlesi olan güneşten
kopmuş ve zaman içinde soğuyarak kabuk
bağlamıştır. Bu arada, dünyamızdan yükselen
gazlar ve buharlar, yoğunlaşarak yağmur
şeklinde tekrar dünyaya dökülmüş ve böylece
denizler ve okyanuslar meydana gelmiş, suda
yosunlaşma ile başlayan canlılar, ilahi
kanunlara göre gelişmiştir. Allah en
mükemmel canlı türü olarak da yine içinde
suyun bulunduğu özel bir çamurdan insanı
yaratmıştır.
31.
Onları sarsmasın diye yeryüzünde bir takım
dağlar diktik. Orada geniş geniş yollar
açtık; ta ki maksatlarına ulaşsınlar.
32.
Biz, gökyüzünü korunmuş bir tavan gibi
yaptık. Onlar ise, gökyüzünün âyetlerinden
yüz çevirirler.
“Korunmuş tavan” bir benzetmedir. Dünyayı
saran atmosfer ve onun ötesindeki gök
cisimleri akıllara hayret verecek bir düzen
ve denge içinde yaratılmıştır ve bu düzen
korunmaktadır.
Müfessirlere göre, burada, inkarcıların yüz
çevirdikleri ifade buyurulan “gök yüzünün
ayetleri”nden maksat; her biri, Allah’ın
varlığının ve kudretinin birer delili olan
ay, güneş ve diğer gök cisimleridir.
33.
O, geceyi, gündüzü, güneşi, ayı...
yaratandır. Her biri bir yörüngede
yüzmektedirler.
34.
Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik
vermedik. Şimdi sen ölürsen, sanki onlar
ebedî mi kalacaklar?
35.
Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak
sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve
siz, ancak bize döndürüleceksiniz.
36.
(Resûlüm!) Kâfirler seni gördükleri zaman:
"Sizin ilâhlarınızı diline dolayan bu mu?"
diyerek seni hep alaya alırlar. Halbuki
onlar, çok esirgeyici Allah'ın Kitabını
inkâr edenlerin ta kendileridir.
37.
İnsan, aceleci (bir tabiatta) yaratılmıştır.
Size âyetlerimi göstereceğim; benden acele
istemeyin.
38.
"Eğer, diyorlar, doğru iseniz, ne zaman
(gerçekleşecek) bu tehdit?"
39.
İnkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından
(saran) ateşi savamayacakları, kendilerine
yardım dahi edilmeyeceği zamanı bir
bilselerdi!
40.
Bilâkis kendilerine o (kıyamet) öyle âni
gelir ki, onları şaşırtır. Artık, ne
reddedebilirler onu, ne de kendilerine
mühlet verilir.
41.
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de
alay edildi; ama onları alaya alanları, o
alay konusu ettikleri şey kuşatıverdi.
42.
De ki: Allah'a karşı sizi gece gündüz kim
koruyacak? Buna rağmen onlar Rablerini
anmaktan yüz çevirirler.
43.
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak
birtakım ilâhları mı var? (O ilâh dedikleri
şeyler) kendilerine bile yardım edecek güçte
değildirler. Onlar bizden de alâka ve destek
görmezler.
44.
Evet, onları da, atalarını da barındırdık.
Nihayet ömür kendilerine (hiç bitmeyecek
gibi) uzun geldi. Oysa onlar, bizim gelip
(kâfirlere ait) araziyi çevresinden
eksilteceğimizi görmezler mi? Şu halde,
üstün gelen onlar mı?
Müfessirlerin yorumuna göre ayette,
Allah’ın, çevresinden eksilteceğini haber
verdiği arazi, müşriklerin o zaman üzerinde
yaşadıkları topraklardır. Bu ayet Mekke’de
indiğine göre, Allah Teala’nın Resulüne,
müşriklerin yaşadığı toprakların, bir zaman
sonra müslümanların eline geçeceğini
müjdelemesi, Kur’an’ın bir mucizesidir. Bazı
müfessirlere göre ise sure Mekki olmakla
beraber bu ayet Medine’de nazil olmuştur.
Buna göre meal: “...çevresinden eksiltmekle
olduğumuzu” şeklinde olacaktır. Araziyi
eksiltmekten maksat, müşriklerin toprak
kaybetmeleridir ki bu da müslümanların
fetihleri ile gerçekleşmiştir.
45.
De ki: Ben, sadece, vahiy ile sizi ikaz
ediyorum. Fakat, sağır olanlar, ikaz
edildikleri zaman bu çağrıyı duymazlar.
46.
Andolsun, onlara Rabbinin azabından ufak bir
esinti dokunsa, hiç şüphesiz, "Vah bize!
Hakikaten biz zalim kimselermişiz!" derler.
47.
Biz, kıyamet günü için adalet terazileri
kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde
haksızlık edilmez. (Yapılan iş,) bir hardal
tanesi kadar dahi olsa, onu (adalet
terazisine) getiririz. Hesap gören olarak
biz (herkese) yeteriz.
48.
Andolsun biz, Musa ve Harun'a, takvâ
sahipleri için bir ışık, bir öğüt ve
Furkan'ı verdik.
Ayetteki “Furkan” kelimesinin, terim
olarak anlamı, hakkı batıldan, yani iyi ve
doğru olanı, kötü ve yanlış olandan ayıran,
bunun için ölçüler getiren şey demektir ki,
Kur’an-ı Kerim’de bu kelime, daha ziyade
semavi kitaplar için kullanılmıştır. Nitekim
Kur’an’ın bir adı da Furkan’dır.
49.
(O takvâ sahipleri ki) onlar, görmedikleri
halde Rablerine candan saygı gösterirler.
Yine onlar, kıyametten korkan kimselerdir.
50.
İşte bu (Kur'an) da, bizim indirdiğimiz
hayırlı ve faydalı bir öğüttür. Şimdi onu
inkâr mı ediyorsunuz?
51.
Andolsun biz İbrahim'e daha önce rüşdünü
vermiştik. Biz onu iyi tanırdık.
Tefsirlerde, ayetteki “rüşd” kelimesinin
peygamberlik anlamına, yahut Hz. İbrahim’in
risaletten önce de sahip olduğu hidayet ve
doğruluk manasına geldiği belirtilmiştir.
52.
O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip
tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor?
demişti.
53.
Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar
kimseler bulduk.
54.
Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir
sapıklık içindesiniz, dedi.
55.
Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa
sen oyunbazlardan biri misin?
56.
Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı
göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna
şahitlik edenlerdenim.
57.
Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp
gittikten sonra putlarınıza bir oyun
oynayacağım!
Hz.İbrahim’in bu sözü gizli olarak
söylediği ve kendisini sadece bir kişinin
duyduğu rivayeti de vardır.
58.
Sonunda İbrahim onları paramparça etti.
Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona
müracaat ederler diye.
Tefsirlerde nakledildiğine göre Hz.İbrahim,
putları kırdıktan sonra baltayı, sağlam
bıraktığı büyük putun boynuna asmıştı. Bir
bayram şenliğine giden halk, dönüşte
putların kırılmış olduğunu gördüler.
59.
Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o,
zalimlerden biridir, dediler.
60.
(Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç
duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş,
dediler.
61.
O halde, dediler, onu hemen insanların gözü
önüne getirin. Belki şahitlik ederler.
62.
Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim?
dediler.
63.
Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi
onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
64.
Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp
(kendi kendilerine) "Zalimler sizlersiniz,
sizler!" dediler.
Ayet şu şekilde de anlaşılmıştır: Sonra
birbirlerine dönerek “(Putları yalnız ve
savunmasız bıraktığımız için) asıl siz
zalimsiniz” diyerek birbirlerini suçladılar.
65.
Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına
döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ
biliyorsun, dediler.
66.
İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da,
size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye
hâla tapacak mısınız?
67.
Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz
şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz
mısınız?
68.
(Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu
da tanrılarınıza yardım edin! dediler.
Hz.İbrahim’in kavmi, bu teklifi kabul
ederek onu yakmak için büyük bir ateş
hazırladılar ve eli kolu bağlı olarak ateşe
attılar. İbrahim (a.s.) ise, “Bana Allah’ın
sahip çıkması yeter; O ne güzel bir sahip!”
diyerek Allah’a sığınıyordu.
69.
"Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik
ol!" dedik.
70.
Böylece ona bir tuzak kurmak istediler;
fakat biz onları, daha çok hüsrana
uğrayanlar durumuna soktuk.
71.
Biz, onu ve Lût'u kurtararak, içinde cümle
âleme bereketler verdiğimiz ülkeye
ulaştırdık.
Hz. İbrahim, eşi Sare ve yeğeni veya
amcazedesi Lut, putperestlerin elinden
kurtarılmış, irşadlarını yayacakları bir
ülkeye ulaştırılmışlardı.
Müfessirlere göre bu bereketli ülke, Şam ve
Filistin yöreleridir. Bu yörelerin cümle
alem için bereketli olması ise,
peygamberlerin pek çoğunun oralarda
yetişmesi ve dinlerini oralardan
yaymalarından ileri gelmektedir.
72.
Ona (İbrahim'e), İshak'ı ve fazladan bir
bağış olmak üzere Ya'kub'u lütfettik;
herbirini sâlih insanlar yaptık.
73.
Onları, emrimiz uyarınca doğru yolu gösteren
önderler yaptık ve kendilerine hayırlı işler
yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi
vahyettik. Onlar, daima bize ibadet eden
kimselerdi.
74.
Lût'a gelince, ona da hüküm (hakimlik,
peygamberlik, hükümdarlık) ve ilim verdik;
onu, çirkin işler yapmakta olan memleketten
kurtardık. Zira onlar (o memleketin halkı),
gerçekten fena işler yapan kötü bir kavimdi.
75.
Onu (Lût'u) rahmetimize kabul ettik; çünkü
o, sâlihlerden idi.
76.
Daha önce Nuh da dua etmiş, biz onun duasını
kabul etmiştik. Böylece, kendisini ve (iman
eden) yakınlarını büyük sıkıntıdan
kurtarmıştık.
77.
Onu, âyetlerimizi inkâr eden kavimden
koruduk. Gerçekten onlar, fena bir kavim
idi; bu yüzden topunu birden (suya) gömdük.
Müfessir Beyzavi’ye göre, Hz. Nuh’un
kavmi, hem hakkı yalanlamışlar, hem de kötü
ve zararlı faaliyetlerde bulunmuşlardı. Bu
iki fenalık bir kavimde bulundu mu, Allah
mutlaka o kavmi helak eder.
78.
Davud ve Süleyman'ı da (an). Bir zaman, bir
ekin konusunda hüküm veriyorlardı: bir gurup
insanın koyun sürüsü, geceleyin başıboş bir
vaziyette bu ekinin içine dağılıp ziyan
vermişti. Biz onların hükmünü görüp bilmekte
idik.
Tefsirlerde anlatıldığına göre, ekin
sahibi ile koyun sürüsü sahipleri arasındaki
davada hakimlik yapan Davud ile Süleyman,
farklı hükümler vermişler idi. Hz. Davud,
tahrip edilen ekinin kıymetinin, koyunların
kıymetine denk olduğunu göz önüne alarak,
koyunların ekin sahibine tazminat olarak
verilmesine hükmetmişti. Oğlu Süleyman ise,
şu hükme varmıştı: Ekin tarlası koyun
sahiplerine verilmeli, onlar, ziyandan
önceki haline gelinceye kadar tarlanın
bakımını üslenmelidirler. Koyunlar da tarla
sahibine verilmeli, tarlası eski bakımlı
haline gelinceye kadar bu koyunların
sütünden, yününden ve kuzularından
yararlandırılmalıdır. Hz. Davud, oğlunun bu
ictihadını beğenerek kendi görüşünden
vazgeçmişti.
79.
Böylece bunu (bu fetvayı) Süleyman'a biz
anlatmıştık. Biz, onların her birine hüküm
(hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim verdik.
Kuşları ve tesbih eden dağları da Davud'a
boyun eğdirdik. (Bunları) biz yapmaktayız.
Kur’an-ı Kerim’in bir çok yerinde güneş,
ay, gece, gündüz, denizler, dağlar gibi
tabii varlık ve olayların insana müsahhar
kılındığı, boyun eğdirildiği ifade buyurulur;
bundan maksat, bundan, insanların
istifadesine sunulduğunu anlatmak ve
insanların bunlardan olabildiğince
yararlanmasını öğütlemektir. Dağların
tesbihi bütün tabii varlıklar gibi onların
da, en ufak bir sapma göstermeksizin ilahi
kanuna boyun eğmeleri veya bizim anladığımız
bir dil ile Allah’ı anıp tenzih etmeleri
şeklinde anlaşılabilir.
80.
Ona, savaş sıkıntılarınızdan sizi koruması
için zırh yapmayı öğrettik. Artık şükredecek
misiniz?
81.
Süleyman'ın emrine de kasırga (gibi esen)
rüzgârı verdik; onun emriyle içinde
bereketler yarattığımız yere doğru eserdi.
Biz herşeyi biliriz.
82.
Şeytanlar arasından da, onun için dalgıçlık
eden (ve inciler çıkaran) ve bundan başka
işler görenler vardı. Biz onları gözetim
altında tutuyorduk.
83.
Eyyub'u da (an). Hani Rabbine: "Başıma bu
dert geldi. Sen, merhametlilerin en
merhametlisisin" diye niyaz etmişti.
Müfessir Beyzavi’nin naklettiğine göre Hz.
Eyyub, varlıklı ve aile efradı geniş bir zat
idi. Fakat evinin yıkılması sonucu aile
fertlerinin çoğu öldü. Malı mülkü elinden
gitti. On yıldan fazla süren ağır bir bedeni
hastalığa müptela oldu. Bütün bu felaketlere
rağmen, halinden şikayet eder duruma
düşmemek ve takdire rızada sebat etmek için
durumunu Cenab-ı Hakk’a arzederek O’ndan
sıhhat ve afiyet istemekten çekiniyordu.
Nihayet eşinin ricası üzerine ancak
yukarıdaki ayette ifade buyurulan sözlerle
niyazda bulunmakla yetindi.
84.
Bunun üzerine biz, tarafımızdan bir rahmet
ve kulluk edenler için bir hatıra olmak
üzere onun duasını kabul ettik; kendisinde
dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik ve
ona aile efradını, ayrıca bunlarla birlikte
bir mislini daha verdik.
85.
İsmail'i, İdris'i ve Zülkifi de (yâdet).
Hepsi de sabreden kimselerdendi.
86.
Onları rahmetimize kabul ettik. Onlar
hakikaten iyi kimselerdendi.
87.
Zünnûn'u da (Yunus'u da zikret). O öfkeli
bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini
asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti.
Nihayet karanlıklar içinde: "Senden başka
hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim.
Gerçekten ben zalimlerden oldum!" diye niyaz
etti.
Zünnun, Yunus Peygamber’in lakabıdır ve
“balık sahibi” anlamına gelir. Ona bu lakap,
kendisini balık yuttuğu için verilmiştir.
Yunus (a.s.) uzun bir süre kavmini dine
davet etmiş, fakat inandıramayacağına kanaat
getirerek öfkeli bir halde, onlara isabet
edecek bir musibetten kendisini kurtarmak
için onları terkedip gitmişti. Başka bir
rivayete göre kavmine, inanmadıkları
takdirde bir azaba uğrayacaklarını
bildirmiş, ancak onlar tevbe edip imana
geldikleri için bu azap tahakkuk etmemişti.
Onların imana geldiklerinden habersiz olan
Hz. Yunus, belirttiği azabın vaktinde
tahakkuk etmediğini görünce kendisinin alay
mevzuu olacağını düşünerek kızgın bir halde
ayrılıp gitmişti. Bir gemi yolculuğunda,
fazla yükten gemi batmak üzere iken, yükünü
hafifletmek ve gemiyi kurtarmak için çekilen
kur’a sonucu denize atlamak zorunda kaldı.
Onu iri bir balık yuttu. İşte bu balığın
karnında Allah’a, ayette ifade buyurulan
duayı yaptı.
88.
Bunun üzerine onun duasını kabul ettik ve
onu kederden kurtardık. İşte biz müminleri
böyle kurtarırız.
89.
Zekeriyya'yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle
niyaz etmişti: Rabbim! Beni yalnız bırakma!
Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey
sonunda senindir).
90.
Biz onun da duasını kabul ettik ve ona
Yahya'yı verdik; eşini de kendisi için
(çocuk doğurmaya) elverişli kıldık. Onlar
(bütün bu peygamberler), hayır işlerinde
koşuşurlar, umarak ve korkarak bize
yalvarırlardı; onlar, bize karşı derin saygı
içindeydiler.
91.
Irzını iffetle korumuş olanı (Meryem'i de
an.) Biz ona ruhumuzdan üfledik; onu ve
oğlunu cümle âlem için bir ibret kıldık.
92.
Hakikaten bu (bütün peygamberler ve onlara
iman edenler) bir tek ümmet olarak sizin
ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle
ise bana kulluk edin.
93.
(İnsanlar) kendi aralarında (din ve devlet)
işlerinin birliğini bozdular. Halbuki hepsi
bize döneceklerdir.
94.
Bu durumda her kim mümin olarak iyi
davranışlar yaparsa onun çabasını
görmezlikten gelmek olmaz. Zira biz onu
yazmaktayız.
95.
Helâk ettiğimiz bir belde için artık
(yeniden mâmur olmak) imkânsızdır; çünkü
onlar geri dönemeyeceklerdir.
96.
Nihayet Ye'cûc ve Me'cûc (sedleri) açıldığı
ve onlar her tepeden akın ettiği zaman;
97.
Ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca,
birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır!
"Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten
biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz
zalim kimselermişiz."
94. ayette iyi davranışlarda bulunan
müminlerin çabalarının boşa çıkmayacağı
ifade buyuruldu. 95. Ayette, inkarcılıkları
ve kötü davranışları yüzünden helak
olanların, hayata dönmek veya tevbe etmek
imkanından yoksun oldukları için artık iyi
davranış ve makbul çabalarda bulunmaktan da
mahrum kaldıkları anlatıldı. 96. Ayette de,
bu insanların mahrumiyetlerinin, bir kıyamet
alameti olarak gösterilen Ye’cuc ve Me’cuc
sedlerinin açılmasına ve onların, her
tepeden yeryüzüne yayılmalarına, veya –başka
bir yoruma göre- insanların kabirlerinden
boşanmalarına kadar süreceğine işaret
edildi. 97. Ayet ise, inkarcı ve kötü
yaşayışlı kimselerin, ancak, vuku bulacağı
önceden bildirilen kıyametin gelip çattığını
görünce yanlış yolda olduklarını
anlayacaklarını, fakat artık kendilerini
kınamaktan öte bir şey yapamayacaklarını
ifade etmektedir.
98.
Siz ve Allah'ın dışında taptığınız şeyler
cehennem yakıtısınız. Siz oraya
gireceksiniz.
99.
Eğer onlar birer tanrı olsalardı oraya
(cehenneme) girmezlerdi. Halbuki hepsi
(tapanlar da tapılanlar da) orada ebedî
kalacaklardır.
100.
Orada onlara inim inim inlemek düşer. Yine
onlar orada (hiçbir iyi haber) duymazlar.
101.
Tarafımızdan kendilerine güzel âkıbet takdir
edilmiş olanlara gelince, işte bunlar
cehennemden uzak tutulurlar.
102.
Bunlar onun uğultusunu duymazlar;
gönüllerinin dilediği nimetler içinde ebedî
kalırlar.
103.
En büyük dehşet dahi onları tasalandırmaz.
Melekler kendilerini şöyle karşılar: İşte bu
size vâdedilmiş olan (mutlu) gününüzdür.
104.
(Düşün o) günü ki, yazılı kâğıtların
tomarını dürer gibi göğü toplayıp düreriz.
Tıpkı ilk yaratmaya başladığımız gibi onu
tekrar o hale getiririz. (Bu,) üzerimize
aldığımız bir vaad oldu. Biz, (vâdettiğimizi)
yaparız.
Tekrar o hale getirmekten maksat, ya her
şeyi yok etmek yahut da yok ettikten sonra
yeniden eski haline getirmek, diriltmektir.
105.
Andolsun Zikir'den sonra Zebur'da da:
"Yeryüzüne iyi kullarım vâris olacaktır"
diye yazmıştık.
Ayette geçen “Zikir”den maksat, -tercihe
şayan görüşe göre- Tevrat’tır. Ancak
müfessirler, “Zikir” tabirinin levh-i
mahfuz, “Zebur”un ise, Allah tarafından
inzal buyurulan bütün kitaplar olabileceğini
de belirtmişlerdir.
Kötülerin ve kötülüğün sürekli payidar
olamayacağını, iyiliğin asıl, kötülüğün ise
arızı olduğunu, hakimiyetin eninde sonunda
iyilerin eline geçmesinin mukadder olduğunu
anlatan bu ayet, İslam dininin dünya hayatı
konusundaki iyimserliğini ifade etmektedir.
106.
İşte bunda, (bize) kulluk eden bir kavim
için bir mesaj vardır.
107.
(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet
olarak gönderdik.
108.
De ki: Bana sadece, sizin ilâhınızın ancak
bir tek Allah olduğu vahyedildi. Hâla
müslüman olmayacak mısınız?
109.
Eğer yüz çevirirlerse de ki: (Bana
emrolunanı) hepinize açıkladım. Artık size
vâdolunan şey (mahşerde toplanma zamanınız)
yakın mı uzak mı, bilmiyorum.
110.
Şüphesiz Allah sözün açığını da bilir, gizli
tuttuklarınızı da bilir.
111.
Bilmiyorum, belki de o (azabın ertelenmesi),
sizi denemek ve bir zamana kadar sizi
(imkânlardan) faydalandırmak içindir.
112.
(Muhammed:) Rabbim! (Onlar hakkında)
adaletinle hükmünü ver. Bizim Rabbimiz
Rahmân'dır. Sizin anlattıklarınıza karşı
yardımı umulandır, dedi.
Müşriklerin anlattığı durum, güya ileride
müslümanların uğrayacağı zillet ve
mağlubiyet durumu idi. Onlar, akıllarınca,
kısa zamanda müslümanların zayıflayacağını,
sonra da İslam’ın büsbütün ortadan
kalkacağını savunuyorlardı. Ayetten
anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber, onların bu
temennilerine karşı Allah’ın yardımına
güveniyordu. Başka bir yoruma göre,
müşriklerin anlattıkları durumdan maksat,
onların, Kur’an’ “sihir, hayal
mahsulü,uydurma” gibi vasıflarla
nitelemeleridir, işte Hz. Muhammed (s.a.),
onların bu bühtanları karşısında Kur’an’ı
muzaffer kılmak için Allah’a sığınıyor ve
O’nun yardımına güveniyordu.

Adı: Bu surenin adı, içindeki
bir ayetten alınmamış, fakat birçok
peygamberin (enbiya) kıssasına değindiği
için "Enbiya" adını almıştır. Bununla
birlikte yine de sembolik bir isimdir.
Nüzul Zamanı: Hem surede ele
alınan konu, hem de üslûbu, surenin Hz.
Peygamber'in (s.a) Mekke hayatının üçüncü
safhasında indirildiğini göstermektedir. (Bkz.
En'am Suresi'nin giriş bölümü) .
Konu ve Başlıklar: Sure,
indirildiği dönemde Hz. Peygamber (s.a) ile
Mekke'nin ileri gelenleri arasında gündemde
olan çatışmaları ele alır ve peygamberler,
tehvid ve ahiret ile ilgili şüphe ve
itirazları cevaplandırır. Surede aynı
zamanda Mekke'nin ileri gelenleri de
Peygamber'e (s.a) kurdukları tuzaklar
nedeniyle azarlanmakta ve kötü amellerinin
sonuçları ile uyarılmaktadırlar. Onlara
davete karşı takındıkları ilgisiz ve sert
tutumdan vazgeçmeleri tavsiye edilmektedir.
Surenin sonunda ise onların "bela ve
felaket" diye niteledikleri kimsenin onlara
"bir rahmet" olarak geldiği söylenmektedir.
Anafikirler: 1-47. ayetlerde
özellikle aşağıdaki konular ele
alınmaktadır:
1) Kafirlerin, bir insanın peygamber
olamıyacağı, bu nedenle de Hz. Muhammed'i
(s.a) peygamber olarak kabul edemiyecekleri
konusundaki itirazları reddedilmektedir.
2) Kur'an'a ve Peygamber'e (s.a) karşı
yönelttikleri birbirine karşıt ve çok
çeşitli itirazlar nedeniyle, kafirler
sorguya çekilmektedir.
3) Onların hayat hakkındaki yanlış
fikirlerinin asılsız olduğu ortaya
konmaktadır. Çünkü onların Peygamber'in
(s.a) davetine karşı ilgisiz ve sert bir
tavır takınmalarının asıl sorumlusu bu hayat
görüşüdür. Onlar, hayatın sadece bir oyun ve
eğlence olduğuna, bunun ötesinde ve
öncesinde hiçbir amacının olmadığına ve
hesaba çekilme, ceza veya mükafat görme gibi
bir şeyin sözkonusu olmadığına
inanıyorlardı.
4) Kafirlerle Peygamber (s.a) arasındaki
çatışmanın en büyük sebebi onların şirkte
ısrar etmesi ve Tevhid'e karşı çıkmalarıydı.
Bu nedenle burada şirk reddedilmekte ve
Tevhid güçlü ve etkili delillerle
desteklenmektedir.
5) Kafirlerin hatalı anlayışlarından birini
daha düzeltmek için ikna ve uyarı delilleri
kullanılmaktadır. Onlar, Hz. Muhammed'in
(s.a) yalancı peygamber ve onun Allah'ın
azabı konusundaki uyarılarının boş tehditler
olduğunu zannediyorlardı. Çünkü Peygamber'i
(s.a) inkarda ısrar etmelerine rağmen hâlâ
onlara bir azab gelmemişti. 48-91.
Ayetlerde, Allah tarafından gönderilen
peygamberlerin hepsinin insan olduğunu ve
peygamberlere özgü bazı özellikler dışında,
hepsinin her insanda bulunan niteliklere
sahip olduğunu vurgularcasına peygamberlerin
hayat hikayelerinden önemli kıssalar
anlatılmaktadır. Onların ilâhlıkta hiçbir
payları yoktur ve her ihtiyaçları için
Allah'dan yardım dilemek zorundadırlar.
Bunların yanısıra iki noktaya daha
değinilmektedir:
1) Bütün peygamberler, zorluk ve engellerle
karşı karşıya gelmek zorunda kalmışlardır,
düşmanları da onların görevlerini engellemek
için ellerinden geleni yapmışlardır. Fakat
buna rağmen onlar Allah'tan gelen olağanüstü
bir yardımla zafere ulaşmışlardır.
2) Bütün Peygamberler, Hz.Muhammed (s.a)
tarafından sunulan aynı "hayat tarzı"nı
(DİN) tebliğ etmişlerdir. Tek doğru hayat
tarzı budur ve sapık insanlar tarafından
uydurulup icad edilen tüm diğer yollar
yanlıştır.
92-106. ayetlerde, Allah'ın hükmü sonunda
sadece doğru yola uyanların kurtuluşa
erecekleri ve o yoldan sapanların kötü bir
akibetle karşılaşacakları bildirilmektedir.
107-112. ayetlerde insanlara, Allah'ın
gerçeği bildirmek üzere kendilerine bir
peygamber göndermesinin büyük bir lütuf
olacağı ve onu rahmet olarak değil de, bir
bela ve felaket olarak kabul edenlerin büyük
bir aptallık içinde oldukları
bildirilmektedir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|