|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Tâ. Hâ.
2.
Biz, Kur'an'ı sana, güçlük çekesin diye
değil;
3.
Ancak Allah'tan sakınanlara bir öğüt
olsun diye indirdik.
4.
(Kur'an) yeri ve yüce gökleri yaratan Allah
tarafından peyderpey indirilmiştir.
5.
Rahmân, Arş'a istivâ etmiştir.
Veya: Rahman, Arş’ı hükmü altına
almıştır. Bak. A’raf 7/54.
6.
Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan
şeyler ile toprağın altında olanlar hep
O'nundur.
7.
Eğer sen, sözü açıktan söylersen, bilesin ki
O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir.
8.
Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En
güzel isimler O'na mahsustur.
9.
(Resûlüm!) Musa (olayının) haberi sana
ulaştı mı?
10.
Hani o, bir ateş görmüş ve ailesine:
Bekleyin! Eminim ki bir ateş gördüm. Belki
ondan size bir meş'ale getiririm veya ateşin
yanında bir rehber bulurum, demişti.
Hz. Musa ailesi ile birlikte Medyen’den,
annesinin bulunduğu Mısır’a gidiyordu.
Yolda, soğuk bir gecede bir çocukları
doğduğundan, ateşe ihtiyaçları vardı.
Aslında onun gördüğü bu ateş, kendisini
vahye hazırlamak için bir işaret idi.
11.
Oraya vardığında kendisine (tarafımızdan):
Ey Musa! diye seslenildi:
12.
Muhakkak ki ben, evet ben senin Rabbinim!
Hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen kutsal
vâdi Tuvâ'dasın!
13.
Ben seni seçtim. Şimdi vahyedilene kulak
ver.
14.
Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah'ım.
Benden başka ilâh yoktur. Bana kulluk et;
beni anmak için namaz kıl.
15.
Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Herkes
peşine koştuğu şeyin karşılığını bulsun diye
neredeyse onu (kendimden) gizleyeceğim.
16.
Ona inanmayan ve nefsinin arzularına uyan
kimseler sakın seni ondan (kıyamete
inanmaktan) alıkoymasın; sonra mahvolursun!
17.
Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?
18.
O, benim asamdır, dedi, ona dayanırım,
onunla davarlarıma yaprak silkelerim; benim
ona başkaca ihtiyaçlarım da vardır.
19.
Allah: Yere at onu, ey Musa! dedi.
20.
Onu hemen yere attı. Bir de ne görsün, hızla
sürünen bir yılan değil mi!
21.
Allah buyurdu: Al onu! Korkma! Biz onu şimdi
ilk haline sokacağız.
22.
Bir de elini koltuğunun altına sok ki, bir
başka mucize olmak üzere o, kusursuz ve
lekesiz beyazlıkta çıksın.
23.
Ta ki, sana, (böylece) en büyük
âyetlerimizden bazılarını gösterelim.
24.
Firavun'a git. Çünkü o iyice azdı.
25.
Musa: Rabbim! dedi, yüreğime genişlik ver.
26.
İşimi bana kolaylaştır.
27.
Dilimden (şu) bağı çöz.
28.
Ki sözümü anlasınlar.
29.
Bana ailemden bir de vezir (yardımcı) ver,
30.
Kardeşim Harun'u.
31.
Onun sayesinde arkamı kuvvetlendir.
32.
Ve onu işime ortak kıl.
33.
Böylece seni bol bol tesbih edelim.
34.
Ve çok çok analım seni.
35.
Şüphesiz sen bizi görmektesin.
36.
Allah: Ey Musa! dedi, istediğin sana
verildi.
37.
Andolsun biz sana bir defa daha lütufta
bulunmuştuk.
38.
Bir zaman, vahyedilecek şeyi annene (şöyle)
vahyetmiştik:
39.
Musa'yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil'e)
bırak; deniz onu kıyıya atsın da, benim
düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu
alsın. (Ey Musa! Sevilmen) ve benim
nezaretimde yetiştirilmen için sana
kendimden sevgi verdim.
Musa(a.s.)’ın annesi, Firavun’un, diğer
erkek çocuklar gibi kendi oğlunu da
öldürmesinden endişe ediyordu. Bu yüzden,
yukarıdaki ayette belirtilen ilahi işarete
uyarak oğlunu denize veya Nil nehrine
bıraktı. Karısı Asiye ile bahçesinde gezinen
Firavun, suda gördüğü sandığı çıkarttırıp
içindeki çocuğu görünce şaşırdı; ayette
belirtildiği gibi, Allah’ın Musa’ya bir
lütfu olarak, çocuğa karşı garip bir sevgi
hissi duydu. Hz.Musa’nın ablası, kardeşine
ne olduğunu araştırıp soruştururken, ona bir
süt annesi arandığını öğrendi. Bunu fırsat
bilerek Firavun’un sarayına gitti:
40.
Hani, kız kardeşin gidip "Ona bakacak birini
size bulayım mı?" diyordu. Böylece seni,
gözü gönlü mutluluk dolsun ve üzülmesin diye
annene geri verdik. Ve sen, birini öldürdün
de seni endişeden kurtardık. Seni iyiden
iyiye denemeden geçirdik. Bunun için
yıllarca Medyen halkı arasında kaldın. Sonra
takdire göre (bu makama) geldin ey Musa!
Ayetin son cümlesi tefsirlerde değişik
şekillerde açıklanmış olup başlıcaları
şunlardır: “Sonra kader uyarınca bu ülkeye
veya peygamberlik mertebesine ulaştın, ey
Musa!” “Sonra peygamberlik için tayin ve
takdir edilmiş olan bu güne kadar geldin, ey
Musa!”
41.
Seni, kendim için elçi seçtim.
42.
Sen ve kardeşin birlikte âyetlerimi götürün.
Beni anmayı ihmal etmeyin.
43.
Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı.
44.
Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını
başına alır veya korkar.
45.
Dediler ki: Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize
aşırı derecede kötü davranmasından yahut
iyice azmasından endişe ediyoruz.
46.
Buyurdu ki: Korkmayın, çünkü ben sizinle
beraberim; işitir ve görürüm.
47.
Haydi, ona gidin de deyin ki: Biz, senin
Rabbinin elçileriyiz. İsrailoğullarını hemen
bizimle birlikte gönder; onlara eziyet etme!
Biz, senin Rabbinden bir âyet getirdik.
Kurtuluş, hidayete uyanlarındır.
Tefsircilerin çoğunluğuna göre ayetin son
cümlesi, bir dua ve dilek cümlesi olmayıp,
hidayete uyanların, Firavun’un eziyetinden
er geç kurtulacaklarını bildiren bir haber
cümlesidir. İşte bu söz ile Musa ve Harun,
Firavun’a bunu hatırlatmaktadırlar.
48.
Hakikaten bize vahyolundu ki:
(Peygamberleri) yalanlayan ve yüz
çevirenlere azap edilecektir.
49.
Firavun: Rabbiniz de kimmiş, ey Musa? dedi.
50.
O da: Bizim Rabbimiz, her şeye hılkatini
(varlık ve özelliğini) veren, sonra da doğru
yolu gösterendir, dedi.
51.
Firavun: Öyle ise, önceki milletlerin hali
ne olacak? dedi.
52.
Musa: Onlar hakkındaki bilgi, Rabbimin
yanında bir kitapta bulunur. Rabbim, ne
yanılır ne de unutur, dedi.
53.
O, yeri size beşik yapan ve onda size yollar
açan, gökten de su indirendir. Onunla biz
çeşitli bitkilerden çiftler çıkardık.
54.
Yeyiniz; hayvanlarınızı otlatınız. Şüphesiz
bunda akıl sahipleri için (Allah'ın
kudretine) işaretler vardır.
55.
Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi
oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi
ondan çıkaracağız.
56.
Andolsun biz ona (Firavun'a) bütün (bu)
delillerimizi gösterdik; yine de yalanladı
ve diretti.
57.
Dedi ki: Bizi, yaptığın büyü ile yurdumuzdan
çıkarasın diye mi geldin, ey Musa?
58.
Öyle ise, muhakkak surette biz de sana,
aynen onun gibi bir büyü getireceğiz. Şimdi
sen, seninle bizim aramızda, ne senin, ne de
bizim muhalefet etmeyeceğimiz uygun bir
yerde buluşma zamanı ayarla.
59.
Musa: Buluşma zamanınız, bayram günü, kuşluk
vaktinde insanların toplanma zamanı olsun,
dedi.
60.
Bunun üzerine Firavun dönüp gitti. Hilesini
(sihirbazlarını) topladı; sonra geri geldi.
Firavun, usta büyücülerini toplamış, büyü
malzemeleri ile birlikte Musa’nın karşısına
çıkarmıştı. Hz. Musa da, kardeşi Harun ile
birlikte idi. Bayram şenliği için toplanan
halk, olacakları izlemek için
sabırsızlanıyordu.
61.
Musa onlara: Yazık size! dedi, Allah
hakkında yalan uydurmayın! Sonra O, bir azap
ile kökünüzü keser! İftira eden, muhakkak
perişan olur.
62.
Bunun üzerine onlar, durumlarını aralarında
tartıştılar; gizli gizli fısıldaştılar.
63.
Şöyle dediler: "Bu ikisi, muhakkak ki,
sihirleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve
sizin örnek yolunuzu ortadan kaldırmak
isteyen iki sihirbazdırlar sadece."
64.
"Öyle ise hilenizi kurun; sonra sıra halinde
gelin! Muhakkak ki bugün, üstün gelen
kazanmıştır."
65.
Dediler ki: Ey Musa! Ya sen at veya önce
atan biz olalım.
66.
Hayır, siz atın, dedi. Bir de baktı ki,
büyüleri sayesinde ipleri ve sopaları,
kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor.
67.
Musa, birden içinde bir korku duydu.
68.
"Korkma! dedik, üstün gelecek olan
kesinlikle sensin."
69.
"Sağ elindekini at da, onların yaptıklarını
yutsun. Yaptıkları, sadece bir büyücü
hilesidir. Büyücü ise, nereye varsa (ne
yapsa) iflah olmaz."
Hz.Musa, vahye uyarak elindeki asayı yere
atmış, bir mucize ifadesi olarak ejderha
halini alan asa, gerçekten, Firavun’un
sihirbazlarının büyülü iplerini ve
sopalarını yutuvermişti.
70.
Bunun üzerine sihirbazlar secdeye
kapandılar; "Harun'un ve Musa'nın Rabbine
iman ettik" dediler.
71.
(Firavun) Şöyle dedi : Ben size izin
vermeden önce ona inandınız öyle mi! Hakikat
şu ki o, size büyü öğreten ulunuzdur. Şimdi
elleriniz ile ayaklarınızı tereddüt etmeden
çaprazlama keseceğim ve sizi hurma dallarına
asacağım! Böylece, hangimizin azabının daha
şiddetli ve sürekli olduğunu iyice
anlayacaksınız.
Menfaate dayanan birlik ve
beraberliklerin ömrü de menfaate bağlıdır.
Menfaat bitince birlik dağılır, çıkarlar
çatışınca görünüşte mevcut dostluklar
düşmanlığa dönüşür. Sihirbazlar iman etmeyip
Firavun’u desteklemeye devam etselerdi
makbul kişiler olacak, nimetler içinde
yüzeceklerdi. Ancak iman gözlerini açınca
bakiyi (ebedi nimeti) faniye (geçici olana)
tercih ettiler.
72.
Dediler ki: "Seni, bize gelen açık açık
mucizelere ve bizi yaratana tercih edemeyiz.
Öyle ise yapacağını yap! Sen, ancak bu dünya
hayatında hükmünü geçirebilirsin."
73.
"Bize, hatalarımızı ve senin bize zorla
yaptırdığın büyüyü bağışlaması için
Rabbimize iman ettik. Allah, (mükâfatı) en
hayırlı ve (cezası) en sürekli olandır."
74.
Şurası muhakkak ki, kim Rabbine günahkâr
olarak varırsa, cehennem sırf onun içindir.
O ise orada ne ölür ne de yaşar!
75.
Kim de iyi davranışlarda bulunmuş bir mümin
olarak O'na varırsa, üstün dereceler işte
sırf bunlar içindir.
76.
İçinde ebedî kalacakları, zemininden
ırmaklar akan Adn cennetleri! İşte
arınanların mükâfatı budur.
77.
Andolsun ki biz Musa'ya: Kullarımla birlikte
geceleyin yola çık da (size) yetişilmesinden
korkmaksızın ve (boğulmaktan) endişe
etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç,
diye vahyetmiştik.
Bu emir üzerine Hz.Musa, akşam
karanlığında yola çıktı. Firavun bunu
öğrenmişti.
78.
Bunun üzerine o, askerleri ile birlikte
onların peşine düştü. Deniz onları gömüp
boğuverdi.
79.
Firavun, kavmini saptırdı, doğru yola
sevketmedi.
Peygamberin davetine kulak verecek yerde
onu ve müminleri cezalandırmaya kalkan
Firavun, Allah’ın kudreti ile müminlere
açılan deniz yolunun Firavun ve ordusu
üzerine kapanmasıyla helak oldu.
80.
Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan
kurtardık; Tûr'un sağ tarafına (gelmeniz
için) size vâde tanıdık ve size kudret
helvası ile bıldırcın eti lütfettik.
Tefsirlerde anlatıldığına göre, Allah
Teala, Hz.Musa’ya, Tur dağının sağ tarafına
gelmesi, ayrıca, Tevrat’ın inzali sırasında
hazır bulunmak üzere seçeceği yetmiş kişilik
bir gurubu da beraberinde getirmesi için bur
süre vermişti. Bak. Bakara 2/57.
81.
Size rızık olarak verdiklerimizin temiz
olanlarından yeyiniz, bu hususta taşkınlık
ve nankörlük de etmeyiniz; sonra sizi
gazabım çarpar. Her kim ki kendisini gazabım
çarparsa, hakikaten o, yıkılıp gitmiştir.
82.
Şu da muhakkak ki ben, tevbe eden, inanan ve
yararlı iş yapan, sonra (böylece) doğru
yolda giden kimseyi bağışlarım.
Hz. Musa, kavmini Mısır’dan çıkarıp
Sina’ya geçirdikten sonra, Cenab-ı Hak’tan
vahiy almak üzere alelacele Tur’a giderken,
kavminin başında, kendi yerine Hz. Harun’u
bırakmıştı. Allah Teala Hz. Musa’ya şöyle
buyurmuştu:
83.
Seni acele ile kavminden ayrılmaya sevkeden
nedir, ey Musa!
84.
Musa: İşte, dedi, onlar da benim peşimdeler.
Ben, memnun olasın diye sana acele ile
geldim Rabbim.
85.
Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini
(Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan
ettik ve Sâmirî onları yoldan çıkardı.
Rivayete göre Samiri, İsrailoğullarının
Samire kabilesine mensup idi. Bu kişi, bir
buzağı heykeli yapmış ve halka, onun tanrı
olduğunu telkin etmek suretiyle onları, Musa
ve Harun’un hak dininden uzaklaştırmaya
çalışmıştı.
86.
Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü
olarak kavmine döndü. Ey kavmim! dedi,
Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış
mıydı? Şu halde size zaman mı çok uzun
geldi, yoksa üstünüze Rabbinizin gazabının
inmesini mi istediniz ki, bana olan
vâdinizden döndünüz?
87.
Dediler ki: Biz sana olan vâdimizden, kendi
kudret ve irademizle dönmedik. Fakat biz, o
kavmin (Mısır'lıların) zinet eşyasından bir
takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları
atmıştık; aynı şekilde Sâmirî de atmıştı.
Samiri’nin telkini ile zinetleri eritmek
ve buzağı yapmak için ateşe attılar.
88.
Bu adam, onlar için, böğürebilen bir buzağı
heykeli icat etti. Bunun üzerine: İşte,
dediler, bu, sizin de, Musa'nın da
tanrısıdır. Fakat onu unuttu.
Ayetin son cümlesi, müfessirler
tarafından iki şekilde yorumlanmıştır; ilki
şöyledir: “Fakat Musa, bu buzağının tanrı
olduğunu unuttu”; Allah’ı başka yerlerde
aramaya kalkıştı. Bu anlayışa göre, bu sözü
söyleyenler, Samiri ve taraftarlarıdır.
İkinci yoruma göre ayetin manası şöyledir:
“İşte Samiri, Allah’ı unuttu”; O’ndan ve
Musa vasıtasıyla tebliğ edilen hak dinden
yüz çevirdi.
89.
O şeyin, kendilerine hiçbir sözle mukabele
edemeyeceğini, kendilerine ne bir zarar ne
de bir fayda vermek gücünde olmadığını
görmezler mi?
90.
Hakikaten Harun, onlara daha önce: Ey
kavmim! demişti, siz bunun yüzünden sadece
fitneye uğradınız. Sizin Rabbiniz şüphesiz
çok merhametli olan Allah'tır. Şu halde bana
uyunuz ve emrime itaat ediniz.
91.
Onlar: Biz, dediler, Musa aramıza dönünceye
kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz!
92.
(Musa, döndüğünde)Dedi: Ey Harun! bunların
dalâlete düştüklerini gördüğün vakit seni
engelleğen ne oldu.
93.
(Neden) benim yolumu takip etmedin? Emrime
âsi mi oldun?
94.
(Harun:) Ey annemin oğlu! dedi, saçımı
sakalımı, yolma! Ben, senin: "İsrailoğullarının
arasına ayrılık düşürdün; sözümü tutmadın!"
demenden korktum.
95.
Musa: Ya senin zorun nedir, ey Sâmirî? dedi.
96.
O da: Ben, onların görmediklerini gördüm.
Zira, o elçinin izinden bir avuç (toprak)
alıp onu (erimiş mücevheratın içine) attım.
Bunu böyle nefsim bana hoş gösterdi, dedi.
Müfessirlere göre Samiri’nin,
İsrailoğullarının görmeyip de kendisinin
gördüğünü ve izinden bir avuç toprak
aldığını iddia ettiği elçi, Hz. Musa’nın
huzuruna gelen Cebrail idi. Samiri, onun
atının bastığı yerlerin yeşerdiğini görmüş,
izinin toprağından bir avuç alıp ateşe
atmıştı. Ayeti, mecazi manada “Allah’ın
ilham ettiği ilmi böyle kullandım” şeklinde
anlamak da mümkündür.
97.
Musa: Defol! dedi, artık hayatın boyunca
sen: "Bana dokunmayın!" diyeceksin. Ayrıca
senin için, kurtulamayacağın bir ceza günü
var. Tapmakta olduğun tanrına da bak! Yemin
ederim, biz onu yakacağız; sonra da onu
parça parça edip denize savuracağız!
Rivayete göre, Hz. Musa’nın, “Artık
hayatın boyunca sen: Bana dokunmayın!
diyeceksin” şeklindeki bedduasından sonra
Samiri, hakikaten, ağır bir bulaşıcı
hastalığa yakalanmış ve ömrü boyunca
insanlardan uzak durmak zorunda kalmıştır.
98.
Sizin ilâhınız, yalnızca, kendisinden başka
ilâh olmayan Allah'tır. O'nun ilmi her şeyi
kuşatmıştır.
99.
(Resûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin
haberlerinden bir kısmını sana anlatıyoruz.
Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir
verdik.
Ayette geçen “zikir” bazı müfessirlere
göre üzerinde düşünmeye ve ibret almaya
layık olaylara dair haberleri ihtiva eden
Kur’an demektir.
100.
Kim ondan yüz çevirirse, şüphesiz ki kıyamet
gününde o, ağır bir günah yükünü
yüklenecektir.
101.
Bu kimseler, onda (o günah yükünün altında)
ebedî kalırlar. Onlar için kıyamet gününde
bu ne kötü bir yüktür!
102.
O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman
günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir
halde mahşerde toplarız.
“Gözleri gömgök” şeklinde tercüme edilen
“zürkan” kelimesi Arapçada susuzlar ve
körler manasında da kullanılmaktadır.
103.
Aralarında birbirlerine gizli gizli şöyle
derler: "Dünyada sadece on gün kaldınız."
104.
Aralarında konuştukları konuyu biz daha iyi
biliriz. Onların en olgun ve akıllı olanı o
zaman: "Bir günden fazla kalmadınız" der.
Bu ayette, söz konusu kişilerin, ahirette,
o hayatın ne kadar uzun olduğunun farkına
vardıktan sonra, artık dünya hayatının
kısalığını ve geçiciliğini kavrayacakları
anlatılıyor.
105.
(Resûlüm!) Sana dağlar hakkında sorarlar. De
ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak.
106.
Böylece yerlerini dümdüz, bomboş
bırakacaktır.
107.
Orada ne bir iniş, ne de bir yokuş
görebileceksin.
108.
O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e)
uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur.
Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler
kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir
ses işitemezsin.
109.
O gün, Rahmân'ın izin verdiği ve sözünden
hoşlandığından başkasının şefaati fayda
vermez.
110.
O, insanların geleceklerini de geçmişlerini
de bilir. Onların ilmi ise bunu kapsayamaz:
Ayetin son cümlesi şöyle de
anlaşılmıştır: “Onlar ise, bilgice Allah’ı
kavrayamazlar”.
111.
Bütün yüzler (insanlar), diri ve her şeye
hakim olan Allah için eğilip boyun
bükmüştür. Zulüm yüklenen ise, gerçekten
perişan olmuştur.
112.
Her kim, mümin olarak iyi olan işlerden
yaparsa, artık o, ne zulümden ne de hakkının
çiğnenmesinden korkar.
113.
(Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an
olarak indirdik ve onda ikazları tekrar
tekrar açıkladık. Umulur ki onlar (bu sayede
günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an)
kendileri için bir ibret ortaya koyar.
114.
Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana
O'nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur'an'ı
(okumakta) acele etme ve "Rabbim, benim
ilmimi artır" de.
Vahye muhatap olmanın heyecanı içinde,
daha vahiy bitmeden, aldığı kısımları
okumaya, telaffuz etmeye çalışan
Peygamberimiz ikaz edilmekte, acele etmesine
gerek bulunmadığı ifade buyurulmaktadır.
115.
Andolsun biz, daha önce de Âdem'e ahit (emir
ve vahiy) vermiştik. Ne var ki o, (ahdi)
unuttu. Onda azim de bulmadık.
Hz.Adem, Allah’ın yasaklamasına rağmen,
şeytanın teşviki ile yasaklanan ağacın
meyvesinden yemiş, sözümde duramamıştı. İşte
ayette Hz. Adem’in bu davranışına işaret
buyurulmakta ve onun, şeytanın teşvikine
sabırlı ve kararlı olarak karşı koymadığı
anlatılmaktadır. Ancak, ayetin son cümlesi,
müfessirler tarafından şöyle de
anlaşılmıştır: “Fakat onu, günah işlemekte
kararlı bulmadık.” Çünkü Adem, sonradan
pişman olmuş ve tevbe etmişti.
116.
Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin!
demiştik. Onlar hemen secde ettiler; yalnız
İblis hariç. O, diretti.
117.
Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin
için hem de eşin için büyük bir düşmandır.
Sakın sizi cennetten çıkarmasın; sonra
yorulur, sıkıntı çekersin!
118.
Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır,
ne de çıplak kalmak.
119.
Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek,
sıcaktan da bunalmayacaksın.
120.
Derken şeytan onun aklını karıştırıp "Ey
Adem! dedi, sana ebedîlik ağacını ve sonu
gelmez bir saltanatı göstereyim mi?"
Şeytan, mevyesi yasaklanmış ağacı
göstererek: “Rabbiniz, iki melek haline
gelmeyesiniz, yahut buruda ebedi
kalıcılardan olmayasınız diye –yalnız bunu
için- size tüm ağacı yasakladı” diyerek
onları kandırdı. Bak. A’raf 7/20.
121.
Nihayet ondan yediler. Bunun üzerine
kendilerine ayıp yerleri göründü. Üstlerini
cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. (Bu
suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu
şaşırdı.
122.
Sonra Rabbi onu seçkin kıldı; tevbesini
kabul etti ve doğru yola yöneltti.
123.
Dedi ki: Birbirinize düşman olarak hepiniz
oradan (cennetten) inin! Artık benden size
hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime
uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.
124.
Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz
onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu,
kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.
125.
O: Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin?
Oysa ben, hakikaten görür idim!, der.
126.
(Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana
âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun.
Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!
127.
Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret
azabı, elbette daha şiddetli ve daha
süreklidir.
128.
Bizim, onlardan önce nice nesilleri helâk
etmiş olmamız kendilerini yola getirmedi mi?
Halbuki onların yurtlarında gezip
dolaşırlar. Bunda, elbette ki akıl sahipleri
için nice ibretler vardır.
129.
Eğer Rabbinden, daha önce sâdır olmuş bir
söz ve tayin edilmiş bir vâde olmasaydı,
(ceza onlar için de dünyada) kaçınılmaz
olurdu.
130.
(Resûlüm!) Sen, onların söylediklerine
sabret. Güneşin doğmasından önce de
batmasından önce de Rabbini övgü ile tesbih
et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün
etrafında (iki ucunda) da tesbih et ki, sen,
Allah'tan hoşnut olasın, (Allah da senden!).
Müfessirler, bu ayette “övgü ile tesbih”
ten maksadın, namaz olduğunu belirtirler.
Namaz en büyük ve en kamil zikirdir; Allah’ı
tesbih, tekbir, yakarış ile anma, O’na
yalnız O’na tapınma, kulluğu arzetmedir.
Beyzavi’ye göre, güneşin doğmasından önceki
tesbih, sabah namazı; gecenin bir kısım
saatlerindeki ise akşam ve yatsı
namazlarıdır. “Gündüzün etrafında, yani
başında ve sonunda tesbih et” ifadesi ile,
önemine binaen, sabah ve aksam namazlarına
ikinci defa dikkat çekilmiştir.
131.
Sakın, kendilerini denemek için onlardan bir
kesimi faydalandırdığımız dünya hayatının
çekiciliğine gözlerini dikme! Rabbinin
nimeti hem daha hayırlı, hem de daha
süreklidir.
132.
Ailene namazı emret; kendin de ona sabırla
devam et. Senden rızık istemiyoruz; (aksine)
biz seni rızıklandırıyoruz. Güzel sonuç,
takvâ iledir.
133.
Onlar: (Muhammed) bize Rabbinden bir mucize
getirmeli değil miydi? dediler. Önce gelen
kitaplardakinin apaçık delili (Kur'an)
onlara gelmedi mi?
Kur’an-ı Kerim hem kendi gerçekliğini
isbat eden, hem de önceki kitapların hak
olduğuna delil teşkil eden bir mucizedir.
134.
Eğer biz, bundan (Kur'an'dan) önce onları
bir azapla helâk etseydik, muhakkak ki şöyle
diyeceklerdi: Ya Rabbi! Bize bir elçi
gönderseydin de, şu aşağılığa ve rüsvaylığa
düşmeden önce âyetlerine uysaydık!
135.
De ki: Herkes beklemektedir: Öyle ise siz de
bekleyin. Yakında anlayacaksınız; doğru
düzgün yolun yolcuları kimmiş ve hidayette
olan kimmiş!

Adı: Bu sure adını ilk
kelimesi olan "TÂ-HÂ"dan alır. Bu surenin
adı da diğer birçok surede olduğu gibi
sadece semboliktir.
Nüzul Zamanı: Nazil olduğu zaman Meryem
Suresi ile aynı döneme rastlar. Habeşistan'a
hicret sırasında veya hemen ondan sonra
nazil olması muhtemeldir. Ne olursa olsun,
bu surenin Hz. Ömer'in (r.a) müslüman
olmasından önce nazil olduğu kesindir.
Çok iyi bilinen sahih bir hadise göre Hz.
Ömer, Peygamber'i (s.a) öldürmek için yola
çıktığında bir adama rastladı. Adam ona:
"Sen herşeyden önce kızkardeşinin ve
eniştenin müslüman olduğunu bilmelisin"
dedi. Bunu duyan Ömer (r.a) doğruca
kızkardeşinin evine gitti. Orada kardeşi
Fatıma ve eniştesi Said ibn Zeyd'i Habbab b.
Eret'den bir kağıt parçasında yazılı olan
bir şeyler öğrenir buldu. Fatıma onun
geldiğini görünce kağıt parçasını hemen bir
yere sakladı, fakat Hz. Ömer (r.a)
okunanları duymuştu, bu yüzden sorular
sormaya başladı. Daha sonra eniştesini dövdü
ve kocasını korumaya çalışan kızkardeşini de
yaraladı. Sonunda her ikisi de "Evet
müslüman olduk, ne yaparsan yap" diye itiraf
ettiler. Hz. Ömer kızkardeşinin başından
akan kandan etkilendiği için "okuduğunuz
şeyi bana gösterin." dedi. Kız kardeşi
ondan kağıdı yırtmayacağına dair yemin aldı
ve "Temizlenmeden ona dokunamazsın" dedi.
Bunun üzerine Ömer (r.a) yıkandı. Ve bu
surenin yazılı olduğu kağıdı okumaya
başladığında "Ne mükemmel bir şey!" diye
söylenmekten
kendini alamadı. Bunu duyan Habbab, onun
ayak seslerini duyduğunda gizlendiği yerden
çıkarak: "Allah'a andolsun, Allah sana
Peygamberinin davetini tebliğe hizmet
ettirecek.
Çünkü dün Peygamber'in (s.a) : 'Rabbim, ya
Ebul Hakem b. Hişam (Ebu Cehil) , ya da Ömer
b. Hattab ile İslâm'ı destekle' diye dua
ettiğini duydum. Ey Ömer Allah'a dön,
Allah'a dön!" dedi. Bu sözler o denli ikna
edici idi ki Ömer (r.a) Habbab'la birlikte,
İslâm'ı kabul etmek üzere Peygamber'in (s.a)
yanına gitti. Bu olay, Habeşistan'a
hicretten kısa bir süre sonra meydana
gelmişti.
Anafikir ve Ele Alınan Konular: Bu sure, Kur'an'ın indiriliş amacını beyan ederek
başlar: "Ey Muhammed, bu Kur'an senin güçlük
çekmen için indirilmedi, bu Kur'an senden,
inatçı kafirlerin kalbine imanı sokman gibi
imkansız bir şeyi de istemiyor. Bu sadece
Allah'dan korkan ve kendilerini O'nun
azabından korumak isteyenleri doğru yola
ulaştırman için bir öğüttür. Bu Kur'an
yerlerin ve göklerin yaratıcısının
kelamıdır. Ve ilâhlık, hükümranlık sadece
O'na mahsustur. İnsan inansa da, inanmasa da
bu iki nokta ebedi bir gerçektir."
Bu girişten sonra sure birdenbire görünürde
hiçbir ilgisi yokken ve o dönemin olaylarına
uygulanabilirliğine bir işaret
belirtmeksizin Hz. Musa (a.s) kıssasının
anlatılmasıyla devam eder. Ama satır
aralarını da okursak bu bölümün tamamen
Mekkelilere de uygulanabileceğini anlarız.
Fakat bu bölümün gizli anlamını açıklamaya
geçmeden önce Arapların, genelde Hz. Musa'yı
bir peygamber olarak kabul ettiklerini
belirtmekte fayda vardır. Bunun nedeni,
Arapların çevrelerindeki Yahudi
topluluklarından ve komşu Hıristiyan
krallıklarından etkilenmiş olmalarıdır.
Şimdi bu hikayenin satırları arasında gizli
olan noktaları ele alalım:
1) Allah bir peygamberi, davullar eşliğinde
yapılan bir tören sonucu, şu şu kimseyi
peygamber ilan ettiğini söyleyerek seçmez.
"Biz şu kimseyi bugünden itibaren Peygamber
yaptık" diye bir beyanatta bulunmaz. Tam
tersine, Musa kıssasında olduğu gibi
Peygamberliği dilediği kuluna gizlice
lutfeder. Bu nedenle Hz. Muhammed'in (s.a)
birden bire ve hiçbir kamuoyu açıklaması
yapmaksızın peygamber seçilmesine
şaşırmamalısınız.
2) Hz. Muhammed'in (s.a) tebliğ ettiği ana
ilkeler tevhid ve ahiret Musa'nın (a.s)
kendi gönderildiği dönemde tebliğ ettiği
ilkelerin aynısı idi.
3) Hz. Muhammed (s.a) Kureyşliler arasında
hiçbir maddi varlığı olmaksızın Hakk'ın
tebliğinin tek sorumlu taşıyıcısı idi. Aynı
şekilde Hz. Musa'ya da Firavun gibi zalim
bir krala gidip isyankarlığından
vazgeçmesini tebliğ etme görevi verilmiştir.
Bunlar, Allah'ın hayret verici işleridir. O,
Medyen'den Mısır'a doğru yola çıkan bir
yolcuyu durdurur ve ona: "Git ve zamanın en
büyük zalimi ile savaş" der. Ona görevi için
gerekli olan silahlar ve ordular vermez.
Onun yaptığı tek yardım, Hz. Musa'nın isteği
üzerine kardeşi Harun'u kendisine yardımcı
tayin etmesidir.
4) Ey Mekkeliler, sizin Hz. Muhammed (s.a)
aleyhine yaptığınız şeylerin -saçma
itirazlar, suçlamalar ve vahşice işkenceler-
hepsini Firavun'un da Musa'ya (a.s)
uyguladığını iyi bilmelisiniz. Allah'ın
Peygamberinin büyük ordulara ve güçlü
silahlara sahip olan Firavun'u yenilgiye
uğrattığını da bilmelisiniz. Burada sözle
olmasa da müslümanlar Kureyşlilerle
savaşmaktan korkmamaları konusunda teskin ve
teselli edilmektedirler. Çünkü Allah'ın
desteklediği bir hareket en sonunda zafere
ulaşır. Aynı zamanda müslümanlar, Firavun'un
canice işkence tehditlerine rağmen
imanlarında sebat eden sihirbazların
örneğini takip etmeye teşvik
edilmektedirler.
5) Yalancı tanrı ve tanrıçaların
putlaştırılmasının nasıl saçma ve basit bir
şekilde başladığı ve Allah'ın
peygamberlerinin en ufak putperestçe
uygulamaya bile izin vermediklerini
göstermek için İsrailoğulları tarihinden bir
olay anlatılmaktadır. Aynı şekilde Hz.
Muhammed (s.a) 'de şirke ve putperestliğe
karşı çıkmada diğer peygamberlerin yolundan
gitmektedir.
O halde, Musa (a.s) kıssası, Hz. Muhammed'e
(s.a) Kureyşliler arasındaki tartışmalarla
ilgili meselelere ışık tutmak amacıyla
kullanılmıştır. Daha sonra kıssanın sonunda
Kureyşliler şu şekilde uyarılmaktadırlar: "Kur'an
sizin iyiliğiniz için kendi dilinizde
indirilmiştir. Eğer onu dinler ve verdiği
öğüte uyarsanız, bunu kendi iyiliğiniz için
yapmış olursunuz. Fakat eğer reddederseniz
kötü sonla kendiniz karşılaşacaksınız."
Bundan sonra Adem (a.s) kıssası ele
alınmakta ve sanki Kureyşlilere şöyle
denmektedir: "Sizin takip ettiğiniz yol
şeytanın yoludur, oysa bir insana layık olan
atası Adem'in yolundan gitmektir. O,
şeytanın aldatmasına kanmıştı, fakat
hatasını anlayınca hemen ondan pişman oldu,
tevbe etti ve tekrar Allah'a ibadete geri
dönüp onun rızasını kazandı. Diğer taraftan
eğer bir insan şeytanın yolundan gider ve
bütün uyarılara rağmen inatla hatasında
ısrar ederse, aynen şeytan gibi sadece
kendisine zarar vermiş olur."
En sonunda Peygamber'e (s.a) ve müslümanlara,
kafirlerin yaptıkları işkencelere karşı
sabırlı olmaları tavsiye edilmektedir:
"Onları Allah'a bırak. O, onları hemen
cezalandırmaz, bir süre mühlet verir. Bu
nedenle sabırsızlanmamalı, fakat işkencelere
sabırla göğüs germeli ve İslâmı tebliğe
devam etmelisiniz."
Bu bağlamda, müminlerde, o dönem için hakkı
tebliğde çok değerli olan sabır,
dayanıklılık, Allah'ın dileğine tevekkül ,
gönül rahatlığı ve teslimiyet gibi yüce
karakter özellikleri yaratmak için namaza (salat)
çok büyük önem verilmiştir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|