|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1. Hamd olsun Allah'a ki kulu
(Muhammed'e), Kitab 'ı indirdi ve ona hiçbir
eğrilik koymadı.
2. Onu dosdoğru (bir Kitab) olarak
indirdi ki katından gelecek şiddetli azaba
karşı (insanları)uyarmak ve yararlı işler
yapan müminlere kendileri için güzel mükafat
bulunduğunu müjdelemek için.
3. Onlar orada ebedî
kalacaklardır.
4. Ve "Allah evlât edindi"
diyenleri de uyarmak için.
5. Ne onların (Allah evlât
edindi, diyenlerin), ne de atalarının bu
konuda hiçbir bilgisi yoktur. Ağızlarından
çıkan bu söz ne büyük oldu! Yalandan başka
bir şey söylemiyorlar.
Şu üç zümre Allah’ın çocuğu olduğunu
söylemişlerdir.
1. ”Melekler Allah’ın
kızlarıdır” diyen müşrik Araplar,
2. ”İsa Allah’ın oğludur” diyen
hıristiyanlar,
3. ”Uzeyr Allah’ın oğludur”
diyen yahudiler.
İslam ise bu inançları reddetmiştir.
6.
Bu yeni Kitab'a inanmazlarsa (ve bu yüzden
helâk olurlarsa) arkalarından üzüntüyle
neredeyse kendini harap edeceksin.
7.
Biz, insanların hangisinin daha güzel amel
edeceğini deneyelim diye yeryüzündeki her
şeyi dünyanın kendine mahsus bir zinet
yaptık.
8.
(Bununla beraber) biz mutlaka oradaki her
şeyi kupkuru bir toprak yapacağız.
9.
(Resûlüm)! Yoksa sen, bizim âyetlerimizden
(sadece) Kehf ve Rakîm sahiplerinin ibrete
şâyan olduklarını mı sandın?
Tefsircilere göre “kehf” dağda bulunan
genişçe mağara demektir. “Rakim” in ne
olduğu konusunda kesin bir sonuca
varılamamıştır. Ancak şu manalardan birine
gelebileceği belirtilmiştir: Mağaranın
bulunduğu dağ ya da vadi; Ashab-ı Kehf’in
isimlerinin yazılı bulunduğu kitabe. Sahih-i
Buhari’deki bi rivayete göre de Ashab-ı
Rakim, Ashab-ı Kehf’in dışında üç kişilik
bir topluluktur ki bunlar, yağmurlu bir
havada sığındıkları mağaranın girişini büyük
bir kayanın tıkaması ile mağarada mahsur
kalırlar. Her biri, vaktiyle yapmış olduğu
güzel bir davranışı yadederek kurtuluş niyaz
ederler. Onlar dua ettikçe kaya biraz daha
açılır ve kurtulurlar.
Ancak tercihe şayan görüş, Rakim’in
Ashab-ı Kehf”in isimlerinin yazılı bulunduğu
kitabenin adı olduğudur.
10.
O (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve:
Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve
bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu
hazırla! demişlerdi.
11.
Bunun üzerine biz de o mağarada onların
kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya
daldırdık.)
12.
Sonra da iki guruptan (Ashâb-ı Kehf ile
hasımlarından) hangisinin kaldıkları müddeti
daha iyi hesap edeceğini görelim diye onları
uyandırdık.
13.
Biz sana onların başından geçenleri gerçek
olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar,
Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların
hidayetini arttırdık.
14.
Onların kalplerini metîn kıldık. O yiğitler
(o yerin hükümdarı karşısında) ayağa
kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz,
göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan
başkasına tanrı demeyiz. Yoksa saçma sapan
konuşmuş oluruz.
15.
Şu bizim kavmimiz Allah'tan başka tanrılar
edindiler. Bari bu tanrılar konusunda açık
bir delil getirseler. (Ne mümkün!) Öyle ise
Allah hakkında yalan uydurandan daha zalimi
var mı?
16.
(İçlerinden biri şöyle demişti:) "Madem ki
siz onlardan ve onların Allah'ın dışında
tapmakta oldukları varlıklardan
uzaklaştınız, o halde mağaraya sığının ki,
Rabbiniz size rahmetini yaysın ve işinizde
sizin için fayda ve kolaylık sağlasın."
17.
(Resûlüm! Orada bulunsaydın) güneşi
görürdün: Doğduğu zaman mağaralarının sağına
meyleder; batarken de sol taraftan onlara
isabet etmeden geçerdi. (Böylece) onlar
(güneş ışığından rahatsız olmaksızın)
mağaranın bir köşesinde (uyurlardı). İşte
bu, Allah'ın âyetlerindendir. Allah kime
hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır,
kimi de hidayetten mahrum ederse artık onu
doğruya yöneltecek bir dost bulamazsın.
18.
Kendileri uykuda oldukları halde sen onları
uyanık sanırdın. Onları sağa sola
çevirirdik. Köpekleri de mağaranın girişinde
ön ayaklarını uzatmış yatmakta idi. Eğer
onların durumlarına muttali olsa idin dönüp
onlardan kaçardın ve gördüklerin yüzünden
için korku ile dolardı.
19.
Böylece biz, aralarında birbirlerine
sormaları için onları uyandırdık: İçlerinden
biri: "Ne kadar kaldınız?" dedi. (Kimi) "Bir
gün ya da günün bir parçası kadar kaldık"
dediler; (kimi de) şöyle dediler: "Rabbiniz,
kaldığınız müddeti daha iyi bilir. Şimdi
siz, içinizden birini şu gümüş paranızla
şehre gönderin de, baksın, (şehrin) hangi
yiyeceği daha temiz ise size ondan erzak
getirsin; ayrıca, nâzik davransın (gizli
hareket etsin) ve sakın sizi kimseye
sezdirmesin."
20.
"Çünkü onlar eğer size muttali olurlarsa, ya
sizi taşlayarak öldürürler veya kendi
dinlerine çevirirler ki, o zaman ebediyyen
iflah olmazsınız."
Beyzavi’nin naklettiğine göre şehre
gönderilen adam, elindeki parayı harcamak
üzere çıkarınca, şehir halkı, paranın
üstündeki kral Dekyanos’un resmini görür ve
adamın bir hazine bulduğunu sanarak
kendisini devrin hükümdarına götürürler.
Aradan uzun zaman geçmiştir. Artık bu
hükümdar, tevhid akidesine bağlı bir
hıristiyandır. Genç adam, krala başlarından
geçenleri anlatır. Hep birlikte mağaraya
giderler ve gencin anlattıklarının
doğruluğunu hayretler içinde görürler.
Yeniden dirilmenin imkanını isbatlayan bu
müşahededen sonra, Allah Teala bu gençleri
tekrar ebediyet uykusuna daldırır.
21.
Böylece (insanları) onlardan haberdar ettik
ki, Allah'ın vâdinin hak olduğunu, kıyametin
şüphe götürmez olduğunu bilsinler. Hani
onlar aralarında Ashâb-ı Kehfin durumunu
tartışıyorlardı. Dediler ki: "Üzerlerine bir
bina yapın. Rableri onları daha iyi bilir."
Onların durumuna vâkıf olanlar ise: "Bizler,
kesinlikle onların yanıbaşlarına bir mescit
yapacağız" dediler.
22.
(İnsanların kimi:) "Onlar üç kişidir;
dördüncüleri de köpekleridir" diyecekler;
yine: "Beş kişidir; altıncıları
köpekleridir" diyecekler. (Bunlar)
bilinmeyen hakkında tahmin yürütmektir.
(Kimileri de:) "Onlar yedi kişidir;
sekizincisi köpekleridir" derler. De ki:
Onların sayılarını Rabbim daha iyi bilir.
Onlar hakkında bilgisi olan çok azdır. Öyle
ise Ashâb-ı Kehf hakkında, delillerin açık
olması haricinde bir münakaşaya girişme ve
onlar hakkında (ileri geri konuşan)
kimselerin hiçbirinden malumat isteme.
23.
Hiçbir şey için "Bunu yarın yapacağım" deme.
24.
Ancak Allah dilerse (yapacağım de).
Unuttuğun zaman Allah'ı an ve "Umarım Rabbim
beni,doğruya daha yakın olana eriştirir."de.
25.
Onlar,mağaralarında üçyüz yıl kadar kaldılar
ve dokuz yıl da buna ilave etmişlerdir.
Buna göre Ashab-ı Kehf mağarada 309 yıl
kalmış oluyordu. Bazı tefsirlerde bu sayının
kameri takvimine göre olduğu
belirtilmektedir. 309 kameri yılın karşılığı
ise miladi üç asırdır.
Rivayete göre ehl-i kitaptan bazıları, Ashab-ı
Kehf’in mağaraya girişinde itibaren Hz.
Muhammed (s.a.)in zamanına kadar geçen
sürenin 300 sene olduğunu iddia etmişlerdir
ki, Allah Teala, şu beyanı ile onların bu
iddiasını reddetmektedir.
26.
De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi
bilir. Göklerin ve yerin gizli bilgisi O'na
aittir. O'nun görmesi de, işitmesi de şâyanı
hayrettir. Onların (göklerde ve yerde
olanların), O'ndan başka bir yöneticisi
yoktur. O, kendi hükümranlığına kimseyi
ortak etmez.
27.
Rabbinin Kitabı'ndan sana vahyedileni oku.
Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur.
O'ndan başka bir sığınak da bulamazsın.
28.
Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını
dileyerek dua edenlerle birlikte candan
sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek
gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi
anmaktan gafil kıldığımız, kötü arzularına
uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
boyun eğme.
Bazı Kureyş ileri glenleri Hz.
Peygamber’den Allah’a ve Resul’üne candan
bağlı, fakat maddi bakımdan fakir müminleri
yanından kovmalarını istemişler, böyle
yaptığı takdirde kendisi ile görüşüp
konuşabileceklerini söylemişlerdi. İşte bu
ayet, Beyzavi’nin tefsirinde de belirtildiği
gibi, üstünlük ve şerefin, bedeni ve maddi
zinette değil, gönül zinetinde, yani iman ve
güzel yaşayışta olduğunu, dolayısıyla
müşriklerin bu isteğine değer vermemek
gerektiğini ifade etmektedir.
29.
Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise
dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.
Biz, zalimlere öyle bir cehennem hazırladık
ki, onun duvarları kendilerini çepe çevre
kuşatmıştır. (Susuzluktan) imdat dileyecek
olsalar imdatlarına, erimiş maden gibi
yüzleri haşlayan bir su ile cevap verilir.
Ne fena bir içecek ve ne kötü bir kalma
yeri!
30.
İman edip de güzel davranışlarda bulunanlar
(bilmelidirler ki) biz, güzel işler
yapanların ecrini zâyi etmeyiz.
31.
İşte onlara, alt taraflarından ırmaklar akan
Adn cennetleri vardır. Onlar Adn
cennetlerinde tahtlar üzerine kurularak
orada altın bileziklerle bezenecekler; ince
ve kalın dîbâdan yeşil elbiseler giyecekler.
Ne güzel karşılık ve ne güzel kalma yeri!
32.
Onlara, şu iki adamı misal olarak anlat:
Bunlardan birine iki üzüm bağı vermiş, her
ikisinin de etrafını hurmalarla donatmış,
aralarında da ekinler bitirmiştik.
33.
İki bağın ikisi de yemişlerini vermiş,
hiçbirini eksik bırakmamıştı. İkisinin
arasından bir de ırmak fışkırtmıştık.
34.
Bu adamın başka geliri de vardı. Bu yüzden
arkadaşıyla konuşurken ona şöyle dedi: "Ben,
servetçe senden daha zenginim; insan sayısı
bakımından da senden daha güçlüyüm."
Bu iki kişinin kimliği konusunda mevcut
görüşler şunlardır:
1.Mahzum kabilesinden Mekkeli iki
kardeştirler.
2.Maksat Allah Resulü ile Mekkeli
müşriklerdir.
3.Allah’a inanan ve inanmayan
herkes için geçerli bir misaldir.
4.Lu’ayne b. Hısn ve ashabı ile
Selman, Suheyb ve ashabı arasında bir
benzetmedir.
5.Babalarından kalan büyük çapta bir mirası
birisi inancının gereği gibi, diğeri de
inançsızlığın gereği gibi harcayan iki
İsrailli kardeştirler... Hepsinde ortak olan
nokta: İman etmeksizin, serveti tek gaye
edinerek mal yığma tutkusunun insanı zulme
ve hüsrana sürükleyeceği gerçeğidir.
35.
(Böyle gurur ve kibirle) kendisine
zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: "Bunun,
hiçbir zaman yok olacağını sanmam."
36.
"Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet
Rabbimin huzuruna götürülürsem, hiç şüphem
yok ki, (orada) bundan daha hayırlı bir
akıbet bulurum."
37.
Karşılıklı konuşan arkadaşı ona hitaben:
"Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden
(spermadan) yaratan, daha sonra seni bir
adam biçimine sokan Allah'ı inkâr mı ettin?"
Servetinin ve adamlarının çokluğuyla
gururlanan bu kişinin ahireti inkar ettiği,
36. Ayetin başında anlatılmıştı. 37. Ayette
ise bu kişi Allah’ı inkar etmekle itham
ediliyor. Şu halde, Beyzavi’nin de işaret
ettiği gibi, ahireti inkar etmek, bir bakıma
Allah’ı inkar etmek demektir. Zira, ahiretin
imkansızlığını savunmak, Allah’ın gücünün
sonsuzluğundan şüphe etmenin bir sonucudur.
Nitekim bu kişiye, kendisinin yaratılış
safhaları hatırlatılmak suretiyle bu
kudretin sahibi olan Allah’ın kıyameti de
gerçekleştirme gücünde olduğu isbatlamak
istenmiştir.
38.
"Fakat O Allah benim Rabbimdir ve ben
Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam."
39.
"Bağına girdiğinde: Mâşâallah! Kuvvet yalnız
Allah'ındır, deseydin ya! Eğer malca ve
evlâtça beni kendinden güçsüz görüyorsan
(şunu bil ki):"
40.
"Belki Rabbim bana, senin bağından daha
iyisini verir; senin bağına ise gökten
yıldırımlar gönderir de bağ kupkuru bir
toprak haline gelir."
41.
"Yahut, bağının suyu dibe çekilir de bir
daha onu arayıp bulamazsın."
42.
Derken onun serveti kuşatılıp yok edildi.
Böylece, bağı uğruna yaptığı masraflardan
ötürü ellerini oğuşturup kaldı. Bağın
çardakları yere çökmüştü. "Ah, diyordu,
keşke ben Rabbimehiçbir ortak koşmamış
olsaydım!
43.
Kendisine Allah'tan başka yardım edecek
destekçileri olmadığı gibi kendi kendini de
kurtaracak güçte değildi.
44.
İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan
Allah'a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O,
en güzel âkıbeti veren yine O'dur.
45.
Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı,
gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su
sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip)
birbirine karışmış; arkasından rüzgârın
savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah,
her şey üzerinde iktidar sahibidir.
Allah Teala, 45. Ayetteki teşbih ile
dünya hayatının geçiciliğini, ibret
nazarıyla bakan insanın, bir bitkide dahi
kendi hayatının başlama, gelişme ve tükenip
son bulma safhalarını açık bir şekilde
görebileceğini belirttikten sonra, insana
yaraşanın, dünyanın geçici zinetlerine
aldanmak yerine, kısa süren dünya hayatında
yapacağı iyi işlerle ebedi saadete erişmek
olduğuna şöyle işaret etmektedir:
46.
Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür;
ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde
hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit
bağlamaya daha lâyıktır.
47.
(Düşün) o günü ki, dağları yerinden
götürürüz ve yeryüzünün çırılçıplak olduğunu
görürsün. Hiçbirini bırakmaksızın onları
(tüm ölüleri) mahşerde toplamış olacağız.
48.
Ve hepsi sıra sıra Rabbinin huzuruna
çıkarılmışlardır: Andolsun ki sizi ilk
defasında yarattığımız şekilde bize
geldiniz. Oysa size vâdedilenlerin tahakkuk
edeceği bir zaman tayin etmediğimizi
sanmıştınız, değil mi?
Bu ayetle ilgili olarak Kurtubi bir hadis
nakleder ve hadisi bu ayete en özlü tefsir
sayar: “Kıyamet günü Allah Teala yüksek bir
sesle seslenir ve şöyle der: Ey kullarım!
Ben Allah’ım, benden başka ilah yoktur. Ben
acıyanların en acıyanı, hüküm verenlerin en
adili ve hesap görenlerin en süratlisiyim.
Bugün size korku yok. Üzülmeyeceksiniz de.
Delillerinizi hazırlayın, kolay cevap verin.
Çünkü sorumlusunuz, hesaba çekileceksiniz.
Ey meleklerim! Hesapları görülmek üzere
kullarımı ayak parmakları üzerinde sıra sıra
dikin.”
49.
Kitap ortaya konmuştur: Suçluların, onda
yazılı olanlardan korkmuş olduklarını
görürsün. "Vay halimize! derler, bu nasıl
kitapmış! Küçük büyük hiçbir şey
bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini
sayıp dökmüş!" BöyIece yaptıklarını
karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç
kimseye zulmetmez.
50.
Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin,
demiştik; İblis hariç olmak üzere, onlar
hemen secde ettiler. İblis cinlerdendi;
Rabbinin emrinden dışarı çıktı. Şimdi siz,
beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost
ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin
düşmanınızdır. Zalimler için bu ne fena bir
değişmedir!
51.
Ben onları (İblis ve soyunu) ne göklerin ve
yerin yaratılışına, ne de bizzat
kendilerinin yaratılışına şahit tuttum. Ben
yoldan çıkaranları yardımcı edinecek
değilim.
52.
Yine o günü (düşünün ki, Allah, kâfirlere):
Benim ortaklarım olduklarını ileri
sürdüğünüz şeyleri çağırın! buyurur.
Çağırmışlardır onları; fakat kendilerine
cevap vermemişlerdir. Biz onların arasına
tehlikeli bir uçurum koyduk.
53.
Suçlular ateşi görür görmez, orayı
boylayacaklarını iyice anladılar; ondan
kurtuluş yolu da bulamadılar.
54.
Hakikaten biz bu Kur'an'da insanlar için her
türlü misali sayıp dökmüşüzdür. Fakat
tartışmaya en çok düşkün varlık insandır.
55.
Kendilerine hidayet geldiğinde insanları
iman etmekten ve Rablerinden mağfiret talep
etmekten alıkoyan şey, sadece, öncekilerinin
başına gelenlerin kendi başlarına da
gelmesini, yahut azabın göz göre göre
kendilerine gelmesini beklemeleridir!
56.
Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve
uyarıcılar olarak göndeririz. Kâfir olanlar
ise, hakkı bâtıla dayanarak ortadan
kaldırmak için bâtıl yolla mücadele
verirler. Onlar âyetlerimizi ve
uyarıldıkları şeyleri alaya almışlardır.
57.
Kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da
ona sırt çevirenden, kendi elleriyle
yaptığını unutandan daha zalim kim vardır!
Biz onların kalplerine, bunu anlamalarına
engel olan bir ağırlık, kulaklarına da
sağırlık verdik. Sen onları hidayete
çağırsan da artık ebediyen hidayete
eremeyeceklerdir.
58.
Senin, bağışı bol olan Rabbin merhamet
sahibidir; şayet yaptıkları yüzünden onları
(hemen) muaheze edecek olsaydı, onlara azabı
çarçabuk verirdi. Fakat kendilerine tanınmış
belli bir süre vardır ki, artık bundan kaçıp
kurtulacakları bir sığınak
bulamayacaklardır.
59.
İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları
helâk ettik. Onları helâk etmek için de
belli bir zaman tayin etmiştik.
60.
Bir vakit Musa genç adamına demişti ki:
"Durup dinlenmeyeceğim; tâ iki denizin
birleştiği yere kadar varacağım, yahut
senelerce yürüyeceğim."
Tefsirlerde, Musa’nın genç adamının, Yuşa
b. Nun adında biri olduğu, Yuşa’nın Hz.
Musa’ya hizmet ettiği, ondan ilim öğrendiği
rivayet edilmektedir.
Ayette sözü edilen iki denizin hangi
denizler olduğuna dair bir açıklık yoktur.
Bunların Hazar Denizi ile Karadeniz olduğu,
yahut Nil Nehri’nin Sudan’daki iki kolu olan
Beyaz Nil ile Mavi Nil olabileceği ifade
edilmektedir. Bir başka anlayışa göre bu iki
denizden biri Hz. Musa, diğeri de Hızır
(a.s.)dır. Çünkü Musa zahir aleminin, Hızır
da batın aleminin denizidir.
61.
Her ikisi, iki denizin birleştiği yere
varınca balıklarını unuttular. Balık,
denizde bir yol tutup gitmişti.
Rivayete göre genç bir yakını ile Hz.
Musa bu yolculuğa, Allah tarafından,
kendisinden daha bilgili olduğu haber
verilen Hızır ile buluşmak için çıkmıştı.
Yanlarında bir de cansız balık vardı. Bu
balık Allah’ın kudreti ile nerede canlanır,
denize sıçrayıp giderse bu, Hızır’ın orada
olduğuna işaret olacaktı.
62.
(Buluşma yerlerini) geçip gittiklerinde Musa
genç adamına: Kuşluk yemeğimizi getir bize.
Hakikaten şu yolculuğumuz yüzünden başımıza
(epeyce) sıkıntı geldi, dedi.
63.
(Genç adam:) Gördün mü! dedi, kayaya
sığındığımız sırada balığı unuttum. Onu
hatırlamamı bana şeytandan başkası
unutturmadı. O, şaşılacak bir şekilde
denizde yolunu tutup gitmişti.
Burada Hz. Musa’nın genç arkadaşına
şaşkınlık veren, ölmüş bir balığın, bir
mucize neticesinde canlanarak deniz akıp
gitmesidir. Bu mucizenin tahakkuk ettiği
yer, Hz. Hızır’ın bulunduğu yer idi. Musa
bunu bildiği için adamına, balığın
canlanarak denize girmesi halinde bundan
kendisini haberdar etmesini tenbihlemiş,
fakat bir kayanın yanında istirahata
çekildikleri ve belki de Hz. Musa’nın uykuya
daldığı bir sırada balık denize sıçradığı
halde adam haber verme görevini unutmuş, bir
süre daha ilerleyip, Hz. Musa yemekten
bahsedince arkadaşı balığın denize gittiğini
hatırlatmıştı.
64.
Musa: İşte aradığımız o idi, dedi. Hemen
izlerinin üzerine geri döndüler.
65.
Derken, kullarımızdan bir kul buldular ki,
ona katımızdan bir rahmet (vahiy ve
peygamberlik) vermiş, yine ona tarafımızdan
bir ilim öğretmiştik.
66.
Musa ona: Sana öğretilenden, bana, doğruyu
bulmama yardım edecek bir bilgi öğretmen
için sana tâbi olayım mı? dedi.
67.
Dedi ki: Doğrusu sen benimle beraberliğe
sabredemezsin.
68.
(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl
sabredersin?
69.
Musa: İnşaallah, dedi, sen beni sabreder
bulacaksın. Senin emrine de karşı gelmem.
70.
(O kul:) Eğer bana tâbi olursan, sana o
konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey
hakkında bana soru sorma! dedi.
71.
Bunun üzerine yürüdüler. Nihayet gemiye
bindikleri zaman o (Hızır) gemiyi deldi.
Musa: Halkını boğmak için mi onu deldin?
Gerçekten sen (ziyanı) büyük bir iş yaptın!
dedi.
72.
(Hızır:) Ben sana, benimle beraberliğe
sabredemezsin, demedim mi? dedi.
73.
Musa: Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze
etme; işimde bana güçlük çıkarma, dedi.
74.
Yine yürüdüler. Nihayet bir erkek çocuğa
rastladıklarında (Hızır) hemen onu öldürdü.
Musa dedi ki: Tertemiz bir canı, bir can
karşılığı olmaksızın (kimseyi öldürmediği
halde) katlettin ha! Gerçekten sen fena bir
şey yaptın!
75.
(Hızır:) Ben sana, benimle beraber
(olacaklara) sabredemezsin, demedim mi?
dedi.
76.
Musa: Eğer, dedi, bundan sonra sana bir şey
sorarsam artık bana arkadaşlık etme.
Hakikaten benim tarafımdan (ileri
sürebilecek) mazeretin sonuna ulaştın.
77.
Yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına
varıp onlardan yiyecek istediler. Ancak köy
halkı onları misafir etmekten kaçındılar.
Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir
duvarla karşılaştılar. (Hızır) hemen onu
doğrulttu. Musa: Dileseydin, elbet buna
karşı bir ücret alırdın, dedi.
78.
(Hızır) şöyle dedi: "İşte bu, benimle senin
aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana,
sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber
vereceğim."
79.
"Gemi var ya, o, denizde çalışan yoksul
kimselerindi. Onu kusurlu kılmak istedim.
(Çünkü) onların arkasında, her (sağlam)
gemiyi gasbetmekte olan bir kral vardı."
Şu halde Hızır, fakir denizcilerin
gemisini yaralamakla, kralın bu gemiyi
gasbetme ihtimalini ortadan kaldırmış,
böylece bu fakirlere iyilik etmişti. Hızır
(a.s.) sözlerine devam etti:
80.
"Erkek çocuğa gelince, onun ana-babası,
mümin kimselerdi. Bunun için (çocuğun)
onları azgınlık ve nankörlüğe boğmasından
korktuk."
Zira Hızır (a.s.), bu çocuğun ileride
zalim biri olacağını, temiz birer mümin olan
ebeveynine karşı azgınlık ve nankörlük
göstereceğini, yahut çocuk sevgisi yüzünden
ana-babasının manevi hayatlarının tehlikeye
düşeceğini biliyordu: Allah bunu Hızır’a
bildirmişti.
81.
(Devam etti:) "Böylece istedik ki, Rableri
onun yerine kendilerine, ondan daha temiz ve
daha merhametlisini versin."
82.
"Duvara gelince, şehirde iki yetim çocuğun
idi; altında da onlara ait bir hazine vardı;
babaları ise iyi bir kimse idi. Rabbin
istedi ki, o iki çocuk güçlü çağlarına
erişsinler ve Rabbinden bir rahmet olarak
hazinelerini çıkarsınlar. Ben bunu da
kendiliğimden yapmadım. İşte, hakkında
sabredemediğin şeylerin iç yüzü budur."
83.
(Resûlüm!) Sana Zülkarneyn hakkında soru
sorarlar. De ki: Size ondan bir hatıra
okuyacağım.
Ayette, müşriklerin veya yahudilerin,
hakkında soru sorduğu belirtilen
Zülkarneyn’in kim olduğu kesin olarak
bilinmemektedir. Beyzavi tefsirinde bunun
Büyük İskender olduğu, peygamberliği kesin
olmamakla beraber, iyi bir mümin olduğu
konusunda ittifak bulunduğu zikredilmekte;
“cihan hakimiyetine ulaşmış olduğundan veya
İran ve Roma imparatoru olduğundan ya da,
bir yiğitlik simgesi olmak üzere tacında iki
boynuz bulunduğundan” kendisine Zülkarneyn
denildiği belirtilmekte ise de, bu görüş bir
kısım tefsirciler tarafından fazla tasvip
görmemiştir. Burada sözü edilen kişi
Allah’ın kitabına mazhar olduğuna göre Kral
İskender’den daha önce gelmiş bir peygamber
olması ihtimali kuvvet kazanmaktadır.
84.
Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve
kudret sahibi kıldık, ona (muhtaç olduğu)
her şey için bir sebep (bir vasıta ve yol)
verdik.
85.
O da bir yol tutup gitti.
86.
Nihayet güneşin battığı yere varınca, onu
kara bir balçıkta batar buldu. Onun yanında
(orada) bir kavme rastladı. Bunun üzerine
biz: Ey Zülkarneyn! Onlara ya azap edecek
veya haklarında iyilik etme yolunu
seçeceksin, dedik.
Tefsirlerde nakledildiğine göre
Zülkarneyn, batıda Atlas okyanusuna, yahut
Karadeniz’e kadar gitti. Orada güneşin deniz
ufkunda batışını seyretti. Ancak, koca
kainat içinde bu deniz, kendisine bir su
gözesi kadar küçük geldi. Güneş, sislerle
kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su
gözesine gömülür gibi batıyordu. Sahilde
karşılaştığı kavim, müfessirlerin kanaatına
göre, kafir bir millet idi. O yüzden Allah
Teala, Zülkarneyn’i, bu kavmi cezalandırmak
veya eğitmek, irşad etmek, böylece iyilikle
yola getirmek arasında muhayyer kıldı.
87.
O, şöyle dedi: "Haksızlık edeni
cezalandıracağız; sonra o, Rabbine
gönderilecek; sonra Allah da ona korkunç bir
azap uygulayacak."
88.
"İman edip de iyi davranan kimseye gelince,
onun için de en güzel bir karşılık vardır.
Ve buyruğumuzdan, ona kolay olanını
söyleyeceğiz."
89.
Sonra yine bir yol tuttu.
90.
Nihayet güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu
öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar
için güneşe karşı bir örtü yapmamıştık.
Zülkarneyn, batıda işlerini bitirdikten
sonra doğunun yolunu tuttu. En sonunda,
ihtimal Asya’nın doğu kıyılarına, Hint
okyanusuna, yahut Hazar denizine ulaştı.
Burada karşılaştığı insanlar, rivayete göre,
güneşin ışığına ve sıcağına karşı korunmak
için elbise ve ev yapmasını bilmiyorlardı.
91.
İşte böylece onunla ilgili her şeyden
haberdardık.
92.
Sonra yine bir yol tuttu.
93.
Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların
önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir
kavim buldu.
94.
Dediler ki: Ey Zülkarneyn! Bu memlekette
Ye'cûc ve Me'cûc bozgunculuk yapmaktadırlar.
Bizimle onlar arasında bir sed yapman için
sana bir vergi verelim mi?
95.
Dedi ki: "Rabbimin beni içinde bulundurduğu
nimet ve kudret daha hayırlıdır. Siz bana
kuvvetinizle destek olun da, sizinle onlar
arasına aşılmaz bir engel yapayım."
96.
"Bana, demir kütleleri getirin." Nihayet
dağın iki yanı arasını aynı seviyeye
getirince (vadiyi doldurunca): "Üfleyin
(körükleyin)!" dedi. Artık onu kor haline
sokunca: "Getirin bana, üzerine bir miktar
erimiş bakır dökeyim" dedi.
97.
Bu sebeple onu ne aşmaya muktedir oldular ne
de onu delebildiler.
98.
Zülkarneyn: Bu, Rabbimden bir rahmettir.
Fakat Rabbimin vâdi gelince, O, bunu yerle
bir eder. Rabbimin vâdi haktır, dedi.
99.
O gün (kıyamet gününde bakarsın ki) biz
onları, birbirine çarparak çalkalanır bir
halde bırakmışızdır; Sûr'a da üfürülmüş,
böylece onları bütünüyle bir araya
getirmişizdir.
100-101.
Gözleri bizim
öğüdümüze karşı kapalı olan ve öfkelerinden
onu dinlemeye tahammül edemeyen kafirlere o
gün cehennemi öyle bir gösteririz ki
102.
Kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar
edineceklerini mi sandılar? Biz cehennemi
kâfirlere bir konak olarak hazırladık.
103.
De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından
en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi?
104.
(Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları
halde, dünya hayatında çabaları boşa giden
kimselerdir.
105.
İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O'na
kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri
boşa giden kimselerdir ki, biz onlar için
kıyamet gününde hiçbir ölçü tutmayacağız.
Kıyamet terazisinde ağır çeken iman ve
salih ameldir. Kafirlerin ise hayırlı işleri
bulunmadığından mizanları boş kalacak;
dünyada çoğu insanın değer verdiği şeyler
orada değersiz sayılacaktır.
106.
İşte, inkâr ettikleri, âyetlerimi ve
resûllerimi alaya aldıkları için onların
cezası cehennemdir.
107.
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara
gelince, onlar için makam olarak Firdevs
cennetleri vardır.
108.
Orada ebedî kalacaklardır. Oradan hiç
ayrılmak istemezler.
109.
De ki: Rabbimin sözleri için derya mürekkep
olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi,
Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz
tükenecektir.
Bu ayette Allah’ın sözlerinden maksat,
O’nun ilim ve hikmetidir. Allah Teala’nın
ilim ve hikmeti sonsuz ve sınırsız; denizler
ise, çokluğuna rağmen, sonlu ve sınırlıdır.
Şu halde, Allah’ın ilim ve hikmetini yazmak
için mürekkep olarak, deryaların dahi
kifayetsiz geleceği aşikardır.
110.
De ki: Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim.
(Şu var ki) bana, İlâh'ınızın, sadece bir
İlâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim
Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve
Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın.

Adı: Kehf sûresi 110 âyettir. Mekke'de nâzil
olmuştur. Ancak, 28. âyetin Medine'de nâzil
olduğu rivayeti de vardır. Sûre bu adı,
içinde söz konusu edilen ve "mağara
arkadaşları" demek olan "Ashâb-ı Kehf"den
almıştır.
Nüzul Zamanı: Bu sure, Mekke döneminin
üçüncü aşamasında indirilen ilk surelerden
biridir. Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de
yaşadığı dönemi, En'am Suresi'nin giriş
bölümünde dört aşamaya ayırmıştık. Bu ayrıma
göre üçüncü aşama peygamberliğin beşinci
yılından onuncu yılına kadar sürmüştür. Bu
aşamayı ikinci ve dördüncü merhalelerden
ayıran nokta şudur: İkinci aşama boyunca
Kureyşliler, İslâmı hareketi bastırmak için
Peygamber (s.a) ve müminlerle alay ettiler,
onları tehdit ettiler, onlara karşı
itirazlarda bulundular. İftiralar attılar.
Fakat üçüncü aşamada aynı amaçla işkence
araçları, ekonomik baskı ve kaba kuvvet
kullanmaya başladılar. Öyle ki müslümanların
büyük bir kısmı Habeşistan'a hicret etmek
zorunda kaldı, geride kalanlar ise,
Peygamber (s.a) ve ailesi ile birlikte Şi'bi
Ebi Talib'de (Ebu Talib Mahallesinde)
muhasara altına alındı. Bunun ötesinde
onlara tam anlamıyla sosyal ve ekonomik bir
boykot uygulandı. Tek teselli verici nokta
Ebu Talib ve Hz. Hatice (r.a) gibi önemli
şahıslar nedeniyle Kureyş'in büyük
ailelerinin onlara yardım etmesiydi. Fakat
Peygamberliğin gelişinin onuncu yılında bu
iki önemli şahıs öldüğünde, Peygamber (s.a)
ve tüm sahabenin Mekke'den hicret etmesine
neden olan çok ağır işkenceler dönemi olan
dördüncü merhale başladı.
Bu surede ele alınan konulardan, surenin
üçüncü merhalesinin başlangıcında yani
işkencelere rağmen henüz Habeşistan'a
hicretin gerçekleşmediği dönemde indirildiği
anlaşılmaktadır. İşte bu nedenle, işkence
gören müminleri teselli etmek onları
cesaretlendirmek ve onlara mümin insanların
geçmişte imanlarını nasıl koruduklarını
göstermek amacıyla bu surede Ashab-ı Kehf
(Mağarada uyuyanların) hikayesi
anlatılmıştır.
Anafikir ve Konular: Bu sure Ehli Kitapla
birlik olup Hz. Peygamber'i (s.a) imtihan
etmek için üç soru soran Mekke'li
müşriklerin sorularına bir cevap olarak
gönderilmiştir. Bu sorular şunlardı:
1)
"Mağarada uyuyanlar" kimlerdir?
2) Hızır'ın
gerçek hikayesi nedir?
3) Zü'l Karneyn
hakkında ne biliyorsun? Bu üç soru,
Hıristiyanların ve Yahudilerin tarihiyle
ilgili olduğu ve Hicaz'da bilinmediği için
Hz. Peygamber'in (s.a) gayb bilgisine sahip
olup olmadığını imtihan etmek üzere
sorulmuştur. Allah, bu üç soruya sadece
cevap vermekle kalmamış, aynı zamanda
hikayeleri o dönemde Mekke'de İslâm'la küfür
arasında süren çatışmada kafirlerin aleyhine
bir tarzda ele almıştır.
1) Soru soranlara "Mağarada uyuyanların da
Kur'an'ın tebliğ ettiği aynı Tevhid'e
inandıkları ve onların durumunun da aynı
işkence çeken Mekkeli müminlere benzediği
söylenmektedir. Diğer taraftan "Mağarada
uyuyanlar"a işkence yapanlar onlara, aynen
Kureyş müşriklerinin müslümanlara davrandığı
gibi davranıyorlardı. Bunun yanı sıra
müslümanlara, bir mümine zalim bir topluluk
tarafından işkence edildiğinde, bâtıla boyun
eğmemesi ve gerekirse Allah'a güvenerek
oradan hicret etmesi gerektiği
öğretilmektedir. Aynı zamanda Mekkeli
müşriklere "Mağarada uyuyanlar"ın kıssasının
ahiret inancının açık bir delili olduğu
söylenmektedir. Çünkü bu, Mağarada uyuyanlar
da olduğu gibi, Allah'ın uzun süre ölüm
uykusunda kaldıktan sonra bile dilerse bir
kimseyi diriltme kudretine sahip olduğunu
göstermektedir.
2) Mağarada uyuyanlar kıssası, yeni oluşmuş
küçük İslâm toplumuna işkence eden Mekke'nin
ileri gelenlerini de uyarmaktadır. Aynı
zamanda Hz. Peygamber'e (s.a) işkence
edenlerle hiç bir uzlaşmaya girmemesi ve
onları kendisine uyan fakir ve zayıflardan
daha önemli görmemesi söylenmektedir. Diğer
taraftan Mekke'nin ileri gelenlerine şu anda
yaşadıkları dünyanın geçici zevklerine
aldanmamaları ve ebedi nimetleri kazanmaya
çalışmaları tavsiye edilmektedir.
3) Hızır ile Hz. Musa'nın hikayesi
kafirlerin sorularını cevaplamak ve
müminleri de teskin etmek için bu şekilde
ele alınmıştır. Bu kıssadan alınacak ders
şudur: "Allah'ın mülkünde Allah'ın dileğine
uygun olarak meydana gelen şeylerin
hikmetine tamamen iman etmelisiniz.
Gerçeklik sizden gizli olduğu için siz
meydana gelen şeylerin hikmetini
anlayamazsınız. Bazen de bu olaylarda size
göre bir terslik varmış gibi görünür ve "bu
neden oldu, nasıl oldu?" diye sorular
sorarsınız. Gerçek şu ki, görünmeyenin (gayb)
perdesi kaldırılsa, o zaman meydana gelenin,
yaşananın en iyi olduğunu siz de
anlayacaksınız. Bazen bir şeyin sizin için
kötü olduğu izlenimine kapılsanız bile,
sonunda onun sizin için bazı iyi sonuçlara
yol açtığını görürsünüz."
4) Aynı şeyler Zü'l-Karneyn kıssası için de
geçerlidir. Çünkü bu kıssa da soruları
yöneltenleri uyarmaktadır. "Ey gururlu ve
kendini beğenmiş Mekke uluları! Zu'l-Karneyn'den
ders almalısınız. Zü'l-Karneyn, büyük bir
kral, büyük bir fatih ve büyük kaynaklara ve
yeteneklere sahip bir insan olmasına rağmen,
yine de yaratıcısına teslim oldu. Oysa siz
onunla karşılaştırıldığında küçük ve önemsiz
birer lider olmanıza rağmen Allah'a isyan
ediyorsunuz. Bunun yanısıra Zü'l-Karneyn
korunma için en güçlü duvarlardan birini
inşa etmiş olmasına rağmen yine de gerçek
güvencesi Allah'tı. "duvar" değil. O duvarın
ancak Allah dilediği sürece kendisini
düşmanlarından koruyabileceğine ve Allah
dilerse onda çatlakların, deliklerin
oluşacağına inanıyordu. Oysa siz onunla
karşılaştırıldığında önemsiz ve küçük bazı
bina ve evlere sahip olduğunuz halde, tüm
felaketlere karşı kendinizi emin ve korunmuş
sanıyorsunuz."
Kur'an bu sûrede Peygamber'i (s.a) safdışı
bırakmaya çalışanların oyunlarını yine
kendine çevirmektedir. Fakat surenin sonunda
başlangıçta belirtilen ilkeler yine
tekrarlanmaktadır: "Tevhid ve Ahiret haktır,
gerçektir ve sizin iyiliğiniz içindir.
Bunları kabul etmeli, buna göre gidişatınızı
düzeltmeli ve bu dünyada, ahirette Allah'a
hesap vereceğinizin farkında olarak
yaşamalısınız. Aksi takdirde hayatınızı
mahvedersiniz, yaptığınız şeylerin değeri de
bir hiç olur."
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR BİR HADİS
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Azameti gökle yer
arasını dolduran ve yetmiş bin meleğin tazim
ve teşyi ettiği bir sureyi size haber
vereyim mi? O "El Kehf" suresidir.
Her kim Cuma günü onu okursa, Allah Teala bu
sebeble o kimsenin diğer cumaya kadar ki
ondan sonra da üç gün ilavesi içindeki
günahlarını mağfiret eder,
Ayrıca kendisine semaya kadar erişen bir nur
verilir.
Ve deccal fitnesinden korunmuş olur.
Her kim yatacağı zaman bu surenin sonundan
beş ayet okursa, korunur ve gecenin istediği
vaktinde de uyandırılır."
Ravi: Hz. İsmail İbni Rafi (r.a.)
|