|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir
kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu
Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek
kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah
noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten
işitendir, görendir.
2.
Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve
İsrailoğullarına: "Benden başkasını
dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin"
diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi
kıldık.
3.
(Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız
kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok
şükreden bir kul idi.
Bazı tefsirlerde, ikinci ve üçüncü
ayetler arasında şöyle bir mana alakası
kurulmuştur: Ey Nuh ile birlikte gemide
taşıdığımız kimselerin nesli! Benden
başkasını, dayanılıp güvenilen bir Rab
edinmeyin. Gerçekten Nuh, çok şükreden bir
kul idi.
4.
Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler,
yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve
azgınlık derecesinde bir kibre
kapılacaksınız, diye bildirdik.
5.
Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize
güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik.
Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi)
aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad
idi.
Tefsirlerde, bu güçlü kuvvetli kulların,
Ninevalı Sencarib, Babilli Buhtünnasr veya
Calut’un orduları olduğu, bunların, Tevrat’ı
ve Mescid-i Aksa’yı yaktıkları,
İsrailoğullarının alimlerini öldürdükleri ve
70.000 kadar esir aldıkları rivayet
edilmekte, bütün bu musibetlere sebep teşkil
etmiş olan İsrailoğullarının ilk fesadının
ise Zekeriya’yı öldürmeleri ve Ermiya’yı
hapsetmeleri olduğu belirtilmektedir.
6.
Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve
zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü
arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.
7.
Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş,
kötülük ederseniz yine kendinize etmiş
olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı
gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce
girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman
Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine
geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip
etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı
musallat kıldık).
Tefsirlerde, İsrailoğullarının ikinci
musibete uğramalarının sebebi olan diğer
fesat hareketlerinin, Hz. Yahya’yı
öldürmeleri ve Hz. İsa’yı öldürmeye teşebbüs
etmeleri olduğu belirtiliyor.
8.
Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz
eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de
sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi
kâfirler için bir hapishane yaptık.
9.
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir;
iyi davranışlarda bulunan müminlere,
kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu
müjdeler.
10.
Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de
elemli bir azap hazırlamışızdır.
11.
İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister.
İnsan pek acelecidir!
Bu ayet, insanın önemli bir psikolojik
yönüne işaret etmektedir: Gerçekten biz
insanlar, öfkelendiğimiz, sıkıldığımız ya da
bir güçlükle karşılaştığımızda,
öfkelendiklerimizi için beddua eder;
güçlüklerden sabır ve metanetle kurtulmak
için çaba harcayacağımız yerde, acelecilik
göstererek tezden kurtulmak isteriz. Bu
olmayınca da, ümitsiz ve kötümser bir ruh
haleti içinde, “Allah’ım, canımı al da, beni
bu sıkıntıdan kurtar!” gibi sözlerler
kendimiz için beddua ederiz ki, bunlar doğru
değildir.
12.
Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil)
olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin
nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların
sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin
karanlığını silip (yerine, eşyayı)
aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik.
İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.
13.
Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna
bağladık. İnsan için kıyamet gününde,
açılmış olarak önüne konacak bir kitap
çıkarırız.
14.
Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak
kendi nefsin yeter.
Bu dünyada, gerek çevrenin olumsuz
şartları, gerekse insanın birçok kötü arzu
ve ihtirasları, onun kalp ve basiretini
bağlayabilmekte, iyilik ve kötülükleri
görmesini önleyebilmektedir. Buna karşılık,
yukarıdaki ayete göre, ahirette insan
sözkonusu olumsuz amillerden kurtulacağı
için kendi hesabını bizzat kendisi yapacak,
dünyadaki amellerinin değeri hakkında hüküm
vercek ve kendisini ibra veya mahkum edecek
bir ruh olgunluğuna ulaşacaktır.
15.
Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi
iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan
saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir
günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez.
Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye)
azap edecek değiliz.
16.
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o
ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış
elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna
rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece
o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı
darmadağın ederiz.
Ayetin baş kısmı, müfessirler tarafından
şöyle de anlaşılmıştır: Bir ülkeyi helak
etmek istediğimizde, o ülkenin varlıklı ve
şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle
onlar kötülük işlerler; böylece o ülke
helaka müstahak olur.
17.
Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk
ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören
olarak Rabbin yeterlidir.
18.
Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse
ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz
kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu,
kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği
cehenneme sokarız.
19.
Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona
yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte
bunların çalışmaları makbuldür.
20.
Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı
isteyenlere de ahireti isteyenlere de)
Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz.
Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
21.
Baksana, biz insanların kimini kiminden
nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret,
derece ve üstünlük farkları bakımından daha
büyüktür.
20. ayet, gerek dünya gerekse ahiret
nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun
sınırsızlığını ifade etmekte; servet, mevki,
sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından
insanlar arasındaki farkların, ilahi
takdirin bir gereği olduğunu, binaenaleyh,
bu dünyada mutlak eşitliğin imkansızlığını
ortaya koymaktadır. Bunun yanında 21.
Ayetten anlıyoruz ki, ahirette de insanlar
eşit durumda olmayacaklar, aksine,
insanların dünyada yapmış oldukları işlere
göre ahirette derce farları daha da büyük
olacaktır. Ancak, 18. Ayetten de
anlaşılacağı üzere, para ve mevki gibi
dünyevi imkanlar, Allah nezdinde mutlak bir
değer ifade etmediği için, dünya hayatını
sırf bunların peşinde koşarak geçirenler,
ahirette üstün derecelere ulaşma hakkını
kaybetmiş olacaklardır.
22.
Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma!
Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş
olarak kalırsın.
23.
Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi,
ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir
şekilde emretti. Onlardan biri veya her
ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine
"of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de
güzel söz söyle.
24.
Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim!
Küçüklüğümde onlar beni nasıl
yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle)
rahmet et!" diyerek dua et.
25.
Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi
bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki
Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye
yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.
26.
Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını
ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.
27.
Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların
dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür.
28.
Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda
olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine
bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül
alıcı bir söz söyle.
Rivayete göre, Bilal, Suheyb, Mehca ve
Habbab gibi yoksul sahabiler, Hz.
Peygamber’in yardımı ile geçinirlerdi.
Resulullah (s.a.), onlara verilecek bir
şeyleri olmadığı zaman, mahcubiyetinden
ötürü söyleyecek bir söz bulamaz, yüzünü
başka tarafa çevirir, fakat onların
ihtiyaçlarını gidermek için Cenab-ı Hakk’ın
kendisine imkan vermesini dilerdi. İşte bu
ayet-i kerimede, Resulullah’a bu gibi
insanlara bir şeyler veremeyecek bile olsa,
hiç olmazsa “Allah, bize de, size de bol
rızık versin”, “Allah sizleri mesut ve
müreffeh kılsın” gibi sözlerle onların
gönüllerini alması gerektiği
hatırlatılmaktadır.
29.
Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma.
Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini
çeker durursun.
30.
Rabbin rızkı dilediğine bol verir,
dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O,
kullarından haberdardır, (onları) çok iyi
görür.
31.
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına
kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı
veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir
suçtur.
32.
Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir
hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.
Yukarıdaki ayette “zina etmeyin”
denilmeyip de “zinaya yaklaşmayın”
buyurulması ilgi çekicidir. Buna göre yalnız
zina değil, kişiyi zina etmeye sevkeden
yollar da yasaklanmıştır. Esasen bir kere bu
yollara tevessül edildikten, yani insanı
zina etmeye zorlayan ve cinsi arzuları
kabartan bir ortama girdikten sonra, artık,
bu arzuların ağır baskısı karşısında
iradenin gücü oldukça yetersiz kalır ve
zinadan korunmak son derece güçleşir.
İnsanın bu psikolojik zafını dikkate alan
Kur’an-ı Kerim, prensip olarak insanı
kötülüklere sevkedici sebepleri ortadan
kaldırmayı amaçlamıştır. Buna sedd-i zeria
prensibi denir.
33.
Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem
kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen
öldürülürse, onun velîsine (hakkını alması
için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta
ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki
verilmekle) o, alacağını almıştır.
34.
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar,
ancak en güzel bir niyetle yaklaşın.
Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü
verilen söz, sorumluluğu gerektirir.
35.
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru
terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem
de neticesi bakımından daha güzeldir.
36.
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına
düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların
hepsi ondan sorumludur.
37.
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen
(ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne
de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.
38.
Bütün bu sayılanların kötü olanları,
Rabbinin nezdinde sevimsizdir.
39.
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği
hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh
edinme; sonra kınanmış ve (Allah'ın
rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak
cehenneme atılırsın.
40.
(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları
sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden
kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz,
(vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
Müşrikler, meleklerin Allah’ın kızları
olduğuna inanırlar, erkek çocukların ise
kendilerine verildiğini iddia ederler,
bundan dolayı gururlanırlardı. İşte ayet-i
kerime, onların bu düşüncesini reddetmekte,
çocuklar arasında cinsiyetlerine göre böyle
bir değer ayırımı yapılmasını kabul
etmemektedir.
41.
Biz, onların akıllarını başlarına
toplamaları için bu Kur'an'da (çeşitli ikaz
ve ihtarları) türlü şekillerde tekrar ettik.
Fakat bu, onlara, daha da kaçıp
uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamıyor.
42.
De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile
birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o
takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan
Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.
Ayetin son kısmı müfessirler tarafından iki
şekilde manalandırılmıştır:
a) “...O
takdirte onlar, Arş’ın sahibi olan Allah’a
üstün gelmek için çareler arayacaklardı.”
b) “...O taktirde onlar, ululuğunu ve
kudretini bildikleri Arş’ın sahibi olan
Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaat etmek için
çareler arayacaklardı.”
43.
Allah, onların söyledikleri şeylerden
münezzehtir; son derece yücedir ve uludur.
44.
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes
O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih
etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz,
onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir,
bağışlayıcıdır.
Tabiat ilimlerindeki inkişaf, bu ayetin
açıklanmasına yardımcı olmuştur. Nitekim,
önceleri cansız ve hareketsiz olduğu sanılan
varlıklar da dahil olmak üzere, bütün eşya
atomlardan meydana gelmiştir. İşte atom
çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar,
sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin
etrafında dönmektedirler ki, belki de
onların bu dönüşleri ve böylece, ilahi
kanuna, en ufak bir sapma göstermeksizin
boyun eğmeleri, Kur’an-ı Kerim tarafından
Allah’ı tesbih olarak ifade edilmiştir.
45.
Biz, Kur'an okuduğun zaman, seninle ahirete
inanmayanların arasına gizleyici bir örtü
çekeriz.
46.
Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir
kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık
veririz. Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini
yâdettiğinde onlar, canları sıkılmış bir
vaziyette, gerisin geri dönüp giderler.
47.
Biz, onların seni dinlerken ne maksatla
dinlediklerini, kendi aralarında
fısıldaşırlarken de o zalimlerin: "Siz,
büyülenmiş bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz!" dediklerini çok iyi biliriz.
48.
Baksana; senin için ne türlü benzetmeler
yaptılar! Bu yüzden, (öyle bir) saptılar ki,
artık (doğru) yolu bulamayacaklardır.
49.
Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik
yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken,
yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle
mi!
50.
De ki: "İster taş olun, ister demir",
51.
İsterse aklınıza (yeniden dirilmesi)
imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık!
(Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini
güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar
(hayata) kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk
kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı
bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne
zamanmış o?" diyecekler. De ki: Yakın olsa
gerek!
52.
Allah sizi çağıracağı gün, kendisine
hamdederek çağrısına uyarsınız ve
(dirilmeden önceki halinizde) çok az
kaldığınızı sanırsınız.
53.
Kullarıma söyle, sözün en güzelini
söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar.
Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.
54.
Rabbiniz, sizi en iyi bilendir. Dilerse size
merhamet eder; dilerse sizi cezalandırır.
Biz, seni onların üstüne bir vekil olarak
göndermedik.
Müfessir Beyzavi, bu ayetin son cümlesini
şöyle açıklamıştır: “Biz, kafirleri imana
zorlama işini sana havale etmedik. Seni,
sadece Allah’ın rahmetini müjdeleyici ve
azabından sakındırıcı olarak gönderdik. Bu
sebeple inanmayanlara tolerans göster.
Müfessirlerin beyanına göre, Hz. Muhammed’in
peygamberliğine itiraz edenlere karşı, Allah
Teala, herkesin halini, kimlerin imana ve
iyi davranışlara daha layık, kimlerin
inkarcılığa ve kötü yaşayışa müstehak
olduğunu, ayrıca kimin peygamberliğe ehil
olduğunu en iyi bilenin ancak kendisi
olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurmuştur:
55.
Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en
iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin
kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da
Zebur'u verdik.
Peygamberlerin kendi aralarındaki bu
derece farkı, maddi ve bedeni yönden olmayıp
ruhi ve manevi fazilet ve kabiliyetler
yönündedir. Nitekim, Hz. Davud’a Zebur’un
gönderildiğine işaret buyurulmakla bu husus
teyit edilmiştir.
56.
(Resûlüm!) De ki: "Allah'ı bırakıp da (ilâh
olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne
uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler."
57.
Onların yalvardıkları bu varlıklar |