|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir
kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu
Mescid-i Harâm'dan, çevresini mübarek
kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah
noksan sıfatlardan münezzehtir; O, gerçekten
işitendir, görendir.
2.
Biz, Musa'ya Kitab'ı verdik ve
İsrailoğullarına: "Benden başkasını
dayanılıp güvenilen bir rab edinmeyin"
diyerek bu Kitab'ı bir hidayet rehberi
kıldık.
3.
(Ey) Nuh ile birlikte (gemide) taşıdığımız
kimselerin nesli! Şunu bilin ki Nuh, çok
şükreden bir kul idi.
Bazı tefsirlerde, ikinci ve üçüncü
ayetler arasında şöyle bir mana alakası
kurulmuştur: Ey Nuh ile birlikte gemide
taşıdığımız kimselerin nesli! Benden
başkasını, dayanılıp güvenilen bir Rab
edinmeyin. Gerçekten Nuh, çok şükreden bir
kul idi.
4.
Biz, Kitap'ta İsrailoğullarına: Sizler,
yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve
azgınlık derecesinde bir kibre
kapılacaksınız, diye bildirdik.
5.
Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize
güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik.
Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi)
aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad
idi.
Tefsirlerde, bu güçlü kuvvetli kulların,
Ninevalı Sencarib, Babilli Buhtünnasr veya
Calut’un orduları olduğu, bunların, Tevrat’ı
ve Mescid-i Aksa’yı yaktıkları,
İsrailoğullarının alimlerini öldürdükleri ve
70.000 kadar esir aldıkları rivayet
edilmekte, bütün bu musibetlere sebep teşkil
etmiş olan İsrailoğullarının ilk fesadının
ise Zekeriya’yı öldürmeleri ve Ermiya’yı
hapsetmeleri olduğu belirtilmektedir.
6.
Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve
zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü
arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.
7.
Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş,
kötülük ederseniz yine kendinize etmiş
olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı
gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce
girdikleri gibi yine Mescid'e (Süleyman
Mâbedi'ne) girsinler ve ellerine
geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip
etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı
musallat kıldık).
Tefsirlerde, İsrailoğullarının ikinci
musibete uğramalarının sebebi olan diğer
fesat hareketlerinin, Hz. Yahya’yı
öldürmeleri ve Hz. İsa’yı öldürmeye teşebbüs
etmeleri olduğu belirtiliyor.
8.
Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz
eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de
sizi yine cezalandırırız. Biz cehennemi
kâfirler için bir hapishane yaptık.
9.
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir;
iyi davranışlarda bulunan müminlere,
kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu
müjdeler.
10.
Ahirete inanmayanlara gelince, onlar için de
elemli bir azap hazırlamışızdır.
11.
İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister.
İnsan pek acelecidir!
Bu ayet, insanın önemli bir psikolojik
yönüne işaret etmektedir: Gerçekten biz
insanlar, öfkelendiğimiz, sıkıldığımız ya da
bir güçlükle karşılaştığımızda,
öfkelendiklerimizi için beddua eder;
güçlüklerden sabır ve metanetle kurtulmak
için çaba harcayacağımız yerde, acelecilik
göstererek tezden kurtulmak isteriz. Bu
olmayınca da, ümitsiz ve kötümser bir ruh
haleti içinde, “Allah’ım, canımı al da, beni
bu sıkıntıdan kurtar!” gibi sözlerler
kendimiz için beddua ederiz ki, bunlar doğru
değildir.
12.
Biz, geceyi ve gündüzü birer âyet (delil)
olarak yarattık. Nitekim, Rabbinizin
nimetlerini araştırmanız, ayrıca, yılların
sayı ve hesabını bilmeniz için gecenin
karanlığını silip (yerine, eşyayı)
aydınlatan gündüzün aydınlığını getirdik.
İşte biz, her şeyi açık açık anlattık.
13.
Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna
bağladık. İnsan için kıyamet gününde,
açılmış olarak önüne konacak bir kitap
çıkarırız.
14.
Kitabını oku! Bugün sana hesap sorucu olarak
kendi nefsin yeter.
Bu dünyada, gerek çevrenin olumsuz
şartları, gerekse insanın birçok kötü arzu
ve ihtirasları, onun kalp ve basiretini
bağlayabilmekte, iyilik ve kötülükleri
görmesini önleyebilmektedir. Buna karşılık,
yukarıdaki ayete göre, ahirette insan
sözkonusu olumsuz amillerden kurtulacağı
için kendi hesabını bizzat kendisi yapacak,
dünyadaki amellerinin değeri hakkında hüküm
vercek ve kendisini ibra veya mahkum edecek
bir ruh olgunluğuna ulaşacaktır.
15.
Kim hidayet yolunu seçerse, bunu ancak kendi
iyiliği için seçmiş olur; kim de doğruluktan
saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir
günahkâr, başkasının günah yükünü üslenmez.
Biz, bir peygamber göndermedikçe (kimseye)
azap edecek değiliz.
16.
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o
ülkenin zenginlik sebebiyle şımarmış
elebaşılarına (iyilikleri) emrederiz; buna
rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece
o ülke, helâke müstahak olur; biz de orayı
darmadağın ederiz.
Ayetin baş kısmı, müfessirler tarafından
şöyle de anlaşılmıştır: Bir ülkeyi helak
etmek istediğimizde, o ülkenin varlıklı ve
şımarmış kişilerini çoğaltırız. Bu suretle
onlar kötülük işlerler; böylece o ülke
helaka müstahak olur.
17.
Nuh'tan sonraki nesillerden nicelerini helâk
ettik. Kullarının günahlarını bilen ve gören
olarak Rabbin yeterlidir.
18.
Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse
ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz
kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu,
kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği
cehenneme sokarız.
19.
Kim de ahireti diler ve bir mümin olarak ona
yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte
bunların çalışmaları makbuldür.
20.
Hepsine, onlara da bunlara da (dünyayı
isteyenlere de ahireti isteyenlere de)
Rabbinin ihsanından (istediklerini) veririz.
Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.
21.
Baksana, biz insanların kimini kiminden
nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki ahiret,
derece ve üstünlük farkları bakımından daha
büyüktür.
20. ayet, gerek dünya gerekse ahiret
nimetleri bakımından Allah’ın lütfunun
sınırsızlığını ifade etmekte; servet, mevki,
sağlık ve yaşayış güzelliği bakımından
insanlar arasındaki farkların, ilahi
takdirin bir gereği olduğunu, binaenaleyh,
bu dünyada mutlak eşitliğin imkansızlığını
ortaya koymaktadır. Bunun yanında 21.
Ayetten anlıyoruz ki, ahirette de insanlar
eşit durumda olmayacaklar, aksine,
insanların dünyada yapmış oldukları işlere
göre ahirette derce farları daha da büyük
olacaktır. Ancak, 18. Ayetten de
anlaşılacağı üzere, para ve mevki gibi
dünyevi imkanlar, Allah nezdinde mutlak bir
değer ifade etmediği için, dünya hayatını
sırf bunların peşinde koşarak geçirenler,
ahirette üstün derecelere ulaşma hakkını
kaybetmiş olacaklardır.
22.
Allah ile birlikte bir ilâh daha tanıma!
Sonra kınanmış ve kendi başına terkedilmiş
olarak kalırsın.
23.
Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi,
ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir
şekilde emretti. Onlardan biri veya her
ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine
"of!" bile deme; onları azarlama; ikisine de
güzel söz söyle.
24.
Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle
üzerlerine kanat ger ve: "Rabbim!
Küçüklüğümde onlar beni nasıl
yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara (öyle)
rahmet et!" diyerek dua et.
25.
Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi
bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki
Allah, kötülükten yüz çevirerek tevbeye
yönelenleri son derece bağışlayıcıdır.
26.
Bir de akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını
ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.
27.
Zira böylesine saçıp savuranlar şeytanların
dostlarıdırlar. Şeytan ise Rabbine karşı çok
nankördür.
28.
Eğer Rabbinden umduğun (beklemek durumunda
olduğun) bir rahmet için onların yüzlerine
bakamıyorsan, hiç olmazsa kendilerine gönül
alıcı bir söz söyle.
Rivayete göre, Bilal, Suheyb, Mehca ve
Habbab gibi yoksul sahabiler, Hz.
Peygamber’in yardımı ile geçinirlerdi.
Resulullah (s.a.), onlara verilecek bir
şeyleri olmadığı zaman, mahcubiyetinden
ötürü söyleyecek bir söz bulamaz, yüzünü
başka tarafa çevirir, fakat onların
ihtiyaçlarını gidermek için Cenab-ı Hakk’ın
kendisine imkan vermesini dilerdi. İşte bu
ayet-i kerimede, Resulullah’a bu gibi
insanlara bir şeyler veremeyecek bile olsa,
hiç olmazsa “Allah, bize de, size de bol
rızık versin”, “Allah sizleri mesut ve
müreffeh kılsın” gibi sözlerle onların
gönüllerini alması gerektiği
hatırlatılmaktadır.
29.
Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma.
Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini
çeker durursun.
30.
Rabbin rızkı dilediğine bol verir,
dilediğine daraltır. Şüphesiz ki O,
kullarından haberdardır, (onları) çok iyi
görür.
31.
Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına
kıymayın. Biz, onların da sizin de rızkınızı
veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir
suçtur.
32.
Zinaya yaklaşmayın. Zira o, bir
hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur.
Yukarıdaki ayette “zina etmeyin”
denilmeyip de “zinaya yaklaşmayın”
buyurulması ilgi çekicidir. Buna göre yalnız
zina değil, kişiyi zina etmeye sevkeden
yollar da yasaklanmıştır. Esasen bir kere bu
yollara tevessül edildikten, yani insanı
zina etmeye zorlayan ve cinsi arzuları
kabartan bir ortama girdikten sonra, artık,
bu arzuların ağır baskısı karşısında
iradenin gücü oldukça yetersiz kalır ve
zinadan korunmak son derece güçleşir.
İnsanın bu psikolojik zafını dikkate alan
Kur’an-ı Kerim, prensip olarak insanı
kötülüklere sevkedici sebepleri ortadan
kaldırmayı amaçlamıştır. Buna sedd-i zeria
prensibi denir.
33.
Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem
kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen
öldürülürse, onun velîsine (hakkını alması
için) yetki verdik. Ancak bu velî de kısasta
ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki
verilmekle) o, alacağını almıştır.
34.
Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar,
ancak en güzel bir niyetle yaklaşın.
Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü
verilen söz, sorumluluğu gerektirir.
35.
Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru
terazi ile tartın. Bu, hem daha iyidir hem
de neticesi bakımından daha güzeldir.
36.
Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına
düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların
hepsi ondan sorumludur.
37.
Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma. Çünkü sen
(ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir ne
de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin.
38.
Bütün bu sayılanların kötü olanları,
Rabbinin nezdinde sevimsizdir.
39.
İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği
hikmetlerdir. Allah ile birlikte başka ilâh
edinme; sonra kınanmış ve (Allah'ın
rahmetinden) uzaklaştırılmış olarak
cehenneme atılırsın.
40.
(Ey müşrikler!) Rabbiniz, erkek çocukları
sizin için ayırdı da, kendisi meleklerden
kız çocuklar mı edindi! Gerçekten siz,
(vebali) çok büyük bir söz söylüyorsunuz.
Müşrikler, meleklerin Allah’ın kızları
olduğuna inanırlar, erkek çocukların ise
kendilerine verildiğini iddia ederler,
bundan dolayı gururlanırlardı. İşte ayet-i
kerime, onların bu düşüncesini reddetmekte,
çocuklar arasında cinsiyetlerine göre böyle
bir değer ayırımı yapılmasını kabul
etmemektedir.
41.
Biz, onların akıllarını başlarına
toplamaları için bu Kur'an'da (çeşitli ikaz
ve ihtarları) türlü şekillerde tekrar ettik.
Fakat bu, onlara, daha da kaçıp
uzaklaşmaktan başka bir şey sağlamıyor.
42.
De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah ile
birlikte başka ilâhlar da bulunsaydı, o
takdirde bu ilâhlar, Arş'ın sahibi olan
Allah'a ulaşmak için çareler arayacaklardı.
Ayetin son kısmı müfessirler tarafından iki
şekilde manalandırılmıştır:
a) “...O
takdirte onlar, Arş’ın sahibi olan Allah’a
üstün gelmek için çareler arayacaklardı.”
b) “...O taktirde onlar, ululuğunu ve
kudretini bildikleri Arş’ın sahibi olan
Allah’a yakınlaşmak ve O’na itaat etmek için
çareler arayacaklardı.”
43.
Allah, onların söyledikleri şeylerden
münezzehtir; son derece yücedir ve uludur.
44.
Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes
O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih
etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz,
onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir,
bağışlayıcıdır.
Tabiat ilimlerindeki inkişaf, bu ayetin
açıklanmasına yardımcı olmuştur. Nitekim,
önceleri cansız ve hareketsiz olduğu sanılan
varlıklar da dahil olmak üzere, bütün eşya
atomlardan meydana gelmiştir. İşte atom
çekirdeklerinin etrafındaki elektronlar,
sürekli ve muntazam bir şekilde çekirdeğin
etrafında dönmektedirler ki, belki de
onların bu dönüşleri ve böylece, ilahi
kanuna, en ufak bir sapma göstermeksizin
boyun eğmeleri, Kur’an-ı Kerim tarafından
Allah’ı tesbih olarak ifade edilmiştir.
45.
Biz, Kur'an okuduğun zaman, seninle ahirete
inanmayanların arasına gizleyici bir örtü
çekeriz.
46.
Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir
kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık
veririz. Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini
yâdettiğinde onlar, canları sıkılmış bir
vaziyette, gerisin geri dönüp giderler.
47.
Biz, onların seni dinlerken ne maksatla
dinlediklerini, kendi aralarında
fısıldaşırlarken de o zalimlerin: "Siz,
büyülenmiş bir adamdan başkasına
uymuyorsunuz!" dediklerini çok iyi biliriz.
48.
Baksana; senin için ne türlü benzetmeler
yaptılar! Bu yüzden, (öyle bir) saptılar ki,
artık (doğru) yolu bulamayacaklardır.
49.
Bir de onlar dediler ki: Sahi biz, bir kemik
yığını ve kokuşmuş bir toprak olmuş iken,
yepyeni bir hilkatte diriltileceğiz, öyle
mi!
50.
De ki: "İster taş olun, ister demir",
51.
İsterse aklınıza (yeniden dirilmesi)
imkânsız gibi görünen herhangi bir yaratık!
(Bunlar, Allah'ın sizi yeniden diriltmesini
güçleştirmez.) Diyecekler ki: "Bizi tekrar
(hayata) kim döndürecek?" De ki: Sizi ilk
kez yaratan. Bunun üzerine onlar sana alaylı
bir tarzda başlarını sallayacak ve "Ne
zamanmış o?" diyecekler. De ki: Yakın olsa
gerek!
52.
Allah sizi çağıracağı gün, kendisine
hamdederek çağrısına uyarsınız ve
(dirilmeden önceki halinizde) çok az
kaldığınızı sanırsınız.
53.
Kullarıma söyle, sözün en güzelini
söylesinler. Sonra şeytan aralarını bozar.
Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.
54.
Rabbiniz, sizi en iyi bilendir. Dilerse size
merhamet eder; dilerse sizi cezalandırır.
Biz, seni onların üstüne bir vekil olarak
göndermedik.
Müfessir Beyzavi, bu ayetin son cümlesini
şöyle açıklamıştır: “Biz, kafirleri imana
zorlama işini sana havale etmedik. Seni,
sadece Allah’ın rahmetini müjdeleyici ve
azabından sakındırıcı olarak gönderdik. Bu
sebeple inanmayanlara tolerans göster.
Müfessirlerin beyanına göre, Hz. Muhammed’in
peygamberliğine itiraz edenlere karşı, Allah
Teala, herkesin halini, kimlerin imana ve
iyi davranışlara daha layık, kimlerin
inkarcılığa ve kötü yaşayışa müstehak
olduğunu, ayrıca kimin peygamberliğe ehil
olduğunu en iyi bilenin ancak kendisi
olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurmuştur:
55.
Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en
iyi bilendir. Gerçekten biz, peygamberlerin
kimini kiminden üstün kıldık; Davud'a da
Zebur'u verdik.
Peygamberlerin kendi aralarındaki bu
derece farkı, maddi ve bedeni yönden olmayıp
ruhi ve manevi fazilet ve kabiliyetler
yönündedir. Nitekim, Hz. Davud’a Zebur’un
gönderildiğine işaret buyurulmakla bu husus
teyit edilmiştir.
56.
(Resûlüm!) De ki: "Allah'ı bırakıp da (ilâh
olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne
uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler."
57.
Onların yalvardıkları bu varlıklar Rablerine
-hangisi daha yakın olacak diye- vesile
ararlar; O'nun rahmetini umarlar ve
azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı,
sakınılacak bir azaptır.
58.
Ne kadar ülke varsa hepsini kıyamet gününden
önce ya helâk edecek veya en çetin bir
şekilde azaplandıracağız. Bu, Kitap'ta (levh-i
mahfuz'da) yazılıdır.
Müfessirlerce tercih edilen yoruma göre,
ayetteki “helak”ten maksat, alelade ölüm,
“azap”tan maksat ise, katledilmek veya
çeşitli musibetlere maruz kalmak suretiyle
ölümdür.
59.
Bizi, âyetler (mucizeler) göndermekten
alıkoyan tek şey, öncekilerin bu âyetleri
yalanlamış olmasıdır. Nitekim Semûd kavmine,
açık bir mucize olmak üzere bir dişi deve
vermiştik. Onlar ise, (bu deveyi
boğazladılar ve) bu yüzden zalim oldular.
Oysa biz âyetleri ancak korkutmak için
göndeririz.
Burada “ayet”ten maksat, kafirlerin,
keyiflerine göre gösterilmesini istedikleri,
mucizelerdir. Nitekim, Abdullah b. Abbas’ın
rivayetine göre Mekke müşrikleri, Resulullah
(s.a.)tan, Safa tepesini altın ve gümüş
yapmasını istemişlerdi. Ayet-i kerimeden
anlaşıldığına göre, daha önceki kavimler de
bu tür mucizeler istemişlerdi ki, onların
asıl maksadı, inanmak değildi. Allah Teala,
onların, peygamberlerinden istediği bu
mucizeleri tahakkuk ettirmiş, fakat iman
etmedikleri için de onları helak etmişti.
Bu, Allah’ın bir kanunudur. Eğer Hz.
Peygamber de, müşriklerin istedikleri bu
nevi mucizeleri göstermiş olsaydı,-ki, onlar
yine de inanmayacaklardı- o takdirde geçmiş
kavimler gibi onlar da helak olacaklardı.
Nitekim yukarıdaki ayette Salih Peygamber’in
kavmi Semud’un isyankar tutumuna
değinilmekte ve mucizeden maksadın korkutmak
olduğu tasrih edilmektedir ki, ancak bu
takdirde mucize imana vesile olabilir ve
beklenen faydayı sağlayabilir.
60.
Hani sana: Rabbin, insanları çepeçevre
kuşatmıştır, demiştik. Sana gösterdiğimiz o
görüntüleri ve Kur'an'da lânetlenen ağacı,
ancak insanları sınamak için meydana
getirdik. Biz onları korkuturuz da, bu
onlara, büyük bir azgınlıktan başka bir şey
sağlamaz.
Müfessirlerin ekseriyetine göre, ayetin,
“görüntüler” ile tercüme edilen “rü’ya”
kelimesi, Hz. Peygamber’in Mi’rac
gecesindeki müşahedeleridir. “Kur’an’da
lanetlenen ağaç” ise, cehennemdeki “zakkum
ağacı”dır.
61.
Meleklere: Âdem'e secde edin! demiştik.
İblis'in dışında hepsi secde ettiler. İblis:
"Ben, dedi, çamurdan yarattığın bir kimseye
secde mi ederim!"
62.
Dedi ki: "Şu benden üstün kıldığına da bir
bak! Yemin ederim ki, eğer beni kıyamete
kadar yaşatırsan, pek azı dışında, onun
neslini kendime bağlayacağım!"
63.
Allah buyurdu: Git! Onlardan kim sana
uyarsa, iyi bilin ki hepinizin cezası
cehennemdir. Tam bir ceza!
64.
Onlardan gücünün yettiği kimseleri dâvetinle
şaşırt; süvarilerinle, yayalarınla onları
yaygaraya boğ; mallarına, evlâtlarına ortak
ol, kendilerine vaadlerde bulun. Şeytan,
insanlara, aldatmadan başka bir şey vâdetmez.
65.
Şurası muhakkak ki, benim (ihlâslı) kullarım
üzerinde senin hiçbir ağırlığın
olmayacaktır. (Onları) koruyucu olarak
Rabbin yeter.
66.
(Kullarım!) Rabbiniz, lütfuna nâil olmanız
için denizde gemileri sizin için
yüzdürendir. Doğrusu O, sizin için çok
merhametlidir.
67.
Denizde başınıza bir musibet geldiğinde,
O'ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolup
gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında,
(yine eski halinize) dönersiniz. İnsanoğlu
çok nankördür.
68.
O'nun, sizi kara tarafında yerin dibine
geçirmeyeceğinden, yahut başınıza taş
yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra
kendinize bir koruyucu da bulamazsınız.
69.
Yahut O'nun, sizi bir kez daha oraya
(denize) gönderip üzerinize bir kasırga
yollayarak, inkâr etmiş olmanız sebebiyle
sizi boğmayacağından emin misiniz? Sonra,
bundan dolayı kendinize (intikamınızı almak
için) bizi arayıp soracak bir destekçi de
bulamazsınız.
70.
Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref
sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil
vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık;
kendilerine güzel güzel rızıklar verdik;
yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan
cidden üstün kıldık.
Görüldüğü gibi bu ayette Allah Teala,
insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini
vermekte ve onun alemdeki özel yerine işaret
etmektedir. Müfessirlere göre insanın şan ve
şerefi ve diğer varlıklardan üstünlüğü;
Allah’ın ona verdiği beden güzelliği, el,
göz, kulak gibi organlarını daha becerikli
bir şekilde kullanması, okuyup yazması,
başka birtakım varlıkları kendi hizmetinde
kullanması, aletler icad etmesi, olaylar
arasındaki sebep-sonuç alakasını görmesi ve
bu sayede geleceğe yönelik programlar ve
hazırlıklar yapması, iyi-kötü, doğru-yanlış,
güzel-çirkin kavramlarına sahip olması;
kısaca, maddi ve bedeni, ahlaki ve ruhi
meziyetleri haiz olmasıdır.
71.
Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte
çağıracağımız o günde kimlerin amel defteri
sağından verilirse, onlar, en küçük bir
haksızlığa uğramamış olarak amel
defterlerini okuyacaklar.
Bu ayette, amel defterleri sağından
verilenlerin durumundan bahsedildiği halde,
salondan verilenlere değinilmemiştir. Bu
konuda Beyzavi şöyle diyor: “Yukarıdaki ayet
göstermektedir ki, amel defterleri solundan
verilenler, onun muhtevasına muttali
olduklarında kendilerini utanç ve hayret
bürür; o kadar ki, dillerinde defterlerini
okuyacak mecal kalmaz. Bu yüzden Cenab-ı
Hak, onlar hakkında şöyle buyurmakla
yetinmiştir:
72.
Bu dünyada kör olan kimse ahirette de
kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.
73.
Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir
şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni,
nerdeyse, sana vahyettiğimizden
saptıracaklar ve ancak o takdirde seni
candan dost kabul edeceklerdi.
74.
Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, gerçekten,
nerdeyse onlara birazcık meyledecektin.
75.
O zaman, hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün
sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
bize karşı kendin için bir yardımcı da
bulamazdın.
76.
Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için
nerdeyse dünyayı başına dar getirecekler. O
takdirde, senin ardından kendileri de fazla
kalamazlar.
Nitekim, Hz. Muhammed(s.a.)i Mekke’den
çıkmaya mecbur bırakan müşrikler, daha sonra
müslümanlarla yaptıkları savaşlar sonucu bir
hayli yıpranmışlar; nihayet, Mekke’nin
müslümanlar tarafından fethedilmesi üzerine
Mekke’ye hakimiyetleri son bulmuş ve böylece
Kur’an’ın verdiği bu mucize haber tahakkuk
etmiştir.
77.
Senden önce gönderdiğimiz peygamberler
hakkındaki kanun (da budur). Bizim
kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.
78.
Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı
bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz
kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah
namazı şahitlidir.
Müfessirlere göre bu ayet, beş vakit
namazı ifade etmektedir. Şöyle ki: Güneşin
dönmesi, yani zeval vaktinden sonra öğle ve
ikindi namazı, güneşin batmasından sonra
akşam ve yatsı namazları vardır. Sabah
namazı ise ayrıca zikredilmiş ve bu namazın
şahitli olduğu belirtilmiştir. Çünkü,
tefsircilerin beyanına göre, gece melekleri
ile gündüz melekleri sabah namazında
buluşur, hep birlikte bu namazın kılındığına
şahit olduktan sonra gündüz melekler kalır,
gece melekleri ise semaya yükselirlermiş.
79.
Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus
bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece)
Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama
göndereceğini umabilirsin.
80.
Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere
dürüstlükle girmemi sağla; çıkacağım yerden
de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana
tarafından, hakkıyla yardım edici bir kuvvet
ver.
81.
Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti.
Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.
82.
Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki
o, müminler için şifa ve rahmettir;
zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır.
Mümin, Kur’an’dan feyz almasını bildiği,
bu maksatla okuduğu, dinlediği için, Kur’an
ayetleri kendisine şifa ve rahmet
vesilesidir. Buna karşılık, hastanın ilaçtan
yararlanmak istemeyişi onun hastalığını
artırdığı gibi, zalimin Kur’an’dan uzak
durması da onun hüsranını artırır.
83.
İnsana nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz
çevirip yan çizer; ona bir de zarar ziyan
dokunacak olsa iyice karamsarlığa düşer.
84.
De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre
iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol
tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.
85.
Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh,
Rabbimin emrindendir. Size ancak az bir
bilgi verilmiştir.
Bu ayet, insan için ruhun mahiyetini
kavramanın imkansız olduğunu ifade
etmektedir. Nitekim “Ruh’un mahiyeti”
problemi, asırlardır insanlığı en çok
düşündüren konulardan biri olmakla beraber,
halen meseleye nihai bir çözüm
getirilmemiştir ve öyle görülüyor ki, bundan
sonra da getirilemeyecektir.
86.
Hakikaten, biz dilersek sana vahyettiğimizi
ortadan kaldırırız; sonra bu durumda sen de
bize karşı hiçbir koruyucu bulamazsın.
87.
Ancak Rabbinin rahmeti (sayesinde Kur'an
bâki kalmıştır). Çünkü O'nun sana
lütufkârlığı çok büyüktür.
88.
De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini
ortaya koymak üzere insü cin bir araya
gelseler, birbirlerine destek de olsalar,
onun benzerini ortaya getiremezler.
89.
Muhakkak ki biz, bu Kur'an'da insanlara her
türlü misali çeşitli şekillerde anlattık.
Yine de insanların çoğu inkârcılıktan
başkasını kabullenmediler.
Müfessirler, bu ayette, insanlara çeşitli
şekillerde açıklandığı bildirilen “misal”in
“mana” anlamına geldiğini belirtmişler;
ayrıca hükümler, vaad, sakındırma ve geçmiş
kavimlerin hikayeleri gibi anlamlara
gelebileceğine de işaret etmişlerdir.
90.
Onlar: "Sen, dediler, bizim için yerden bir
kaynak fışkırtmadıkça sana asla
inanmayacağız."
91.
"Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın
olmalı; öyle ki, içlerinden gürül gürül
ırmaklar akıtmalısın."
92.
"Yahut, iddia ettiğin gibi, üzerimize gökten
parçalar yağdırmalısın veya Allah'ı ve
melekleri gözümüzün önüne getirmelisin."
Ayetin son kısmı “Allah’ı ve melekleri
(söylediklerinin doğruluğuna) şahit
getirmelisin” şeklinde de anlaşılmıştır.
93.
"Yahut da altından bir evin olmalı, ya da
göğe çıkmalısın. Bize, okuyacağımız bir
kitap indirmediğin sürece (göğe) çıktığına
da asla inanmayız." De ki: Rabbimi tenzih
ederim. Ben, sadece beşer bir elçiyim.
94.
Zaten, kendilerine hidayet rehberi
geldiğinde, insanların (buna) inanmalarını
sırf, "Allah, peygamber olarak bir beşeri mi
gönderdi?" demeleri engellemiştir.
Şu halde, inkarcıların peygamberlere iman
etmemelerinin bir sebebi de onların bir
beşer olması, yani kendileri gibi bir insan
olması idi. Halbuki onlar, peygamberlerin,
insanüstü bir varlık olması gerektiğini
sanıyorlar; Allah Teala’nın , peygamberi
insanların kendi cinslerinden
göndermesindeki hikmeti kavrayamıyorlardı.
Cenab-ı Hak, onların bu iddialarına şöyle
karşılık veriyor:
95.
Şunu söyle: Eğer yeryüzünde yerleşmiş gezip
dolaşan melekler olsaydı, elbette onlara
gökten, peygamber olarak bir melek
gönderirdik.
Allah Resulü, “Ben sadece bir beşer
peygamberim” deyince kafirler: “Öyleyse
senin peygamberliğine kim şahitlik edecek?”
dediler, bunun üzerine aşağıdaki ayet indi.
96.
De ki: Benimle sizin aranızda gerçek şahit
olarak Allah kâfidir. Zira O, kullarını
hakikaten bilip görmektedir.
Bu ayette Allah Resulü’ne bir teselli,
kafirlere de tehdit vardır.
97.
Allah kime hidayet verirse, işte doğru yolu
bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa,
artık onlara, Allah'tan başka dostlar
bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör,
dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun
haşrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer
cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun
alevini artırırız.
Bir sahabi Allah Resulü’ne: “Ey Alla’ın
Resulü! Kafirler yüzleri üstüne mi
haşredilecekler?” diye sorduğunda,
Resulullah: “Onu iki ayağı üstünde yürüten
kıyamet günü yüzüstü yürütmeye de kadir
olamaz mı?” buyurdu. Bu haber Katade’ye
ulaştığında o da: “Evet, izzetime yemin
olsun ki, Rabbim buna kadirdir” demiştir.
98.
Cezaları işte budur! Çünkü onlar,
âyetlerimizi inkâr etmişler ve: "Sahi
bizler, bir kemik yığını ve kokuşmuş toprak
olduktan sonra yeni bir yaratılışla
diriltilmiş mi olacağız?" demişlerdir.
99.
Düşünmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratmış
olan Allah, kendilerinin benzerini yaratmaya
da kadirdir! Allah, onlar için bir vâde
takdir etti. Bunda şüphe yoktur. Ama
zalimler, inkârcılıktan başkasını
kabullenmediler.
100.
De ki: Rabbimin rahmet hazinesine eğer siz
sahip olsaydınız, harcanır korkusuyla
kıstıkça kısardınız. İnsanoğlu da pek eli
sıkıdır!
101.
Andolsun biz, Musa'ya açık açık dokuz âyet
verdik. Haydi İsrailoğullarına sor. Musa
onlara geldiğinde Firavun ona, "Ey Musa!
dedi, senin büyülenmiş olduğunu sanıyorum!"
Müfessirler, mealde geçen “ayet”
kelimesinin, ya “mucize” veya “Tevrat ayeti”
demek olduğunu belirtmişlerdir ki, birinci
anlayışa göre Hz.Musa’ya verilmiş olan bu
dokuz mucizeyi ashaptan İbn Abbas şöyle
sıralamıştır: Yılanlaşan asa, ışık veren el,
çekirge, ekin böceği, kurbağa, kan, taştan
su fışkırması, denizin yarılması ve Tur
dağının İsrailoğullarını korkutması. İkinci
anlayışa göre, tefsirlerde bu dokuz ayet
şöyle sıralanmıştır: Allah’a eş koşmayın.
Haksız yere adam öldürmeyin. Zina etmeyin.
Faiz yemeyin. Büyü yapmayın. Suçsuz insanı,
öldürmesi için sultana teslim etmeyin. İsraf
etmeyin. Namuslu kadınlara iftira atmayın.
Savaştan kaçınmayın.
102.
(Musa Firavun'a:) "Pek âlâ biliyorsun ki,
dedi, bunları, birer ibret olmak üzere,
ancak, göklerin ve yerin Rabbi indirdi. Ey
Firavun! Ben de senin hakikaten mahvolduğunu
sanıyorum!"
103.
Derken, Firavun onları ülkeden çıkarmak
istedi. Bu yüzden biz onu ve
maiyyetindekilerin hepsini (denizde) boğduk.
104.
Arkasından da İsrailoğullarına: "O
topraklarda oturun! Ahiret vâdi tahakkuk
edince, hepinizi toplayıp bir araya
getireceğiz" dedik.
105.
Biz Kur'an'ı hak olarak indirdik; o da hakkı
getirdi. Seni de ancak müjdeleyici ve
uyarıcı olarak gönderdik.
106.
Biz onu, Kur'an olarak, insanlara dura dura
okuyasın diye (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık;
ve onu peyderpey indirdik.
107.
De ki: Siz ona ister inanın, ister
inanmayın; şu bir gerçek ki, bundan önce
kendilerine ilim verilen kimselere o (Kur'an)
okununca, derhal yüz üstü secdeye
kapanırlar.
Kur’an’ın indirilmesinden önce
“kendilerine ilim verilmiş olanlar” daha
önce indirilen kitapları okuyup vahyin ne
olduğunu bilenler, peygamberlik alametlerini
öğrenen ve hak ile batılı ayırdedecek bir
güce sahip bulunmuş olanlar ya da Hz.
Muhammed’in peygamberliğini önceki
kitaplarda anlatılan sıfatlarından anlamış
olanlardır.
108.
Ve derlerdi ki: Rabbimizi tesbih ederiz.
Rabbimizin vâdi mutlaka yerine getirilir.
109.
Ağlayarak yüz üstü yere kapanırlar. (Kur'an
okumak) onların saygısını artırır.
110.
De ki: "İster Allah deyin, ister Rahman
deyin. Hangisini deseniz olur. Çünkü en
güzel isimler O'na hastır." Namazında yüksek
sesle okuma; onda sesini fazla da kısma;
ikisinin arası bir yol tut.
111.
"Çocuk edinmeyen, hakimiyette ortağı
bulunmayan, âcizlikten ötürü bir dosta da
ihtiyacı olmayan Allah'a hamdederim" de ve
tekbir getirerek O'nun şanını yücelt!

Adı: Mekke'de nâzil olmuştur. Ancak 26, 32, 33 ve
57. âyetlerle 73 ilâ 80. âyetlerin Medine'de
indiği rivayet edilmektedir. 111 âyettir. "İsrâ" kelimesi, geceleyin yürümek
manasına gelir. Hz. Peygamber'in Mi'rac
mucizesinin Mekke'den Kudüs'e kadar olan
kısmı bu sûrede anlatıldığından, sûre "İsrâ"
adını almıştır.
Nuzül zamanı: Surenin ilk
ayeti, bu surenin Miraç (Göğe yükseliş)
olayı sırasında indirildiğini
göstermektedir. Hadislere ve Hz.
Peygamber'in (s.a) hayatını anlatan eserlere
göre bu olay Hicret'ten bir yıl önce meydana
gelmiştir. O halde bu sure Mekke döneminde
indirilen son surelerden biridir.
Surenin Arka-planı:
Hz. Peygamber (s.a) on iki yıldan beri
tevhidi tebliğ ediyor ve düşmanları da bu
tebliği başarısızlığa uğratmak için
ellerinden geleni yapıyorlardı. Fakat
onların tüm çabalarına rağmen, İslâm
Arabistan'ın her köşesine yayılmıştı ve onun
davetinden etkilenmeyen bir kabile neredeyse
yoktu. Mekke'de de gerçek müminler küçük bir
toplum oluşturmuşlar ve İslâm'ı zafere
ulaştırmak için her türlü tehlikeye karşı
durmaya hazır bir hale gelmişlerdi. Onların
yanısıra Evs ve Hazreç'in (Medine'de iki
büyük ve etkili kabile) büyük bir çoğunluğu
da müslüman olmuştu. Bu nedenle Hz.
Peygamber'in (s.a) Mekke'den Medine'ye
hicret edip orada bütün Müslümanları toplama
ve İslâm ilkelerine dayalı bir devlet kurma
zamanı gelmişti.
Mirac geldiğinde durum buydu ve dönüşünde Hz.
Peygamber (s.a) bu surede yer alan mesajı
getirdi.
Ana Fikir Ve Konular:
Bu sure, uyarı, öğüt ve buyruğun mükemmel
bir bileşimidir; surede bu üç unsur da
dengeli bir şekilde yer almıştır.
Mekkeli müşrikler, İsrailoğulları'nın ve
diğer toplulukların kötü sonlarından ders
almaları ve Allah tarafından kendilerine
verilen ve bitmek üzere olan süre içinde
kendilerini düzeltmeleri konusunda
uyarılmaktadırlar. O halde onlar Hz.
Muhammed (s.a) tarafından iletilen daveti ve
Kur'an'ı kabul etmelidirler; aksi takdirde
onlar helâk edilecek ve yerlerine başka bir
topluluk getirilecektir. Yakın gelecekte
Medine'de İslam'ın doğrudan kendilerine
tebliğ edileceği İsrailoğulları da,
kendilerini felakete sürükleyen
deneyimlerden ders almaları konusunda
uyarılmaktadırlar. "Hz. Muhammed'in (s.a)
peygamberliğinden yararlanın, çünkü bu size
verilen son fırsattır. Eğer şimdi de eskiden
davrandığınız gibi davranmaya devam
ederseniz, acıklı bir azapla
karşılaşacaksınız."
İnsanlığın eğitilmesine gelince, insanın
başarı veya başarısızlığının, kazanç veya
kaybının, tevhidi, öldükten sonra dirilmeyi
ve peygamberliği iyi anlayıp anlamamasına
bağlı olduğu belirtilmektedir. Buna uygun
olarak Kur'an'ın Allah kitabı olduğunu
ispatlayan ikna edici fikirler öne
sürülmekte, kafirlerin bu gerçekler
hakkındaki şüpheleri ortadan kaldırılmakta
ve uygun yerlerde kafirler cahillikleri
nedeniyle azarlanmakta ve uyarılmaktadırlar.
Bu bağlamda İslâmî hayat tarzının
dayandırılması amaçlanan temel ahlâk ve
medeniyet ilkeleri ortaya konulmaktadır. O
halde bu, fiili kuruluşunun bir yıl
öncesinde haber verilen İslâm Devletinin bir
manifestosu niteliğindedir. Burada, bunun Hz.
Muhammed'in (s.a) kendi memleketinde ve
dışarıda kurmayı amaçladığı hayat tarzı
oldukça açık bir biçimde ifade edilmektedir.
Bunların yanısıra Hz. Peygamber'e (s.a) ,
çektiği sıkıntı ve zorluklara aldırmaksızın
görevinde sebat etmesi ve hiçbir şekilde
kafirlere taviz vermeyi aklından geçirmemesi
emredilmektedir. İşkence, alay ve acılarla
karşılaştıklarında bazen sabırsızlık ve
dayanıksızlık belirtileri gösteren
müslümanlara da bu kötü şartlara sabır ve
dayanıklılıkla karşı koymaları, duygu ve
arzularını kontrol etmeleri emredilmektedir.
Bundan başka "Salat" (namaz) nefislerini
temizlemeleri ve yüceltmeleri için bir araç
olarak sunulmaktadır: "Bu, sizde, Hak
yolunda savaşmaya niyet eden herkeste
bulunması gereken niteliklerin oluşmasını
sağlayacaktır." Hadislerden, belirli
zamanlarda kılınan beş vakit namazın ilk
olarak Mi'rac'da farz kılındığını
öğreniyoruz.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|