|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet
sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah)
tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra
da açıklanmış bir kitaptır.
2.
(De ki: Bu Kitap) "Allah'tan başkasına
ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz
ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş)
bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.
3.
Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da
ona tevbe etmeniz için (indirildi. Eğer bu
emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tayin
edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde
yaşatır, fazlasını yapan herkese de
iyiliğinin karşılığını verir. Eğer yüz
çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek
büyük bir günün azabından korkarım."
4.
Dönüşünüz yalnız Allah'adır. O, her şeye
kadirdir.
5.
Bilesiniz ki, onlar Peygamber'den,
(düşmanlıklarını) gizlemeleri için
göğüslerini çevirirler (gönüllerinden geçeni
gizlerler). İyi bilin ki, onlar elbiselerine
büründükleri zaman dahi, Allah onların
gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da
bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir.
6.
Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı,
yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o
canlının durduğu yeri ve sonunda
bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi
açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.
7.
O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı
hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su
üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde
yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!):
"Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz"
desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir
büyüden başka bir şey değildir" derler.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
meselesi için A’raf Suresi 54. Ayetin
izahına bakınız.
Arş: Kainattaki bütün cisimleri kuşatan ve
mahiyetini bilemediğimiz bir şeydir.
Müfessirlerin bu ayetle ilgili
açıklamalarına göre, Allah Teala, önce
Arş’ı, sonra suyu, daha sonra da gökleri ve
yeri yaratmıştır. Arş’ın su üzerinde olması
ona bitişik olmasını gerektirmez. Nitekim
göklerin de yerin üzerinde olduğu söylenir,
fakat bununla göklerin yere bitişik olduğu
kasdedilmez.
8.
Andolsun, eğer biz onlardan azabı sayılı bir
süreye kadar ertelesek, mutlaka "Onun
gelmesini engelleyen nedir?" derler.
Bilesiniz ki, kendilerine azap geldiği gün,
bir daha onlardan uzaklaştırılacak değildir.
Ve alay etmekte oldukları şey, onları
çepeçevre kuşatacaktır.
9.
Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet)
tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak,
tamamen ümitsiz ve nankör olur.
10.
Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra
ona bir nimet tattırırsak, elbette
"Kötülükler benden gitti" der. Çünkü o (bunu
derken) şımarıktır, kibirlidir.
11.
Ancak (musibetlere) sabredip güzel iş
yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir
bağış ve bir büyük mükâfat vardır.
12.
Belki de sen (müşriklerin:) "Ona (gökten)
bir hazine indirilseydi veya onunla beraber
bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana
vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı)
terk edeceksin ve bu yüzden ruhun
daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir
uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.
Müşrikler, zaman zaman, Hz.
Peygamber’den, gökten hazineler indirmesi,
kendilerine bir melek gönderilmesi gibi,
olağanüstü şeyler isterler ve onların bu
inatçı ve inkarcı tavırları Resulullah’ı son
derece üzerdi. Çünkü, onlara mucize
gösterince de bunun bir büyü olduğunu
söyleyerek yine inkara devam ederlerdi. İşte
yukarıdaki ayet, onların bu olumsuz tavrı
karşısında Allah’ın ayetlerini tebliğden
vazgeçmemesi hususunda Hz. Peygamber’i
uyarmakta, onun görevinin bu olduğunu,
ötesinin Allah’a ait olduğunu
bildirmektedir.
13.
Yoksa, "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu
diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan
başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın
da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre
getirin.
Bu meydan okumanın Arapçayı en güzel bir
şekilde kullananlara yöneltilmesi dikkat
çekicidir. Daha sonra inen ayet-i
kerimelerle bu miktar üç ayete kadar
indirilmesine rağmen onlar buna da cesaret
edememişler ve kılıçla karşılık vermek
zorunda kalmışlardır. Bu sonuç Kur’an’ın
Allah kelamı olduğunun büyük bir delilidir.
14.
Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa,
bilin ki, o ancak Allah'ın ilmiyle
indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur.
Artık siz müslüman oluyor musunuz?
15.
Kim, (yalnız) dünya hayatını ve zinetini
istemekte ise, işlerinin karşılığını orada
onlara tam olarak veririz ve orada onlar
hiçbir zarara uğratılmazlar.
16.
İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten
başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir;
(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir;
yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.
17.
Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir delile
dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin
izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir önder
ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı
(elinde) bulunan kimse (inkârcılar gibi)
midir? Çünkü bunlar ona (Kur'an'a)
inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkâr
ederse işte cehennem ateşi onun varacağı
yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu,
senin Rabbin tarafından bildirilmiş
gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.
Bu ayet-i kerimede bir mukayese
yapılmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim gibi
pek parlak bir delile, bu delili teyit eden
bir şahide yani mucizeye ve inançlarının
sağlamlığını gösteren semavi kitaplarından
biri olan Tevratın şahitliğine sahip olan
Peygamber ile bunları inkar eden ve sadece
dünya hayatından başka bir şey istemeyen bir
kafirin eşit olamayacağı bildirilmektedir.
Çünkü bunların biri Allah’ın seçkin kulu ve
Allah’a inanmış, dolayısıyla dünya ve ahiret
saadetini kazanmış kimsedir; diğeri ise
inkar etmiş, dolayısıyla ebedi azaba
müstehak olmuştur.
18.
Kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha
zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde)
Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte
bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir,
diyecekler. Bilin ki, Allah'ın lâneti
zalimlerin üzerinedir!
19.
Onlar, (insanları) Allah'ın yolundan
alıkoyan ve onu eğri göstermek
isteyenlerdir. Ahireti inkâr edenler de
onlardır.
20.
Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak
değillerdir; onların Allah'tan başka (yardım
isteyecekleri) dostları da yoktur. Onların
azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar
(gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak
veriyorlardı.
21.
İşte onlar kendilerini ziyana uğrattılar.
Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden
kaybolup gitti.
22.
Şüphesiz onlar, ahirette en çok ziyana
uğrayanlardır.
23.
İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine
gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar
cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalırlar.
24.
Bu iki zümrenin (müminlerle kâfirlerin)
durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten
kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit
olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz?
Surenin buraya kadar olan bölümünde
itikadla ilgili esaslar, Kur’an’ın mucize
oluşu, inanmayanların ahiretteki durumları,
cezaları; buna karşılık inananların
mükafatları anlatıldı ve onların cennet ehli
oldukları bildirildi. Nihayet bu iki zümre
beliğ bir teşbih ile insanlığın tefekkürüne
sunuldu ve onlar düşünmeye davet edildi.
Bundan sonraki bölümlerde de ibret olarak
bazı peygamberlerin hayatları tevhid
inancını yaymak için verdikleri mücadele,
kavimlerinin bunlara karşı tutumları ve
meydana gelen olayların neticeleri
anlatılmaktadır.
25.
Andolsun, biz Nuh'u kavmine elçi gönderdik.
Onlara: "Ben (dedi), sizin için apaçık bir
uyarıcıyım.
26.
Allah'tan başkasına tapmayın! Ben, size
(gelecek) elem verici bir günün azabından
korkuyorum."
27.
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:
"Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak
görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket
eden alt tabakamızdan başkasının sana
uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir
üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin
yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz."
“Mele” kelimesi ileri gelenler, eşraf,
elit tabaka anlamlarına gelir. Kur’an-ı
Kerim dikkatlice incelendiğinde bütün
peygamberlerin karşılarında Firavunvari bir
tağutun ve ona akıl hocalığı yapan bir
zümrenin var olduğu görülür. Zamanlarının
her türlü maddi imkanlarını ellerinde
bulunduran bu elit tabaka, çıkarlarını
kaybetmemek için inananları fakirlik ve
zelillikle suçlama yoluna gitmişlerdir. Son
Peygamber zamanında da aynı olay cereyan
etmiş, ona fakir ve basit kimselerin
inandıkları bahane ederek karşı
çıkmışlardır.
28.
(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim
tarafından (bildirilen) açık bir delil
üzerinde isem ve O bana kendi katından bir
rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa,
buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz
halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?
29.
Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye
karşılık sizden herhangi bir mal
istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a
aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim;
çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat
ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk
olarak görüyorum.
Hz.Nuh’un kavmi inanmış fakir kimselere
tenezzül etmiyor ve onlarla beraber olmak
istemiyorlardı. Bunun için Nuh(a.s.)’ın
onları yanından kovmasını teklif ettiler. O
büyük peygamber elbette cahillerin sözüne
bakarak Allah’a iman etmiş, Allah katında
değeri olan kimseleri yanından kovacak
değildi.
30.
Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni
Allah'tan (onun azabından) kim korur?
Düşünmüyor musunuz?
31.
Ben size: "Allah'ın hazineleri benim
yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben
bir meleğim" de demiyorum, sizin
gözlerinizin hor gördüğü kimseler için,
"Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir"
diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah
daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben
gerçekten zalimlerden olurum."
32.
Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin
ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin.
Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi
tehdit ettiğini (azabı) bize getir!
33.
(Nuh) dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah
getirir. Ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak
değilsiniz.
34.
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size
öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda
vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve
(nihayet) O'na döndürüleceksiniz."
35.
(Resûlüm!) Yoksa, "Bunu uydurdu" mu
diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam
günahım bana aittir. Fakat ben sizin
işlediğiniz günahtan uzağım."
36.
Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş
olanlardan başkası artık (sana) asla
inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte
olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.
37.
Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz)
uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında
bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka
boğulacaklardır!
38.
Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler
ise, yanına her uğradıkça onunla alay
ediyorlardı. Dedi ki: "Eğer bizimle alay
ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay
ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!
39.
Kendisini rezil edecek azabın kime
geleceğini ve sürekli bir azabın kimin
başına ineceğini yakında bileceksiniz."
40.
Nihayet emrimiz gelip de sular coşup
yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki:
"(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş
ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz
geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman
edenleri gemiye yükle!" Zaten onunla beraber
pek azı iman etmişti.
Mealin “sular coşup yükselmeye
başlayınca” kısmını “tandır (tennur)
kaynayınca” şeklinde çevirenler de olmuştur.
Müfessirler tandırın kaynamasını çeşitli
şekillerde tefsir etmişlerdir. Son asrın
müfessirlerinden M. Hamdi Yazır, Hz.Nuh’un
gemisinin alelade yelkenli bir gemi olmayıp
buharlı bir vapur olduğuna işaret etmektedir
ki, buna göre, “tandır kaynadı” demek,
vapurun ocağı yandı ve harekete hazır duruma
getirildi, demek olur.
41.
(Nuh) dedi ki: "Gemiye binin! Onun yüzüp
gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır.
Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek
esirgeyendir."
42.
Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları
götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan
oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber
bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi.
Hz. Nuh’un oğlu babasına iman etmemişti.
Nitekim babası inananları gemiye bindirirken
o ayrılarak bir kenara çekilmişti. Diğer
oğulları Ham, Sam ve Yafes babalarına
inanmış ve onunla beraber gemiye
binmişlerdi. Türk milletinin Yafes’in Türk
adındaki oğlundan türediği rivayet edilir.
43.
Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa
sığınacağım, dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın
emrinden (azabından), merhamet sahibi
Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur"
dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da
boğulanlardan oldu.
Bu ayete şöyle de mana verilmiştir:
“Bugün, Alah’ın esirgediklerinden başkasını
O’nun vereceği emirden koruyacak kimse
yoktur.
44.
(Nihayet) "Ey yer suyunu yut! Ve ey gök
(suyunu) tut!" denildi. Su çekildi; iş
bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine
yerleşti. Ve: "O zalimler topluluğunun canı
cehenneme!" denildi.
45.
Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim!
Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin
ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin."
Hz.Nuh bunu derken Allah’ın, ailesini
boğulmaktan kurtaracağına dair vadine işaret
ediyordu.
46.
Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin
ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü
bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan
bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden
olmamanı tavsiye ederim.
Bu ayetten anlaşılıyor ki, insanlar
arasındaki yakınlığın asıl sebebi din
birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve
peygamberlerini tasdik etmiş kimseler
birbirlerinin manevi akrabası, yakını ve
dostlarıdır. Bunların aralarında manevi bir
birlik vardır. Müminlerle kafirler ırk
bakımından birbirlerinin akrabası olsalar
bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir
değeri yoktur. Nitekim Hz. Nuh’un oğlu
babasına inanmadığı için, Allah Teala onu
Nuh Peygamber’in ailesinden saymamıştır.
Halbuki Hz. Peygamber, aralarında hiçbir
neseb bağı bulunmayan Selman’ı kendi
ailesinden saymıştır. Buna karşılık,
özellikle Bedir harbinde birçok sahabi, en
yakınların olan babalarına ya da oğullarına
karşı savaşmışlardır.
47.
Nuh dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında
bilgim olmayan şeyi istemekten sana
sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve
esirgemezsen, ben ziyana uğrayanlardan
olurum!
48.
Denildi ki: Ey Nuh! Sana ve seninle beraber
olan ümmetlere bizden selam ve bereketlerle
(gemiden) in! Kendilerini (dünyada)
faydalandıracağımız, sonra da bizden
kendilerine elem verici bir azabın
dokunacağı ümmetler de olacaktır.
49.
(Resûlüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz
gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne
sen biliyordun ne de kavmin. O halde sabret.
Çünkü iyi sonuç (sabredip) sakınanlarındır.
Bundan sonra bir başka peygamberin,
kavmine hakkı tebliğ etmek uğrundaki
mücadelesi anlatılmaktadır.
50.
Âd kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik).
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin.
Sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Siz
yalan uyduranlardan başkası değilsiniz.
51.
Ey kavmim! Ben, ona (peygamberliğe) karşılık
sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim,
beni yaratandan başkasına ait değildir. Hâla
aklınızı kullanmıyor musunuz?
52.
Ey kavmim! Rabbinizden bağış dileyin; sonra
da O'na tevbe edin ki, üzerinize göğü
(yağmuru) bol bol göndersin ve kuvvetinize
kuvvet katsın. Günah işleyerek (Allah'tan)
yüz çevirmeyin.
53.
Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize
getirmedin, biz de senin sözünle
tanrılarımızı bırakacak değiliz ve biz sana
iman edecek de değiliz.
54.
Biz "Tanrılarımızdan biri seni fena
çarpmış!" demekten başka bir söz söylemeyiz!
(Hûd) dedi ki: "Ben Allah'ı şahit tutuyorum;
siz de şahit olun ki ben sizin ortak
koştuklarınızdan uzağım."
55.
"O'ndan başka (taptıklarınızın hepsinden
uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun;
sonra da bana mühlet vermeyin!"
56.
"Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz
olan Allah'a dayandım. Çünkü yürüyen hiçbir
varlık yoktur ki, O, onun perçeminden tutmuş
olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru yoldadır."
Allah’ın, her varlığın perçeminden
tutmasından maksat, her varlığın
yönetiminin, hüküm ve tasarrufunun O’nun
elinde olması, O’nun kudret ve iradesinin
bütün varlıklar üzerinde mutlak ve kesin bir
surette müessir olmasıdır. Allah’ın doğru
yolda olması ise, O’nun hüküm ve
tararuflarının tamamen doğru, iyi ve adalete
uygun olması, Allah’ın haksızlık ve
zulümden, yanlışlık ve hatadan münezzeh
olması demektir.
57.
"Eğer yüz çevirirseniz şüphesiz ki benimle
size gönderileni size bildirdim. Rabbim
(dilerse) sizden başka bir kavmi yerinize
getirir de O'na hiçbir zarar veremezsiniz.
Çünkü benim Rabbim her şeyi gözetendir."
58.
Emrimiz gelince, Hûd'u ve onunla beraber
iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle
kurtardık, onları ağır bir azaptan kurtuluşa
erdirdik.
59.
İşte Âd (kavmi). Rablerinin âyetlerini inkâr
ettiler; O'nun peygamberlerine âsi oldular
ve inatçı her zorbanın emrine uydular.
60.
Onlar hem bu dünyada hem de kıyamet gününde
lânete tâbi tutuldular. Biliniz ki, Ad
(kavmi) Rablerini inkâr ettiler. (Şunu da)
bilin ki Hûd'un kavmi Âd, Allah'ın
rahmetinden uzak kılındı.
Nitekim el-Hakka suresinin 6. Ve 7.
Ayetlerinde bildirildiğine göre, Ad kavmi
yedi gece sekiz gün devam eden şiddetli bir
kasırga ile helak olup insanlar ağaç
gövdeleri gibi yerlere yıkılıp kaldılar.
Bundan sonra da Salih Peygamber’in Semud
kavmine karşı verdiği mücadele
anlatılmaktadır.
61.
Semûd kavmine de kardeşleri Sâlih'i
(gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a
kulluk edin. Sizin O'ndan başka tanrınız
yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı.
Ve sizi orada yaşattı. O halde O'ndan
mağfiret isteyin; sonra da O'na tevbe edin.
Çünkü Rabbim (kullarına) çok yakındır,
(dualarını) kabul edendir.
62.
Dediler ki: Ey Sâlih! Sen bundan önce
içimizde ümit beslenen birisiydin. (Şimdi)
babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi
engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi
kendisine (kulluğa) çağırdığın şeyden ciddi
bir şüphe içindeyiz.
63.
(Sâlih) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben
Rabbimden (verilen) apaçık bir delil
üzerinde isem ve O bana kendinden bir rahmet
(peygamberlik) vermişse, buna ne dersiniz?
Bu durum karşısında O'na âsi olursam beni
Allah'tan (O'nun azabından) kim korur? O
zaman siz de bana ziyan vermekten fazla bir
şey yapamazsınız.
64.
Ey kavmim! İşte size mucize olarak Allah'ın
devesi. Onu bırakın, Allah'ın arzında yesin
(içsin). Ona kötülük dokundurmayın; sonra
sizi yakın bir azap yakalar.
Rivayet edildiğine göre, Salih (a.s.)’ın
kavmi, ondan mucize olarak, kayadan deve
çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de
onlardan iman edeceklerine dair söz aldıktan
sonra namaz kılmış, Allah'a dua etmiş ve
mucize olarak büyük bir kayadan bir deve
çıkmıştır. Sonra bu deve kendisi gibi
büyükçe bir yavru doğurmuştur. Fakat
kavminin pek azı iman etmiş, diğerleri yine
kafirliklerinde devam etmişlerdir.
65.
Fakat Semûd kavmi o deveyi, ayaklarını
keserek öldürdüler. Sâlih dedi ki:
"Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (sonra helâk
olacaksınız)!" Bu söz, yalanlanamayan bir
tehdit idi.
66.
Emrimiz gelince, Sâlih'i ve onunla beraber
iman edenleri, bizden bir rahmet olarak
(azaptan) ve o günün zilletinden kurtardık.
Şüphesiz Rabbin kuvvetlidir, (her şeye)
galip gelendir.
67.
Zulmedenleri de o korkunç ses yakaladı ve
yurtlarında diz üstü çökekaldılar.
68.
Sanki orada hiç oturmamışlardı. Biliniz ki,
Semûd kavmi gerçekten Rablerini inkâr
ettiler. Yine bilesiniz ki, Semûd kavmi
(Allah'ın rahmetinden) uzak kılındı.
69.
Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e
müjde getirdiler ve: "Selam (sana)" dediler.
O da: "(Size de) selam" dedi ve hemen
kızartılmış bir buzağı getirdi.
İbn Abbas, gelen elçilerin Cebrail ve
beraberindeki iki melek olduğunu söyler. Bu
iki meleğin de Mikail ve İsrafil oldukları
rivayet edilmiştir.
70.
Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce,
onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine
bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! (biz
melekleriz). Lût kavmine gönderildik.
71.
O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri
duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın
ardından da Ya'kub'u müjdeledik.
72.
(İbrahim'in karısı:) Olacak şey değil! Ben
bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken
çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak
bir şey! dedi.
Müfessirlerin izahına göre o sırada
İbrahim (a.s.) yüz yirmi yaşında, hanımı ise
doksan yaşında idi.
73.
(Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine
şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti
ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz
ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.
74.
İbrahim'den korku gidip kendisine müjde
gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle
mücadeleye başladı.
Çünkü Hz. İbrahim, inkarcılara gelecek
olan umumi felaket ve azaba Lut (a.s.) ile
ona inananların da uğrayacaklarından
korkuyor, bu sebeple azabın kaldırılması
için ısrarla Allah’a yalvarıyordu.
75.
İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık,
kendisini Allah'a vermiş biri idi.
76.
(Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan
vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri
gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir
azap mutlaka gelecektir!
77.
Elçilerimiz Lût'a gelince, (Lût) onların
yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi
daraldı da "Bu, çetin bir gündür" dedi.
Meleklerin genç delikanlılar şeklinde
geldiğini gören Lut (a.s.) onları insan
sanmış ve kavminin onlara tecavüz etmesinden
korkmuştu. Çünkü A’raf suresinin 80 ve 81.
Ayetlerinde bildirildiğine göre Lut’un
inkarcı kavminde cinsi sapıklık yaygın idi.
78.
Lût'un kavmi, koşarak onun yanına geldiler.
Daha önce de o kötü işleri yapmaktaydılar. (Lût):
"Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla
evlenin); sizin için onlar daha temizdir.
Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde
beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında
bir adam yok mu!" dedi.
Bazı tefsircilere göre Hz. Lut’un halkına
evlenmelerini tavsiye ettiği kızlarından
maksat kendi öz kızları değil, kavminin
kızlarıdır. Çünkü onun sadece iki kızı
vardı. Her peygamber kendi kavminin büyüğü
ve manevi babası sayıldığından Hz. Lut:
“İşte bunlar kızlarımdır...” demiştir.
79.
Dediler ki: Senin kızlarında bizim bir
hakkımız olmadığını biliyorsun. Ve sen bizim
ne istediğimizi elbette bilirsin.
80.
(Lût:) Keşke benim size karşı (koyacak) bir
gücüm olsaydı veya güçlü bir kaleye
sığınabilseydim! dedi.
81.
(Melekler) dediler ki: Ey Lût! Biz Rabbinin
elçileriyiz. Onlar sana asla dokunamazlar.
Sen gecenin bir kısmında ailenle (yola
çıkıp) yürü. Karından başka sizden hiçbiri
geride kalmasın. Çünkü onlara gelecek olan
(azap) şüphesiz ona da isabet edecektir.
Onlara vâdolunan (helâk) zamanı, sabah
vaktidir. Sabah yakın değil mi?
82.
Emrimiz gelince, oranın altını üstüne
getirdik ve üzerlerine (balçıktan) pişirilip
istif edilmiş taşlar yağdırdık.
83.
(O taşlar:) Rabbin katında işaretlenerek
(yağdırılmıştır). Onlar zalimlerden uzak
değildir.
84.
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin!
Sizin için ondan başka tanrı yoktur. Ölçüyü
ve tartıyı eksik yapmayın. Zira ben sizi
hayır (ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben,
gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün
azabından korkuyorum.
85.
Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle
yapın; insanlara eşyalarını eksik vermeyin;
yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.
86.
Eğer mümin iseniz Allah'ın (helâlinden)
bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır.
Ben üzerinize bir bekçi değilim.
87.
Dediler ki: Ey Şuayb! Babalarımızın
taptıklarını (putları), yahut mallarımız
hususunda dilediğimizi yapmayı terketmemizi
sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak
huylu ve çok akıllısın!
88.
Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim
tarafından (verilmiş) apaçık bir delilim
varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık
vermişse buna ne dersiniz? Size yasak
ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı
davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün
yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat
başarmam ancak Allah'ın yardımı iledir.
Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na
döneceğim.
Bu ayette bir peygamberin en önemli
vasıflarının sıralandığını görüyoruz: Her
şeyden önce peygamberler Allah tarafından
kendisine veya kendisinden önceki bir
peygambere gönderilmiş bir delile yani vahye
dayanırlar. İkincisi peygamberler,
ümmetlerine tebliğ ettikleri şeyleri her
şeyden önce kendi nefislerinde yaşarlar;
sözleri ve özleri, kalpleri ile amelleri
birbirine uyar; ümmetlerine tebliğ
ettiklerine muhalif davranmazlar. Üçüncüsü,
peygamberler birer ıslahatçıdır; onların
görevi, yapmak, düzeltmektir; iyiliğin hakim
olması, insanların doğruya ve iyiye
yönelmesi için elinden geldiğince çaba
göstermektir. Dördüncüsü, peygamberler,
sadece Allah’a güvenir ve dayanırlar;
başarının, yalnız Allah’tan geldiği
hususunda hiçbir kuvvete ve desteğe sahip
olmasalar bile, yine de ümitsizliğe
düşmezler.
89.
Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız,
Nuh kavminin veya Hûd kavminin, yahut Sâlih
kavminin başlarına gelenler gibi size de bir
musibet getirmesin! Lût kavmi de sizden uzak
değildir.
Yani onlar da sizin zamanınıza yakın bir
zamanda helak oldular. Dolayısıyla helak
olanların zamanca size en yakını onlardır.
Ya da küfürde, kötülüklerde ve helakı
gerektiren şeylerde sizden uzak değillerdi.
Bu sebeple helak oldular. Onlardan ibret
almalısınız.
90.
Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O'na
tevbe edin. Muhakkak ki Rabbim çok
merhametlidir, (müminleri) çok sever.
91.
Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinin çoğunu
anlamıyoruz ve içimizde seni cidden zayıf
(âciz) görüyoruz! Eğer kabilen olmasa, seni
mutlaka taşlayarak öldürürüz. Sen bizden
üstün değilsin.
92.
(Şuayb:) "Ey kavmim dedi, size göre benim
kabilem Allah'tan daha mı güçlü ve değerli
ki, onu (Allah'ın emirlerini) arkanıza atıp
unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta
olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.
93.
Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de
yapacağım! Kendisini rezil edecek azabın
geleceği şahsın ve yalancının kim olduğunu
yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de
sizinle beraber beklemekteyim."
94.
Emrimiz gelince, Şuayb'ı ve onunla beraber
iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle
kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir
gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü
çökekaldılar.
95.
Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki,
Semûd kavmi (Allah'ın rahmetinden) uzak
olduğu gibi Medyen kavmi de uzak oldu.
Şuayb (a.s.)ın kavmi de Semud kavmi gibi
nasihat dinlemedikleri için korkunç bir ses
ve gürültü ile helak olmuşlardır. Bunların
cezalarının aynı olması kötü ahlak
bakımından birbirlerine benzediklerine
işarettir. Nitekim Allah’ın rahmetinden uzak
olmaları için her iki kavme de aynı beddua
edilmiş ve Medyen kavmi bu hususta Semud
kavmine benzetilmiştir.
96.
Andolsun ki Musa'yı da mucizelerimizle ve
apaçık bir delille gönderdik.
97.
Firavun'a ve onun ileri gelenlerine Fakat
onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa
Firavun'un emri doğru değildi.
98.
Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne
düşecek ve onları (çekip) ateşe
götürecektir. Varacakları yer ne kötü
yerdir!
Yani Firavun, nasıl ki bu dünyada
kavminden inkarcı olanların önüne düşmüş;
onlarla Allah’ın Resulü Hz. Musa ve onun
tebliğ ettiği hak dine karşı mücadele
vermişse, yine nasıl ki Allah’ın
Peygamberi’ini takip edip yakalamak için
kavmini arkasına takmış ve nihayet kendisi
denizde boğulduğu gibi onların boğulmasına
da sebep olmuşsa, aynı şekilde ahirette de
kavminin önünde olarak hepsi birden
cehenneme sürülecektir.
99.
Onlar burada da, kıyamet gününde de lânete
uğratıldılar. (Onlara) verilen bu armağan ne
kötü armağandır!
100.
(Ey Muhammed!) İşte bu, (halkı helâk olmuş)
memleketlerin haberlerindendir. Biz onu sana
anlatıyoruz; onlardan (bugüne kadar izleri)
kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok
olan) da vardır.
101.
Onlara biz zulmetmedik; fakat, onlar
kendilerine zulmettiler. Rabbinin (azap)
emri geldiğinde, Allah'ı bırakıp da
taptıkları tanrıları, onlara hiçbir şey
sağlamadı, ziyanlarını artırmaktan başka bir
şeye yaramadı.
102.
Rabbin, haksızlık eden memleketleri (onların
halkını) yakaladığında, onun yakalayışı işte
böyle (şiddetlidir). Şüphesiz onun
yakalaması pek elem vericidir, pek çetindir!
103.
İşte bunda, ahiret azabından korkanlar için
elbette bir ibret vardır. O gün bütün
insanların bir araya toplandığı bir gündür
ve o gün (bütün mahlûkatın) hazır bulunduğu
bir gündür.
104.
Biz onu (kıyamet gününü) sadece sayılı bir
müddete kadar bekletiriz.
105.
O geldiği gün Allah'ın izni olmadan hiç
kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır,
kimi mutlu.
106.
Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların
(öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.
107.
Rabbinin dilediği hariç, (onlar) gökler ve
yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır.
Çünkü Rabbin, istediğini hakkıyla yapandır.
108.
Mutlu olanlara gelince, onlar da
cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç,
gökler ve yer durdukça onlar da orada ebedî
kalacaklardır. Bu (nimetler) bitmez,
tükenmez bir lütuftur.
Bu ayetlerde sayılı müddetin sona
ermesiyle gelecek olan kıyamet gününden ve
bunu takip edecek olan ahiret hallerinden
bahsedildiği için, buradaki gökler ve yerden
maksat dünyanın değil, ahiretin gökleri ve
yeridir. Çünkü İbrahim suresinin 48.
Ayetinde, “O gün yer başka bir yer ile,
gökler de (başka göklerle) değiştirilir”
buyurulmuştur.
109.
O halde onların tapmakta oldukları şeylerden
(bu şeylerin onları azaba götürdüğünden)
şüphen olmasın. Çünkü onlar ancak daha önce
babalarının taptığı gibi tapıyorlar. Biz
onların (azaptan) nasiplerini mutlaka
eksiksiz olarak vereceğiz.
110.
Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik; fakat
onda ihtilaf edildi. Eğer Rabbinden bir söz
geçmemiş olsaydı, elbette onların arasında
hüküm verilmişti (ve işleri de
bitirilmişti). Şüphesiz ki onlar
(Mekkeliler) de Kur'an hakkında derin bir
şüphe içindedirler.
111.
Şüphesiz Rabbin, onların her birinin
amellerinin karşılığını onlara tam olarak
verecektir. Çünkü Rabbin, onların yapmakta
olduklarından haberdardır.
112.
O halde seninle beraber tevbe edenlerle
birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol!
Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin
yaptıklarınızı çok iyi görendir.
Ashab-ı kiramdan rivayet edildiğine göre
Kur’an’da Resulullah (s.a.) için bu ayetten
daha şiddetli bir ayet inmemiştir. Resulullah
buyurmuştur ki: “Beni, Hud suresi kocattı!”
Çünkü bu surede ona “emrolunduğun gibi
dosdoğru ol!” denilmişti ve bu kolay bir iş
değildi. Allah Teala yalnız ona değil,
onunla beraber müminlere de istikameti
emretmektedir.
113.
Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş
dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin
Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra
(O'ndan da) yardım göremezsiniz!
114.
Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk
saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler
kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt
almak isteyenlere bir hatırlatmadır.
Tefsircilere göre, gündüzün iki
tarafındaki namazlar, sabah, öğle ve ikindi;
gecenin yakın saatlerindekiler de akşam ve
yatsı namazlarıdır. Ayette belirtilen
iyiliklerden biri 5 vakit namazdır.
Resulullah (s.a.) buyurmuştur ki: Ne
dersiniz, sizden birisinin kapısı önünde bir
ırmak bulunsa da, her gün beş defa onda
yıkansa kendisinde kir namına bir şey kalır
mı? Ashap, “hayır” dediler. Bunun üzerine
Resulullah buyurdu ki: İşte beş vakit namaz
da bunun gibidir ki, Allah o sayede bütün
hataları arıtır.
115.
(Ey Muhammed!) Sabırlı ol, çünkü Allah güzel
iş yapanların mükâfatını zayi etmez.
116.
Sizden önceki asırlarda yeryüzünde
(insanları) bozgunculuktan alıkoyacak
faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat
onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir
kısmı müstesnadır (bunlar görevlerini
yaptılar). Zulmedenler ise, kendilerine
verilen refahın peşine düştüler. Zaten
günahkâr idiler.
117.
Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla
memleketleri helâk etmez.
118.
Rabbin dileseydi bütün insanları bir tek
millet yapardı. (Fakat) onlar ihtilafa
düşmeye devam edecekler.
119.
Ancak Rabbinin merhamet ettikleri
müstesnadır. Zaten Rabbin onları bunun için
yarattı. Rabbinin, "Andolsun ki cehennemi
tümüyle insanlar ve cinlerle dolduracağım"
sözü yerini buldu.
Tefsirciler ayette geçen “li-zalike=bunun
için” sözüne iki türlü mana vermişlerdir:
-“Zaten Rabbin onları bunun için
yani ihtilafa düşmeleri için yarattı” veya:
-“Zaten Rabbin onları bunu için
yani rahmetine nail olmaları için yarattı”.
120.
Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini
(tatmin ve) teskin edeceğimiz her haberi
sana anlatıyoruz. Bunda sana gerçeğin
bilgisi, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı
gelmiştir.
121.
İman etmeyenlere de ki: Elinizden geleni
yapın! Biz de (gerekeni) yapmaktayız!
122.
Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz!
123.
Göklerin ve yerin gaybı (sırrı) yalnız
Allah'a aittir. Her iş O'na döndürülür. Öyle
ise O'na kulluk et ve O'na dayan! Rabbin
yaptıklarınızdan gafil değildir.
Ayette ibadet emrinin hemen arkasından
tevekkül emri gelmektedir. Çünkü kulluk
ancak tevekkül ile yani sadece Allah’a
güvenip dayanmakla kemale ulaşır. Bütün
işlerde başarıya ulaşmak için esbaba
tevessül hususunda elden geleni yapmakla
beraber, başarıyı Allah’tan beklemek ve
sadece O’ndan yardım dileyip O’na sığınmak,
aynı zamanda imanın kemaline de alamettir.

Adı: Bu sure adını, 50-60.
ayetlerde kıssası zikredilen Hz. Hud'un
(a.s) isminden almıştır.
Nüzul Zamanı: Surenin konusu
üzerinde derinlemesine düşündüğümüzde, onun
Yunus suresiyle aynı dönemde ve büyük bir
ihtimalle hemen onun ardından nazil olduğu
sonucuna varırız.
Sure, Yunus suresiyle aynı konuyu işler;
mesaja davet, tavsiye ve inzar. Bir farkla
ki bu suredeki inzar (uyarı) daha
şiddetlidir. Bu durum bir hadisle de
desteklenmiştir.
Rivayet edilir ki, bu surenin nüzulundan
sonra bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a)
Rasulullah'a (s.a) söyle dedi: Son
zamanlarda senin daha hızlı yaşlanıyor
olduğunu görmekteyim. Bunun sebebi nedir?"
Rasulullah (s.a) cevapladı: "Hud suresi ve
benzeri sureler beni ihtiyarlattı. " Bu
gösterir ki, zaman Rasulullah (s.a) için çok
çetin zamandı ve İslam'ın davetini
baltalamak için elinden geleni yapan
Kureyş'in azaba uğratılmasından duyduğu
endişelerine, bu sert uyarılar da eklenmiş
bulunmaktaydı. Çünkü artık Rasulullah (s.a)
için Allah tarafından tanınan mühletin son
sınırına giderek yaklaşıldığı ayan beyandı.
Mühletin son demlerini yaşadığından ve
kavminin azaba uğratılacağından
korkmaktaydı.
Konu: Surenin daveti şudur:
Allah Rasulüne itaat edin. Şirki terkedin ve
yalnızca Allah'a ibadet edin; tüm hayat
sisteminizi ahirette hesap vereceğiniz inanç
üstüne kurun.
Tavsiyesi şu: Hatırlayın o
insanları ki, imanlarını bu dünya hayatının
zahiri parlaklığına feda edip,
peygamberlerin mesajını inkar ettiler de,
korkunç akıbetlerle karşılaştılar.
Dolayısıyle sizlerde tarihin mahvolmağa
götürdüğünü ispat ettiği yolun aynısını
izleyip izlemediğinizi ciddi ciddi
araştırın.
Uyarısı da şu: Azabın
geciktiriliyor olması sizi aldatmasın. Bu,
"Allah'ın yollarınızı düzeltin" diye size
lütfuyla tanıdığı mühletten ibarettir. Bu
fırsatı değerlendirmezseniz iman edenler
dışında helak edecek olan kaçınılmaz cezaya
çarptırılacaksınız.
Kur'an insanlara doğrudan hitap etme yerine,
yukarıdaki hedefleri gerçekleştirmek için,
Nuh, Hud, Salih, Lut, Şuayb ve Firavun
kavimlerine ait kıssaları kullanmıştır. Bu
kıssalarda vurgulanan en önemli şey şudur:
Allah'ın hükmü bir kavim üzerinde
gerçekleştiği zaman, her ne olursa olsun,
isterse devrin peygamberinin en yakın
akrabası olsun Allah hiç kimseyi kayırmaz.
Bundan azade olanlar yalnızca peygamberlere
iman edenlerdir: inanmayanlar, isterse onun
karısı ve çocuğu olsunlar bu hükmün
içindedirler.
Dahası var: İman her bir müminden, hüküm
geldiğinde akrabalarını tümüyle unutmasını
ve yalnızca iman kardeşliğini esas almasını
gerektirir. Zira kan ve ırk yakınlığını
dikkate almak, bu tür durumlarda İslam'ın
ruhuna zıttır. Ve müslümanlar bu öğretiyi
Hud suresi'nin nüzulünden 4 yıl sonra Bedir
Savaşı'da pratik olarak göstermişlerdir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR BİR HADİS
Ashab-ı kiramdan rivayet edildiğine göre
Kur’an’da Resulullah (s.a.) için bu ayetten
daha şiddetli bir ayet inmemiştir.
Resulullah
buyurmuştur ki: “Beni, Hud suresi kocattı!”
Çünkü bu surede ona “emrolunduğun gibi
dosdoğru ol!” denilmişti ve bu kolay bir iş
değildi. Allah Teala yalnız ona değil,
onunla beraber müminlere de istikameti
emretmektedir.
|