|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Râ. (Bu sana indirilen), hikmet
sahibi (ve) her şeyden haberdar olan (Allah)
tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra
da açıklanmış bir kitaptır.
2.
(De ki: Bu Kitap) "Allah'tan başkasına
ibadet etmemeniz için (indirildi). Şüphesiz
ki ben, onun tarafından size (gönderilmiş)
bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.
3.
Ve Rabbinizden mağfiret dilemeniz, sonra da
ona tevbe etmeniz için (indirildi. Eğer bu
emrolunanları yaparsanız), Allah sizi, tayin
edilmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde
yaşatır, fazlasını yapan herkese de
iyiliğinin karşılığını verir. Eğer yüz
çevirirseniz, ben sizin başınıza gelecek
büyük bir günün azabından korkarım."
4.
Dönüşünüz yalnız Allah'adır. O, her şeye
kadirdir.
5.
Bilesiniz ki, onlar Peygamber'den,
(düşmanlıklarını) gizlemeleri için
göğüslerini çevirirler (gönüllerinden geçeni
gizlerler). İyi bilin ki, onlar elbiselerine
büründükleri zaman dahi, Allah onların
gizlediklerini de, açığa çıkardıklarını da
bilir. Çünkü O, kalplerin özünü bilendir.
6.
Yeryüzünde yürüyen her canlının rızkı,
yalnızca Allah'ın üzerinedir. Allah o
canlının durduğu yeri ve sonunda
bırakılacağı mekanı bilir. (Bunların) hepsi
açık bir kitapta (levh-i mahfuz'da) dır.
7.
O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı
hususunda sizi imtihan etmek için, Arş'ı su
üzerinde iken, gökleri ve yeri altı günde
yaratandır. Yemin ederim ki, (Resûlüm!):
"Ölümden sonra muhakkak diriltileceksiniz"
desen, kâfir olanlar derhal "Bu, açık bir
büyüden başka bir şey değildir" derler.
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
meselesi için A’raf Suresi 54. Ayetin
izahına bakınız.
Arş: Kainattaki bütün cisimleri kuşatan ve
mahiyetini bilemediğimiz bir şeydir.
Müfessirlerin bu ayetle ilgili
açıklamalarına göre, Allah Teala, önce
Arş’ı, sonra suyu, daha sonra da gökleri ve
yeri yaratmıştır. Arş’ın su üzerinde olması
ona bitişik olmasını gerektirmez. Nitekim
göklerin de yerin üzerinde olduğu söylenir,
fakat bununla göklerin yere bitişik olduğu
kasdedilmez.
8.
Andolsun, eğer biz onlardan azabı sayılı bir
süreye kadar ertelesek, mutlaka "Onun
gelmesini engelleyen nedir?" derler.
Bilesiniz ki, kendilerine azap geldiği gün,
bir daha onlardan uzaklaştırılacak değildir.
Ve alay etmekte oldukları şey, onları
çepeçevre kuşatacaktır.
9.
Eğer insana tarafımızdan bir rahmet (nimet)
tattırır da sonra bunu ondan çekip alırsak,
tamamen ümitsiz ve nankör olur.
10.
Eğer kendisine dokunan bir zarardan sonra
ona bir nimet tattırırsak, elbette
"Kötülükler benden gitti" der. Çünkü o (bunu
derken) şımarıktır, kibirlidir.
11.
Ancak (musibetlere) sabredip güzel iş
yapanlar böyle değildir. İşte onlar için bir
bağış ve bir büyük mükâfat vardır.
12.
Belki de sen (müşriklerin:) "Ona (gökten)
bir hazine indirilseydi veya onunla beraber
bir melek gelseydi!" demelerinden ötürü sana
vahyolunan âyetlerin bir kısmını (duyurmayı)
terk edeceksin ve bu yüzden ruhun
daralacaktır. (İyi bil ki) sen ancak bir
uyarıcısın. Allah ise her şeye vekîldir.
Müşrikler, zaman zaman, Hz.
Peygamber’den, gökten hazineler indirmesi,
kendilerine bir melek gönderilmesi gibi,
olağanüstü şeyler isterler ve onların bu
inatçı ve inkarcı tavırları Resulullah’ı son
derece üzerdi. Çünkü, onlara mucize
gösterince de bunun bir büyü olduğunu
söyleyerek yine inkara devam ederlerdi. İşte
yukarıdaki ayet, onların bu olumsuz tavrı
karşısında Allah’ın ayetlerini tebliğden
vazgeçmemesi hususunda Hz. Peygamber’i
uyarmakta, onun görevinin bu olduğunu,
ötesinin Allah’a ait olduğunu
bildirmektedir.
13.
Yoksa, "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu
diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan
başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın
da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre
getirin.
Bu meydan okumanın Arapçayı en güzel bir
şekilde kullananlara yöneltilmesi dikkat
çekicidir. Daha sonra inen ayet-i
kerimelerle bu miktar üç ayete kadar
indirilmesine rağmen onlar buna da cesaret
edememişler ve kılıçla karşılık vermek
zorunda kalmışlardır. Bu sonuç Kur’an’ın
Allah kelamı olduğunun büyük bir delilidir.
14.
Eğer (onlar) size cevap veremiyorlarsa,
bilin ki, o ancak Allah'ın ilmiyle
indirilmiştir ve O'ndan başka tanrı yoktur.
Artık siz müslüman oluyor musunuz?
15.
Kim, (yalnız) dünya hayatını ve zinetini
istemekte ise, işlerinin karşılığını orada
onlara tam olarak veririz ve orada onlar
hiçbir zarara uğratılmazlar.
16.
İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten
başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir;
(dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir;
yapmakta oldukları şeyler (zaten) bâtıldır.
17.
Rabbin tarafından (gelmiş) açık bir delile
dayanan ve kendisini Rabbinden bir şahidin
izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir önder
ve bir rahmet olarak Musa'nın Kitab'ı
(elinde) bulunan kimse (inkârcılar gibi)
midir? Çünkü bunlar ona (Kur'an'a)
inanırlar. Zümrelerden hangisi onu inkâr
ederse işte cehennem ateşi onun varacağı
yerdir, bundan şüphen olmasın; zira bu,
senin Rabbin tarafından bildirilmiş
gerçektir; fakat insanların çoğu inanmazlar.
Bu ayet-i kerimede bir mukayese
yapılmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim gibi
pek parlak bir delile, bu delili teyit eden
bir şahide yani mucizeye ve inançlarının
sağlamlığını gösteren semavi kitaplarından
biri olan Tevratın şahitliğine sahip olan
Peygamber ile bunları inkar eden ve sadece
dünya hayatından başka bir şey istemeyen bir
kafirin eşit olamayacağı bildirilmektedir.
Çünkü bunların biri Allah’ın seçkin kulu ve
Allah’a inanmış, dolayısıyla dünya ve ahiret
saadetini kazanmış kimsedir; diğeri ise
inkar etmiş, dolayısıyla ebedi azaba
müstehak olmuştur.
18.
Kim Allah'a karşı yalan uydurandan daha
zalim olabilir? Onlar (kıyamet gününde)
Rablerine arz edilecekler, şahitler de: İşte
bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir,
diyecekler. Bilin ki, Allah'ın lâneti
zalimlerin üzerinedir!
19.
Onlar, (insanları) Allah'ın yolundan
alıkoyan ve onu eğri göstermek
isteyenlerdir. Ahireti inkâr edenler de
onlardır.
20.
Onlar yeryüzünde (Allah'ı) âciz bırakacak
değillerdir; onların Allah'tan başka (yardım
isteyecekleri) dostları da yoktur. Onların
azabı kat kat olacaktır. Çünkü onlar
(gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak
veriyorlardı.
21.
İşte onlar kendilerini ziyana uğrattılar.
Uydurmakta oldukları şeyler de kendilerinden
kaybolup gitti.
22.
Şüphesiz onlar, ahirette en çok ziyana
uğrayanlardır.
23.
İnanıp da güzel işler yapan ve Rablerine
gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar
cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalırlar.
24.
Bu iki zümrenin (müminlerle kâfirlerin)
durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten
kimseler gibidir. Bunların hali hiç eşit
olur mu? Hâla ibret almıyor musunuz?
Surenin buraya kadar olan bölümünde
itikadla ilgili esaslar, Kur’an’ın mucize
oluşu, inanmayanların ahiretteki durumları,
cezaları; buna karşılık inananların
mükafatları anlatıldı ve onların cennet ehli
oldukları bildirildi. Nihayet bu iki zümre
beliğ bir teşbih ile insanlığın tefekkürüne
sunuldu ve onlar düşünmeye davet edildi.
Bundan sonraki bölümlerde de ibret olarak
bazı peygamberlerin hayatları tevhid
inancını yaymak için verdikleri mücadele,
kavimlerinin bunlara karşı tutumları ve
meydana gelen olayların neticeleri
anlatılmaktadır.
25.
Andolsun, biz Nuh'u kavmine elçi gönderdik.
Onlara: "Ben (dedi), sizin için apaçık bir
uyarıcıyım.
26.
Allah'tan başkasına tapmayın! Ben, size
(gelecek) elem verici bir günün azabından
korkuyorum."
27.
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:
"Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak
görüyoruz. Bizden, basit görüşle hareket
eden alt tabakamızdan başkasının sana
uyduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir
üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilakis sizin
yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz."
“Mele” kelimesi ileri gelenler, eşraf,
elit tabaka anlamlarına gelir. Kur’an-ı
Kerim dikkatlice incelendiğinde bütün
peygamberlerin karşılarında Firavunvari bir
tağutun ve ona akıl hocalığı yapan bir
zümrenin var olduğu görülür. Zamanlarının
her türlü maddi imkanlarını ellerinde
bulunduran bu elit tabaka, çıkarlarını
kaybetmemek için inananları fakirlik ve
zelillikle suçlama yoluna gitmişlerdir. Son
Peygamber zamanında da aynı olay cereyan
etmiş, ona fakir ve basit kimselerin
inandıkları bahane ederek karşı
çıkmışlardır.
28.
(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim
tarafından (bildirilen) açık bir delil
üzerinde isem ve O bana kendi katından bir
rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuşsa,
buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz
halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?
29.
Ey kavmim! Allah'ın emirlerini bildirmeye
karşılık sizden herhangi bir mal
istemiyorum. Benim mükâfatım ancak Allah'a
aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim;
çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat
ben sizi, bilgisizce davranan bir topluluk
olarak görüyorum.
Hz.Nuh’un kavmi inanmış fakir kimselere
tenezzül etmiyor ve onlarla beraber olmak
istemiyorlardı. Bunun için Nuh(a.s.)’ın
onları yanından kovmasını teklif ettiler. O
büyük peygamber elbette cahillerin sözüne
bakarak Allah’a iman etmiş, Allah katında
değeri olan kimseleri yanından kovacak
değildi.
30.
Ey kavmim! Ben onları kovarsam, beni
Allah'tan (onun azabından) kim korur?
Düşünmüyor musunuz?
31.
Ben size: "Allah'ın hazineleri benim
yanımdadır" demiyorum, gaybı da bilmem. "Ben
bir meleğim" de demiyorum, sizin
gözlerinizin hor gördüğü kimseler için,
"Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir"
diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah
daha iyi bilir. Onları kovduğum takdirde ben
gerçekten zalimlerden olurum."
32.
Dediler ki: Ey Nuh! Bizimle mücadele ettin
ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin.
Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi
tehdit ettiğini (azabı) bize getir!
33.
(Nuh) dedi ki: "Onu size ancak dilerse Allah
getirir. Ve siz (Allah'ı) âciz bırakacak
değilsiniz.
34.
Eğer Allah sizi azdırmak istiyorsa, ben size
öğüt vermek istesem de, öğüdüm size fayda
vermez. (Çünkü) O sizin Rabbinizdir. Ve
(nihayet) O'na döndürüleceksiniz."
35.
(Resûlüm!) Yoksa, "Bunu uydurdu" mu
diyorlar? De ki: "Eğer onu uydurduysam
günahım bana aittir. Fakat ben sizin
işlediğiniz günahtan uzağım."
36.
Nuh'a vahyolundu ki: Kavminden iman etmiş
olanlardan başkası artık (sana) asla
inanmayacak. Öyle ise onların işlemekte
olduklarından (günahlardan) dolayı üzülme.
37.
Gözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz)
uyarınca gemiyi yap ve zulmedenler hakkında
bana (bir şey) söyleme! Onlar mutlaka
boğulacaklardır!
38.
Nuh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler
ise, yanına her uğradıkça onunla alay
ediyorlardı. Dedi ki: "Eğer bizimle alay
ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay
ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz!
39.
Kendisini rezil edecek azabın kime
geleceğini ve sürekli bir azabın kimin
başına ineceğini yakında bileceksiniz."
40.
Nihayet emrimiz gelip de sular coşup
yükselmeye başlayınca Nuh'a dedik ki:
"(Canlı çeşitlerinin) her birinden iki eş
ile -(boğulacağına dair) aleyhinde söz
geçmiş olanlar dışında- aileni ve iman
edenleri gemiye yükle!" Zaten onunla beraber
pek azı iman etmişti.
Mealin “sular coşup yükselmeye
başlayınca” kısmını “tandır (tennur)
kaynayınca” şeklinde çevirenler de olmuştur.
Müfessirler tandırın kaynamasını çeşitli
şekillerde tefsir etmişlerdir. Son asrın
müfessirlerinden M. Hamdi Yazır, Hz.Nuh’un
gemisinin alelade yelkenli bir gemi olmayıp
buharlı bir vapur olduğuna işaret etmektedir
ki, buna göre, “tandır kaynadı” demek,
vapurun ocağı yandı ve harekete hazır duruma
getirildi, demek olur.
41.
(Nuh) dedi ki: "Gemiye binin! Onun yüzüp
gitmesi de, durması da Allah'ın adıyladır.
Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek
esirgeyendir."
42.
Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları
götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan
oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber
bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi.
Hz. Nuh’un oğlu babasına iman etmemişti.
Nitekim babası inananları gemiye bindirirken
o ayrılarak bir kenara çekilmişti. Diğer
oğulları Ham, Sam ve Yafes babalarına
inanmış ve onunla beraber gemiye
binmişlerdi. Türk milletinin Yafes’in Türk
adındaki oğlundan türediği rivayet edilir.
43.
Oğlu: Beni sudan koruyacak bir dağa
sığınacağım, dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın
emrinden (azabından), merhamet sahibi
Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur"
dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da
boğulanlardan oldu.
Bu ayete şöyle de mana verilmiştir:
“Bugün, Alah’ın esirgediklerinden başkasını
O’nun vereceği emirden koruyacak kimse
yoktur.
44.
(Nihayet) "Ey yer suyunu yut! Ve ey gök
(suyunu) tut!" denildi. Su çekildi; iş
bitirildi; (gemi de) Cûdî (dağının) üzerine
yerleşti. Ve: "O zalimler topluluğunun canı
cehenneme!" denildi.
45.
Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim!
Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vâdin
ise elbette haktır. Sen hakimler hakimisin."
Hz.Nuh bunu derken Allah’ın, ailesini
boğulmaktan kurtaracağına dair vadine işaret
ediyordu.
46.
Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin
ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü
bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan
bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden
olmamanı tavsiye ederim.
Bu ayetten anlaşılıyor ki, insanlar
arasındaki yakınlığın asıl sebebi din
birliğidir. Allah’ın dinine inanmış ve
peygamberlerini tasdik etmiş kimseler
birbirlerinin manevi akrabası, yakını ve
dostlarıdır. Bunların aralarında manevi bir
birlik vardır. Müminlerle kafirler ırk
bakımından birbirlerinin akrabası olsalar
bile, bu akrabalığın Allah katında hiçbir
değeri yoktur. Nitekim Hz. Nuh’un oğlu
babasına inanmadığı için, Allah Teala onu
Nuh Peygamber’in ailesinden saymamıştır.
Halbuki Hz. Peygamber, aralarında hiçbir
neseb bağı bulunmayan Selman’ı kendi
ailesinden saymıştır. Buna karşılık,
özellikle Bedir harbinde birçok sahabi, en
yakınların olan babalarına ya da oğullarına
karşı savaşmışlardır.
|