|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1. Elif. Lâm. Râ. İşte bunlar
hikmet dolu Kitâb'ın âyetleridir.
Mekke halkı, kendi
içlerinden bir adamın peygamber
olabileceğine inanamıyorlar ve: "Allah, Ebû
Tâlib'in yetimi Muhammed'den başka bir
peygamber bulamadı mı?" diyorlardı. Hiç
olmazsa hatırı sayılır, zengin ve makam
sahibi birisinin peygamber olmasını daha
uygun görüyorlardı. İşte bunun üzerine şu sayetler inmiştir.
2. İçlerinden bir adama:
İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri
katında onlar için yüksek bir doğruluk
makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz,
insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki,
o kâfirler: Bu elbette apaçık bir
sihirbazdır, dediler?
3. Şüphesiz ki Rabbiniz,
gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da
işleri yerli yerince idare ederek arşa
istiva eden Allah'dır. Onun izni olmadan hiç
kimse şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz
Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâla
düşünmüyor musunuz!
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
ve Allah’ın Arşa istivası hususundaki
açıklamalar için A’raf Suresi 54. Ayetin
izahına bakınız.
4.
Allah'ın gerçek bir vâdi olarak hepinizin
dönüşü ancak O'nadır. Çünkü O, mahlûkatı
önce (yoktan) yaratır, sonra da iman edip
iyi işler yapanlara adaletle mükâfat vermek
için (onları huzuruna) geri çevirir. Kâfir
olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları
şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir
içki ve elem verici bir azap vardır.
5.
Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların
sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya)
birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah
bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete)
binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme
âyetlerini açıklamaktadır.
6.
Gece ve gündüzün değişmesinde (uzayıp
kısalmasında) Allah'ın göklerde ve yerde
yarattığı şeylerde, (Onu inkâr etmekten)
sakınan bir kavim için elbette nice deliller
vardır!
7.
Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler,
dünya hayatına razı olup onunla rahat
bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar da
vardır muhakkak.
8.
İşte onların, kazanmakta oldukları
(günahlar) yüzünden varacakları yer,
ateştir!
9.
İman edip güzel işler yapanlara gelince,
imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu
cennetlerde, alt tarafından ırmaklar akan
(saraylara) erdirir.
10.
Onların oradaki duası: "Allah'ım! Seni
noksan sıfatlardan tenzih ederiz!"
(sözleridir). Orada birbirleriyle
karşılaştıkça söyledikleri ise "selâm" dır.
Onların dualarının sonu da şudur: Hamd,
âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
11.
Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk
istedikleri gibi şerri de acele verseydi,
elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu.
Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz,
azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi
başlarına) bırakırız.
Rivayete göre, Nadr b. Haris gibi bir
takım müşrikler, Resulullah’ın
peygamberliğini inkar etmişler ve “Ya Allah,
eğer Muhammed’in peygamberliği doğru ise,
hemen gökten üzerimize taş yağdır veya bize
acıklı bir azap getir!” demişlerdi. Bunun
üzerine yukarıdaki ayet indi. Demek ki,
Allah Teala dilerse kullarını işledikleri
günahlar yüzündün hemen cezalandırmaz; belki
tevbe eder, pişman olur ve hakka dönerler
diye cezalarını erteler. Tevbe etmeyenlere
de kendileri için takdir edilen belli bir
süreye kadar mühlet verir, bu süre sonunda
onların cezasını ya dünyada iken verir veya
ahirete bırakır.
12.
İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak,
oturarak veya ayakta durarak (o zararın
giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz
ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki
kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize
dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece
haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler
güzel gösterildi.
Allah Teala bu ayette, insanın bela ve
musibetler karşısındaki ve bunların
kaldırılmasından sonraki tutum ve
davranışlarını göz önüne sermektir. İyi
insana yaraşan, gerek sıkıntılı hallerde,
gerekse refah anlarında daima Allah’ı anmak
ve ona dua etmektir. Sadece musibet anında
Allah’ı anıp refah anında unutmak, inancı ve
iradesi zayıf olan, nefsani ve adi
isteklerin karşısında ezilen ve yenilen
acizlerin tutumudur.
13.
Andolsun ki sizden önce, peygamberleri
kendilerine mûcizeler getirdiği halde
(yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice
milletleri helâk ettik; zaten onlar iman
edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri
böyle cezalandırırız.
14.
Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz
için onların ardından sizi yeryüzünde
halifeler kıldık (Onların yerine sizi
getirdik).
15.
Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman
(öldükten sonra) bize kavuşmayı
beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur'an
getir veya bunu değiştir! dediler. De ki:
Onu kendiliğimden değiştirmem benim için
olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan
başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem
elbette büyük günün azabından korkarım.
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’an-ı
Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına
göre din isteyenler veya Allah’ın
hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre
değiştirilmesini isteyenler olmuştur.
Halbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların
geçici ve değişken arzularını karşılamak
için değil, kıyamete kadar bütün insanlığın
ruhi, ahlaki ve manevi ihtiyaçlarını
karşılamak, dünyevi ve uhrevi saadetin
yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu
sebepledir ki, ayette belirtildiği gibi
Peygamber de dahil olmak üzere hiç kimsenin
Kur’an’ın hükümlerini değiştirme yetkisi
yoktur.
16.
De ki: Eğer Allah dileseydi onu size
okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi.
Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde
durmuştum. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
17.
Öyleyse kim Allah'a karşı yalan uydurandan
veya onun âyetlerini yalanlayandan daha
zalimdir! Bilesiniz ki suçlular asla
onmazlar!
18.
Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar
ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar
ve: Bunlar, Allah katında bizim
şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz
Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir
şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların
ortak koştuklarından uzak ve yücedir."
19.
İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan
ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi
ile ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir
takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa
düştükleri konuda hemen aralarında hüküm
verilirdi (Derhal azap iner ve işleri
bitirilirdi).
20.
Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize
indirilse ya! diyorlar. De ki: Gayb ancak
Allah'ındır. Bekleyin (bakalım) ben de
sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Kafirler azap cinsinden bir mucize
istemektedirler. Nitekim Enfal suresi’nin
32. Ayetin de: “Ya Allah, eğer bu Kur’an
senin katından gelmiş bir hak ise, başımıza
gökten taş yağdır!” şeklinde dua ettikleri
bildirilmektedir. Halbuki azap Allah
katındadır. O dilerse anında indirip asi
kavimleri helak eder, dilerse tehir eder.
21.
Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık
gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir
rahmet (esenlik) tattırdığımız zaman, bir de
bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir
tuzağı vardır. De ki: Allah'ın tuzağı daha
süratlidir. Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz
tuzakları yazıyorlar.
Bu ayet Mekkeliler hakkında nazil
olmuştur. Rivayet edildiğine göre Allah
Teala yedi yıl Mekke’ye yağmur yağdırmadı.
Kuraklık yüzünden kıtlık ve hastalık baş
gösterdi, birçok insan ve havyan telef oldu.
Nihayet Allah Teala bol yağmur yağdırdı,
memleket yeniden bolluk ve berekete kavuştu.
Fakat kafirler bu rahmeti Allah’tan değil
yıldızlardan ve putlardan bildiler ve
Allah’ın ayetlerini yalanlamaya devam
ettiler.
22.
Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta
siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de
içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp
götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden
neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir
fırtına gelip çatar, her yerden onlara
dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre
kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız
Allah'a halis kılarak: "Andolsun eğer bizi
bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden
olacağız" diye Allah'a yalvarırlar.
23.
Fakat Allah onları kurtarınca bir de
bakarsın ki onlar, yine haksız yere
taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin
taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir;
(bununla) sadece fâni dünya hayatının
menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz
yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı
size haber vereceğiz.
24.
Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz
bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların
yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su
sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet
yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk)
süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde
kudret sahibi olduklarını sandıkları bir
sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz
(âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde
yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş
bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek
kavimler için âyetlerimizi böyle
açıklıyoruz.
25.
Allah kullarını esenlik yurduna çağırıyor ve
O, dilediğini doğru yola iletir.
“Selam Yurdu”ndan maksat Cennet’tir.
Selam, esenlik ve huzur olarak da
yorumlanmıştır. Çünkü cennette bulunanlar
her türlü hoşnutsuzluktan uzak, esenlik ve
selamet içredirler. Cennete “Selam Yurdu”
denmesinin sebebi, orada bulunanlarla
melekler arasında selamlaşmanın yaygın
olmasıdır.
26.
Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir
de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir
toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk
(gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve
onlar orada ebedî kalacaklardır.
Ayette zikredilen “ihsan” Yüce Allah’a
layık ve rızasına muvafık güzel iş yapmak ve
işleri layık oldukları şekilde güzel yapmak
demektir. Peygamberimiz ihsanı şöyle tarif
etmiştir: “İhsan, Allah Tealaya, onu
görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Çünkü
sen onu görmesen de O seni görmektedir.”
İşte böyle güzel iş, vazife, ibadet ve
iyilikler yapanlara yaptıklarından daha
güzel olan cennetler ve Allah’ın lütfu
olarak fazla nimetler de verilecektir.
27.
Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası
misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır.
Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse
yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık
geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar
da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî
kalacaklardır.
İyi işlerin sevabı bire on, bire yedi yüz
ve daha fazla olarak verilir ki bu, Allah’ın
lütfunun neticesidir; kötü işlerin cezası
ise yalnız bire karşı birdir. Bu da Allah’ın
adaletinin neticesidir.
28.
Onların hepsini biraraya toplayacağımız,
sonra da Allah'a ortak koşanlara: "Siz ve
koştuğunuz ortaklar yerinizde bekleyin"
diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla)
aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların
ortakları, (putları) derler ki: "Siz, bize
ibadet etmiyordunuz.
29.
Bu yüzden bizimle sizin aranızda şahit
olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin
(bize) tapmanızdan tamamen habersizdik."
30.
Orada herkes geçmişte yaptıklarını
karşısında bulur. Artık onlar gerçek
sahipleri olan Allah'a döndürülmüşlerdir.
Uydurmakta oldukları şeyler (bâtıl
tanrıları) da onları terkedip kaybolmuştur.
31.
(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim
rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere
kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden
diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim
çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor?
"Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona âsi
olmaktan) sakınmıyor musunuz?
İnsanın diğer uzuvlarının gerçek malik ve
hakimi de Allah Teala olmakla beraber,
ayette özellikle gözler ve kulaklar
zikredilmiştir. Çünkü bunlar insanın en
önemli bilgi ve idrak vasıtalarıdır;
Allah’ın yarattığı ve ayette işaret
buyurduğu rızıklardan yararlanmanın en
önemli vasıtalarıdır. İşte bu değerli bilgi
ve rızık vasıtalarını yaratan, yöneten,
onların ne yolda kullanıldığını bilen üstün
kudret, Allah’dan başka kim olabilir?
32.
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan
Allah'tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl
(sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
33.
İşte böylece Rabbinin yoldan çıkanlar
hakkındaki "Onlar inanmazlar" sözü
gerçekleşmiş oldu.
34.
(Resûlüm!) De ki: (Allah'a) ortak
koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk
defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden
sonra hayata) yeniden döndürecek biri var
mı? De ki: Allah ilk defa yaratıp (ölümden
sonra) onu yeniden (hayata) döndürür. O
halde nasıl saptırılırsınız!
35.
De ki: Ortak koştuklarınızdan hakka iletecek
olan var mı? De ki: "Hakka Allah iletir."
Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha
lâyıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi
kendine doğru yolu bulamayan mı? Size ne
oluyor? Nasıl (böyle yanlış)
hükmediyorsunuz?
36.
Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz.
Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin
yerini tutmaz. Allah onların yapmakta
olduklarını pek iyi bilendir.
Bu ayette zanna tabi olan müşrikler
kınandığı gibi müslümanları da ilme teşvik
vardır. Kadı Beydavi’ye göre bu ayet, ilmi
kaynağından tahsil etmenin vacip olduğuna,
taklit ve zan ile yetinmenin caiz olmadığına
delildir.
37.
Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından
uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden
öncekini doğrulayan ve o Kitab'ı
açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o âlemlerin
Rabbindendir.
38.
Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar?
De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan
başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da
(hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.
39.
Bilakis, onlar ilmini kavrayamadıkları ve
yorumu kendilerine asla gelmemiş olan (Kur'an'ı)
yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle
yalanlamışlardı. Şimdi bak, zalimlerin sonu
nasıl oldu!
40.
İçlerinden öylesi var ki ona (Kur'an'a)
inanır, yine onlardan öylesi de var ki ona
inanmaz. Rabbin bozguncuları en iyi
bilendir.
41.
(Resûlüm! ) onlar seni yalanlarlarsa de ki:
Benim işim bana, sizin işiniz de size
aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben
de sizin yaptığınızdan uzağım.
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle
ifade buyurulduğu gibi Hz. Peygamber’in
vazifesi tebliğinden ibarettir; O, sadece
müjdeleyici ve uyarıcıdır. İnsanların
inanmasını temin etmek onun elinde değildir,
çünkü hidayet Allah’tandır. Bu sebepledir
ki, Hz. Peygamber kendi amelinden ve tebliğ
vazifesinden sorumludur. Uyarılmalarına ve
hakka çağırılmalarına rağmen iman
etmeyenlerin sorumluluğu ise sadece
kendilerine ait olup Peygamber bundan
sorumlu değildir.
42.
Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat
sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa-
sen mi duyuracaksın?
43.
Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele
(gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi
doğru yola ileteceksin?
44.
Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde
zulmetmez, fakat insanlar kendilerine
zulmederler.
Allah insanlara, gerçeği bulmaları ve
inanmaları için fıtri kabiliyetler vermiş ve
peygamberler de göndermiştir. Şu halde Allah
onların sezme, anlama ve kavrama
melekelerini ellerinden çekip aldığı için
değil, onlar iradelerini kötüye
kullandıkları için hak yoldan çıkmışlar,
peygamberi kabul etmemişler ve cezaya
müstehak olmuşlar, dolayısıyla kendi
kendilerine zulmetmişlerdir.
45.
Allah'ın onları, sanki günün ancak bir saati
kadar kaldıklarını zanneder vaziyette
yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında
birbirleriyle tanışırlar. Allah'ın huzuruna
varmayı yalanlayanlar elbette zarara
uğramışlardır. Zira onlar doğru yola
gitmemişlerdi.
46.
Eğer onları tehdit ettiğimiz (azabın) bir
kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne
âlâ); yok eğer (göstermeden) seni vefat
ettirirsek nihayet onların dönüşü de
bizedir. (O zaman onlara ne olacağını
göreceksin). Sonra, Allah onların yapmakta
olduklarına da şahittir.
47.
Her ümmetin bir peygamberi vardır.
Peygamberleri geldiği zaman, aralarında
adaletle hükmedilir ve onlara asla
zulmedilmez.
48.
Doğru iseniz bu vaad (azap) ne zamandır?
diyorlar.
49.
De ki: "Ben kendime bile Allah'ın
dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir
menfaat verme gücüne sahibim." Her ümmetin
bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman
artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler.
50.
De ki: (Ey müşrikler!) Ne dersiniz? Allah'ın
azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse
(ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini
istemekte acele ediyorlar!
51.
Başınıza belâ geldikten sonra mı O'na iman
edeceksiniz, şimdi mi? (Çok geç). Halbuki
onu (azabın gelmesini) istemekte acele
ediyordunuz?
Allah’ın, iman etmek için bir fırsat
olarak verdiği emniyet ve rahatlık içinde
şımaran inkarcılar bu emniyet ve rahatlığın
ebedi olduğunu zannedercesine azgınlıklarına
devam eder ve dinin azap tehditleriyle alay
ederek “Eğer böyle bir azap varsa hemen
gelse ya!” gibi sözlerle güya böyle bir
azabın aslı olmadığını iddia ederler. Fakat,
|