|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1. Elif. Lâm. Râ. İşte bunlar
hikmet dolu Kitâb'ın âyetleridir.
Mekke halkı, kendi
içlerinden bir adamın peygamber
olabileceğine inanamıyorlar ve: "Allah, Ebû
Tâlib'in yetimi Muhammed'den başka bir
peygamber bulamadı mı?" diyorlardı. Hiç
olmazsa hatırı sayılır, zengin ve makam
sahibi birisinin peygamber olmasını daha
uygun görüyorlardı. İşte bunun üzerine şu sayetler inmiştir.
2. İçlerinden bir adama:
İnsanları uyar ve iman edenlere, Rableri
katında onlar için yüksek bir doğruluk
makamı olduğunu müjdele, diye vahyetmemiz,
insanlar için şaşılacak bir şey mi oldu ki,
o kâfirler: Bu elbette apaçık bir
sihirbazdır, dediler?
3. Şüphesiz ki Rabbiniz,
gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da
işleri yerli yerince idare ederek arşa
istiva eden Allah'dır. Onun izni olmadan hiç
kimse şefaatçı olamaz. İşte O Rabbiniz
Allah'tır. O halde O'na kulluk edin. Hâla
düşünmüyor musunuz!
Göklerin ve yerin altı günde yaratılması
ve Allah’ın Arşa istivası hususundaki
açıklamalar için A’raf Suresi 54. Ayetin
izahına bakınız.
4.
Allah'ın gerçek bir vâdi olarak hepinizin
dönüşü ancak O'nadır. Çünkü O, mahlûkatı
önce (yoktan) yaratır, sonra da iman edip
iyi işler yapanlara adaletle mükâfat vermek
için (onları huzuruna) geri çevirir. Kâfir
olanlara gelince, inkâr etmekte oldukları
şeylerden ötürü onlar için kaynar sudan bir
içki ve elem verici bir azap vardır.
5.
Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların
sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya)
birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah
bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete)
binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme
âyetlerini açıklamaktadır.
6.
Gece ve gündüzün değişmesinde (uzayıp
kısalmasında) Allah'ın göklerde ve yerde
yarattığı şeylerde, (Onu inkâr etmekten)
sakınan bir kavim için elbette nice deliller
vardır!
7.
Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler,
dünya hayatına razı olup onunla rahat
bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar da
vardır muhakkak.
8.
İşte onların, kazanmakta oldukları
(günahlar) yüzünden varacakları yer,
ateştir!
9.
İman edip güzel işler yapanlara gelince,
imanları sebebiyle Rableri onları nimet dolu
cennetlerde, alt tarafından ırmaklar akan
(saraylara) erdirir.
10.
Onların oradaki duası: "Allah'ım! Seni
noksan sıfatlardan tenzih ederiz!"
(sözleridir). Orada birbirleriyle
karşılaştıkça söyledikleri ise "selâm" dır.
Onların dualarının sonu da şudur: Hamd,
âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
11.
Eğer Allah insanlara, hayrı çarçabuk
istedikleri gibi şerri de acele verseydi,
elbette onların ecelleri bitirilmiş olurdu.
Fakat bize kavuşmayı beklemeyenleri biz,
azgınlıkları içinde bocalar bir halde (kendi
başlarına) bırakırız.
Rivayete göre, Nadr b. Haris gibi bir
takım müşrikler, Resulullah’ın
peygamberliğini inkar etmişler ve “Ya Allah,
eğer Muhammed’in peygamberliği doğru ise,
hemen gökten üzerimize taş yağdır veya bize
acıklı bir azap getir!” demişlerdi. Bunun
üzerine yukarıdaki ayet indi. Demek ki,
Allah Teala dilerse kullarını işledikleri
günahlar yüzündün hemen cezalandırmaz; belki
tevbe eder, pişman olur ve hakka dönerler
diye cezalarını erteler. Tevbe etmeyenlere
de kendileri için takdir edilen belli bir
süreye kadar mühlet verir, bu süre sonunda
onların cezasını ya dünyada iken verir veya
ahirete bırakır.
12.
İnsana bir zarar geldiği zaman, yan yatarak,
oturarak veya ayakta durarak (o zararın
giderilmesi için) bize dua eder; fakat biz
ondan sıkıntısını kaldırınca, sanki
kendisine dokunan bir sıkıntıdan ötürü bize
dua etmemiş gibi geçip gider. İşte böylece
haddi aşanlara yapmakta oldukları şeyler
güzel gösterildi.
Allah Teala bu ayette, insanın bela ve
musibetler karşısındaki ve bunların
kaldırılmasından sonraki tutum ve
davranışlarını göz önüne sermektir. İyi
insana yaraşan, gerek sıkıntılı hallerde,
gerekse refah anlarında daima Allah’ı anmak
ve ona dua etmektir. Sadece musibet anında
Allah’ı anıp refah anında unutmak, inancı ve
iradesi zayıf olan, nefsani ve adi
isteklerin karşısında ezilen ve yenilen
acizlerin tutumudur.
13.
Andolsun ki sizden önce, peygamberleri
kendilerine mûcizeler getirdiği halde
(yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice
milletleri helâk ettik; zaten onlar iman
edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri
böyle cezalandırırız.
14.
Sonra da, nasıl davranacağınızı görmemiz
için onların ardından sizi yeryüzünde
halifeler kıldık (Onların yerine sizi
getirdik).
15.
Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman
(öldükten sonra) bize kavuşmayı
beklemeyenler: Ya bundan başka bir Kur'an
getir veya bunu değiştir! dediler. De ki:
Onu kendiliğimden değiştirmem benim için
olacak şey değildir. Ben, bana vahyolunandan
başkasına uymam. Çünkü Rabbime isyan edersem
elbette büyük günün azabından korkarım.
Zamanımızda olduğu gibi, Kur’an-ı
Kerim’in indiği devirde de kendi kafalarına
göre din isteyenler veya Allah’ın
hükümlerinin kendi arzu ve heveslerine göre
değiştirilmesini isteyenler olmuştur.
Halbuki Kur’an belli dönemlerdeki insanların
geçici ve değişken arzularını karşılamak
için değil, kıyamete kadar bütün insanlığın
ruhi, ahlaki ve manevi ihtiyaçlarını
karşılamak, dünyevi ve uhrevi saadetin
yolunu göstermek için indirilmiştir. Bu
sebepledir ki, ayette belirtildiği gibi
Peygamber de dahil olmak üzere hiç kimsenin
Kur’an’ın hükümlerini değiştirme yetkisi
yoktur.
16.
De ki: Eğer Allah dileseydi onu size
okumazdım, Allah da onu size bildirmezdi.
Ben bundan önce bir ömür boyu içinizde
durmuştum. Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
17.
Öyleyse kim Allah'a karşı yalan uydurandan
veya onun âyetlerini yalanlayandan daha
zalimdir! Bilesiniz ki suçlular asla
onmazlar!
18.
Onlar Allah'ı bırakıp kendilerine ne zarar
ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar
ve: Bunlar, Allah katında bizim
şefaatçılarımızdır, diyorlar. De ki: "Siz
Allah'a göklerde ve yerde bilemeyeceği bir
şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların
ortak koştuklarından uzak ve yücedir."
19.
İnsanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan
ayrılığa düştüler. Eğer (azabın ertelenmesi
ile ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir
takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa
düştükleri konuda hemen aralarında hüküm
verilirdi (Derhal azap iner ve işleri
bitirilirdi).
20.
Ona (Muhammed'e) Rabbinden bir mucize
indirilse ya! diyorlar. De ki: Gayb ancak
Allah'ındır. Bekleyin (bakalım) ben de
sizinle beraber bekleyenlerdenim.
Kafirler azap cinsinden bir mucize
istemektedirler. Nitekim Enfal suresi’nin
32. Ayetin de: “Ya Allah, eğer bu Kur’an
senin katından gelmiş bir hak ise, başımıza
gökten taş yağdır!” şeklinde dua ettikleri
bildirilmektedir. Halbuki azap Allah
katındadır. O dilerse anında indirip asi
kavimleri helak eder, dilerse tehir eder.
21.
Kendilerine dokunan (kıtlık ve hastalık
gibi) bir sıkıntıdan sonra insanlara bir
rahmet (esenlik) tattırdığımız zaman, bir de
bakarsın ki âyetlerimiz hakkında onların bir
tuzağı vardır. De ki: Allah'ın tuzağı daha
süratlidir. Şüphesiz elçilerimiz kurduğunuz
tuzakları yazıyorlar.
Bu ayet Mekkeliler hakkında nazil
olmuştur. Rivayet edildiğine göre Allah
Teala yedi yıl Mekke’ye yağmur yağdırmadı.
Kuraklık yüzünden kıtlık ve hastalık baş
gösterdi, birçok insan ve havyan telef oldu.
Nihayet Allah Teala bol yağmur yağdırdı,
memleket yeniden bolluk ve berekete kavuştu.
Fakat kafirler bu rahmeti Allah’tan değil
yıldızlardan ve putlardan bildiler ve
Allah’ın ayetlerini yalanlamaya devam
ettiler.
22.
Sizi karada ve denizde gezdiren O'dur. Hatta
siz gemilerde bulunduğunuz, o gemiler de
içindekileri tatlı bir rüzgârla alıp
götürdükleri ve (yolcular) bu yüzden
neşelendikleri zaman, o gemiye şiddetli bir
fırtına gelip çatar, her yerden onlara
dalgalar hücum eder ve onlar çepeçevre
kuşatıldıklarını anlarlar da dini yalnız
Allah'a halis kılarak: "Andolsun eğer bizi
bundan kurtarırsan mutlaka şükredenlerden
olacağız" diye Allah'a yalvarırlar.
23.
Fakat Allah onları kurtarınca bir de
bakarsın ki onlar, yine haksız yere
taşkınlık ediyorlar. Ey insanlar! Sizin
taşkınlığınız ancak kendi aleyhinizedir;
(bununla) sadece fâni dünya hayatının
menfaatini elde edersiniz; sonunda dönüşünüz
yine bizedir. O zaman yapmakta olduklarınızı
size haber vereceğiz.
24.
Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz
bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların
yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su
sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet
yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk)
süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde
kudret sahibi olduklarını sandıkları bir
sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz
(âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde
yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş
bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek
kavimler için âyetlerimizi böyle
açıklıyoruz.
25.
Allah kullarını esenlik yurduna çağırıyor ve
O, dilediğini doğru yola iletir.
“Selam Yurdu”ndan maksat Cennet’tir.
Selam, esenlik ve huzur olarak da
yorumlanmıştır. Çünkü cennette bulunanlar
her türlü hoşnutsuzluktan uzak, esenlik ve
selamet içredirler. Cennete “Selam Yurdu”
denmesinin sebebi, orada bulunanlarla
melekler arasında selamlaşmanın yaygın
olmasıdır.
26.
Güzel davrananlara daha güzel karşılık, bir
de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir
toz (kara leke) bulaşır ne de bir horluk
(gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve
onlar orada ebedî kalacaklardır.
Ayette zikredilen “ihsan” Yüce Allah’a
layık ve rızasına muvafık güzel iş yapmak ve
işleri layık oldukları şekilde güzel yapmak
demektir. Peygamberimiz ihsanı şöyle tarif
etmiştir: “İhsan, Allah Tealaya, onu
görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Çünkü
sen onu görmesen de O seni görmektedir.”
İşte böyle güzel iş, vazife, ibadet ve
iyilikler yapanlara yaptıklarından daha
güzel olan cennetler ve Allah’ın lütfu
olarak fazla nimetler de verilecektir.
27.
Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası
misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır.
Onları Allah'a karşı koruyacak hiç kimse
yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık
geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar
da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî
kalacaklardır.
İyi işlerin sevabı bire on, bire yedi yüz
ve daha fazla olarak verilir ki bu, Allah’ın
lütfunun neticesidir; kötü işlerin cezası
ise yalnız bire karşı birdir. Bu da Allah’ın
adaletinin neticesidir.
28.
Onların hepsini biraraya toplayacağımız,
sonra da Allah'a ortak koşanlara: "Siz ve
koştuğunuz ortaklar yerinizde bekleyin"
diyeceğimiz gün artık onların (putlarıyla)
aralarını tamamen ayırmışızdır. Ve onların
ortakları, (putları) derler ki: "Siz, bize
ibadet etmiyordunuz.
29.
Bu yüzden bizimle sizin aranızda şahit
olarak Allah yeter. Şüphesiz ki biz sizin
(bize) tapmanızdan tamamen habersizdik."
30.
Orada herkes geçmişte yaptıklarını
karşısında bulur. Artık onlar gerçek
sahipleri olan Allah'a döndürülmüşlerdir.
Uydurmakta oldukları şeyler (bâtıl
tanrıları) da onları terkedip kaybolmuştur.
31.
(Resûlüm!) De ki: Size gökten ve yerden kim
rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere
kim mâlik (ve hakim) bulunuyor? Ölüden
diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim
çıkarıyor? (Her türlü) işi kim idare ediyor?
"Allah" diyecekler. De ki: Öyle ise (Ona âsi
olmaktan) sakınmıyor musunuz?
İnsanın diğer uzuvlarının gerçek malik ve
hakimi de Allah Teala olmakla beraber,
ayette özellikle gözler ve kulaklar
zikredilmiştir. Çünkü bunlar insanın en
önemli bilgi ve idrak vasıtalarıdır;
Allah’ın yarattığı ve ayette işaret
buyurduğu rızıklardan yararlanmanın en
önemli vasıtalarıdır. İşte bu değerli bilgi
ve rızık vasıtalarını yaratan, yöneten,
onların ne yolda kullanıldığını bilen üstün
kudret, Allah’dan başka kim olabilir?
32.
İşte O, sizin gerçek Rabbiniz olan
Allah'tır. Artık haktan (ayrıldıktan) sonra
sapıklıktan başka ne kalır? O halde nasıl
(sapıklığa) döndürülüyorsunuz?
33.
İşte böylece Rabbinin yoldan çıkanlar
hakkındaki "Onlar inanmazlar" sözü
gerçekleşmiş oldu.
34.
(Resûlüm!) De ki: (Allah'a) ortak
koştuklarınız arasında, (birini yokken) ilk
defa yaratacak, arkasından onu (ölümünden
sonra hayata) yeniden döndürecek biri var
mı? De ki: Allah ilk defa yaratıp (ölümden
sonra) onu yeniden (hayata) döndürür. O
halde nasıl saptırılırsınız!
35.
De ki: Ortak koştuklarınızdan hakka iletecek
olan var mı? De ki: "Hakka Allah iletir."
Öyle ise hakka ileten mi uyulmaya daha
lâyıktır; yoksa hidayet verilmedikçe kendi
kendine doğru yolu bulamayan mı? Size ne
oluyor? Nasıl (böyle yanlış)
hükmediyorsunuz?
36.
Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz.
Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin
yerini tutmaz. Allah onların yapmakta
olduklarını pek iyi bilendir.
Bu ayette zanna tabi olan müşrikler
kınandığı gibi müslümanları da ilme teşvik
vardır. Kadı Beydavi’ye göre bu ayet, ilmi
kaynağından tahsil etmenin vacip olduğuna,
taklit ve zan ile yetinmenin caiz olmadığına
delildir.
37.
Bu Kur'an Allah'tan başkası tarafından
uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden
öncekini doğrulayan ve o Kitab'ı
açıklayandır. Onda şüphe yoktur, o âlemlerin
Rabbindendir.
38.
Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar?
De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan
başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da
(hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.
39.
Bilakis, onlar ilmini kavrayamadıkları ve
yorumu kendilerine asla gelmemiş olan (Kur'an'ı)
yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle
yalanlamışlardı. Şimdi bak, zalimlerin sonu
nasıl oldu!
40.
İçlerinden öylesi var ki ona (Kur'an'a)
inanır, yine onlardan öylesi de var ki ona
inanmaz. Rabbin bozguncuları en iyi
bilendir.
41.
(Resûlüm! ) onlar seni yalanlarlarsa de ki:
Benim işim bana, sizin işiniz de size
aittir. Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben
de sizin yaptığınızdan uzağım.
Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle
ifade buyurulduğu gibi Hz. Peygamber’in
vazifesi tebliğinden ibarettir; O, sadece
müjdeleyici ve uyarıcıdır. İnsanların
inanmasını temin etmek onun elinde değildir,
çünkü hidayet Allah’tandır. Bu sebepledir
ki, Hz. Peygamber kendi amelinden ve tebliğ
vazifesinden sorumludur. Uyarılmalarına ve
hakka çağırılmalarına rağmen iman
etmeyenlerin sorumluluğu ise sadece
kendilerine ait olup Peygamber bundan
sorumlu değildir.
42.
Onlardan seni dinleyenler vardır. Fakat
sağırlara -üstelik akılları da ermiyorsa-
sen mi duyuracaksın?
43.
Onlardan sana bakan da vardır. Fakat -hele
(gerçeği) göremiyorlarsa- körleri sen mi
doğru yola ileteceksin?
44.
Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde
zulmetmez, fakat insanlar kendilerine
zulmederler.
Allah insanlara, gerçeği bulmaları ve
inanmaları için fıtri kabiliyetler vermiş ve
peygamberler de göndermiştir. Şu halde Allah
onların sezme, anlama ve kavrama
melekelerini ellerinden çekip aldığı için
değil, onlar iradelerini kötüye
kullandıkları için hak yoldan çıkmışlar,
peygamberi kabul etmemişler ve cezaya
müstehak olmuşlar, dolayısıyla kendi
kendilerine zulmetmişlerdir.
45.
Allah'ın onları, sanki günün ancak bir saati
kadar kaldıklarını zanneder vaziyette
yeniden diriltip toplayacağı gün aralarında
birbirleriyle tanışırlar. Allah'ın huzuruna
varmayı yalanlayanlar elbette zarara
uğramışlardır. Zira onlar doğru yola
gitmemişlerdi.
46.
Eğer onları tehdit ettiğimiz (azabın) bir
kısmını sana (dünyada iken) gösterirsek (ne
âlâ); yok eğer (göstermeden) seni vefat
ettirirsek nihayet onların dönüşü de
bizedir. (O zaman onlara ne olacağını
göreceksin). Sonra, Allah onların yapmakta
olduklarına da şahittir.
47.
Her ümmetin bir peygamberi vardır.
Peygamberleri geldiği zaman, aralarında
adaletle hükmedilir ve onlara asla
zulmedilmez.
48.
Doğru iseniz bu vaad (azap) ne zamandır?
diyorlar.
49.
De ki: "Ben kendime bile Allah'ın
dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir
menfaat verme gücüne sahibim." Her ümmetin
bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman
artık ne bir saat geri kalırlar ne de ileri
giderler.
50.
De ki: (Ey müşrikler!) Ne dersiniz? Allah'ın
azabı size geceleyin veya gündüzün gelirse
(ne yaparsınız?). Suçlular ondan hangisini
istemekte acele ediyorlar!
51.
Başınıza belâ geldikten sonra mı O'na iman
edeceksiniz, şimdi mi? (Çok geç). Halbuki
onu (azabın gelmesini) istemekte acele
ediyordunuz?
Allah’ın, iman etmek için bir fırsat
olarak verdiği emniyet ve rahatlık içinde
şımaran inkarcılar bu emniyet ve rahatlığın
ebedi olduğunu zannedercesine azgınlıklarına
devam eder ve dinin azap tehditleriyle alay
ederek “Eğer böyle bir azap varsa hemen
gelse ya!” gibi sözlerle güya böyle bir
azabın aslı olmadığını iddia ederler. Fakat,
yukarıdaki ayet açıkça bildiriyor ki, iman,
bir hürriyet ve serbetlik içinde
gerçekleşirse kıymet taşır. Azap ile karşı
karşıya kaldıktan sonra inanmanın bir
kıymeti yoktur.
52.
Sonra o (kendilerine) zulmedenlere, "Ebedî
azabı tadın!" denilecek. Kazanmakta
olduğunuzdan başkasının karşılığını mı
bulacaksınız?
53.
"O (azap) bir gerçek midir?" diye senden
haber istiyorlar. De ki: Evet, Rabbime
andolsun ki o şüphesiz gerçektir ve siz âciz
bırakacak değilsiniz.
54.
(O zaman) zulmeden herkes yeryüzündeki bütün
servete sahip olsa (azaptan kurtulmak için)
elbette onu feda eder. Ve azabı gördükleri
zaman için için yanarlar. Aralarında
adaletle hükmolunur ve onlara zulmedilmez.
55.
Bilesiniz ki, göklerde ve yerde olan her şey
Allah'ındır. Yine bilesiniz ki, Allah'ın
vâdi haktır, fakat onların çoğu bilmez.
56.
O hem diriltir hem de öldürür ve yalnız O'na
döndürüleceksiniz.
57.
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt,
gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir
hidayet ve rahmet gelmiştir.
Bu ayette Kur’an’ın dört güzel özelliği
anlatılmaktadır. Şöyle ki: Kur’an-ı Kerim’in
bütün iyi ve kötü huyları bildirmesi ve
insanları güzel ahlaka teşvik etmesi en
güzel bir öğüttür; kalpleri manevi
hastalıklar içinde bırakacak olan
inkarcılık, şirk ve münafıklıktan insanları
alıkoyması ve güzel inançlar ile ruhları
tedavi etmesi de bir şifadır; mutluluk
yollarını insanlığa göstermesi ve onları bu
yola iletmesi de hidayettir; nihayet
insanları iman nuruna kavuşturması ve onlara
ebedi mutluluğu kazandırması da sırf
rahmettir.
58.
De ki: Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle,
işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların
(dünya malı olarak) topladıklarından daha
hayırlıdır.
Übey b. Ka’b’ın nakline göre Allah Resulü
bu ayeti okudu ve onda geçen “Allah’ın lütuf
ve rahmeti”ni, Kur’an-ı Kerim ve İslam
olarak açıkladı. Diğer bir tefsire göre
lütuf İslam, rahmet ise müslümanlara
vadedilen nimetlerdir.
59.
De ki: Allah'ın size indirdiği rızıktan bir
kısmını helâl, bir kısmını da haram
bulmanıza ne dersiniz? De ki: Allah mı size
izin verdi, yoksa Allah'a iftira mı
ediyorsunuz?
60.
Allah'a karşı yalan uyduranların kıyamet
günü (âkıbetleri) hakkındaki kanaatleri
nedir? Şüphesiz Allah insanlara karşı lütuf
sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.
61.
Ne zaman sen bir işte bulunsan, ne zaman
Kur'an'dan bir şey okusan ve siz ne zaman
bir iş yaparsanız, o işe daldığınız zaman
biz mutlaka üstünüzde şahidizdir. Ne yerde
ne gökte zerre ağırlığınca bir şey Rabbinden
uzak (ve gizli) kalmaz. Bundan daha küçüğü
ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (levh-i
mahfuzda) bulunmasın.
Bu ayet-i kerimede Allah Teala’nın
ilminden hiçbir şeyin gizli kalmayacağı,
dolayısıyla insanların bütün yaptıklarını ve
yapacaklarını bildiği ifade edilmekte,
binaenaleyh itaatkar kullar sevindirilmekte,
asiler ise tehdit edilmektedir.
62.
Bilesiniz ki, Allah'ın dostlarına korku
yoktur; onlar üzülmeyecekler de.
63.
Onlar, iman edip de takvâya ermiş
olanlardır.
Bu ayet, bir önceki ayette geçen “Allah
dostları”nın (evliyaullahın), Allah’ın
kendilerine böylesine mukaddes bir unvan
vermesini sağlayan özelliklerini iki
kelimede özetlemiştir: İman ve takva. Çünkü
iman, bütün batıl ve yanlış inançlardan
sıyrılarak gerçeğe, hakka ulaşmış olmanın,
takva ise her türlü sapık ve kötü yollardan,
başıboş ve hayvani yaşama tarzından
arınarak, kalbi Allah’a teslim etmenin,
hayatı O’nun kanunlarına göre düzenlemenin
ve böylece bir ahlak disiplinine girmenin
ifadesidir.İşte Allah dostları, iman ile
ma’rifetullaha ve takva ile de üstün ahlaka
ulaşmış olduklarından, 62. Ayette de
buyurulduğu gibi, her türlü korkudan,
kederden ve yeisten kurtulmuşlardır. Çünkü
onlar, en üstün kudret olan Allah’ın
dostluğunu ve himayesini kazanmışlardır.
64.
Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde
vardır. Allah'ın sözlerinde asla değişme
yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun
kendisidir.
Tefsirlerde belirtildiğine göre, ayette
zikredilen dünya hayatındaki müjde, Allah
dostlarına Allah’ın Kur’an’daki müjdeleri ve
peygamberlerinin verdiği müjdeler ile onlara
gösterdiği sadık rüyalar ve ölüm anındaki
meleklerin müjdeleridir. Ahiretteki
müjdeleri ise, meleklerin onlara gelerek,
mutlulukları hakkında verecekleri
müjdelerdir.
65.
(Resûlüm) Onların (inkârcıların) sözleri
seni üzmesin. Çünkü bütün izzet (ve
üstünlük) Allah'ındır. O, işitendir,
bilendir.
66.
İyi bilin ki, göklerde ve yerde ne varsa
yalnız Allah'ındır. (O halde) Allah'tan
başka ortaklara tapanlar neyin ardına
düşüyorlar! Doğrusu onlar, zandan başka bir
şeyin ardına düşmüyorlar ve onlar sadece
yalan söylüyorlar.
67.
O (Allah), geceyi içinde dinlenesiniz diye
sizin için yaratan, (çalışıp kazanmanız için
de) gündüzü aydınlık kılandır. Şüphesiz
bunda dinleyen bir toplum için ibretler
vardır.
68.
(Müşrikler:) "Allah çocuk edindi" dediler.
Hâşâ! O bundan münezzehtir. O'nun (çocuğa)
ihtiyacı yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa
O'nundur. Bu hususta yanınızda herhangi bir
delil yoktur. Allah hakkında bilmediğiniz
bir şeyi mi söylüyorsunuz?
69.
De ki: Allah hakkında yalan uyduranlar asla
kurtuluşa eremezler.
70.
Dünyada bir miktar geçim (sağlarlar), sonra
dönüşleri bizedir; sonra da inkâr etmekte
oldukları şeylerden ötürü onlara şiddetli
azabı tattırırız.
71.
Onlara Nuh'un haberini oku: Hani o kavmine
demişti ki: "Ey kavmim! Eğer benim
(aranızda) durmam ve Allah'ın âyetlerini
hatırlatmam size ağır geldi ise, ben yalnız
Allah'a dayanıp güvenirim. Siz de
ortaklarınızla beraber toplanıp yapacağınızı
kararlaştırın. Sonra işiniz başınıza dert
olmasın. Bundan sonra (vereceğiniz) hükmü,
bana uygulayın ve bana mühlet de vermeyin."
Hz.Nuh, Allah Teala’nın himayesinde
olduğunu bildiği için düşmanlarına önem
vermediğini, onların güç ve kudretine
aldırış etmediğini göstermek ve onlara
aczini ortaya çıkarmak için kendilerine
böyle bir teklifte bulundu ve onlara meydan
okudu.
72.
"Eğer yüz çeviriyorsanız, zaten ben sizden
bir ücret istemedim. Benim ecrim Allah'tan
başkasına ait değildir ve bana
müslümanlardan olmam emrolundu."
73.
Yine de onu yalanladılar, biz de hem onu hem
de onunla beraber gemide bulunanları
kurtardık ve onları (yeryüzünde) halifeler
kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da
(denizde) boğduk. Bak ki uyarılanların
(fakat inanmayanların) sonu nasıl oldu!
74.
Sonra onun arkasından birçok peygamberi
kendi toplumlarına gönderdik. Onlara
mucizeler getirdiler. Fakat onlar daha önce
yalanladıkları şeye inanacak değillerdi.
İşte haddi aşanların kalplerini biz böyle
mühürleriz.
75.
Sonra onların ardından da Firavun ve
toplumuna Musa ile Harun'u mucizelerimizle
gönderdik, fakat onlar kibirlendiler ve
günahkâr bir toplum oldular.
76.
Katımızdan onlara hak (mucize) gelince: "Bu
elbette apaçık bir sihirdir" dediler.
77.
Musa: "Size hak geldiğinde onun için (hep
böyle) mi dersiniz? Bu bir sihir midir?
Halbuki sihirbazlar iflâh olmazlar" dedi.
78.
Onlar dediler ki: Babalarımızı üzerinde
bulduğumuz (dinden) bizi döndüresin ve
yeryüzünde ululuk sizin ikinizin olsun diye
mi bize geldin? Halbuki biz size inanacak
değiliz.
79.
Firavun dedi ki: Bilgili bütün sihirbazları
bana getirin!
80.
Sihirbazlar gelince Musa onlara: Atacağınızı
atın, dedi.
81.
Onlar (iplerini) atınca, Musa dedi ki:
"Sizin getirdiğiniz sihirdir. Allah onu boşa
çıkaracaktır. Çünkü Allah bozguncuların
işini düzeltmez."
Ayetin ifade ettiğine göre sihirbazlık
yani büyücülük, sadece bir aldatma,
yaldızlama ve fesatçılıktan ibarettir. Çünkü
Hz. Musa gibi büyük bir Peygamber onun batıl
olduğunu ve onu yapanların fesatçılar
olduklarını açıkça ifade etmektedir.
82.
"Suçluların hoşuna gitmese de Allah,
sözleriyle gerçeği açığa çıkaracaktır."
83.
Firavun ve kavminin kendilerine işkence
etmesinden korkuya düştükleri için kavminden
bir gurup gençten başka kimse Musa'ya iman
etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk
taslayan (bir diktatör) ve haddi aşanlardan
idi.
Zira o tanrılık iddiasına kalkışmış ve
peygamberlerin torunlarını dahi kendisine
kul edinmişti.
84.
Musa dedi ki: Ey kavmim! Eğer Allah'a
inandıysanız ve O'na teslim olduysanız
sadece O'na güvenip dayanın.
85.
Onlar da dediler ki: "Allah'a dayandık. Ey
Rabbimiz! Bizi o zalimler topluluğu için
deneme konusu kılma!
86.
Ve bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan
kurtar!"
87.
Biz de Musa ve kardeşine: Kavminiz için
Mısır'da evler hazırlayın ve evlerinizi
namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı
da dosdoğru kılın. (Ey Musa!) Müminleri
müjdele! diye vahyettik.
88.
Musa dedi ki: Ey Rabbimiz! Gerçekten sen
Firavun ve kavmine dünya hayatında zinet ve
nice mallar verdin. Ey Rabbimiz! (Onlara bu
nimetleri), insanları senin yolundan
saptırsınlar ve elem verici cezayı görünceye
kadar iman etmesinler, diye mi (verdin)? Ey
Rabbimiz! Onların mallarını yok et,
kalplerine sıkıntı ver (ki iman etsinler).
89.
(Allah): İkinizin de duası kabul olunmuştur.
O halde siz doğruluğa devam edin ve sakın o
bilmezlerin yoluna gitmeyin! dedi.
90.
Biz, İsrailoğullarını denizden geçirdik. Ama
Firavun ve askerleri zulmetmek ve saldırmak
üzere onları takip etti. Nihayet (denizde)
boğulma haline gelince, (Firavun:)
"Gerçekten, İsrailoğullarının inandığı
Tanrı'dan başka tanrı olmadığına ben de iman
ettim. Ben de müslümanlardanım!" dedi.
91.
Şimdi mi (iman ettin)! Halbuki daha önce
isyan etmiş ve bozgunculardan olmuştun.
Firavun daha önce Mısır’da tanrılığını
ilan etmiş ve: “Ey cemaat, ben sizin için
kendimden başka tanrı bilmiyorum. Ben sizin
en yüce rabbinizim!” demişti. Onu tanrı
olarak kabul etmeyenlere şiddetli işkenceler
uyguluyordu. Özellikle İsrailoğullarını ağır
işkenceye tabi tutuyor, ayrıca erkek
çocuklarını da kestiriyordu. Hz. Musa ve
kardeşinin Mısır’dan ayrılma istekleri Allah
tarafından kabul olundu ve Filistin’e gitmek
üzere Kızıl Deniz’in kenarına geldiler;
onları imha etmek için Firavun ordusuyla
arkalarından yetişti. Hz. Musa, Allah’tan
aldığı bir vahiy ile asasını denize vurdu,
denizden yollar açıldı ve kavmini Tih çölüne
çıkarttı. Aynı yoldan peşlerini takip etmek
isteyen Firavun denizin ortasına geldiğinde;
yollar kaybolup boğulacağını anlayınca,
Allah’a iman etti. Fakat ümitsizliğe dayanan
imanı kabul olunmadı.
92.
(Ey Firavun!) Senden sonra geleceklere ibret
olması için, bugün senin bedenini (cansız
olarak) kurtaracağız. İşte insanlardan bir
çoğu, hakikaten âyetlerimizden gafildirler.
Firavun’un bedeni mumyalanarak günümüze
kadar muhafaza edilmiştir. Halen insanlar
tarafından ibretle seyredilmektedir.
93.
Andolsun biz İsrailoğullarını güzel bir
yurda yerleştirdik ve onlara temiz
nimetlerden rızık verdik. Kendilerine ilim
gelinceye kadar ayrılığa düşmediler.
Şüphesiz ki Rabbin, kıyamet günü onların,
aralarında ihtilaf etmekte oldukları şeyler
hakkında hükmedecektir.
94.
(Resülüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu
anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen,
senden önce Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyanlara
sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak
gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma!
95.
Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da
olma, sonra ziyana uğrayanlardan olursun.
96.
Gerçekten haklarında Rabbinin sözü (hükmü)
sabit olanlar,inanmazlar.
97.Kendilerine
(istedikleri) bütün mucizeler gelmiş olsa
bile, elem verici azabı görünceye kadar
inanmayacaklardır.
98.
Yunus'un kavmi müstesna, (halkını yok
ettiğimiz ülkelerden) herhangi bir ülke
halkı, keşke (kendilerine azap gelmeden)
iman etse de bu imanları kendilerine fayda
verseydi! Yunus'un kavmi iman edince,
kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık
azabını kaldırdık ve onları bir süre (dünya
nimetlerinden) faydalandırdık.
Yunus Peygamber’in kavmi onu inkar
edince, kızarak aralarından ayrıldı. Kavmi
onun haber verdiği azabın geleceğini
hissetti, hemen yaptıklarına pişman oldu ve
azabın gelmemesi için Allah’a yalvardı.
Cenab-ı Allah da onlardan azabı kaldırdı.
99.
(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi,
yeryüzündekilerin hepsi elbette iman
ederlerdi. O halde sen, inanmaları için
insanları zorlayacak mısın?
100.
Allah'ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O,
akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı)
kılar.
101.
De ki: "Göklerde ve yerde neler var, bakın
(da ibret alın!)" Fakat inanmayan bir
topluma deliller ve uyarılar fayda sağlamaz.
102.
Onlar, kendilerinden önce gelip geçmiş
toplumların (acıklı) günlerinin
benzerlerinden başkasını mı bekliyorlar? De
ki: Haydi bekleyin! Şüphesiz ben de sizinle
beraber bekleyenlerdenim.
103.
Biz, sonra peygamberlerimizi ve aynı şekilde
iman edenleri kurtarırız. İnananları
üzerimize bir borç olarak kurtaracağız.
104.
De ki: "Ey insanlar! Benim dinimden şüphede
iseniz, (bilin ki) ben Allah'ı bırakıp da
sizin taptıklarınıza tapmam, fakat ancak
sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim.
Bana müminlerden olmam emrolundu."
105.
"Ve (bana) hanîf (Allah'ın birliğini
tanıyıcı) olarak yüzünü dine çevir; sakın
müşriklerden olma, diye (emredildi)."
106.
Allah'ı bırakıp da sana fayda veya zarar
vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu
yaparsan, o takdirde sen mutlaka zalimlerden
olursun.
107.
Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu
yine O'ndan başka giderecek yoktur. Eğer
sana bir hayır dilerse, O'nun keremini geri
çevirecek de yoktur. O, hayrını kullarından
dilediğine eriştirir. Ve O bağışlayandır,
esirgeyendir.
108.
De ki: Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak (Kur'an)
gelmiştir. Artık kim doğru yola gelirse,
ancak kendisi için gelecektir. Kim de
saparsa, o da ancak kendi aleyhine
sapacaktır. Ben sizin üzerinize vekil
değilim. (Sadece tebliğ etmekle memurum).
109.
(Resûlüm!) Sen, sana vahyolunana uy ve Allah
hükmedinceye kadar sabret. O hakimlerin en
hayırlısıdır.

Adı: Sure, adını, Hz. Yunus'a
(a.s) atıf yapılan 98. ayettten alır.
Diğerleri gibi bu ad da semboliktir ve
surenin Yunus (a.s) kıssasıyla ilgili
olduğunu göstermez.
Vahyedildiği yer: Mevcut
rivayetlerden öğrendiğimize göre -ki bunu
bizzat surenin muhtevası da destekler-
surenin tümü Mekke'de nazil olmuştur. Fakat
bazı ayetlerinin Medine'de nazil olduğu
görüşünde olan kimseler de bulunmaktadır.
Ancak bu görüş biraz sathi bir nitelik
arzetmektedir. Suredeki temanın sürekliliği,
surenin birbirinden yalıtılmış ayetlerden
veya farklı yerlerde veyahut da farklı
olaylardan ötürü vahyedilmiş sözlerden
meydana gelmediğini açıkça göstermektedir.
Aksine sure, başlangıcından sonuna kadar tek
celsede inzal edilmiş olması gereken ve
birbiriyle son derece ilişkili sözlerden
oluşmaktadır. Buna dayanarak şu söylenebilir
ki, surenin teması, onun Mekke döneminde
indirildiğine bizzat delil teşkil eder.
Nüzul zamanı: Surenin nüzul
zamanı ile ilgili bir rivayete sahip
değiliz; ancak temel konusu, surenin Hz.
Muhammed'in (s.a) Mekke'deki son yılları
esnasında indirilmiş olabileceğini
göstermektedir. Çünkü suredeki ifade
tarzından anlaşıldığına göre nüzul zamanı,
müşriklerin düşmanlığının Hz. Muhammed'in
(s.a) ve ashabının varlıklarına bile
katlanamayacak noktaya geldiği ve onların Hz.
Muhammed'in (s.a) risaletini kavramak ve
kabul etmek konusunda hiç bir umuda yer
bırakmadıkları bir zamana tekabül
etmektedir.
Bu da gösterir ki, bu surenin muhtevasında
yansıtılan şey, Rasul'ün (s.a) gönderildiği
kavim içindeki hayatının son dönemi ve
yaptığı son uyarılardır. Surenin ihtiva
ettiği ifadelerini bu tür nitelikleri, onun,
Mekke'deki hareketin son dönemi esnasında
indirildiğinin apaçık kanıtıdır.
Mekki hareketin son döneminde inen surelerin
anlaşılmasına yardımcı olan daha özel bir
diğer işaret de, o surelerin Mekke'den
Hicret etme hadisiyle ilgili gizli-açık
imalar taşıyor olmalarıdır. Sözkonusu surede
bu konuyla ilgili hiç bir ima olmadığına
göre, son dönem Mekki surelere tekaddüm
ediyor demektir.
Surenin nüzul zamanını belirlediğimize göre,
şimdi tutup onun tarihi arka planını
tekrarlamaya gerek kalmamıştır. Çünkü En'am
ve A'raf surelerinin "giriş" bölümlerinde bu
husus yeterince zikredilmişti.
Konu: Bu hitab, Risalete
çağrı, ihtar ve uyarıyla ilgilidir. Daha
başlangıç ayetlerinde bu çağrı şöyle dile
getirilir: "Bu mesajın bir insan tarafından
iletilmesi onlara acaip geliyor ve Rasul'ü
(s.a) büyücülükle itham ediyorlar. Oysa ne
bunda bir acaiplik vardır, ne de mesajın
büyü ve kehanetle bir ilgisi bulunmaktadır.
Mesaj basit olarak size iki hakikatı
bildirir: Birincisi, evreni yaratan ve onu
yöneten Allah'ın, gerçek Rabbınız olduğunu
ve yalnızca O'nun ibadete layık olduğunu
söyler. İkincisi ise, dünya hayatından sonra
ahiret'te diğer bir hayatın olacağını,
ahiret'te dünya hayatınızın hesabını vermek
zorunda kalacağınız ve Allah'ı Rabb olarak
kabul ettikten sonra O'nun tarafından
istenen salih amelleri benimsemeniz yahut
O'nun iradesine aykırı davranmanıza göre
ödüllendirilip cezalandırılacağınızı
bildirir. Rasul'ün (s.a) önünüze serdiği bu
iki hakikat, siz onları ister kabul edin,
ister etmeyin, mahzâ "hakikat"tırlar. Rasul
(s.a) , sizi bunları kabule ve hayatınızı
onlara göre düzenlemeye davet ediyor. Eğer
kabul ederseniz çok mutlu bir sona sahip
olacaksınız; aksi takdirde sizi kötü
sonuçlar bekliyor."
Genel izahat: Giriş
ayetlerinden sonra konular aşağı-yukarı şu
düzende dizilirler:
l) Tevhid ve ahiret öğretisi, yararsız
tartışmalar için fırsat kollamak suretiyle
değil; salt nefislerini sapkınlığa ve onun
kötü sonuçlarına karşı korumak niyetiyle
bağnazlık ve önyargılardan uzaklaşarak
Çağrı'ya kulak verenlerin, akıl ve
kalblerini tatmin edebilecek nitelikte
kanıtlarla ortaya konur.
2) İnsanları tevhid ve ahiret öğretisini
kabul etmekten alıkoyan (ve hep alıkoyacak
olan) bu türlü yanlış anlamalar bertaraf
edilmekte ve böyle insanlar, yolları
üzerinde duran gaflet taşlarına karşı
uyarılmaktadır.
3) Şüpheler bertaraf edilmiş, Hz.
Muhammed'in (s.a) peygamberliği ve getirdiği
mesaj hakkında ortaya atılan itirazlara
gerekli cevaplar verilmiştir.
4) Ahiret hayatıyla ilgili canlı tasvirler
evvel emirde insanları uyarmak için
sunulmuştur. Böylelikle yollarını bu dünyada
düzeltsinler de sonradan dünya hayatıyla
ilgili durumlarından pişmanlık duymasınlar
istenmiştir.
5) İnsanlar, bu dünyanın gerçekte bir
imtihan yeri olduğu, zamana yalnızca dünya
hayatının son anına kadar mühlet verildiği
ve bunun, mesajı kabul etmek ve imtihanı
kazanmak için kendilerine verilecek tek
fırsat olduğu yolunda uyarılmaktadır. Bu
yüzden insanlar, doğru yolu bulmaları,
Peygamber'e (s.a) indirilmiş olan Kur'an'dan
hakikat bilgisini elde etmeleri için Hz.
Muhammed'in (s.a) ilahi göreve
getirilmesiyle kendilerine sağlanan bu
fırsatı en iyi şekilde kullanmak
zorundadırlar. Aksi takdirde daimi bir
pişmanlık içinde olacaklardır.
6) Hayatlarında ilahi kılavuzluğun
gösterdiği yola itibar etmemelerinin bir
sonucu olan sapıklık ve cehalet alameti
davranışlarından kimisine, insanların
dikkatleri çekilmektedir.
Bu bağlamda Hz. Nuh'un (a.s) kıssası kısaca
ve Hz. Musa'nınki (a.s) ayrıntılı biçimde
işlenerek dört şeyin zihinlerde vurgulanması
sağlanmaktadır. Birinci olarak uygulanan
şudur: "Sizin Rasulullah Muhammed'e (s.a)
olan davranışınız tıpkı Hz. Nuh (a.s) ve Hz.
Musa (a.s) kavminin, peygamberlerine
davranışı gibidir. Şunu iyi bilin ki, sizler
de onların karşılaştığı akıbetle
karşılaşacaksınız." İkinci vurgu şudur:
"Peygamber (s.a) ve ashabının bugün şahit
olduğunuz zayıf ve biçare (gibi görünen)
durumu sizi inanmaktan alıkoymamalıdır.
Kadir-i Mutlak olan Allah'ın tıpkı Hz. Musa
(a.s) ve Hz. Harun'a (a.s) destek olduğu
gibi, onlara destek olacağını ve
durumlarını, kimsenin beklemediği bir
zamanda aniden değiştireceğini
bilmelisiniz." Üçüncü olarak "Eğer size
Allah tarafından öğretilen kelimeyi
söylemez, yolunuzda ayak diretir ve bu inadı
tıpkı Firavun gibi son ana kadar
sürdürürseniz, tevbeniz asla kabul
olunmayacaktır" teması vurgulanır. Son
vurguysa "Peygamber'in (s.a) ashabına,
morallerini bozmamaları yolunda güvence
verilmesi"yle ilgilidir. Çünkü düşmanlarının
etraflarında oluşturduğu kötü şartlar
aslında mesnedsiz, yok olmaya mahkum
şartlardır. Dahası, müminler, Firavun kavmi
belasından Allah tarafından kurtarıldıktan
sonra İsrailoğulları'nın takındıkları tavrın
bir benzerine karşı kendilerini korumaları
konusunda uyarılmaktadır.
7) Ve surenin sonunda Rasulullah'a (s.a) şu
mealde bir deklarasyonda bulunması
emredilmektedir: "Bana Allah tarafından
vahyedilen ve tebliğ etmem istenen itikad ve
amel prensipleri işte bunlardır; bunlarda
hiçbir değişme sözkonusu olamaz. Kim kabul
ederse kendi hayrına, kim reddederse de
kendi zararınadır."
a) Mesaja sırt çevirmiş bir kavmi, uyarmak
üzere bir beşerin gönderilmesinde şaşılacak
bir şey yoktur. Çünkü insan soyuna en uygun
elçinin bir cinn, melek ya da başka bir şey
değil de insan olduğu apaçık bir gerçektir.
b) Rabb ve Yaratıcısının yanlışa sapmış
insanları doğru yola sokmak için
düzenlemelerde bulunmasında bir acaiplik
olamaz; aksine, bunu yapmazsa acaip olur.
c) Gösterilen yola uyup da reddetmeyen
kimselere gerçek onur ve başarının
bağışlanmasında şaşılacak hiç bir şey
yoktur.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|