|
1.
Allah ve Resûlünden kendileriyle antlaşma
yapmış olduğunuz müşriklere bir ihtar!
2.
(Ey müşrikler!) Yeryüzünde dört ay daha
dolaşın. İyi bilin ki siz Allah'ı âciz
bırakacak değilsiniz; Allah ise kâfirleri
rezil (ve perişan) edecektir.
3.
Hacc-ı ekber (en büyük hac) gününde Allah ve
Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah
ve Resûlü müşriklerden uzaktır. Eğer tevbe
ederseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Ve
eğer yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah'ı
âciz bırakacak değilsiniz. (Ey Muhammed)! o
kâfirlere elem verici bir azabı müjdele!
4.
Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız
müşriklerden (antlaşma şartlarına uyan)
hiçbir şeyi size eksik bırakmayan ve sizin
aleyhinize herhangi bir kimseye arka
çıkmayanlar (bu hükmün) dışındadır. Onların
antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar
tamamlayınız. Allah (haksızlıktan)
sakınanları sever.
5.
Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz
yerde öldürün; onları yakalayın, onları
hapsedin ve onları her gözetleme yerinde
oturup bekleyin. Eğer tevbe eder, namazı
dosdoğru kılar, zekâtı da verirlerse artık
yollarını serbest bırakın. Allah yarlığayan,
esirgeyendir.
6.
Ve eğer müşriklerden biri senden aman
dilerse, Allah'ın kelâmını işitip
dinleyinceye kadar ona aman ver, sonra (müslüman
olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir
yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların,
bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.
7.
Mescid-i Haram'ın yanında kendileriyle
antlaşma yaptıklarınızın dışında müşriklerin
Allah ve Resûlü yanında nasıl (muteber) bir
ahdi olabilir? Onlar size karşı dürüst
davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst
davranın. Çünkü Allah (ahdi bozmaktan)
sakınanları sever.
Tefsircilere göre ayette istisna
edilenler, Hudeybiye antlaşmasına dolaylı
olarak iştirak etmiş olan Huzeyme ve Müdlic
oğullarıdır. Kureyş ve onlara bağlı diğer
müşrikler antlaşmayı bozdukları için
müslümanlar harekete geçti ve Mekke’yi
fethettiler. Antlaşmayı bozmayan kabilelere
ise dokunmadılar.
8.
Nasıl olabilir ki! Onlar size galip
gelselerdi, sizin hakkınızda ne ahit, ne de
antlaşma gözetirlerdi. Onlar ağızlarıyla
sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna)
karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan
çıkmışlardır.
9.
Allah'ın âyetlerine karşılık az bir değeri
(dünya malını ve nefsânî istekleri) satın
aldılar da (insanları) O'nun yolundan
alıkoydular. Gerçekten onların yapmakta
oldukları şeyler ne kötüdür!
10.
Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de
antlaşma. Çünkü onlar saldırganların
kendileridir.
11.
Fakat tevbe eder, namaz kılar ve zekât
verirlerse, artık onlar dinde
kardeşlerinizdir. Biz, bilen bir kavme
âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.
12.
Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini
bozarlar, ve dininize saldırırlarsa, küfrün
önderlerine karşı savaşın. Çünkü onlar
yeminleri olmayan adamlardır. (Onlara karşı
savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.
13.
(Ey müminler!) verdikleri sözü bozan,
Peygamber'i (yurdundan) çıkarmaya kalkışan
ve ilk önce size karşı savaşa başlamış olan
bir kavme karşı savaşmayacak mısınız; yoksa
onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek)
müminler iseniz, bilin ki, Allah,
kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.
14.
Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle
onları cezalandırsın; onları rezil etsin;
sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun
kalplerini ferahlatsın.
15.
Ve onların (müminlerin) kalplerinden öfkeyi
gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul
eder. Allah bilendir, hikmet sahibidir.
Çevre memleketlerden Medine’ye gelip
müslüman olduktan sonra ülkelerine dönen
müminler, o ülke halkı tarafından
işkencelere maruz kalıyorlar, bu yüzden
onlara karşı derin bir öfke besliyorlardı.
İşte bu ayette o müminlerin durumuna işaret
edilmektedir. Buna göre o işkenceciler tevbe
eder, müslüman olurlarsa Allah Teala,
onların tevbesini de kabul buyuracağını
bildirmektedir. Çünkü Allah her şeyin
hikmetini pek iyi bilir.
16.
Yoksa, Allah, sizden, cihad edip Allah,
peygamber ve müminlerden başkasını
kendilerine sırdaş edinmeyenleri ortaya
çıkarmadan bırakılacağınızı mı sandınız?
Allah yaptıklarınızdan haberdardır.
Peygamberin amcası Abbas b. Abdulmuttalib
Bedir savaşında esir olduğu zaman
müslümanlar, müşrik olduğundan ve
akrabasıyla ilgisini kestiğinden dolayı onu,
ayıplamışlardı. Hz. Ali ise daha ağır
sözleri söylemişti. Abbas dedi ki: “Bizim
kötü taraflarımızı söylüyor, iyi
taraflarımızı gizliyorsunuz. Bir Mescid-i
Haram’ı imar ediyoruz, Kabe’nin
perdedarlığını yapıyoruz, hacılara su
dağıtıyoruz ve esirleri serbest
bırakıyoruz.” Bunun üzerine aşağıdaki ayet
indi.
17.
Allah'a ortak koşanlar, kendilerinin
kâfirliğine bizzat kendileri şahitlik
ederlerken, Allah'ın mescitlerini imar etme
selâhiyetleri yoktur. Onların bütün işleri
boşa gitmiştir. Ve onlar ateşte ebedî
kalacaklardır.
18.
Allah'ın mescitlerini ancak Allah'a ve
ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru
kılan, zekâtı veren ve Allah'tan başkasından
korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru
yola ermişlerden olmaları umulanlar
bunlardır.
19.
(Ey müşrikler!) Siz hacılara su vermeyi ve
Mescid-i Haram'ı onarmayı, Allah'a ve ahiret
gününe iman edip de Allah yolunda cihad
edenlerin imanı ile bir mi tutuyorsunuz?
Halbuki onlar Allah katında eşit
değillerdir. Allah zalimler topluluğunu
hidayete erdirmez.
Bu ayete göre dindarlık, bir takım şekli
merasimlerden önce bir iman, tasdik ve Allah
rızası için gayret demektir.
Bu şartlar tahakkuk ettikten sonradır ki
hacılara su vermek, Mescid-i Haram’ı onarmak
ve bakımını sağlamak gibi hizmetler Allah
nezdinde bir kıymet ifade eder.
20.
İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda
mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe
bakımından Allah katında daha üstündürler.
Kurtuluşa erenler de işte onlardır.
21.
Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve
hoşnutluk ile, kendileri için, içinde
tükenmez nimetler bulunan cennetler
müjdeler.
22.
Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki
Allah katında büyük mükâfat vardır.
23.
Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih
ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi
(bile) veli edinmeyin. Sizden kim onları
dost edinirse, işte onlar zalimlerin
kendileridir.
24.
De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız,
kardeşleriniz, eşleriniz, hısım akrabanız
kazandığınız mallar, kesada uğramasından
korktuğunuz ticaret, hoşlandığınız meskenler
size Allah'tan, Resûlünden ve Allah yolunda
cihad etmekten daha sevgili ise, artık Allah
emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah
fâsıklar topluluğunu hidayete erdirmez.
Resulullah (s.a.) Mekke’yi fethettikten
sonra onikibin kişilik bir ordu ile
Taif’teki Hevazin ve Sakıf kabilelerinin
üzerine yürüdü. İslam ordusunun çokluğunu
gören bazı müslümanlar, “Bu ordu artık
yenilmez” şeklinde konuşarak kendilerini
büyük görmüşlerdi. Fakat Huneyn vadisinde
kendilerinden çok daha az bir müşrik ordusu
ile karşılaşınca bozguna uğradılar. Çünkü
onlar çokluklarına güvenmişlerdi. İşte
aşağıdaki ayette onların bu durumuna işaret
edilmektedir.
25.
Andolsun ki Allah, birçok yerde (savaş
alanlarında) ve Huneyn savaşında size yardım
etmişti. Hani çokluğunuz size kendinizi
beğendirmiş, fakat sizi hezimete uğramaktan
kurtaramamıştı. Yeryüzü bütün genişliğine
rağmen size dar gelmişti, sonunda
(bozularak) gerisin geri dönmüştünüz.
26.
Sonra Allah, Resûl'ü ile müminler üzerine
sekînetini (sükûnet ve huzur duygusu)
indirdi, sizin görmediğiniz ordular
(melekler) indirdi de kâfirlere azap etti.
İşte bu, o kâfirlerin cezasıdır.
27.
Sonra Allah, bunun ardından yine dilediğinin
tevbesini kabul eder. Zira Allah bağışlayan,
esirgeyendir.
28.
Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir
pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra
Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer
yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah
dilerse sizi kendi lütfundan zengin
edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir,
hikmet sahibidir.
29.
Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve
ahiret gününe inanmayan, Allah ve Resûlünün
haram kıldığını haram saymayan ve hak dini
kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek
elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.
30.
Yahudiler, Uzeyr Allah'ın oğludur, dediler.
Hıristiyanlar da, Mesîh (İsa) Allah'ın
oğludur dediler. Bu onların ağızlarıyla
geveledikleri sözlerdir. (Sözlerini) daha
önce kâfir olmuş kimselerin sözlerine
benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl
da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!
31.
(Yahudiler) Allah'ı bırakıp bilginlerini
(hahamlarını); (hıristiyanlar) da
rahiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i (İsa'yı)
rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek
ilâha kulluk etmeleri emrolundu. O'ndan
başka tanrı yoktur. O, bunların ortak
koştukları şeylerden uzaktır.
Yahudilerin Mukaddes Kitaplarını taşıyan
sandık birkaç kez düşmanlarının eline
geçmiş, Mukaddes Kitap saldırıya uğramış ve
bizzat Hz. Musa’ya verilen levhalar
kaybolmuştur. Yahudi din adamları
hafızalarında kalan bazı ayetleri parça
parça yazmışlardı. Babil esaretinde iyi bir
yazıcı olan kahin Ezra, şifahi ve kısmen
yazılı olan rivayetleri bir araya toplayıp
yahudi mukaddes kitabını meydana çıkarmıştı.
Bu hizmetinden dolayı Ezra,
İsrailoğullarının saygısını kazanmış, bu
saygı zamanla o kadar aşırı bir noktaya
varmış ki yahudiler, Ezra’yı Allah’ın oğlu
saymışlardır. İşte yukarıdaki ayette buna
işaret edilmektedir.
32.
Allah'ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip)
söndürmek istiyorlar. Halbuki kâfirler
hoşlanmasalar da Allah nûrunu tamamlamaktan
asla vazgeçmez.
Tefsircilerin çoğunluğuna göre ayette
geçen “Allah’ın nuru”ndan maksat Kur’an-ı
Kerim veya İslam dinidir.
33.
O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da
(kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak
için Resûlünü hidayet ve Hak Din ile
gönderendir.
34.
Ey iman edenler! (Biliniz ki), hahamlardan
ve râhiplerden birçoğu insanların mallarını
haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah
yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp
da onları Allah yolunda harcamayanlar yok
mu, işte onlara elem verici bir azabı
müjdele!
Yahudi hahamları ile hıristiyan rahipleri
Mukaddes Kitaplarındaki ayetleri dünya
menfaatı (aldıkları rüşvet) karşılığında ya
değiştiriyorlar veya hükmünü menfaatleri
doğrultusunda yorumluyorlardı. Özellikle Hz.
Muhammed’in peygamberliği ile ilgili
ayetleri tahrif ettiler. İşte yukarıdaki
ayette onların bu çirkin işlerine işaret
edilmektedir. Ayrıca altın ve gümüşü veya
nakit parayı ya da malı biriktirip de
zekatını vermeyen, hayırlı ve yararlı
işlerde kullanmayanların ahirette şiddetli
azap ile ceza göreceklerini de haber
vermektedir.
35.
(Bu paralar) cehennem ateşinde kızdırılıp
bunlarla onların alınları, yanları ve
sırtları dağlanacağı gün (onlara denilir
ki): "İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz
servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin
(azabını) tadın!"
36.
Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah'ın
yazısına göre Allah katında ayların sayısı
on iki olup, bunlardan dördü haram
aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar
içinde (Allah'ın koyduğu yasağı çiğneyerek)
kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl
sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de
onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki
Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir.
Allah Teala gökleri ve yeri yarattığı
zaman Ay’ın hareketini öyle ayarladı ki ay
sistemine göre bir yılda on iki ay meydana
geldi ve bir yıl 355 gün oldu. Bu ayların
isimleri şöyledir. Muharrem, safer,
rabiülevvel, rabiülahir, cemaziyelevvel,
cemaziyelahir, receb, şaban, ramazan,
şevval, zilkade, zilhicce. Ayette işaret
buyurulan “haram aylar” zilkade, zilhicce,
muharrem ve receb aylarıdır ki, bu surenin
5. Ayetinden da anlaşılacağı üzere bu
aylarda savaş yasaklanmıştır.
Cahiliye devrinde, birbiriyle çarpışmaya ve
talana alışmış olan Araplara fasılasız dört
ay güvenlik ve sulh içinde yaşamak çok ağır
geliyordu. Onun için Hz. İbrahim ve
İsmail’den beri devam edegelen bu tertibi
canlarının istediği gibi bozmaya, mesela
muharrem ayındaki hurmeti safer ayına
çevirmeye, diğer haram ayları da ileri geri
götürmeye başladılar. Bu hal hicretin 10.
Yılına kadar devam etti. Veda Haccında
Resulullah (s.a.), ayların o sene tam yerini
bulduğunu açıkladı. Aşağıdaki ayet bu olayla
ilgili olarak nazil olmuştur.
37.
(Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte
ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar
saptırılır. Allah'ın haram kıldığının
sayısını bozmak ve O'nun haram kıldığını
helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl
helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar.
(Böylece) onların kötü işleri kendilerine
güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler
topluluğunu hidayete erdirmez.
Resulullah (s.a.), hicretin dokuzuncu
yılında Bizans İmparatorluğu’nun
müslümanları imha etmek için 40.000 kişilik
bir ordu hazırlayıp savaşmak üzere sefere
çıkardığını haber aldı ve Bizans
İmparatorluğu’na karşı savaş ilan etti.
Fakat münafıklar Resulullah’ın aleyhinde
propaganda yaptılar, Bizans’a karşı savaş
ilan etmenin bir intihar olduğunu halk
arasında yaydılar. Yeni müslüman olmuş bazı
kimseler bu propagandaya inandı ve savaşa
katılmak istemediler. Fakat Resulullah ve
ashabın gayretleriyle 30.000 kişilik
müslüman ordusu hazırlandı ve Tebük’e kadar
gidildi. Düşman ordusu müslümanların
geldiğini duyunca kaçıp gitti. İşte bundan
sonraki ayetler, bu seferdeki müslümanların
ve münafıkların tutum ve davranışları
hakkında nazil olmuştur.
38.
Ey iman edenler! Size ne oldu ki, "Allah
yolunda savaşa çıkın!" denildiği zaman yere
çakılıp kalıyorsunuz? Dünya hayatını ahirete
tercih mi ediyorsunuz? Fakat dünya hayatının
faydası ahiretin yanında pek azdır.
39.
Eğer (gerektiğinde savaşa) çıkmazsanız,
(Allah) sizi pek elem verici bir azap ile
cezalandırır ve yerinize sizden başka bir
kavim getirir; siz (savaşa çıkmamakla) O'na
hiçbir zarar veremezsiniz. Allah her şeye
kadirdir.
40.
Eğer siz ona (Resûlullah'a) yardım
etmezseniz (bu önemli değil); ona Allah
yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki
kişiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte
Mekke'den) çıkarmışlardı; hani onlar
mağaradaydı; o, arkadaşına. Üzülme, çünkü
Allah bizimle beraberdir, diyordu. Bunun
üzerine Allah ona (sükûnet sağlayan)
emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz
bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların
sözünü alçalttı. Allah'ın sözü ise zaten
yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet
sahibidir.
Hicret esnasında müşrikler tarafından
ısrarla takip edilen Hz. Peygamber (s.a.) ve
Hz. Ebu Bekir (r.a.) bir ara Sevr mağarasına
sığınmışlardı. Müşriklerin ayak seslerini
duyuyorlardı. Hz. Ebu Bekir (r.a.)
korkmuştu. Rivayete göre müşrikler,
mağaranın girişindeki örümcek ağı ile
güvercin yuvasını görünce, içeride kimse
yoktur, diye bırakıp gittiler.
41.
(Ey müminler!) Gerek hafif, gerek ağır
olarak savaşa çıkın, mallarınızla ve
canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer
bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.
Ayet-i kerimede ifade edilen hafiflik ve
ağırlıktan maksat, şartlar ne olursa olsun,
savaş kolay da olsa zor da olsa, binekli de
olsanız, yaya da olsanız; zayıf da olsanız,
kuvvetli de olsanız; zengin de olsanız,
fakir de olsanız; ihtiyar da olsanız, genç
de olsanız savaşa çıkınız demektir. Ancak
daha sonra inen 91. Ayetle zayıflar,
hastalar ve savaşta harcanacak bir şey
bulamayacak kadar fakir olanlar bu hükmün
dışında bırakılmışlardır.
Resulullah Tebük seferine çıkarken
münafıklar gelerek yalandan özür beyan
ettiler, savaşa çıkmak istemediler.
Resulullah da gönülsüz savaşa çıkanlardan
zaten hayır gelmeyeceğini bildiği için
onlara izin verdi. Bunun üzerine aşağıdaki
ayetler nazil oldu.
42.
Eğer yakın bir dünya malı ve kolay bir
yolculuk olsaydı (o münafıklar) mutlaka sana
uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli
yol onlara uzak geldi. Gerçi onlar, "Gücümüz
yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık"
diye kendilerini helâk edercesine Allah'a
yemin edecekler. Halbuki Allah onların
mutlaka yalancı olduklarını biliyor.
43.
Allah seni affetti. Fakat doğru söyleyenler
sana iyice belli olup, sen yalancıları
bilinceye kadar onlara niçin izin verdin?
44.
Allah'a ve ahiret gününe iman edenler,
mallarıyla canlarıyla savaşmaktan (geri
kalmak için) senden izin istemezler. Allah
takvâ sahiplerini pek iyi bilir.
45.
Ancak Allah'a ve ahiret gününe inanmayan,
kalpleri şüpheye düşüp, kuşkuları içinde
bocalayanlar senden izin isterler.
46.
Eğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi
elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı.
Fakat Allah onların davranışlarını çirkin
gördü ve onları geri koydu; onlara
"Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber
oturun!" denildi.
47.
Eğer içinizde (onlar da savaşa) çıksalardı,
size bozgunculuktan başka bir katkıları
olmazdı ve mutlaka fitne çıkarmak isteyerek
aranızda koşarlardı. İçinizde, onlara iyice
kulak verecekler de vardır. Allah zalimleri
gayet iyi bilir.
48.
Andolsun onlar önceden de fitne çıkarmak
istemişler ve sana nice işler çevirmişlerdi.
Nihayet hak geldi ve onlar istemedikleri
halde Allah'ın emri yerini buldu.
Münafıklar özellikle yeni müslüman
olanları İslam’dan soğutmak, zor zamanlarda
morallerini bozmak için hiçbir fırsatı
kaçırmazlardı.
Resulullah (s.a.) hayatta olduğu sürece
onların bu çabaları tesirsiz kalmış;
Allah’ın yardımı, Peygamber ve ashabın ileri
gelenlerinin gayretleri karşısında
münafıklar İslam’ın gelişme ve yayılmasını
durdurma emellerinde muvaffak
olamamışlardır.
49.
Onlardan öylesi de var ki: "Bana izin ver,
beni fitneye düşürme" der. Bilesiniz ki
onlar zaten fitneye düşmüşlerdir. Cehennem,
kâfirleri mutlaka kuşatacaktır.
Münafıklardan bazıları, kadınlara çok
düşkün olduklarını, bu şavaşa katılırlarsa
Rum kızlarını görünce nefislerine hakim
olamayacaklarını, bunu da kendileri için bir
fitne olacağını öne sürerek kendilerinin
seferden bağışlanmalarını istemişlerdi.
50.
Eğer sana bir iyilik erişirse, bu onları
üzer. Ve eğer başına bir musibet gelirse,
"İyi ki biz daha önce tedbirimizi almışız"
derler ve böbürlenerek dönüp giderler.
51.
De ki: Allah'ın bizim için yazdığından
başkası bize asla erişmez. O bizim
mevlâmızdır. Onun için müminler yalnız
Allah'a dayanıp güvensinler.
52.
De ki: Siz bizim için ancak iki iyilikten
birini beklemektesiniz. Biz de, Allah'ın, ya
kendi katından veya bizim elimizle size bir
azap vermesini bekliyoruz. Haydi bekleyin;
şüphesiz biz de sizinle beraber
beklemekteyiz.
53.
De ki: İster gönüllü verin ister gönülsüz,
sizden (sadaka) asla kabul olunmayacaktır.
Çünkü siz yoldan çıkan bir topluluk oldunuz.
54.
Onların harcamalarının kabul edilmesini
engelleyen, onların Allah ve Resûlünü inkâr
etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve
istemeyerek harcamalarından başka bir şey
değildir.
55.
(Ey Muhammed!) Onların malları ve çocukları
seni imrendirmesin. Çünkü Allah bunlarla,
ancak dünya hayatında onların azaplarını
çoğaltmayı ve onların kâfir olarak
canlarının çıkmasını istiyor.
56.
(0 münafıklar) mutlaka sizden
olduklarına dair Allah'a yemin ederler.
Halbuki onlar sizden değillerdir, fakat
onlar (kılıçlarınızdan) korkan bir
toplumdur.
57.
Eğer sığınacak bir yer yahut (barınabilecek)
mağaralar veya (sokulabilecek) bir delik
bulsalardı, koşarak o tarafa yönelip
giderlerdi.
Rivayet edildiğine göre, Resulullah
(s.a.) bir ganimeti bölüştürürken Temim
oğullarından Zü’l Huvaysıra adında birisi,
“Ya Resulullah! Adaleti gözet” dedi. Bunun
üzerine Resulullah:”Öyle mi! Ben de adaleti
gözetmezsem artık kim adalet yapar?” diye
cevap verdi. İşte aşağıdaki ayet bununla
ilgili olarak indirildi.
58.
Onlardan sadakaların (taksimi) hususunda
seni ayıplayanlar da vardır. Sadakalardan
onlara da (bir pay) verilirse razı olurlar,
şayet onlara sadakalardan verilmezse hemen
kızarlar.
59.
Eğer onlar Allah ve Resûlünün kendilerine
verdiğine razı olup, "Allah bize yeter,
yakında bize Allah da lütfundan verecek,
Resûlü de. Biz yalnız Allah'a rağbet
edenleriz" deselerdi (daha iyi olurdu).
60.
Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz
olarak ancak, yoksullara, düşkünlere, (zekât
toplayan) memurlara, gönülleri (İslâm'a)
ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini
satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara,
Allah yolunda çalışıp cihad edenlere,
yolcuya mahsustur. Allah pek iyi bilendir,
hikmet sahibidir.
61.
(Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her
söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek
peygamberi incitenler de vardır. De ki: O,
sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o
Allah'a inanır, müminlere güvenir ve o,
sizden iman edenler için de bir rahmettir.
Allah'ın Resûlüne eziyet edenler için
mutlaka elem verici bir azap vardır.
62.
Rızanızı almak için size (gelip) Allah'a and
içerler. Eğer mümin iseler Allah ve Resûlünü
razı etmeleri daha doğrudur.
63.
(Hâla) bilmediler mi ki, kim Allah ve
Resûlüne karşı koyarsa elbette onun için,
içinde ebedî kalacağı cehennem ateşi vardır.
İşte bu büyük rüsvaylıktır.
64.
Münafıklar, kalplerinde olanı kendilerine
haber verecek bir sûrenin müminlere
indirilmesinden çekinirler. De ki: Siz alay
edin! Allah o çekindiğiniz şeyi ortaya
çıkaracaktır.
65.
Eğer onlara, (niçin alay ettiklerini)
sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmış
şakalaşıyorduk, derler. De ki: Allah ile,
O'nun âyetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi
alay ediyordunuz?
Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.)
Tebük seferine giderken münafıklardan bir
gurup Resulullah hakkında: “Şu adamın haline
bakın, Şam saraylarını feth etmek istiyor. O
nerde, Şam saraylarını fethetmek nerde!”
diyerek onu küçümsediler ve hakkında
dedikodu ettiler. Durum Resulullah’a vahiyle
bildirildi. Münafıklar çağrılıp kendilerine
niçin böyle yaptıkları sorulduğunda inkar
ettiler ve “Yolculuk zahmetini unutturmak
için şakalaşıyorduk” şeklinde yalan beyanda
bulundular. İşte yukarıdaki ayet bu
münafıklar hakkında nazil olmuştur.
66.
(Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman
ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz. Sizden
(tevbe eden) bir gurubu bağışlasak bile, bir
guruba da suçlu olduklarından dolayı azap
edeceğiz.
67.
Münafık erkekler ve münafık kadınlar (sizden
değil), birbirlerindendir. Onlar kötülüğü
emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
ederler. Onlar Allah'ı unuttular. Allah da
onları unuttu! Çünkü münafıklar fâsıkların
kendileridir.
Allah’ın münafıkları unutmasından maksat,
onlardan yardımını, hidayetini ve rahmetini
kesmesi, münafıklıkları sebebiyle onları
unutulmuş ve terkedilmiş bir vaziyette
bırakmasıdır. Buna göre, Allah’ın
münafıkları unutması mecazi manadadır. Zira
Allah unutmaktan münezzehtir.
68.
Allah erkek münafıklara da kadın münafıklara
da kâfirlere de içinde ebedî kalacakları
cehennem ateşini vâdetti. O, onlara yeter.
Allah onlara lânet etmiştir! Onlar için
devamlı bir azap vardır.
69.
(Ey münafıklar! Siz de) sizden öncekiler
gibi (yaptınız). Onlar sizden kuvvetçe daha
üstün, mal ve evlâtça daha çok idiler. Onlar
(dünya malından) paylarına düşenden
faydalandılar. İşte sizden öncekiler nasıl
paylarına düşenden faydalandıysalar, siz de
payınıza düşenden faydalandınız ve (bâtıla)
dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların
amelleri dünyada da ahirette de boşa
gitmiştir. Ve onlar ziyana uğrayanların
kendileridir.
70.
Onlara kendilerinden evvelkilerin, Nuh, Âd
ve Semûd kavimlerinin, İbrahim kavminin,
Medyen halkının ve altüst olan şehirlerin
haberi ulaşmadı mı? Peygamberi onlara apaçık
mucizeler getirmişti. Demek ki, Allah onlara
zulmedecek değildi, fakat onlar kendi
kendilerine zulmetmekte idiler.
Ayette zikredilen kavimlere peygamberler
mucizelerle geldiler. Fakat, bu kavimler
peygamberlerini yalanladılar. Allah Teala da
her birini bir felaketle helak etti: Nuh
Peygamber kendi kavmine gönderildi. Kavmi
onu inkar edince meşhur Nuh tufanında
boğulup helak oldular. Ad kavmine Hud
Peygamber gönderildi. Onlar şiddetli rüzgar
ile helak oldu; Semud kavmine Salih
Peygamber gönderildi. Onlar da depremle
helak oldular. Hz. İbrahim’in kavmi ise
sinekle helak oldu; Medyen halkına Şuayb
Peygamber gönderilmişti, onlar ateşle helak
oldular; şehirleri alt üst olarak helak olan
kavim ise Lüt Peygamberin kavmidir.
71.
Mümin erkeklerle mümin kadınlar da
birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği
emreder, kötülükten alıkorlar, namazı
dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler, Allah ve
Resûlüne itaat ederler. İşte onlara Allah
rahmet edecektir. Şüphesiz Allah azîzdir,
hikmet sahibidir.
İctimai şuur, fertlerin dini ve ahlaki
kusurları ve kötülükleri karşısında da
duyarlı olmak zorundadır. Nitekim,
yukarıdaki ayette, kadın olsun erkek olsun
müminlerin, birbirlerine iyiliği emredip
kötülükten alıkoymalarının, aralarındaki
velayet bağı ve kardeşliğin zaruri bir
sonucu olduğuna işaret edilmiştir. Bu görev
ve yetki cinsiyet farkı gözetmeden İslam
toplumunun bütün fertlerine verilmiştir.
72.
Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara,
içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar
akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel
meskenler vâdetti. Allah'ın rızası ise
hepsinden büyüktür. İşte büyük kurtuluş da
budur.
Allah Teala, iman edip güzel ameller
işleyenlere, yukarıdaki ayette ve daha
birçok başka ayetlerde çeşitli cennet
nimetleri va’detmiştir. Fakat bu ayet Allah
rısazının, bütün mükafatlardan daha üstün
olduğunu bildirmekte ve böylece dini ve
ahlaki vazifelerin en yüksek gayesinin
“Allah rızası” olduğunu ortaya koymaktadır.
Çünkü, diğer cennet nimetleri daha ziyade
bedeni ve hissi taleplerimiz olduğu halde
Allah rızası ruhumuzun talebi ve özlemidir.
73. Ey Peygamber! Kâfirlere ve
münafıklara karşı cihad et, onlara karşı
sert davran. Onların varacakları yer
cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir!
Resulullah (s.a.), Tebük’de düşmanı
beklerken kendisine vahiyler geliyor ve O,
savaştan geri kalanları devamlı olarak
ayıplıyordu. Celas b. Süveyd adındaki bir
münafık dedi ki: “Eğer Muhammed’in
kardeşlerimiz için söyledikleri doğru ise,
eşeklerden alçak olalım!” Bu sözü işiten
Amir b.Kays, derhal cevap verdi: “Muhammed
muhakkak doğru söylüyor. Siz ise eşeklerden
alçaksınız!” Resulullah Medine’ye dönünce,
Amir durumu Peygamber’e arzetti. Celas:
“Bana iftira ediyor” diyerek söylediklerini
inkar etti. Resulullah her ikisinin de
minberin önünde yemin etmelerini emretti.
Her ikisinin de minberin önünde yemin
etmelerini emretti. Her ikisi de
kendilerinin doğru olduklarına dair yemin
ettiler. Ancak Amir yeminden sonra ellerini
kaldırarak, “ Ya Rab, doğru söyleyeni
tasdik, yalancıyı tekzib eden bir ayeti
Peygamber’ine gönder” diye dua etti;
Resulullah ile diğer müminler de, “Amin”
dediler. Hemen aşağıdaki ayet nazil oldu.
Celas, suçunu itiraf ve tevbe etti.
74.
(Ey Muhammed! O sözleri) söylemediklerine
dair Allah'a yemin ediyorlar. Halbuki o
küfür sözünü elbette söylediler ve müslüman
olduktan sonra kâfir oldular.
Başaramadıkları bir şeye (Peygambere suikast
yapmaya) de yeltendiler. Ve sırf Allah ve
Resûlü kendi lütuflarından onları
zenginleştirdiği için öç almaya kalkıştılar.
Eğer tevbe ederlerse onlar için daha hayırlı
olur. Yüz çevirirlerse Allah onları dünyada
da, ahirette de elem verici bir azaba
çarptıracaktır. Yeryüzünde onların ne dostu
ne de yardımcısı vardır.
Medinelilerin bir kısmı fakir idi.
Resulullah geldikten sonra zenginleştiler.
Sonra da münafıklar nankörlük edip
Peygamber’e kötülük etmeye kalkıştılar.
75.
Onlardan kimi de, Eğer Allah lütuf ve
kereminden bize verirse, mutlaka sadaka
vereceğiz ve elbette biz sâlihlerden
olacağız! diye Allah'a and içti.
76.
Fakat Allah lütfundan onlara (zenginlik)
verince, onda cimrilik edip (Allah'ın
emrinden) yüz çevirerek sözlerinden
döndüler.
77.
Nihayet, Allah'a verdikleri sözden
döndüklerinden ve yalan söylediklerinden
dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları
güne kadar onların kalbine nifak (iki
yüzlülük) soktu.
78.
(Münafıklar), Allah'ın, onların sırrını da
fısıltılarını da bildiğini ve gaybları
(gizli şeyleri) çok iyi bilen olduğunu hâla
anlamadılar mı?
79.
Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü
verenleri ve güçlerinin yettiğinden
başkasını bulamayanları çekiştirip onlarla
alay edenler var ya, Allah işte onları
maskaraya çevirmiştir. Ve onlar için elem
verici azap vardır.
Münafıkların reisi Abdullah b. Übeyy,
ölüm hastalığına yakalandığı zaman oğlu
Abdullah, Resulullah (s.a.)’a gelerek babası
için istiğfar etmesini istedi. Abdullah
halis bir müslüman olduğu için Resulullah
onun hatrını kırmadı ve babasının affı için
Allah’a dua etti. Bunun üzerine aşağıdaki
ayet nazil oldu.
80.
(Ey Muhammed!) Onlar için ister af dile,
ister dileme; onlar için yetmiş kez af
dilesen de Allah onları asla affetmeyecek.
Bu, onların Allah ve Resûlünü inkâr
etmelerinden ötürüdür. Allah fâsıklar
topluluğunu hidayete erdirmez.
81.
Allah'ın Resûlüne muhalefet etmek için geri
kalanlar (sefere çıkmayıp) oturmaları ile
sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah
yolunda cihad etmeyi çirkin gördüler; "bu
sıcakta sefere çıkmayın" dediler. De ki:
"Cehennem ateşi daha sıcaktır!" Keşke
anlasalardı!
82.
Artık kazanmakta olduklarının cezası olarak
az gülsünler, çok ağlasınlar!
İşledikleri günahların ahiretteki cezası
şiddetlidir. Onun için onların gülmeleri
değil ağlamaları gerekir.
83.
Eğer Allah seni onlardan bir gurubun yanına
döndürür de (Tebük seferinden Medine'ye
döner de başka bir savaşa seninle beraber)
çıkmak için senden izin isterlerse, de ki:
Benimle beraber asla çıkmayacaksınız ve
düşmana karşı benimle beraber asla
savaşmayacaksınız! Çünkü siz birinci defa (Tebük
seferinde) yerinizde kalmaya razı oldunuz.
Şimdi de geri kalanlarla (kadın ve
çocuklarla) beraber oturun!
84.
Onlardan ölmüş olan hiçbirine asla namaz
kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü
onlar, Allah ve Resûlünü inkâr ettiler ve
fâsık olarak öldüler.
85.
Onların malları ve çocukları seni
imrendirmesin. Çünkü Allah, bunlarla ancak
dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve
onların kâfir olarak canlarının güçlükle
çıkmasını istiyor.
86.
"Allah'a inanın, Resûlü ile beraber cihad
edin" diye bir sûre indirildiği zaman,
onlardan servet sahibi olanlar, senden izin
istediler ve: Bizi bırak (evlerinde)
oturanlarla beraber olalım, dediler.
87.
Geride kalan kadınlarla beraber olmaya razı
oldular, onların kalplerine mühür vuruldu.
Bu yüzden onlar anlamazlar.
Yani münafıklıkları sebebiyle basiretleri
bağlanmış olan ve bu yüzden, gazilerle
birlikte olmak yerine, kadınlar, çocuklar ve
acizlerle birlikte evlerinde kalmayı tercih
eden bu insanlar, hakkın gerçekleşmesi ve
kötülüğün ortadan kaldırılması uğruna
savaşmanın önemini anlamazlar.
88.
Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar,
mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte
bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa
erenlerin kendileridir.
Ayette geçen “bütün hayırlar”dan maksat,
hakkın zaferi, hakimiyeti ve bu uğurda
savaşanların elde ettikleri dünyevi ve
uhrevi nimetlerdir.
89.
Allah, onlara içinde ebedî kalacakları ve
zemininden ırmaklar akan cennetler
hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.
90.
Bedevîlerden, (mazeretleri olduğunu) iddia
edenler, kendilerine izin verilsin diye
geldiler. Allah ve Resûlüne yalan
söyleyenler de oturup kaldılar. Onlardan
kâfir olanlara elem verici bir azap
erişecektir.
91.
Allah ve Resûlü için (insanlara) öğüt
verdikleri takdirde, zayıflara, hastalara ve
(savaşta) harcayacak bir şey bulamayanlara
günah yoktur. Zira iyilik edenlerin aleyhine
bir yol (sorumluluk) yoktur. Allah çok
bağışlayan ve çok esirgeyendir.
Hasta, zayıf ve fakirler memleketlerinde
kaldıklarında fitneye meydan vermez, yalan
haberler yaymaz, savaşa katılan mücahitlerin
ailelerine yardımcı olur ve güzel amel
işlerlerse, savaşa katılmadıklarından ötürü
onlara bir günah yoktur. Ancak bunların
savaşa katılmalarının yasak olduğuna dair
herhangi bir emir de yoktur. Bu sınıflardan
biri, geri hizmetlerde çalışmak üzere ve
orduya yük olmamak şartıyla savaşa
katılabilirler.
92.
Kendilerine binek sağlaman için sana
geldiklerinde: Sizi bindirecek bir binek
bulamıyorum, deyince, harcayacak bir şey
bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözleri
yaş dökerek dönen kimselere de (sorumluluk
yoktur).
Ashab-ı kiramdan, çok fakir olan bir
gurup Tebük seferine katılmak istemiş fakat
yiyecek, giyecek ve binek bulamamışlardı.
Bunları temin etmesi için Peygamber (s.a.)’e
baş vurdular. O da onları bindirip
sevkedecek bir şey bulamadığını bildirince,
üzüntülerinden ağlayarak geri döndüler. İşte
yukarıdaki ayette bunlara işaret
edilmektedir.
93.
Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde
senden izin isteyenleredir. Çünkü onlar geri
kalan kadınlarla beraber olmaya râzı
oldular. Allah da onların kalplerini
mühürledi, artık onlar (neyin doğru
olduğunu) bilmezler.
94.
(Seferden) onlara döndüğünüz zaman size özür
beyan edecekler. De ki: (Boşuna) özür
dilemeyin! Size asla inanmayız; çünkü Allah,
haberlerinizi bize bildirmiştir. (Bundan
sonraki) amelinizi Allah da görecektir,
Resûlü de. Sonra görüleni ve görülmeyeni
bilene döndürüleceksiniz de yapmakta
olduklarınızı size haber verecektir.
95.
Onların yanına döndüğünüz zaman size,
kendilerinden (onları cezalandırmaktan)
vazgeçmeniz için Allah adına and içecekler.
Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar
murdardır. Kazanmakta olduklarına (kötü
işlerine) karşılık ceza olarak varacakları
yer cehennemdir.
Bu ayette, hali vakti yerinde olduğu
halde sırf korkularından ve dine karşı
sadakatsizliklerinden dolayı savaşa
katılmayan, sonra da Allah adına yemin
ederek asılsız mazeretler ileri süren
münafıkların “murdar” oldukları ifade
buyurulmuştur. Çünkü münafık
samimiyetsizdir; ne mümin gibi imanını
açıkça ortaya koyabilir, ne de kafir gibi
küfrünü ilan eder. O şahsiyetsiz ve
dengesizdir. Adi menfaatleri için her renge
girer. İşte Kur’an’ın “murdar” dediği, bu
iğrenç tabiat ve kötü ahlaktır.
96.
Onlardan razı olasınız diye size yemin
edecekler. Fakat siz onlardan razı olsanız
bile Allah fâsıklar topluluğundan asla razı
olmaz.
97.
Bedevîler, kâfirlik ve münafıklık bakımından
hem daha beter, hem de Allah'ın Resûlüne
indirdiği kanunları tanımamaya daha
yatkındır. Allah çok iyi bilendir, hikmet
sahibidir.
98.
Bedevîlerden öylesi vardır ki (Allah
yolunda) harcayacağını angarya sayar ve
sizin başınıza belâlar gelmesini bekler.
(Bekledikleri) o kötü belâ kendi başlarına
gelmiştir. Allah pek iyi işiten, çok iyi
bilendir.
99.
Bedevîlerden öylesi de vardır ki, Allah'a ve
ahiret gününe inanır, (hayır için)
harcayacağını Allah katında yakınlığa ve
Peygamber'in dualarını almaya vesile edinir.
Bilesiniz ki o (harcadıkları mal, Allah
katında) onlar için bir yakınlıktır. Allah
onları rahmetine (cennetine) koyacaktır.
Şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir.
100.
(İslâm dinine girme hususunda) öne geçen ilk
muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle
tabi olanlar var ya, işte Allah onlardan
razı olmuştur, onlar da Allah'tan razı
olmuşlardır. Allah onlara, içinde ebedî
kalacakları, zemininden ırmaklar akan
cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük
kurtuluştur.
101.
Çevrenizdeki bedevî Araplardan ve Medine
halkından birtakım münafıklar vardır ki,
münafıklıkta maharet kazanmışlardır. Sen
onları bilmezsin, biz biliriz onları. Onlara
iki kez azap edeceğiz, sonra da onlar büyük
bir azaba itileceklerdir.
Bir takım münafıklar iki yüzlülükte o
derece maharet kazanmışlardı ki, keskin zeka
ve ferasetine rağmen Peygamber (s.a.),
onların münafık olduklarını sezemiyordu.
Ancak Allah’tan bir vahiy gelirse o zaman
durumlarını anlıyordu. Çünkü münafıklar,
kendilerine gelebilecek en ufak tenkit
noktalarını biliyor ve ona göre
davranıyorlardı.
102.
Diğerleri ise günahlarını itiraf ettiler,
iyi bir ameli diğer kötü bir amelle
karıştırdılar. (Tevbe ederlerse) umulur ki
Allah onların tevbesini kabul eder. Çünkü
Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.
Tebük seferinden geri kalan bir gurup,
hatalarını anlayıp pişman olduktan sonra,
kendilerini caminin direklerine bağladılar
ve Allah Resulü çözmedikçe kendilerini
çözmeyeceklerine yemin ettiler. Resulullah
(s.a.) seferden döndükten sonra onların
durumunu öğrenince, buyurdu ki: Haklarında
emir alıncaya kadar ben de onları
çözmeyeceğime yemin ederim. Sonra bu ayet
inince onları çözdü.
103.
Onların mallarından sadaka al; bununla
onları (günahlardan) temizlersin, onları
arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et.
Çünkü senin duan onlar için sükûnettir
(onları yatıştırır). Allah işitendir,
bilendir.
104.
Allah'ın, kullarının tevbesini kabul
edeceğini, sadakaları geri çevirmeyeceğini
ve Allah'ın tevbeyi çok kabul eden ve pek
esirgeyen olduğunu hâla bilmezler mi?
105.
De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah
da Resûlü de müminler de görecektir. Sonra
görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a
döndürüleceksiniz de O size yapmakta
olduklarınızı haber verecektir.
106.
(Sefere katılmayanlardan) diğer bir gurup da
Allah'ın emrine bırakılmışlardır. O, bunlara
ya azap eder veya tevbelerini kabul eder.
Allah çok bilendir, hikmet sahibidir.
-Allah Teala savaştan geri
kalanları üç guruba ayırdı.
1-Münafıklığı kendilerine huy
edinenler.
2-Günahlarını itiraf ettikten sonra tevbe
edip üzüntülerini açıklayan ve bu uğurda
mallarını feda edenler.
3-Ne itiraf, ne de tevbe edenlerdir
ki bunlar hakkında 118. Ayet nazil olmuştur.
Medine’de İslam’dan önce Ebu Amir
isinde birisi hıristiyan papazı olmuş ve
Resulullah’ın peygamberliğine haset ederek
Uhud ve Huneyn’de ona karşı savaşmıştı. Bu
adam müşriklerin mağlubiyeti üzerine ümit
keserek Şam’a kaçtı. Oradan münafıklara,
“Elinizden geldiği kadar silahlanın,
hazırlanın ve benim için bir mabet yapın.
Ben Rum Kayseri’ne gidiyorum, oradan büyük
bir ordu ile gelip Muhammed ve arkadaşlarını
sürüp çıkaracağım” diye haber gönderdi.
Münafıklar da Kuba Mescidi’nin cemaatini
bölmek, müminler arasına nifak sokmak ve adı
geçen papaza bir mabet hazırlamak maksadıyla
bir mescit yaptılar. Resulullah Tebük
seferinden dönünce, yaptıkları mescitte
namaz kılması için onu davet ettiler.
Resulullah daveti kabul edip gitmeye
hazırlanırken aşağıdaki ayet indi.
107.
(Münafıklar arasında) bir de (müminlere)
zarar vermek, (hakkı) inkâr etmek,
müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha
önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan
adamı beklemek için bir mescid kuranlar ve:
(Bununla) iyilikten başka birşey istemedik,
diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır.
Halbuki Allah onların kesinlikle yalancı
olduklarına şahitlik eder.
108.
Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden
takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi)
içinde namaz kılman elbette daha doğrudur.
Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır.
Allah da çok temizlenenleri sever.
109.
Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine
kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa
yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup,
onunla beraber kendisi de çöküp cehennem
ateşine giden kimse mi? Allah zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
110.
Yaptıkları bina, (ölüp de) kalpleri
parçalanıncaya kadar yüreklerine devamlı
olarak bir kuşku (sebebi) olacaktır. Allah
çok iyi bilendir, hikmet sahibidir.
111.
Allah müminlerden, mallarını ve canlarını,
kendilerine (verilecek) cennet karşılığında
satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda
savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu),
Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da Allah
üzerine hak bir vaaddir. Allah'tan daha çok
sözünü yerine getiren kim vardır! O halde
O'nunla yapmış olduğunuz bu alış
verişinizden dolayı sevinin. İşte bu,
(gerçekten) büyük kazançtır.
Mekke’de Akabe biatı sırasında, ensardan
70 kişi Resulullah’a biat ederlerken,
içlerinden Abdullah b. Revaha, “Ya
Resulellah! Rabbin ve senin için şartların
nedir?” demişti. Resulullah buyurdu
ki:(Rabbim için şartım O’na ibadet etmeniz,
O’na hiçbir eş tutmamanızdır; kendi
hakkımdaki şartım da canlarınızı ve
mallarınızı nasıl müdafaa ediyorsanız beni
de öyle savunmanızdır. Tekrar soruldu:”Böyle
yaparsak bize ne vardır?” Resulullah “Cennet
vardır” diye cevap verdi. Onlar da “Ne karlı
alış veriş! Bundan ne döneriz, ne
dönülmesini isteriz” dediler. İşte
yukarıdaki ayet bunlar hakkında nazil oldu.
112.
(Bu alış verişi yapanlar), tevbe edenler,
ibadet edenler, hamdedenler, oruç tutanlar,
rükû edenler, secde edenler, iyiliği emredip
kötülükten alıkoyanlar ve Allah'ın
sınırlarını koruyanlardır. O müminleri
müjdele!
Ayette geçen “es-saihun” oruç tutanlar
olduğu gibi, cihad edenler e yeryüzünde
Allah’ın kudretini, güzel eserlerini ve
ibret alınacak şeyleri görmek, bilgi
kazanmak veya gönlünce ibadet ve taatını
yapabilmek için seyahat edenler manasını da
ifade etmektedir.
113.
(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları
onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba
dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için
af dilemek ne peygambere yaraşır ne de
inananlara.
Rivayet edildiğine göre Resulullah (s.a.)
amcası Ebu Talip için Allah’tan mağrifet
dilemek istemiş, bunun üzerine yukarıdaki
ayet inmiştir.
Daha önce de İbrahim Peygamber, babasının
affı için Allah’a dua edeceğine dair
babasına söz vermiş ve Allah’tan onun affını
dilemişti. Fakat babasının Allah düşmanı
olduğunu anlayınca dua etmeyi bıraktı.
Aşağıdaki ayet de onunla ilgilidir.
114.
İbrahim'in babası için af dilemesi, sadece
ona verdiği sözden dolayı idi. Ne var ki,
onun Allah'ın düşmanı olduğu kendisine belli
olunca, ondan uzaklaştı. Şüphesiz ki İbrahim
çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.
115.
Allah bir topluluğu doğru yola ilettikten
sonra, sakınacakları şeyleri kendilerine
açıklayıncaya kadar onları saptıracak
değildir. Allah her şeyi çok iyi bilendir.
Bu ayette,müşriklerin affı için dua
etmenin yasak olduğu bildirilmeden önce,
bunu yapanların ve haram olan şeyleri, yasak
emri gelmeden önce yapmış olanların sorumlu
tutulmayacağı, sorumluluğun ancak hükümlerin
açıkça bildirilmesinden sonra gerçekleşeceği
ifade edilmektedir.
116.
Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah'ındır.
O diriltir ve öldürür. Sizin için Allah'tan
başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.
117.
Andolsun ki Allah, müslümanlardan bir
gurubun kalpleri eğrilmeye yüz tuttuktan
sonra, Peygamberi ve güçlük zamanında ona
uyan muhacirlerle ensarı affetti. Sonra da
onların tevbelerini kabul etti. Çünkü O,
onlara karşı çok şefkatli, pek
merhametlidir.
Peygamberimiz Tebüt seferine çıkarken,
münafıklar gelip yalandan özür beyan ederek
izin istediler, o da onlara izin verdi. Bu
hususta 43. Ayet indi ve Allah Teala
Peygamber’i ikaz etti. Münafıkların
propagandasına aldanan bazı müslümanların da
kalbine tereddüt düşmüştü. Sonradan onlar da
tevbe ettiler.
Tebük seferine katılmayanlar arasında Ka’b
b. Malik, Hilal b. Ümeyye ve Memare b.
Rabiin adlı sahabiler de vardı ki,
tefsircilere göre aşağıdaki ayette işaret
edilen 3 kişi bunlardır.
118.
Ve (seferden) geri bırakılan üç kişinin de (tevbelerini
kabul etti). Yeryüzü, genişliğine rağmen
onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini
sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan (O'nun
azabından) yine Allah'a sığınmaktan başka
çare olmadığını anlamışlardı. Sonra (eski
hallerine) dönmeleri için Allah onların
tevbesini kabul etti. Çünkü Allah tevbeyi
çok kabul eden, pek esirgeyendir.
119.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve
doğrularla beraber olun.
120.
Medine halkına ve onların çevresinde bulunan
bedevî Araplara Allah'ın Resûlünden geri
kalmaları ve onun canından önce kendi
canlarını düşünmeleri yakışmaz. İşte onların
Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa
ve bir açlığa dûçar olmaları, kâfirleri
öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve
düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak
bunların karşılığında kendilerine salih bir
amel yazılması içindir. Çünkü Allah iyilik
yapanların mükâfatını zayi etmez.
121.
Allah onları, yapmakta olduklarının en
güzeli ile mükâfatlandırmak için küçük büyük
yaptıkları her masraf, geçtikleri her vâdi
mutlaka onların lehine yazılır.
Tebük seferine katılmayanlar hakkında
şiddetli ayetler inince, bundan sonraki
seferlere müslümanlar topyekün katılmaya
başladılar. Sefer esnasında Resulullah
Medine’de yalnız kalıyordu. Bunun üzerine
aşağıdaki ayet nazil oldu.
122.
Müminlerin hepsinin toptan sefere çıkmaları
doğru değildir. Onların her kesiminde bir
gurup dinde (dinî ilimlerde) geniş bilgi
elde etmek ve kavimleri (savaştan)
döndüklerinde onları ikaz etmek için geride
kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.
Bu ayetten anlaşıldığına göre, bir
milletin topyekün savaşa çıkması doğru
değildir. Savaş durumunda toplumun silah
kullanabilen bir kısmı silah altında
alınırken, bir kısmı da ilmi faaliyetleri
devam ettirmelidir. Özellikle dini ilimlerde
toplumun ihtiyacını karşılayacak seviyede
ilim adamları yetiştirilmelidir ki toplumu
aydınlatıp, Allah’ın emir ve yasaklarını
toplum fertlerine öğretsinler. Ancak, ayette
geçen din ve dini ilimler dar manada
anlaşılmamalıdır. Çünkü İslam, aynı zamanda
siyasi, ictimai ve iktisadi hayatı
düzenlediğine göre, bu anlamdaki ilimler de
dini ilimler sayılır.
Savaş uzun süre devam edebilir.
Toplumun ayakta durabilmesi için din ve ilim
adamlarının iman, bilgi ve teknik bakımdan
savaşan zümreyi beslemeleri ve
desteklemeleri gerekir. Bir millet, ilim ve
teknik alanında geri kalmışsa, askeri alanda
kuvvetli dahi olsa çabuk çöker. Ama ilim ve
teknikte ileri gitmiş milletler, askeri
alanda zayıf bile olsalar, noksanlarını
çabuk telafi edebilirler. Bu sebeple
cephedeki cihadı bilim ve teknoloji ile
destekleyen ve tamamlayan bilim adamlarının
cihadı daha önemli görülmüştür.
123.
Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda
olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş
anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin
ki, Allah sakınanlarla beraberdir.
İslam dini, prensip olarak sulhtan
yanadır. Nitekim Nisa suresinin 128.
Ayetinde, “Sulh daha hayırlıdır”
buyurulmuştur. Fakat yukarıdaki ayet, dinin
ve devletin güvenliğini garanti altına almak
için gayri müslim komşulardan gelen
zararları bertaraf etmeyi ve onların
karşısında tecavüze cesaret edemeyecekleri
şekilde güçlü ve metin olmayı emretmektedir.
124.
Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan
bir kısmı der ki: "Bu sizin hanginizin
imanını artırdı?" İman edenlere gelince (bu
sûre) onların imanlarını artırır ve onlar
sevinirler.
125.
Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve
münafıklık) olanlara gelince, onların da
inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık
kâfir olarak ölürler.
126.
Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli
belâlarla) imtihan edildiklerıni görmüyorlar
mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret
alıyorlar.
127.
Bir sûre indirildiği zaman, (göz kırpıp alay
ederek) birbirlerine bakar (ve): (Çevreden)
sizi birisi görüyor mu? diye sorarlar, sonra
da (sıvışıp) giderler. Anlamayan bir kavim
oldukları için Allah onların kalplerini
(imandan) çevirmiştir.
128.
Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber
gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona
çok ağır gelir. O, size çok düşkün,
müminlere karşı çok şefkatlidir,
merhametlidir.
Allah Teala bu ayette kendi isimlerinden
olan, “rauf=çok şefkatli ve rahim=pek
merhametli sıfatlarını Peygamberimize de
vermiştir ki, önceki peygamberlerden hiçbiri
bu sıfatların ikisine birden mazhar
olamamıştır.
129.
(Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah
bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben
sadece O'na güvenip dayanırım. O yüce Arş'ın
sahibidir.

Adı: Bu sure iki isimle
bilinir; El-Tevbe ve El-Bera'e. Tevbenin
mahiyetini ve kabul edilme şartlarını
bildiren ayetlerinden (102-118) dolayı "Tevbe
Suresi" adını almıştır. İkinci adı olan "El-Bera'e"yi
(aklanmak, yükümlülükten kurtulmak, azade
olmak) surenin ilk kelimesinden alır.
Sure başında Besmele'nin
zikredilmemesinin nedeni: Bu, Kur'an'ın
başında "Besmele" zikredilmeyen tek
suresidir. Müffessirler bu hususta çeşitli
sebepler ileri sürmüş olsalar da, doğru
olanı, İmam Razi'nin söylemiş olduğu
sebeptir ki Razi'ye göre bunun sebebi, Hz.
Peygamber'in (s.a) surenin başında
Besmele'yi imla edip yazdırmamış olmasıdır.
Bu yüzden ashabı da surenin başına "Besmele"
getirmedi ve kendilerinden sonra gelen
tabiin de, bu konuda onları takip etti. Bu
keyfiyyet, tam ve orijinal şeklinde kalması
için, Kur'an'ın eksiksiz olması hususunda
son derece dikkat gösterilmiş olduğu gerçeği
hakkında ilave bir delildir.
Surenin bölümleri ve nüzul zamanları:
Bu sure üç bölümden meydana gelir. (1-37.
ayetler arasında yer alan) ilk bölümü,
Hicret'in 9. senesinin Zilkade ayında veya o
zamanlarda nazil olmuştur. Bu bölümde
zikredilen konu hacc esnasında ilan edilmeyi
gerektirecek kadar önemli olduğundan dolayı
Hz. Peygamber, Kabe'ye doğru gitmekte olan
hacıların başında başkan olarak bulunan ve
Kabe'ye doğru henüz yola çıkmış olan Hz. Ebu
Bekir'e (r.a) yetişmek üzere Hz. Ali'yi
(r.a) gönderdi. Ve kendisine Arabistan'ın
çeşitli kabilelerinin temsilcilerinden
oluşan topluluğa, "müşriklere " karşı takip
edilecek yeni politikayı haber vermek,
surenin bu bölümünü onların önünde irad
etmek üzere talimat verdi.
Surenin ikinci kısmı (38-72. ayetler) , Hz.
Peygamber'in (s.a) Tebük Seferi için
hazırlıklara girişmiş olduğu Hicri 9.
senenin Recep ayında veya bundan biraz önce
nazil olmuştur. Bu bölümde, müminler aktif
olarak cihada katılmakla teşvik edilmiş,
geride bırakacakları mal-mülk kaygısı,
nifak-iman zayıflığı ve ihmallerinden dolayı
canlarını Allah yolunda feda etmekte
tereddüt gösterdikleri için, işi ağırdan
alıp savsaklayanlar şiddetli bir şeklide
azarlanmıştır.
Surenin üçüncü bölümü (73. ve 129. ayetler
arası) Hz. Peygamber'in (s.a) Tebûk seferi
dönüşünde nazil olmuştu. Bu bölümde, aynı
dönem süresince, çeşitli münasebetlerle
gönderilmiş bazı parçalar vardır ve daha
sonra bunlar, Allah'tan gelen vahye uygun
bir şekilde sure içindeki sıralarına göre,
Hz. Peygamber (s.a) tarafından
yerleştirilmişlerdir. Aynı konuyu ele
almaları ve aynı hadiseler serisinin bir
parçasını teşkil etmelerinden dolayı bu
ayetler, surenin bütününde olan sürekliliği
ve akıcılığı kesintiye uğratmazlar. Bu
bölüm, kötü amellerinden dolayı münafıkları
uyarır ve Tebûk seferinden geriye kalan,
katılmayan müminlere serzenişte bulunarak
azarlar. Onları görev başına gelmeye teşvik
ettikten sonra Allah, şu veya bu sebebten
dolayı Allah yolundaki cihadda yer
alamamaları hususunda, gerçek müminleri
bağışlar, affeder.
Kronolojik sıraya göre, ilk bölüm daha sonra
nazil olmakla birlikte anlattığı konu
bakımından üç kısmın en önemli olması
nedeniyle, surenin bütününü meydana getiren
tertip ve düzen içinde ilk sırayı almıştır.
Tarihsel Arka-Plan: Şimdi, surenin tarihsel
arka- planını gözden geçirelim. Surede ele
alınıp tartışılan olaylar dizisi, Hudeybiye
Andlaşmasından sonra meydana gelmiştir. O
ana kadar, Arabistan'ın üçte biri bizatihi
güçlü, iyi teşkilatlanmış ve medeni bir
İslam devletini kurup yerleştirmiş olan
müslümanların hakimiyeti altına girmişti.
Sözkonusu anlaşma, meydana getirdiği nisbi
barış atmosferi içinde
etkisini genişletip yayması için İslam'a
daha fazla imkanlar sağladı. Bu anlaşmadan
sonra, çok önemli sonuçlara götüren iki olay
vuku buldu:
HARİTA -VI-
Tebûk Seferi zamanında Arabistan.
Arap Yarımadasının Fethi: Bu önemli
neticelerden ilki, Arabistan'ın fethi idi.
Hz. Peygamber (s.a) İslam'ı tebliğ için
çeşitli kabilelere tebliğciler göndermiş ve
iki yıl gibi çok kısa bir zaman sonunda
İslam, eski "cahiliye" düzeninin ve
yandaşlarının önünde çaresiz kaldıkları
büyük bir güç haline gelmişti. O derece ki,
Kureyş'in arasında bulunan cahiliye
düzeninin ateşli taraftarları, İslam'la son
ve kesin bir hesaplaşmaya girmek için
anlaşmayı bozacak kadar çileden çıkmış,
gözleri dönmüştü. Fakat Hz. Peygamber (s.a)
anlaşmayı ihlallerinden sonra, bu gaye için
yeter derecede kuvvet toplamalarına fırsat
vermemek için atik davranarak hicri
sekizinci yılın Ramazan ayında ani bir akın
düzenlendi ve Mekke'yi fethetti.
Her ne kadar fetih "cahiliye"
düzeninin belkemiğini kırmışsa da bu düzenin
yanlıları Huneyn Savaşıyla İslam'a karşı son
bir atağa geçmek istediler. Fakat bu
kendilerinin ölüm fermanı oldu. Havazin,
Sakif, Nadir, Cuşum ve daha başka diğer
kabileler bu ıslahatçı devrimi imha etmek
üzere tüm kuvvetlerini savaş meydanında
topladılar, fakat, bu kötü planlarında
bütünüyle başarısızlığa uğradılar. "Cahiliye"nin
Huneyn'de bozgunu, bütün Arabistan'ı İslam
Yurdu (Daru'l- İslam) yapma yolunu
hazırladı. Sonuç olarak, Huneyn savaşının
üzerinden henüz bir yıl geçmeden,
Arabistan'ın büyük bir kısmı İslam'ın etki
alanına girdi ve eski düzeni omuzlayanlar,
ülkenin şurasında burasında dağınık halde
bulunan bir kaç kişi halinde kaldı.
İslam'ın önünde durulmaz ve korkulup
çekinilen bir güç haline gelmesini
hazırlayan ikinci olay, Arabistan'ın
kuzeyinde yer alan Roma İmparatorluğu'nun
hudutları içinde ve yakınında yaşayan
Hıristiyanların tahrik edici faaliyetleri
yüzünden gerekli görülen Tebûk seferi oldu.
Buna göre Hz. Peygamber (s.a) üçbin kişilik
bir ordu ile Roma İmparatorluğuna doğru
cesaretle yürüdü, fakat Romalılar bu orduyu
karşılmaktan kaçındılar. Hz. Peygamber (s.a)
ve İslam'ın sahip olduğu bu gücün sonucu
Arabistan'ın her yerinden artarak gelen
çeşitli guruplar ve heyetler İslam'a olan
sadakatlerini ve kendisine olan
bağlılıklarını arzetmek için Hz.
Peygamber'in (s.a) Tebûk seferinden
dönmesini sabırsızlıkla beklemeye
başladılar.
Yüce Kur'an bu zaferi bekleyişi Nasr
suresinde tasvir etmiştir: "Allah'ın yardımı
ve fethi geldiği ve insanların dalga dalga
(bölük bölük) İslam'a girdiğini gördüğün
zaman..."
Tebûk'e Sefer: Tebûk'e düzenlenen sefer,
Mekke fethinin hemen arefesinde Roma
İmparatorluğu ile başlamış olan sürtüşmenin
bir sonucu idi. Hudeybiye Andlaşmasından
sonra, Arabistan'ın çeşitli bölgelerine
gönderilen heyetlerden biri de, Suriye'nin
kuzey bölgelerine yerleşmiş kabileleri
ziyaret etti. Roma İmparatorluğunun etkisi
altında olan bura halkının çoğunluğu
Hıristiyandı. Uluslararası hukukun kabul
edilen genel prensiplerinin aksine, bu
kabilelere mensup kişiler, Zatu Talah (veya
Zatu Itlah) denilen yere yakın bir mevkide,
delegasyonun onbeş üyesini katlettiler.
Sadece delegasyonun reisi Ka'b bin Umeyr el-Gıfari
kurtulmayı ve bu elim hadiseyi rapor etmeyi
başardı. Bundan başka, doğrudan doğruya Roma
Kayseri'nin emri altında olan Hıristiyan
Busra Valisi Şurahbil b. Amr da, benzer bir
görevle kendisine elçi olarak gönderilmiş
olan Haris b. Umeyr'i ölüme mahkum etmişti.
Bu olaylar Hz. Peygamber'i, Roma
İmparatorluğu'na yakın bölgeyi müslümanlar
için emin ve güvenli hale getirmek için
güçlü bir askeri harekata girişmesinin
lüzümuna inandırdı ve ikna etti.
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) Hicri
8.yılın Cemadiyel Ulasında üçbin kişilik bir
orduyu Suriye sınırına doğru gönderdi. Ma'an
denilen yerin yakınında bir mevkie
vardıklarında müslümanlar, kendileriyle
savaşmak üzere Şurahbil'in yüzbin kişilik
bir orduyla gelmekte olduğunu ve Hims'te
olan Kayser'in de kardeşi Theodore
komutasında, yüzbin kişiden müteşekkil başka
bir ordu göndermiş olduğunu öğrendiler.
Fakat bütün ürkütücü haberlere rağmen,
düşman askerine göre oldukça az ama cesur bu
bir avuç müslüman bahadırlar ordusu
korkusuzca yoluna devam etti ve Şurahbil'in
büyük ordusunu Mute'de karşıladı.
Müslümanların, ordularıyla mukayese kabul
etmez korkunç oranda (iki ordu arasındaki
oran 1/33) bir düşman ordusuyla savaştıkları
bu karşılaşmanın sonucu, düşman ordusunun
tamamen bozguna uğraması nedeniyle çok güzel
neticelendi. Bu durum, İslam'ın yayılmasına
çok yardımcı oldu. Yine bunun bir sonucu
olarak da, Suriye ve buna yakın yerlerde
yarı bağımsız bir devlet halinde yaşamakta
olan Araplar ve İran İmparatorluğu'nun
idaresi altında olan Necid yöresi kabileleri
İslam'a yöneldiler ve binlerce kişilik
gruplar halinde İslam'ı kabul ettiler.
Sözgelimi, Beni Suleym (reisleri Abbas b.
Mirdap Süleymi idi) , Eşca, Gafatan, Zübyan,
Feraze vs. gibi kabilelere mensup insanlar
aynı dönemde İslam'a girdiler. Bütün bunlara
ilaveten, Roma İmparatorluğuna bağlı Arap
orduları başkumandanı Ferve b. Amr el-Cüzemi,
bu zaman esnasında İslam'ı kabul etti ve
onun iman etmesi tüm bölgede yaşayan halkı
ciddi bir şekilde etkiledi. Kayser,
Ferve'nin İslam'ı kabul ettiğini haber
alınca, tutuklanmasını ve mahkemesine
getirilmesini emretti. Sonra kendisine şöyle
dedi: "Sen iki şeyden birini seçmek
mecburiyetindesin. Ya İslam'ı terkeder,
hürriyetine kavuşur ve eski makamını tekrar
elde edersin ya da bir müslüman olarak kalır
ve ölümü kabul edersin." O büyük bir
soğukkanlıkla İslam'ı seçti ve hayatını
Hakk'ın yolunda feda etti.
Kayser'in Arabistan tarafından gelmekte olan
ve İmparatorluğunu tehdit eden tehlikenin
farkına varmasının ardından, bu gibi
olayların meydana gelmesinde şaşılacak bir
husus yoktur. Bundan dolayı, Mute'de düçar
olduğu mağlubiyetin intikamını almak üzere,
Hicri 9. yılda askeri hazırlıklar yapmaya
başladı. Gassaniler ve diğer Arap reisleri
de, ordularını onun komutası altında
toplamaya başladılar. İslami hareketi menfi
ve müsbet yönde etkileyecek en ufak olaylar
konusunda bile daima en sağlam şekilde
haberdar olmaya itina gösteren Hz.
Peygamber(s.a) bu hazırlıkları istihbar eder
etmez, olayların varacağı noktayı hemen
anladı. Buna bağlı olarak, en ufak bir
tereddüt göstermeden Kayser'in bu büyük güç
ve kuvvetine karşı savaşmaya karar verdi.
Çünkü en hafif bir zaafiyetin, aynı anda üç
büyük tehlikeyle karşı karşıya kalınmasına
ve hareketin mutlak bir başarısızlıkla
sonuçlanmasına neden olacağını gayet iyi
biliyordu. Bu tehlikelerin birincisi, Huneyn
savaş meydanında, hemen hemen imha edilmiş
olan "cahiliye"nin ölü gücünün tekrar
canlanması ihtimali idi.
İkinci olarak, sürekli böyle bir fırsat
kollayan Medine münafıkları, İslam'a mümkün
olan en büyük zararı verebilmek için bu
fırsatı son noktasına kadar
kullanabilirlerdi. Çünkü onlar, bu gaye için
gereken hazırlıkları zaten yapmış, Ebu Amir
adında bir keşiş (rahip) vasıtasıyla
Gassanilerin Hıristiyan olan krallarına ve
Kayser'in bizzat kendisine, kurdukları
şeytani planlar hakkında gizli haberler
göndermişlerdi. Bütün bunlara ilaveten, aynı
maksatla yapacakları gizli toplantıları
düzenlemek için Medine yakınlarında bir
mescid inşa etmişlerdi.
Üçüncü tehlike ise, zamanın ikinci büyük
süper gücü olan İran'ı yenmiş bulunan ve
çevredeki toprakları alma hırsıyla dolup
taşan Kayser'den bizzat gelecek hücüm idi.
Eğer, muhtemel bu üç düşman odağının,
müslümanlara karşı birleşmeleri hususunda
bir fırsat verilmiş olsaydı, İslam, hemen
hemen kazanılmış olan savaşı ve mücadeleyi
kaybetmiş olacaktı. İşte, Hz. Peygamber'in
(s.a) zamanın iki büyük imparatorlukdan biri
olan Roma 'ya karşı düzenlenecek sefer için
hazırlıkların yapılması konusunda açık bir
beyanda bulunması bundandır. Görünen bütün
şartlar, böyle bir kararın aleyhinde
olmasına rağmen bu tebligat yapıldı. Nitekim
ülkede kıtlık vardı ve sabırsız bir uzun
bekleyişten sonra ekinlerin hasat mevsimi
gelmişti. Arabistan kavurucu bir yaz mevsimi
geçiriyordu ve genelde sefer hazırlıkları
için yeter derecede para da yoktu. Bu
imkansızlık, özellikle askeri techizat ve
taşımacılıkta kendini şiddetle
hissettiriyordu.
Fakat Allah'ın Rasulü, bu fırsatın
aciliyetini kavradığı zaman sıralanan bütün
handikaplara rağmen, kendisini Hakkı yayma
görevinin devam etmesi veya yok olması
konusunda karar vermek mecburiyetinde
bırakan bu adımını attı. Suriye yönüne,
Roma'ya karşı düzenlenecek böyle bir sefer
için önceki uygulamalarının aksine,
hazırlıkların yapılması konusunda açık bir
tebligatta bulunulmuş olması bunun nasıl
önemli bir sefer olduğunu hissettirdi. Hz.
Peygamber genellikle hangi yöne doğru
gitmekte olduğunun bilinmemesi ve
saldıracağı düşmanın isminin önceden ifşa
edilmemesi için her türlü tedbiri alırdı.
Hatta, Medine'den hareket ederken bile
gideceği istikameti belli etmez ve şehrin
aksi istikametine doğru yola çıkardı.
Arabistan'da bulunan bütün gruplar, bu
kritik kararın ciddi sonuçlarını çok iyi
biliyorlardı. Müslümanların aleyhindeki
bütün umutlarını İslam'ın Roma tarafından
mağlup edilmesine bağlayan eski "cahiliye"
düzeni taraftarlarının arta kalanları,
seferin sonuçlarını büyük bir endişe içinde
bekliyorlardı. Münafıklar da buna,
müslümanlar eğer Suriye'de bir mağlubiyet
alırlarsa, bir iç isyanla İslam'ın
kuvvetinin imha hususunda son bir şansları
olarak görüyorlardı. Bundan dolayı
komploları kararlaştırıp oluşturmak için
kendileri tarafından inşa edilmiş olan "Mescid-i
Dırar" da hazır halde bekliyorlardı. Ayrıca
seferi başarısız bir hareket haline çevirmek
için de bir çok tedbir almışlardı. Diğer
taraftan gerçek müminler, son 22 yıl
boyunca, uğrunda bütün güçlerini harcamakta
oldukları hareketin kaderinin şimdi olmakla
olmamak noktasında asılı kaldığını
anlamışlardı.
Fakat eğer onlar, böyle bir kritik anda
cesarat gösterirlerse, bütün dış dünyanın
kapıları yayılmak üzere olan hareketin
önünde açılmış olacaktı. Fakat eğer onlar,
zaafiyet ya da korkaklık gösterirlerse, o
zaman Arabistan'da yapmış oldukları bütün
işler toz-duman olup boşa gitmiş olacaktı.
İslam'ın o yaman müntesiplerinin söz konusu
sefer için aşk ve şevkle hazırlıklara
başlamış olmaları bundandır. Onlardan
herbiri, sefer için gerekli techizat
hazırlamaya, bulunacakları katkıda diğerini
geçmeye çabaladı. Hz. Osman ve Hz.
Abdurranman b. Avf paralarının çok büyük bir
bölümünü bu maksat için verdiler. Hz. Ömer
kazancının yarısıyla katkıda bulundu. Hz.
Ebu Bekir ise malının tamamını verdi. Ashab-ı
Kiramın maddeten fakir olanları da iyilik
yarışında geri kalmadı ve alın terleriyle ne
kazanabildilerse onları getirip Rasulullah'a
(s.a) takdim ettiler.
Kadınlar bu hamiyyet yarışında
mücevherlerini vermekle yer aldılar. İslam
uğruna hayatlarını feda etme aşkıyla yanıp
tutuşan binlerce gönüllü, Hz. Peygamber'e
(s.a) geldi ve bu sefere katılmak üzere
kendileri için hazırlanmış silah ve
malzemelerin verilmesini rica ettiler.
Techizat ve hazırlıkların yetersizliği
nedeniyle silahlandırılamayan bu yiğit
insanlar, üzüntüden göz yaşı döktüler.
Manzara, kendilerini yeteri derecede
silahlandıramadığı için Hz. Peygamber'i
üzecek denli acıklı idi. Sözün kısası bu
vesile, gerçek bir mümini bir münafıktan
ayıracak mihenk taşına dönüştü. Çünkü sefere
katılamayıp geri durmak, kişinin İslam'la
olan bağının çok şüpheli olması demekti.
Bundan dolayı, Tebûk seferi esnasında geriye
kalan birisinin, kendisine haber verilmesi
üzerine Hz. Peygamber (s.a) , "Onu kendi
başına bırakın. Eğer içinde iyilik ve
hayırdan birşey varsa Allah onu size katar.
Eğer onun içinde iyilik ve hayırdan birşey
yoksa, o zaman öyle kötü bir arkadaşı sizden
uzaklaştırıp defettiği için O'na şükredin"
buyurdu.
Neticede, Hz. Peygamber (s.a) , İslam uğruna
çarpışacak onbini süvari olmak üzere otuzbin
mücahidden müteşekkil bir ordu ile Hicri 9.
yılın Receb'inde Suriye 'ye doğru harekete
geçti. Develerin yetersizliğinden, orduya
katılanların büyük bir çoğunluğunun yaya
yürümek zorunda olmaları, bir müddet deveye
binmek mecburiyetinde kaldıkları zaman bile
çok seyrek sıralarını beklemek zorunda
bulunmaları nazar-ı itibara alındığında
seferin yapıldığı şartların zorluğu ve
elverişsizliği kolayca anlaşılabilir. Buna
bir de çölün yakıcı-kavurucu sıcaklığı ve su
yetersizliğinin vehameti de eklenebilir.
Fakat onlar, dava hakkındaki sarsılmaz
kararları, ona olan bağlılıkları ve bu büyük
güçlük ve engelleri göğüslemelerindeki
sebatları nedeniyle hesapsız bir şekilde
mükafatlandırılmışlardır.
Rasul-i Ekrem (s.a) ve ordusu, Tebûk'e
vardıklarında, Kayser ve müttefiklerinin
ordularını sınırdan içeriye çekmiş oldukları
ve görünürde savaşılacak hiçbir düşmanın
olmadığını öğrendiler. Böylece Hz. Peygamber
(s.a) ve İslam ordusu çok geniş sahalarda
prestijini arttıracak olan ve aynı zamanda
bir damla da kan dökmedikleri manevi bir
zafer kazanmış oldu.
Bu konuda, Rasul-i Ekrem'in (s.a) gazalarını
kaleme alan tarihçilerin Tebûk Seferi ile
ilgili olarak serdettikleri genel intibanın
sahih olmadığına işaret etmek uygun olur.
Onlar, olayı sanki Arabistan'ın sınırları
yakınında Roma ordularının toplanması
hakkındaki haberler asılsızmış gibi bir
tarzda naklederler. Gerçek ise, Kayser'in
ordularını toplamaya başlamış olduğu, fakat
Rasul-i Ekrem'in (s.a) ondan daha önce
davrandığı ve harekete geçmek için gerekli
hazırlıkları tamamlamadan onun hareket
sahasına girmiş olduğu şeklindedir. Bundan
dolayı Kayser cesaretin onda dokuzunun
kaçmakta olduğuna inanarak, ordularını
sınırlardan geriye doğru çekmiştir.
Çünkü o, İslam uğruna savaşan üçbin yiğit
mücahidin daha önce Mute'de yüzbin kişilik
bir kuvveti perişan edip biçare hale
soktuğunu henüz unutmuş değildi. Bundan
dolayı o, yüz veya ikiyüzbin kişilik bir
ordu ile bile aynı kıvamdaki otuzbin
mücahidden meydana gelmiş ve üstelik Hz.
Peygamber'in (s.a) bizzat komutasındaki
böyle bir ordu ile savaşmayı göze alamadı.
Rasul-i Ekrem (s.a) , Roma İmparatoru
Kayser'in kuvvetlerini sınırdan çektiğini
anladığı zaman, Suriye içlerine doğru
yürümesinin mi, yoksa Tebûk'te durup
beklemesinin ve manevi zaferini politik ve
stratejik avantaja dönüştürmenin mi daha
uygun olacağını düşündü. Sonunda ikinci
alternatifi seçerek Tebûk'te kalıp beklemeye
karar verdi ve Tebûk'te yirmi gün kaldı. Bu
zaman zarfında Hz. Peygamber (s.a) Roma
İmparatorluğu ile İslam devleti arasında yer
alan ve Roma İmparatorluğunun idaresi
altında olan küçük tampon devletlere baskıda
bulundu ve boyun eğdirip kendilerini İslam
devletine cizye vermeye mecbur etti. Mesela,
bazı Hıristiyan liderler, Dumetu'l-Cendel'den
Ukaydin bin Abdulmelik Kindi, Eylen'den
Yuhanna bin Ruba Mekna ayrıca Cerba ve Azruh
kabilelerinin reisleri Medine İslam
devletine itaat edip ona cizye vermeyi kabul
ettiler. Bunun bir sonucu olarak İslam
devletinin sınırları, Roma İmparatorluğuna
kadar genişledi ve Kayser tarafından
Arabistan'a karşı kullanılmakta olan bütün
Arap kabileleri, bu sefer Romalılara karşı
müslümanların müttefiki oldular.
Bütün bunların ötesinde Tebûk seferinde elde
edilen bu moral ve manevi zafer, Romalılarla
uzun sürecek bir anlaşmazlığa girmeden önce
müslümanlara Arabistan üzerindeki
hakimiyetlerini güçlendirmek için çok
kıymetli bir fırsat sağladı. Zira bu durum,
ister "şirk"in destekçileri olsun, isterse
İslam kisvesi altında "şirk"lerini gizlemiş
kimseler olsun, eski "cahiliye" düzeninin
yakın bir gelecekte yeniden canlanıp
toparlanması konusunda hala umut beslemekte
olan kimselerin belini kırdı. Şartların
zorlaması, bu tip insanların büyük
çoğunluğunun İslam dairesinin içinde
toplanmasını sağlamıştır ve en azından,
sözkonusu kimselerin hemen sonraki
nesillerine gerçek müslüman olma imkanını
sağlamıştır. Artık geriye bu sahada, eski
düzenin destekçilerinden çok zayıf bir
azınlık kalmıştı, fakat artık bunlar,
Allah'ın, tamamlamak üzere Rasulü'ne
indirmiş olduğu İslami inkılabın önünde
duramazdı.
Dönemin Problemleri: Eğer biz, daha
önce geçen olayların arka planını gözönüne
alırsak toplumun o dönemde karşılaşmakta
olduğu problemleri kolayca anlarız.
O hususlar şunlardır:
1. Tüm Arabistan'ı tam bir "Daru'l-İslam"
haline getirmek,
2. İslam'ın nüfuzunu komşu ülkelere taşımak,
yaymak.
3. Münafıkların fitnelerine son vermek.
4. Müslümanları, gayri müslim dünyaya karşı
cihad için hazırlamak,
1) Şimdi; madem ki tüm Arabistan'ın idaresi
müminlerin eline geçmiş ve bütün muhalif
kuvvetler çaresiz hale düşmüştü. O halde
Arabistan'ın tam bir "Daru'l-İslam" (İslam
ülkesi) haline dönüştürülmesi lüzumu
hakkındaki politika hususunda açık bir
deklerasyon yayınlanması gerekli idi. Bundan
dolayı aşağıda zikredilen ölçüler
benimsendi:
a. "Müşriklerle" olan bütün anlaşmların
geçersiz olduğunu öngören açık bir beyanat
ilan edildi. Buna göre, müslümanlar dört
aylık bir süreden sonra anlaşmaların
müşrikler lehinde getirdiği bütün
sorumluluklardan azade olacaklardı. (bkz.
1-3. ayetler)
Bu deklarasyon, "şirk" temeline dayanan
hayat tarzını bütünüyle kökünden kazımak ve
Arabistan'ı her ne suretle olursa olsun
İslam'ın ruhu ile çatışmayacak ve O'nun için
bir iç tehlike arzedemeyecek şekilde sadece
İslam'ın merkezi yapmak için gerekli idi.
b. Arabistan'ı ilgilendiren tüm meseleler
içinde ana konumunu muhafaza eden Harem-i
Şerif'e (Ka'be) hizmet, yani sedanet (Ka'be
bakıcılığı) ve sikayet (su dağıtma)
işlerinin bundan böyle müşriklerden alınıp
müminlerin eline verileceği ve sürekli
onların elinde kalacağı hususunda ilahi bir
hüküm indi. (12. ve 18. ayetler arası) .
Aynı şekilde "cahiliye" döneminden kalan
adet ve uygulamalar artık ilga edilip
kaldırılmalıydı, hatta "müşrikler"
Beytullah'a yaklaştırılmamalıydılar.
(28.ayet) Bu, "şirkin" her türlü eserini,
sadece Allah'a ibadet ve itaatına mahsus
olan Ka'be'den silip kökünden kazımak
içindi.
c. "Cahiliye" günlerinde haram ayların
yerlerini dağiştirmek suretiyle takip
etmekte oldukları ve küfrün bir parçası olan
"Nesi" konusundaki kötü uygulama
yasaklanmıştır (Ayet,37) . Bu, aynı zamanda
Arabistan ve daha sonra dünyanın her yerinde
bulunan müslümanların hayatından, cahiliye
adetlerinden arta kalanlar türlü emarenin
kökünü kazıma hususunda bir ilke vazifesini
görmüştür.
2) Müslümanlara, İslam'ın etkinliğini,
Arabistan haricinde daha uzaklara götürmek
ve yaymak için, İslam dışı güçleri kılıçla
sindirmeleri ve İslam devletinin
hakimiyetini kabul etmeye zorlamaları
emredildi. Roma ve İran İmparatorlukları, bu
yolda en büyük engeli teşkil ettikleri için
onlarla bir sürtüşme ve anlaşmazlığa
girilmesi kaçınılmazdı. Cihadın gayesi
onları, İslam'ı kabul hususunda zorlamak
değildi. Çünkü onlar İslam'ı kabul etmek
veya etmemekte serbestti. Fakat cihadın
hedefi,onların başkalarını kendi
sapıklıklarına itmelerine ve çoğalmalarına
engel olmak idi. Müslümanlara, diledikleri
takdirde, onların sapıtmış hallerinden
vazgeçip kurtulabilecekleri bir süre
sapıklıklarına müsamaha göstermeleri, aksi
halde, kafirlere İslam devletine bağlı
olduklarının bir nişanesi olarak "Cizye"
(29. ayet) vermeyi şart koşmaları emredildi.
3) Önemli üçüncü mesele, aleni cürümlerine
rağmen, şimdiye kadar hoşgörü ile karşılanan
münafıkların fitnelerine son vermek oldu.
Mademki dışarıdan fiilen hiçbir baskı yoktu,
o halde müslümanlar, münafıklara açıkça
kafirler olarak muamelede bulunmaları
emredilmeliydi ve öyle oldu (73. ayet) .
Buna uygun olarak Hz. Peygamber (s.a) Tebûk
seferine katılmama konusunda halkı ikna edip
vazgeçirmek için istişarelerde bulunmak
üzere toplandıkları Süveylim'in evini ateşe
verdi. Yine bunun gibi, Tebûk dönüşünde,
gerçek müminlere karşı komplolar düzenlemek
maksadıyla fitnelerine bir kılıf vazifesi
görmek üzere inşa ettikleri mescidi (Mesid-i
Dırar) yıkmalarını ve yakmalarını emretti.
4) Müslümanların tüm İslam dışı dünyaya
karşı "Cihad" etmek maksadıyla
hazırlanabilmesi için, ehemmiyetsiz de olsa,
"İman" konusunda maruz kaldıkları bu hafif
zaafiyetlerinin tedavi edilmesi gerekliydi.
Çünkü artık özellikle bütün İslam dışı dünya
ile ortaya çıkacak bir sürtüşme ve
mücadelede tek başına karşı koyma
mecburiyeti karşısında kalındığı zaman,
İslam toplumu için, iman zaafiyetinden daha
büyük başka bir tehlike yoktu. Tebûk'e
düzenlenen seferden geriye kalmış veya en
azından ihmalkarlık göstermiş olanlar
şiddetle itham edilmiş ve eğer bu farzı
yerine getirmemeleri hususunda makul
mazeretleri yoksa, onlar münafıklar olarak
kabul edilmişlerdi. Dahası, "İla-i
Kelimetullah" (Allah sözü ve hükümlerinin
üstün olması) konusunda yapacağı gayretlerin
ve İslam ile "küfür" arasındaki mücadelede
oynayacağı rolün gelecekte bir müslümanın
imanı hakkında tek ölçü olacağı hususunda
açık bir beyanatta bulunulmuştur. Bu nedenle
"Eğer bir kimse canını, malını vaktini ve
enerjisini bu gaye için feda etmekte
tereddüt gösterirse, onun imanı gerçek, saf
ve makbul olarak görülmeyecektir" (81 ve 96.
ayetler arası) . Bu bakımdan cihad konusunda
zaaf gösteren bir kimsenin yaptığı amelleri
asla cihadın yerini almayacaktır.
Bu sureyi tetkik ederken yukarıda zikredilen
önemli noktalar dikkate alınırsa, o takdirde
bunlar, surenin muhtevasının anlaşılmasını
kolaylaştıracaktır.
ÖZET
Temel Konu: Savaş ve Barışın
Problemleri
Enfal suresinin bir devamı olarak bu sure de
savaş konusundaki problemleri ele alır ve
konuyu Tebûk Seferi üzerinde temellendirir.
İşlenen konular ve birbiriyle
bağlantıları:
1-12 Bu bölüm, başkalarıyla yapılan
anlaşmaların dokunulmazlığını (kudsiyetini)
ele alır ve karşı tarafın bunlara içtenlikle
uymadığı hallerde son vermeden önce
gözönünde bulundurulması gereken prensip,
hüküm ve nizamları ortaya koyar.
13-37 Bu bölümde müslümanlar, fitneci ve
hasmane davranışlarının sonuçları konusunda
gereken uyarının yapıldığı Yahudi,
Hıristiyan ve müşrik Araplar'la, Allah'ın
rızası için savaşmaya teşvik edilmişlerdir.
38-72 Bu kısımdaki (muhaverede) , eğer
küfürle yapılan mücadeleye katılmışlarsa
ancak o zaman, Allah'ın vadettiği
mükafatlara varis (sahip) olacakları,
müslümanlara açık ve seçik olarak
anlatılmıştır. Çünkü, gerçek müslümanları
münafıklardan ayıran ölçü budur. Öyleyse
gerçek müslümanlar, tehlike, engel, zorluk
ve iğva gibi şeylere aldırmaksızın cihadda
yerlerini almalıdır.
73-90 Bu bölüm münafıklar meselesiyle
ilgilidir ve onlara karşı takınılması
gereken tavra ait kural ve düzenlemeler
koyarak, onları gerçek müslümanlardan ayıran
mümeyyiz vasıflara işaret eder.
91-110 Bu kısım, savaştan geri kalan ve
Tebûk'e düzenlediği Cihad seferinde Hz.
Peygamber'e eşlik etmeyenlerin durumunu ele
alır. Bu amaçla sözkonusu şahıslar muhtelif
kategorilere ayrılır; yani, bunlar sakatlar,
hastalar, fakirler, münafıklar, hatasını
anlayıp daha Hz. Peygamber (s.a) Tebûk'ten
dönmeden önce nefislerine kahredenler ve
hatalarını ikrar edenler gibi birkaç sınıfa
ayrılır. Onların durumları, suçlarının
karakteri şumulüne uygun olarak ve onlara
Kainatın Hakimi olan Allah'ın, onların
yardımcısı ve koruyucusu olduğu teminatı
verilmiştir. Buna uygun olarak Allah, Tebûk
seferinde yer almayan üç mümini
samimiyetlerinden dolayı affetmiştir.
Sonuç bölümünde müminlere, hidayetleri için
gerekli olan genel talimat verilmiştir.
Surede varılan sonuç şudur: "Şefkatli,
merhametli ve size çok düşkün olan
Rasulullah'a uyun ve kainatın Rabbi olan
Allah'a tevekkül edin. O'na güvenin."
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR HADİS
Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın
azadlısı Sevban radıyallahu anh anlatıyor:
"Gümüş ve altın (biriktirme) ile ilgili ayet
(Tevbe 34) nazil olduğu zaman halk:
"Öyleyse hangi malı biriktirmeliyiz?" diye
birbirlerine sordular. Hz. Ömer: "Bunu, ben
sorup size haber vereyim!" dedi ve hemen
devesine atlayıp gitti. Ben de peşinden
gittim. Hz. Ömer: "Ey Allah'ın Resulü hangi
maldan edinelim?" diye sordu. Aleyhissalatu
vesselam da: "Her biriniz, şükreden bir
kalp, zikreden bir dil, ahiret işinize
yardımcı olacak saliha bir kadın edinsin"
buyurdular."
Ravi:
Sevban (r.a.)
|