|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.Sana savaş ganimetlerini soruyorlar. De ki:
Ganimetler Allah ve Peygamber'e aittir. O
halde siz (gerçek) müminler iseniz Allah'tan
korkun, aranızı düzeltin, Allah ve Resûlüne
itaat edin.
Ganimetlerin Allah’a ait olması demek,
savaşta alınan mal ve mülkün İslam devletine
ait olması demektir.
2.Müminler ancak, Allah anıldığı zaman
yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın
âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve
yalnız Rablerine dayanıp güvenen
kimselerdir.
3.
Onlar namazlarını dosdoğru kılan ve
kendilerine rızık olarak verdiğimizden
(Allah yolunda) harcayan kimselerdir.
4.
İşte onlar gerçek müminlerdir. Onlar için
Rableri katında nice dereceler, bağışlanma
ve tükenmez bir rızık vardır.
Bedir savaşına çıkarken müslümanların
kısmı huzursuz idiler. Bazıları da
ganimetlerin bölüştürülmesinde hoşnutsuzluk
gösterdiler. Allah Teala onların bu durumunu
öncekilerin hoşnutsuzluk durumlarına teşbih
ederek şöyle buyurdu:
5.
(Onların bu hali,) müminlerden bir gurup
kesinlikle istemediği halde, Rabbinin seni
evinden hak uğruna çıkardığı (zamanki
halleri) gibidir.
6.
Hak ortaya çıktıktan sonra sanki gözleri
göre göre ölüme sürükleniyorlarmış gibi (cihad
hususunda) seninle tartışıyorlardı.
Hicretin ikinci yılında Mekke müşrikleri,
Ebu Süfyan’ın başkanlığında bir ticaret
kervanınn Şam’a gönderdi. Resulullah (s.a.)
kervanın dönüşünü haber alınca,daha önce
kendilerini yurtlarından çıkarmış olan
Kureyş’in bu kervanını vurmak istedi ve üç
yüzden fazla arkadaşıyla yola çıktı. Fakat
durumdan haberdar olan Ebu Süfyan, bir
taraftan kervanı kurtarmak için Kureyş’e
haber göndermiş, diğer taraftan da yolunu
değiştirerek kervanı kurtarmıştı. Müşrikler
bin kişilik bir ordu ile yola çıktılar.
Müslümanlar artık kervanla değil Kureyş
cengaverleri ile karşılaşacaklardı. Ashaptan
bir kısmı, “Biz kervanı yakalamak için
çıktık, böyle bir savaşa hazırlıklı değiliz”
diyerek çekingenlik gösteriyorlardı.
Neticede savaşma hususunda ittifat ettiler
ve gerçekten de zafer müslümanların oldu.
7.
Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden
(kervan veya Kureyş ordusundan) birinin
sizin olduğunu vadediyordu; siz de kuvvetsiz
olanın (kervanın) sizin olmasını
istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkı
gerçekleştirmek ve (Kureyş ordusunu yok
ederek) kâfirlerin ardını kesmek istiyordu.
8.
(Bunlar,) günahkârlar istemese de hakkı
gerçekleştirmek ve bâtılı ortadan kaldırmak
içindi.
9.
Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım
istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin
melek ile size yardım edeceğim, diyerek
duanızı kabul buyurdu.
Resulullah (s.a.) kendi arkadaşlarının
azlığını, müşriklerin de çokluğunu görünce,
kıbleye yönelerek iki elin uzattı ve şöyle
dua etti: “Allah’ım! Bana verdiğin sözü
yerine getir. Allah’ım! Bu cemaatı helak
edersen artık yeryüzünde sana ibadet edecek
kimse kalmayacak!” Resulullah(s.a.) bu duayı
devamlı olarak okudu. Allah Teala da onun
duasını kabul ederek bin melek ile yardım
etti. İşte yukarıdaki ayette buna işaret
edilmektedir.
10.
Allah bunu (meleklerle yardımı) sadece müjde
olsun ve onunla kalbiniz yatışsın diye
yapmıştı. Zaten yardım yalnız Allah
tarafındandır. Çünkü Allah mutlak galiptir,
yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
11.
O zaman katından bir güven olmak üzere sizi
hafif bir uykuya daldırıyordu; sizi
temizlemek, şeytanın pisliğini (verdiği
vesveseyi) sizden gidermek, kalplerinizi
birbirine bağlamak ve savaşta sebat ettirmek
için üzerinize gökten bir su (yağmur)
indiriyordu.
Kureyş ordusu daha önce gelip Bedir
kuyusu çevresinde yerleşmişti. İslam
mücahitleri ise susuzdu. Aynı zamanda
tuttukları mevki de çok kumluk olduğundan
serbestçe harekete imkan vermiyordu. Yağan
yağmur hem onların kalbindeki bazı
vesveseleri giderdi, morallerini yükseltti
hem de su ihtiyaçlarını karşıladı. Ayrıca
kumluk bir yer olan savaş alanını
pekiştirerek harekete elverişli bir duruma
getirdi.
12.
Hani Rabbin meleklere: "Muhakkak ben sizinle
beraberim; haydi iman edenlere destek olun;
Ben kâfirlerin yüreğine korku salacağım;
vurun boyunlarına! Vurun onların bütün
parmaklarına! diye vahyediyordu.
13.
Bu söylenenler, onların Allah'a ve Resûlüne
karşı gelmelerinden ötürüdür. Kim Allah ve
Resûlüne karşı gelirse, bilsin ki Allah,
azabı şiddetli olandır.
14.
İşte bu yenilgi size Allah'ın azabı!
Şimdilik onu tadın! Kâfirlere bir de
cehennem ateşinin azabı vardır.
15.
Ey müminler! Toplu halde kâfirlerle
karşılaştığınız zaman onlara arkanızı
dönmeyin. (Korkup kaçmayın).
16.
Tekrar savaşmak için bir tarafa çekilme veya
diğer bölüğe ulaşıp mevzi tutma durumu
dışında, kim öyle bir günde onlara arka
çevirirse muhakkak ki o, Allah'ın gazabını
hak etmiş olarak döner. Onun yeri de
cehennemdir. Orası, varılacak ne kötü
yerdir!
17.
(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat
Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen
atmadın, fakat Allah attı (onu). Ve bunu,
müminleri güzel bir imtihanla denemek için
(yaptı). Şüphesiz Allah işitendir, bilendir.
Kureyş ordusu, müslümanlarla savaşmak
için ilerleyince Resulullah (s.a.) ellerini
kaldırarak: “Alllah’ım! Kureyş, senin
Resulünü yalanlayan kibirli liderleriyle
geldi. Allah’ım! Bana verdiğin sözü yerine
getirmeni diliyorum!” diye dua etti. Ve iki
topluluk karşılaşınca yerden bir avuç toprak
alıp düşmanın yüzlerine serpti. Kureyş
ordusunun gözleri görmez oldu ve sonunda
bozguna uğradılar. İşte bu ayette bu atışa
işaret edilmekte, onu atanın gerçekte Allah
olduğu bildirilmektedir. Çünkü bu bir mucize
idi ve Peygamber, onu atarken kendi adına
değil, Allah adına atmıştı.
18.
Bu böyledir. Şüphesiz Allah, kâfirlerin
tuzağını bozar.
19.
(Ey kâfirler!) Eğer siz fetih istiyorsanız,
işte size fetih geldi! (Yenelim derken
yenildiniz.) Ve eğer (inkardan)
vazgeçerseniz bu sizin için daha iyidir.
Yine (Peygamber'e düşmanlığa) dönerseniz,
biz de (ona) yardıma döneriz. Topluluğunuz
çok bile olsa, sizden hiçbir şeyi savamaz.
Çünkü Allah müminlerle beraberdir.
20.
Ey iman edenler! Allah'a ve Resûlüne itaat
edin, işittiğiniz halde O'ndan yüz
çevirmeyin.
21.
İşitmedikleri halde işittik diyenler gibi
olmayın.
22.
Şüphesiz Allah katında hayvanların en
kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.
23.
Allah onlarda bir hayır görseydi elbette
onlara işittirirdi. Fakat işittirseydi bile
yine onlar yüz çevirerek dönerlerdi.
Bu ayetler, Allah Resulünün sözlerini
işitip de ehemmiyet vermeyen kimselere
ihtardır. Bunlar zahirde işittiklerini
gerçek manada işitmedikleri için söz
anlamayan sağır ve dilsiz hayvanlara
benzetilmişlerdir. Bunlarda hayır istidadı
yoktur. Eğer hayra kabiliyetleri olsaydı,
Allah onlara sözlerinin gerçek manasını
işittirirdi.
24.
Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi
çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun. Ve
bilin ki, Allah kişi ile onun kalbi arasına
girer ve siz mutlaka onun huzurunda
toplanacaksınız.
İnsanlara hayat verecek şey Allah ve
Resulünün emir ve yasaklarıdır. Şüphesiz ki
O’nun her emrinde bir hikmet ve hayat
vardır. Onun için O’ndan gelen her emri
kabullenmek ve yerine getirmek gerekir.
Ayette “Allah kişi ile kalbi arasına girer”
buyuruluyor. Bu durumu tasvirden aciziz.
Ancak başka bir ayette “Biz insana şah
damarından daha yakınız” buyurulmuştur.
Allah insanın kabiliyetine göre kalbini
dilediği tarafa çevirir. Peygamberimiz şöyle
dua ederdi: “Ey kalbleri çeviren Allah!
Benim kalbimi senin dinin üzerinde sabit
kıl!”
25.
Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
içinizden sadece zulmedenlere erişmekle
kalmaz (umuma sirayet ve hepsini perişan
eder). Biliniz ki, Allah'ın azabı
şiddetlidir.
26.
Hatırlayın ki, bir zaman siz yeryüzünde âciz
tanınan az (bir toplum) idiniz; insanların
sizi kapıp götürmesinden korkuyordunuz da
şükredesiniz diye Allah size yer yurt verdi;
yardımıyla sizi destekledi ve size
temizinden rızıklar verdi.
27.
Ey iman edenler! Allah'a ve Peygamber e
hainlik etmeyin; (sonra) bile bile kendi
emanetlerinize hainlik etmiş olursunuz.
Medine’de bir yahudi kabilesi olan
Kurayza oğulları bir savaşta, Peygamber’le
daha önce yapmış oldukları antlaşmayı
bozarak müttefik müşrik ordularına yardım
ettiler. Müşrik Arap orduları çekilip
gittikten sonra Resulullah onların
kalelerini kuşattı. Barış isteklerini de
reddetti. Yalnız seçecekleri bir hakemin
vereceği hükme razı olacağını bildirdi.
Yahudiler’de hakem olarak Sa’d’ı seçtiler.
Sonra da Sa’d’ın vereceği hüküm hakkında bir
fikir edinmek üzere Ebu Lübabe ile konuşmak
istediler. Ebu Lübabe gitti. Sa’d’ın
hükmünün ne olacağını ona sordular. O da
yahudilerin kesileceklerine işaret olarak
boğazını gösterdi. İşte yukarıdaki ayet Ebu
Lübabe’nin bu davranışına işaret ederek onu
kınamaktadır. Bunun üzerine Ebu Lübabe,
kendisini mescidin direğine bağlayıp,
ölünceye, ya da Allah tarafından
affedilinceye kadar yeyip içmeyeceğine dair
yemin etti. Yedi gün sonra bayılıp düştü.
Bunun üzerine affedildiğine dair bir ayet
indi.
28.
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer
imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın
katındadır.
29.
Ey iman edenler! Eğer Allah'tan korkarsanız
O, size iyi ile kötüyü ayırdedecek bir
anlayış verir, suçlarınızı örter ve sizi
bağışlar. Çünkü Allah büyük lütuf sahibidir.
30.
Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları
veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan)
çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı.
Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da
(onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak
kuranların en iyisidir.
31.
Onlara âyetlerimiz okunduğu zaman dediler
ki: "(Evet) işittik, istesek biz de bunun
benzerini elbette söyleyebiliriz. Bu
öncekilerin masallarından başka bir şey
değildir."
32.
Hani (o kâfirler) bir zaman da: Ey Allah'ım!
Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir
gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut
bize elem verici bir azap getir! demişlerdi.
33.
Halbuki sen onların içinde iken Allah,
onlara azap edecek değildir. Ve onlar
mağfiret dilerlerken de Allah onlara azap
edici değildir.
34.
Onlar Mescid-i Haram'ın mütevellîleri
olmadıkları halde (müminleri) oradan geri
çevirirlerken Allah onlara ne diye azap
etmeyecek? Oranın mütevellîleri takvâ
sahiplerinden başkaları değildir. Fakat
onların çoğu bunu bilmez.
35.
Onların Beytullah yanındaki duaları da ıslık
çalmak ve el çırpmaktan başka bir şey
değildir. (Ey kâfirler!) İnkâr etmekte
olduğunuz şeylerden ötürü şimdi azabı tadın!
Rivayet edildiğine göre, müşriklerin bazı
erkek ve kadınları Beytullah’ı çıplak olarak
tavaf ediyorlardı. Tavaf esnasında
parmaklarını birbirine kenetleyip ağızlarına
götürerek ıslık çalıyorlar, bir taraftan da
ellerini çırpıyorlardı. Bu da iddialarına
göre onların duası idi. İşte yukarıdaki ayet
müşriklerin bu durumlarına işaret
etmektedir.
36.
Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını,
(insanları) Allah yolundan alıkoymak için
harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama
sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en
sonunda mağlûp olacaklardır. Kâfirlikte
ısrar edenler ise cehenneme
toplanacaklardır.
Bedir ve daha sonraki savaşlarda
müşrikler bütün servetlerini ortaya koyarak
İslam’ı mağlup etmeye yeltenmişler, fakat
sonunda hepsi perişan olmuşlardır.
37.
(Bu toplama) Allah'ın murdarı temizden
ayıklaması (mümini kâfirden ayırması) ve
bütün murdarların bir kısmını diğer bir
kısmının üstüne koyup hepsini yığarak
cehenneme atması içindir. İşte onlar ziyana
uğrayanların kendileridir.
38.
İnkâr edenlere, (sana düşmanlıktan)
vazgeçerlerse, geçmiş günahlarının
bağışlanacağını söyle. Yok geri dönerlerse
kendilerinden öncekilerin hali gözlerinin
önündedir!
39.
Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen
Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın!
(İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah
onların yaptıklarını çok iyi görür.
40.
Eğer (imandan) yüz çevirirlerse, bilin ki
Allah sizin sahibinizdir. O ne güzel sahip
ve ne güzel yardımcıdır!.
41.
Eğer Allah'a ve hak ile bâtılın ayrıldığı
gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı
gün (Bedir savaşında) kulumuza indirdiğimize
inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak
aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri
Allah'a, Resulüne, onun akrabalarına
yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir.
Allah her şeye hakkıyla kadirdir.
Ayette zikredilen Peygamber’in akrabaları
hakkında alimler ihtilaf etmişlerdir.
Şafii’ye göre Haşim ve Muttalip oğullarıdır;
bir görüşe göre de sadece Haşim oğullarıdır;
diğer bir görüşe göre zekat almaları helal
olmayan akrabalardır, bir başka görüşe göre
ise bütün Kureyş kabilesidir. Savaşta alınan
ganimetler beşe bölünür. Beşte biri ayette
sayılanlara tahsis edilir. Kalan da savaşa
katılan gazilere taksim edilir.
42.
Hatırlayın ki, (Bedir savaşında) siz vâdinin
yakın kenarında (Medine tarafında) idiniz,
onlar da uzak kenarında (Mekke tarafında)
idiler. Kervan da sizden daha aşağıda (deniz
sahilinde) idi. Eğer (savaş için) sözleşmiş
olsaydınız, sözleştiğiniz vakit hususunda
ihtilâfa düşerdiniz. Fakat Allah, gerekli
olan emri yerine getirmesi, helâk olanın
açık bir delille (gözüyle gördükten sonra)
helâk olması, yaşayanın da açık bir delille
yaşaması için (böyle yaptı). Çünkü Allah
hakkıyla işitendir, bilendir.
43.
Hatırla ki, Allah, uykunda sana onları az
gösterdi. Eğer onları sana çok gösterseydi,
elbette çekinecek ve bu iş hakkında
münakaşaya girişecektiniz. Fakat Allah (sizi
bundan) kurtardı. Şüphesiz O, kalplerin
özünü bilir.
44.
Allah, olacak bir işi yerine getirmek için
(savaş alanında) karşılaştığınız zaman
onları sizin gözlerinizde az gösteriyor,
sizi de onların gözlerinde azaltıyordu.
Bütün işler Allah'a döner.
45.
Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile
karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah'ı
çok anın ki başarıya erişesiniz.
Bu ayet-i kerimenin işaretine göre savaş
anlarında daima Allah’a dua etmek gerekir.
Kulları, Allah’ı anmaktan alıkoyacak hiçbir
şey yoktur. Özellikle sıkıntılı anlarda
doğrudan doğruya ona sığınmak gerekir.
46.
Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle
çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da
kuvvetiniz gider. Bir de sabredin. Çünkü
Allah sabredenlerle beraberdir.
Ayette geçen “rih=rüzgar” kelimesi,
kuvvet, yardım ve devlet karşılığında mecaz
olarak kullanılmaktadır.
47.
Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve
(insanları) Allah yolundan alıkoymak için
yurtlarından çıkanlar (kâfirler) gibi
olmayın. Allah onların yaptıklarını
çepeçevre kuşatmıştır.
Bedir Savaşı’ndan önce Şam’dan dönen
ticaret kervanının reisi Ebu Süfyan,
müslümanlardan gelmesi beklenen tehlikeyi
atlatınca Kureyş ordusuna geri dönmeleri
için haber gönderdi, fakat Ebu Cehil,
“Andolsun ki, Bedir’e varıp da orada
şaraplarımızı içmedikçe, cariyeler
karşımızda çalgılar çalıp şarkı söylemedikçe
ve yanımızda bulunan Arapları doyurmadıkça
geri dönmeyeceğiz” dedi. Gerçi Bedir’e
gelmekle bir yiğitlik gösterdiler ama zafer
şarabı yerine ölüm kadehlerini yudumladılar;
cariyeler şarkı söylemek yerine ağlaştılar;
Arapların aç karnını doyuracak yerde, onlar
için acıkmış cehennem çukurlarını
doldurdular. İşte bu ayette Allah Teala
müminlere, onlar gibi olmamayı, takva sahibi
olmayı ve Allah’a dayanıp güvenmeyi
emretmektedir.
48.
Hani şeytan onlara yaptıklarını güzel
gösterdi de: Bugün insanlardan size galip
gelecek kimse yoktur, şüphesiz ben de sizin
yardımcınızım, dedi. Fakat iki ordu
birbirini görünce ardına döndü ve: Ben
sizden uzağım, ben sizin göremediklerinizi
(melekleri) görüyorum, ben Allah'tan
korkuyorum; Allah'ın azabı şiddetlidir,
dedi.
49.
O zaman münafıklarla kalplerinde hastalık
bulunanlar, (sizin için), "Bunları, dinleri
aldatmış" diyorlardı. Halbuki kim Allah'a
dayanırsa, bilsin ki Allah mutlak galiptir,
hikmet sahibidir. (Kendisine güveneni üstün
ve galip kılacak O'dur. Yoksa orduların sayı
ve techizat üstünlüğü değildir).
50.
Melekler yüzlerine ve arkalarına vurarak ve
"Tadın yakıcı cehennem azabını" (diyerek) o
kâfirlerin canlarını alırken onları bir
görseydin!
51.
İşte bu, ellerinizle yaptığınız yüzündendir,
yoksa Allah kullara zulmedici değildir.
52.
(Bunların gidişatı) tıpkı Firavun ailesi ve
onlardan öncekilerin gidişatı gibidir.
(Onlar da) Allah'ın âyetlerini inkâr
etmişlerdi de Allah onları günahları
sebebiyle yakalamıştı. Allah güçlüdür. O'nun
cezası şiddetlidir.
53.
Bu da, bir millet kendilerinde bulunanı
(güzel ahlâk ve meziyetleri) değiştirinceye
kadar Allah'ın onlara verdiği nimeti
değiştirmeyeceğinden dolayıdır. Gerçekten
Allah işitendir, bilendir.
54.
(Evet bunların durumu), Firavun ailesi ve
onlardan öncekilerin durumuna benzer. Onlar
Rablerinin âyetlerini yalanlamışlardı; biz
de onları günahlarından ötürü helâk etmiştik
ve Firavun ailesini (denizde) boğmuştuk.
Hepsi de zalimler idiler.
55.
Allah katında, yürüyen canlıların en kötüsü
kâfir olanlardır. Çünkü onlar iman etmezler.
56.
Onlar, kendileriyle antlaşma yaptığın, sonra
her defasında hiç çekinmeden ahidlerini
bozan kimselerdir.
Bunlar Kurayza oğulları olarak tanınan
yahudi kabilesidir. Peygamber (s.a.)
onlarla, aleyhinde hareket etmemek üzere
antlaşma yaptığı halde müşriklere silah
yardımında bulundular. Sonra, unuttuk,
diyerek özür dilediler. Tekrar antlaşma
yapıldı, yine bozup Hendek savaşında
müşriklerle birleştiler. Nihayet Ka’b b.
Eşref, Mekke’ye giderek müslümanlar
aleyhinde Mekkelilerle ittifak yaptı.
57.
Eğer savaşta onları yakalarsan, ibret
almaları için onlar ile (onlara vereceğin
ceza ile) arkalarında bulunan kimseleri de
dağıt.
58.
(Antlaşma yaptığın) bir kavmin hainlik
yapmasından korkarsan, sen de (onlarla
yaptığın ahdi) aynı şekilde bozduğunu
kendilerine bildir. Çünkü Allah, hainleri
sevmez.
59.
İnkâr edenler yakayı kurtardıklarını
sanmasınlar. Çünkü onlar (bizi) âciz
bırakamazlar.
60.
Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği
kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen
atlar hazırlayın, onunla Allah'ın düşmanını,
sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin
bilmediğiniz, Allah'ın bildiği (düşman)
kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne
harcarsanız size eksiksiz ödenir, siz asla
haksızlığa uğratılmazsınız.
Bu ayette Allah Teala düşmana karşı
kuvvet hazırlamamızı emretmektedir. Bu
kuvvetten maksat, savaşta düşmana üstünlük
sağlayacak her çeşit vasıtadır. Kara, hava
ve deniz kuvvetlerine ait bütün vasıta ve
silahlar, kara ve demir yolları, ekonomik
güç ve savaş tekniği gibi şeyler bu kuvvet
mefhumuna dahildir.
61.
Eğer onlar barışa yanaşırlarsa sen de ona
yanaş ve Allah'a tevekkül et, çünkü O
işitendir, bilendir.
62.
Eğer sana hile yapmak isterlerse, şunu bil
ki, Allah sana kâfidir. O, seni yardımıyla
ve müminlerle destekleyendir.
63.
Ve (Allah), onların kalplerini
birleştirmiştir. Sen yeryüzünde bulunan her
şeyi verseydin, yine onların gönüllerini
birleştiremezdin, fakat Allah onların
aralarını bulup kaynaştırdı. Çünkü O, mutlak
galiptir, hikmet sahibidir.
Medineli Evs ve Hazrec kabileleri
arasında sonu gelmeyen müthiş bir düşmanlık
vardı. Aralarında kanlı savaşlar olmuş ve
her iki tarafın ileri gelenlerinden birçoğu
ölmüştü. Uzun zaman birbirlerinden intikam
almak için uğraştılar. Allah onları İslam
ile şereflendirince intikam alma duygusunu
da onlardan kaldırdı, birleştiler,
kucaklaştılar ve kaynaştılar. İşte
yukarıdaki ayette bu ve benzeri kaynaşmalara
işaret edilmektedir.
64.
Ey Peygamber! Sana ve sana uyan müminlere
Allah yeter.
65.
Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et.
Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa,
iki yüze (kâfire) galip gelirler. Eğer
sizden yüz kişi olursa, kâfir olanlardan bin
kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan
bir topluluktur.
66.
Şimdi Allah, yükünüzü hafifletti; sizde
zayıflık olduğunu bildi. O halde sizden
sabırlı yüz kişi bulunursa, (onlardan)
ikiyüz kişiye galip gelir. Ve eğer sizden
bin kişi olursa, Allah'ın izniyle (onlardan)
ikibin kişiye galip gelirler. Allah
sabredenlerle beraberdir.
İlk zamanlarda müslümanların sayısı azdı,
bir kişi on kişiye karşı savaşmak
mecburiyetinde idi. Sayıları çoğalınca Allah
Teala yüklerini hafifletti, bir müslümanın
iki kafire karşı savaşması emrolundu ve
sabır gösterdikleri takdirde galibiyetin
kendileri için olacağı ifade edildi.
Bedir savaşında müslümanlar 70
kafiri esir almışlardı. Resulullah (s.a.) bu
esirler hakkında ne gibi bir işlem
yapılacağına dair arkadaşları ile görüştü.
Neticede fidye alınarak serbest
bırakılmalarına karar verildi. Bunun üzerine
aşağıdaki ayet nazil oldu.
67.
Yeryüzünde ağır basıncaya (küfrün belini
kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esirleri
bulunması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını
istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için)
ahireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet
sahibidir.
Savaşın hedefi zaferdir. Fidye karşılığı
geri vermek maksadıyla düşman askerlerini
esir almaya çalışmak zaferi olumsuz yönde
etkileyecekse bununla meşgul olmamak
gerekir.
68.
Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm
olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size
mutlaka büyük bir azap dokunurdu.
Tefsircilere göre, ayette geçen ve hüküm
manasına gelen “kitab” dan maksat, ictihadda
hata eden müctehide azap edilmeyeceği
hükmüdür.
69.
Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve
temiz olarak yeyin. Ve Allah'tan korkun.
Şüphesiz ki Allah bağışlayan, merhamet
edendir.
70.
Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki:
Eğer Allah kalplerinizde hayır olduğunu
bilirse, sizden alınandan (fidyeden) daha
hayırlısını size verir ve sizi bağışlar.
Çünkü Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Rivayete göre bu ayet, Hz. Peygamber’in
(sav)
amcası olup Bedir savaşından sonra müşrik
esirler arasında bulunan Abbas hakkında
inmiştir.
Hz. Peygamber
(sav), Abbas’a hem kendisi,
hem de iki kardeşinin çocukları olan Akil ve
Nevfel için fidye teklif etmiş; Abbas ise,
fakir olduğunu söylemiş ve “Ömrüm boyunca
Kureyş’e el açıp dileneyim mi?” demişti.
Hz.Peygamber
(sav), “Bedir savaşına
katılırken Ümmü Fazıl’a emanet ettiğin
altınlara ne demeli?” deyince Abbas, Hz.
Peygamber’in bunu bilmesine hayret etmiş ve
Resulullah’ın Peygamberliğini tasdik
etmişti.
71.
Eğer sana hainlik etmek isterlerse (üzülme,
çünkü) daha önce Allah'a da hainlik
etmişlerdi de Allah onlara karşı sana imkân
ve kudret vermişti. Allah bilendir, hikmet
sahibidir.
72.
İman edip de hicret edenler, Allah yolunda
mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve
(muhacirleri) barındırıp yardım edenler var
ya, işte onların bir kısmı diğer bir
kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret
etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye
kadar size onların mirasından hiçbir pay
yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden
yardım isterlerse, sizinle aralarında
sözleşme bulunan bir kavim aleyhine
olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek
üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı
hakkıyla görmektedir.
Bu ayete göre muhacirler ve ensar, akraba
olmadıkları halde birbirlerine varis
olurlardı. Daha sonra sadece akraba
olanların birbirlerine varis olabileceğini
bildiren 75. Ayet inince, bazı tefsircilere
göre bu ayetin hükmü kaldırılmış oldu.
73.
Kâfir olanlar da birbirlerinin
yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah'ın
emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde
bir fitne ve büyük bir fesat olur.
74.
İman edip de Allah yolunda hicret ve cihad
edenler, (muhacirleri) barındıran ve yardım
edenler var ya, işte gerçek müminler
onlardır. Onlar için mağfiret ve bol rızık
vardır.
75.
Sonradan iman eden ve hicret edip de sizinle
beraber cihad edenler de sizdendir. Allah'ın
kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine
(vâris olmağa) daha uygundur. Şüphesiz ki
Allah her şeyi bilendir.
Dolayısıyla kimin kime varis olacağını O
daha iyi bilir. Bu ayet inince nesep yolu
ile akraba olmayanlar birbirlerine varis
olamadılar.

Adı:
Bu sure, "Enfal" (Ganimetler) adını birinci
ayetten almaktadır. Enfâl, ziyade
manasına gelen "nefl" kelimesinin çoğuludur.
İslâm dinini savunmak için yapılan
savaşlarda elde edilen sevaba ek olarak
alınan ganimet malına da "nefl" denilmiştir.
Sûrenin birinci âyetinde savaştan elde
edilen ganimetlerin Allah ve Resûlüne ait
olduğu ifade edildiği için sûreye bu ad
verilmiştir.
Nüzul Zamanı:
Sure, H.2. yılda İslâm ile küfür arasındaki
ilk savaştan (Bedir savaşından) sonra nazil
olmuştur. Sure savaşın ayrıntılı ve kapsamlı
bir özetini verdiğine göre, tüm surenin bir
defada ve aynı zamanda indirilmiş olması
muhtemeldir. Fakat savaş sonucu ortaya çıkan
problemlerle ilgili bazı ayetler sonradan
indirilmiş ve bir bütün oluşturmak üzere
diğer ayetler arasında gerekli yerlere
konulmuş da olabilir. Her halukârda, surenin
herhangi bir yerinde, bu surenin birkaç
bölümden oluşan bir derleme olduğunu
gösteren hiç bir işaret yoktur.
Tarihsel Arkaplan:
Sureyi incelemeye geçmeden önce Bedir
savaşına yol açan olaylara bir göz atmakta
fayda vardır.
Peygamberliğin Mekke'de geçen ilk on küsur
yılında, davet; sebat ve dayanıklılık
hususundaki başarısını ispat etmişti. Bu
başarı iki noktaya dayanıyordu. Birincisi en
üstün karakter özelliklerine sahip olan Hz.
Peygamber (s.a) görevini hikmet, hoşgörü ve
şevkle yapıyordu. Davranışlarıyla, bu
hareketi başarılı bir sona ulaştıracağını ve
böylece, bu yolda her tür tehlike ve engeli
karşılamağa hazır olduğunu göstermişti.
İkincisi, davetin kendisi de o denli
etkileliyiciydi ki, kaçınılmaz bir şekilde
insanların zihinlerini ve gönüllerini
kendisine çekiyordu. Öyle ki cahiliye,
hurafe ve ön yargılardan oluşmuş tüm
engeller onun gelişmesini önleyemiyordu.
İşte bu nedenle, bu "hareket"i önceleri
küçümseyen "cahiliye" Arapları, Hz.
Peygamber'in (s.a) Mekke döneminin
sonlarında aynı "hareket"i büyük bir tehlike
olarak kabul etmeye başlamış ve sahip
oldukları tüm güçlerle onu ezmeye
çalışmışlardır. Fakat yukarıda değinilen
gücüne rağmen hareket, zafere ulaşmasını
sağlayacak bazı niteliklerden hâlâ yoksundu:
Birincisi, hareketin çevresine sadece
inanmakla kalmayıp kendilerini tamamen onun
başarı ve zaferine adayan yeteri sayıda
taraftar toplandığı henüz ispatlanmamıştı.
Bunlar o denli kendilerini davaya
adamışlardı ki, tüm enerji ve çabalarını
harcamaya, hatta en yakın akrabaları bile
olsa tüm dünyaya karşı davalarını savunmak
için savaş açmaya ve bu uğurda canlarını
fedaya etmeye hazırdılar. Müslümanların,
Mekkeli Kureyşliler elinde en şiddetli
işkencelere maruz kaldıkları ve
imanlarındaki sebatlarını ve İslâm'a olan
bağlılıklarını ispat ettikleri doğrudur.
Fakat İslam'ın çevresinde, o idealden başka
bir şeyi önemsemeyen ve hayatlarını onun
yolunda feda eden bir insan grubu
toplandığını gösterilebilmesi için başka
denemelere de ihtiyaç vardı.
İkincisi, gerçi İslam'ın sesi tüm ülkeye
yayılmıştı, ama onun etkisi ve topladığı
güç, sadece belirli bir bölge ile sınırlı
kalmıştı. İslam eski "cahiliye" düzeni ile
şiddetli bir çatışmaya girecek kadar yeterli
bir güce henüz ulaşamamıştı.
Üçüncüsü, İslam'ın henüz kendi yurdu yoktu
ve gücünü yoğunlaştırıp, ileriki hareketler
için bir dayanak olarak kullanabileceği bir
toprağa henüz sahip değildi. Çünkü
Müslümanlar ülkenin her tarafında dağınık
bir haldeydi ve kendilerini yurtlarından
söküp çıkarmak isteyen kana susamış
düşmanlarıyla, kafirlerle içiçe
yaşıyorlardı.
Dördüncüsü, Müslümanlar henüz İslam'a dayalı
hayat tarzının bereket ve lutuflarını
pratikte gösterebilecek bir fırsat ele
geçirmemişlerdi. Ne bir İslam kültürü, ne
bir İslam ekonomisi sosyal ve siyasal
sistemi, ne de onlara yol gösterecek savaş
ve barış ilkeleri vardı. Bu nedenle
Müslümanar, tüm hayat tarzlarının dayanağını
teşkil edecek bu ahlakî ilkeleri ortaya
koyma fırsatı bulamamışlardı. Müslümanların
bir toplum olarak davalarını tebliğde samimi
oldukları da bir deneme ile henüz ortaya
konmamıştı.
Allah bu eksiklikleri doldurmak için fırsat
yarattı.
Hz. Peygamber'in (s.a) Mekke'de geçirdiği
son dört yıl boyunca İslam'ın sesi Yesrib'de
(Medine'de) etkisini hissettiriyor ve
Yesribliler, çeşitli nedenlerle diğer Arap
kabilelerinden daha hızlı ve hazır bir
şekilde daveti kabul ediyorlardı. Hatta
Peygamberliğin onikinci yılında, hac
mevsiminde 75 kişilik bir heyet gecenin
karanlığında Hz. Peygamber (s.a) ile
buluştu. Bu insanlar sadece iman etmekle
kalmadılar, aynı zamanda ona ve
taraftarlarına bir yurt, yuva vermeyi teklif
ettiler. Hz. Peygamber de (s.a) Allah'ın
lutfettiği bu çığır-açan fırsatı
değerlendirdi.
Yesribliler bu teklifin ciddiyetini
biliyorlardı ve bunun sadece bir mülteciye
sığınma hakkı vermek anlamında olmadığını,
fakat lider ve başkanları olması için
Allah'ın Rasûlü'nü davet etmek demek
olduğunun da farkındaydılar. Aynı şeklide
muhacirlerle birlikte, kendilerinin de
katılacağı düzenli bir toplum oluşturmak
üzere davet ettiklerini de biliyorlardı. O
halde Yesriblilerin yaptığı teklif,Yesrib'i
"İslam Şehri" yapmaktı. Bunun üzerine Hz.
Peygamber (s.a) onların davetini kabul etti
ve Yesrib'i Arabistan'da ilk "İslam Şehri"
yaptı.
Yesribliler bu teklifin ne anlama geldiğini
de biliyorlardı. Bu teklif aslında, tüm
Arabistan'a savaş ilanı ve kendilerine
ekonomik ve sosyal boykot uygulanmasına da
bir çağrıda bulunmak demekti. Ve Yesribli "Ensar"
Akabe'de Hz. Peygamber'e (s.a) biat
ettiklerinde, bunun sonuçlarının da
farkındaydılar. Biat sırasında Yesribli
delegelerin en genci olan Esad bin Zürare
(r.a) ayağı kalktı ve şöyle dedi: "Ey
Yesribliler! Beni dinleyin ve meseleyi
etraflıca düşünün. Biz onu Allah'ın Rasûlü
olarak kabul edip geldik, ama tüm
Arabistan'ın düşmanlığını üzerimize
çekeceğimizi de bilmeliyiz. Çünkü onu
Yesrib'e götürdüğümüzde bize saldıracak ve
çocuklarımız kılıçtan geçirilecek. Bu
nedenle, eğer bunu karşılamaya cesaretiniz
varsa ona biat edin. O zaman Allah size onun
mukafatını verir. Ama sizin kendi canınızı
ondan ve getirdiği mesajdan daha çok
seviyorsanız, bu meseleyi burada bırakın ve
açıktan açığa özür beyan edin. Çünkü Allah
şu anda özürlerinizi kabul eder."
Heyetten Abbas bin Ubade bin Nadle, aynı
noktaları vurguladı:
"Bu şahsa yaptığınız bağlılık yemininin ne
ifade ettiğini biliyor musunuz?" ("Evet,
biliyoruz" sesleri) . "Siz ona biat etmekle
tüm dünyaya savaş ilan ediyorsunuz. Artık
hayatlarınız ve mallarınız için her tür
muhtemel tehlike gündemdedir. Bu nedenle iyi
düşünün. Eğer, zihninizden o zaman onu
düşmanlarına teslim etmek gibi bir düşünce
geçiyorsa, onu şimdi yalnız bırakmak daha
iyidir. Çünkü böyle bir davranış size bu
dünyada da ahirette de utanç ve zillet
getirecektir. Diğer taraftan eğer bu davetin
neden olacağı tüm sonuçlara göğüs
gereceğinize samimiyetle inanıyorsanız, o
zaman en hayırlısı ona biat etmenizdir.
Çünkü Allah'a andolsun ki bu size bu dünyada
da, ahirette de hayır getirecektir."
Bunun üzerine heyettekilerin hepsi bir
ağızdan bağırdılar. "Bütün servetimizi,
akrabalarımızı ve ailemizi onun uğrunda feda
etmeye hazırız."
İşte "İkinci Akabe Biatı" diye bilinen
meşhur bağlılık yemini bu zaman yapıldı.
Diğer taraftan Mekkeliler de kendi
açılarından bunun ne anlama geldiğinin
farkındaydılar. Çok iyi tanıdıkları Hz.
Muhammed'in (s.a) sahip olduğu büyük
şahsiyeti, olağanüstü yetenekleriyle bu
anlaşma sonucunda büyük bir destek
kazanacağının farkına vardılar. Çünkü bu,
Rasulullah'a (s.a) olan bağlılık ve
sebatları denenmiş olan Müminlerin Hz.
Peygamber'in (s.a) liderlik ve rehberliğinde
disiplinli bir toplum halinde birleşip
bütünleşmelerine yardım edecekti. Ve
kafirler bunun, kendi eski hayat tarzları
için ölüm anlamına geldiğini de
biliyorlardı. Hayatlarını kazandıkları tek
ve en önemli kaynak olan ticaret için de
Medine'nin ne denli stratejik bir öneme
sahip olduğunun da farkındaydılar.
Medine'nin coğrafi konumu, Müslümanların,
Yemen'le Suriye arasındaki ticaret yolunu
kesmelerini ve böylece onların ve diğer
putperest kabilelerin ekonomilerini kökten
sarsmalarını mümkün kılacak nitelikteydi.
Taif ve diğer bölgeler hariç sadece
Mekkelilerin bu yol üzerinden yaptığı
ticaretin değeri yılda ikiyüz bin dinar
tutuyordu.
Kureyşliler Akabe Biatı'nın ifade ettiği
anlamdan haberdar oldukları için, o gece bu
bağlılık yeminini haber aldıklarında büyük
bir rahatsızlık duydular. İlk önce
Medinelileri kendi taraflarına çekmeye
çalıştılar. Fakat Müslümanların küçük
gruplar halinde Medine'ye hicret ettiklerini
görünce, Hz. Peygamber'in de (s.a) bir
müddet sonra hicret edeceğini anladılar.
Bundan sonra, bu büyük tehlikeyi engellemek
için kesin bir tavır almak için
hazırlandılar.
Hz. Peygamber'in (s.a) hicretinden birkaç
gün önce Kureyşliler meseleyi görüşmek üzere
bir toplantı yaptılar. Bir müddet
tartıştıktan sonra, Hz. Peygamber'in (s.a)
hayatına son vermek üzere Beni Haşim hariç
Kureyş'in her kabilesinden bir kişi
seçilmesine karar verdiler. Bunun amacı Hz.
Peygamber'in (s.a) ailesinin diğer Kureyş
kabilelerinin tümü ile savaşmasını
zorlaştırmak ve onları, Hz. Peygamber'in
(s.a) öldürülmesine karşılık intikam almak
yerine, kan-diyeti almayı kabul etmeye
zorlamaktı. Fakat Allah'ın bir lütfu sonucu
Hz. Peygamber'in (s.a) hayatını hedef alan
tuzak, onun takdir edilecek basireti ve
Allah'a duyduğu tam güven sayesinde
başarısızlıkla sonuçlandı ve Hz. Peygamber
(s.a) sağ salim Medine'ye ulaştı. Onun
hicret etmesini engelleyemeyince, Medine'ye
ulaştığından beri Hz. Peygamber'e (s.a) kin
besleyen Abdullah b. Ubey'den faydalanmayı
düşündüler.
HARİTA -III-
Kureyş ticaret yolları.
Abdullah, Medine'nin ileri gelen
liderlerindendi ve halkı onu kral yapmaya
karar vermişti. Fakat Evs ve Hazreç'in
çoğunluğu müslüman olup, Hz. Peygamber'i
(s.a) lider, rehber ve başkanları olarak
kabul edince, onun kral olma konusundaki tüm
ümitleri suya düştü. Bu nedenle Kureyşliler
ona şöyle bir mektup yazdılar: "Siz bizim
düşmanımıza sığınma hakkı tanıdığınız için,
açıkça söylüyoruz ki, ya onunla kendiniz
savaşır veya onu şehrinizden sürgün
edersiniz ya da Allah'a andolsun ki
şehrinize saldırır, erkeklerinizi öldürür ve
kadınlarınızı cariye ediniriz." Bu mektup
Abdullah b. Ubey'in kıskançlık duygularını
alevlendirdi ve bazı tuzaklar kurmaya
niyetlendi. Fakat Hz. Peygamber (s.a) tam
zamanında gerekli önlemleri aldı ve onun
düzenleri bozuldu.
Kureyşliler tehdit için bir fırsat daha
buldular. Medine'nin ileri gelenlerinden
biri olan Sa'd b. Muaz, Umre için Mekke'ye
gittiğinde, Ebu Cehil, Kabe'nin önünde onun
yolunu kesti ve şöyle dedi: "Siz bizim
dinimizi reddedenlere sığınma hakkı vermiş
ve onlara yardım etmişken, senin huzur
içinde umre yapmana izin vereceğimizi mi
sanıyorsun? Eğer Umeyye b. Halef'in misafiri
olmasaydın, buradan canlı çıkamazdın." Sa'd:
"Allah'a andolsun, eğer beni bundan
alıkoyarsan ben de senden daha kötü bir
intikam alırım ve senin Medine'den geçen
yolunu keserim." cevabını verdi. Bu olay,
Mekke'lilerin, Müslümanları Kabe'ye hac
ziyareti yapmaktan alıkoyacakları,
Medinelilerin ise buna karşılık Suriye
ticaret yolunu İslam düşmanlarına
kapatacakarı konusunda bir ilâna neden oldu.
Gerçekte Müslümanların, çıkarları bu ticaret
yoluna bağlı olan Kureyşlileri ve diğer
kabileleri, İslam'a karşı düşmanca
tavırlarını tekrar gözden geçirmeye zorlamak
için bu yolu dikkatli bir gözetim altında
tutmaktan başka seçenekleri yoktu. İşte bu
nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu probleme çok
büyük önem vermiştir. Yeni kurulan İslam
toplumunu organize etmek için gerekli ilk
düzenlemeleri ve komşu Yahudi
topluluklarıyla barış anlaşmaları yaptıktan
sonra, bu bağlamda iki önlem almıştır.
Birincisi, Kızıl Deniz'le bu ticaret yolu
arasında yaşayan kabilelerle anlaşma yapıp
onları müslümanlarla tarafsızlık (neutrality)
anlaşması imzalamaya ikna etmek üzere
görüşmeler yaptı. Bu görüşmelerde başarılı
oldu ve sahildeki dağlık bölgenin en önemli
kabilelerinden bir olan Cuheyne ile
tarafsızlık anlaşması yaptı. Daha sonra,
Hicretin birinci yılının sonunda, Yenbu ve
Zu'l-Uşayra'ya yakın bir yerde yaşayan Beni
Demre kabilesi ile savunma anlaşması yaptı.
H. 2. yılda Beni Müdlic de, Beni Demre'nin
komşuları olduğundan bu anlaşmaya dahil
oldu. Daha sonra Müslümanların yürüttüğü
tebliğ hareketinin sonucu bu kabilelerden
bir çoğu İslam'ı kabul etti.
HARİTA -IV-
Bedir üzerinden Mekke-Suriye ve ayrıca
Medine-Bedir kervan yolları.
İkincisi, Hz. Peygamber (s.a) Kureyşlilere
bir uyarı olsun diye bu yola arka arkaya
kendi adamlarından oluşan küçük gruplar
gönderdi ve bazılarında kendisi de bulundu.
Hicret'in birinci yılında bu yola dört sefer
yapıldı: Hz. Hamza'nın liderliğindeki sefer,
Ubade b. Haris'in ve Sa'd b. Ebi Vakkas'ın
liderliğindeki seferler ve Hz. Peygamber'in
(s.a) liderliğindeki Ebva Seferi. İkinci
yılın ilk ayında aynı ticaret yoluna iki
akın daha düzenlendi. Bunlar da Buvat
gazvesi ve Zu'l-Uşayra gazvesi diye
bilinirler. Tüm bu gazve ve akınlar hakkında
önemli olan iki nokta dikkate değer:
Birincisi, bu akınlardan hiçbirinde ne kan
dökülmüş, ne de bir kervan yağmalanmıştır.
Bu da, bu akınların asıl amacının
Kureyşlilere rüzgarın hangi yönde estiğini
göstermek olduğunu açığa çıkarmak olmuştur.
İkincisi, bu akınlardan hiç birine Hz.
Peygamber (s.a) hiçbir Medineliyi
göndermedi. Bütün akın grupları sadece
muhacirlerden oluyordu. Böylece çatışma
Kureyşliler arasında kalacak ve başka
kabilelerin girmesiyle daha da
yayılmayacaktı. Diğer taraftan, Mekke'deki
Kureyşliler bu çatışmaya başkalarını da
sokmaya çalışıyorlardı. Medine'ye akın
birlikleri gönderdiklerinde insanları talan
etmekten çekinmiyorlardı. Mesela, Kurz b.
Cabir el Fihri liderliğindeki grup, gerçek
niyetlerinin ne olduğunu gösterecek şekilde
şehrin hemen dışında Medinelilerin
sığırlarını talan edip ele geçirdiler.
İşte H. 2. yılında Şaban ayında (M.S. Şubat
veya Mart 632) sadece otuz kırk kişinin
koruyuculuğunda 50.000 dinar veya daha fazla
değerinde mal taşıyan Kureyş ticaret
kervanının Suriye'den Mekke'ye giderken
Medine'den kolayca saldırılabilecek bir
bölgeye geldiğinde durum böyleydi. Kervan
binlerce liralık ticari mal taşıdığı ve çok
iyi korunmadığı için, kervanın lideri Ebu
Süfyan, doğal olarak ve daha önceki
deneyiminin de etkisiyle müslümanların bir
saldırı düzenlemesinden korktu. Bu nedenle,
tehlikeli bölgeye girer girmez, çılgın
görünüşüyle yardım çağrısında bulunması için
bir sürücüyü Mekke'ye gönderdi. Sürücü
Mekke'ye geldiğinde, eski bir Arap
geleneğine uyarak, devesinin kulaklarını
yırttı, burnunu kesti ve devesine ters
bindi. Daha sonra gömleğini önden ve arkadan
yırtarak tüm sesiyle bağırdı: "Ey
Kureyşliler! Ebu Süfyan yönetiminde
Suriye'den gelen kervanımızı korumak için
yardım gönderin, çünkü Muhammed ve adamları
onun peşinde. Aksi takdirde mallarınıza
kavuşacağınızı sanmam. Koşun, yardıma koşun!
"Bu tüm Mekke'de heyecan ve kızgınlık
yarattı ve Kureyş'in bütün ileri gelenleri;
savaşa hazırlandılar. 600 silahlı asker ve
100 süvarinden oluşan bir ordu, büyük bir
coşku ve gösterişle savaş için yola çıktı.
Amaçları sadece kervanı kurtarmak değil,
aynı zamanda Medine'de güçlenen
müslümanların bu yeni tehdidine toptan bir
son vermekti. Ticaret yolunu gelecekte
tamamen güvenilir bir hale getirmek için, bu
yükselen gücü kırmak ve çevredeki kabileleri
korkutup sindirmek istiyorlardı.
Etrafta olan olaylardan ve çevrenin
durumundan her zaman haberdar olan Hz.
Peygamber (s.a) karar verme zamanının ve
cesurca bir adım atma anının geldiğini
hissediyordu. Bu an kullanılmazsa İslami
hareket ebeddiyen sona erebilir ve tekrar
dirilmesine hiç bir şans kalmayabilirdi.
Çünkü eğer Kureyşliler Medine'ye saldırırsa,
şans müslümanların aleyhine olurdu. İslam
toplumu hala tehlike ve sarsıntı içindeydi.
Çünkü Muhacirler, Medine'de kaldıkları bu
kısa süre içinde (iki yıldan az) henüz
ekonomik durumlarını düzeltmemişlerdi. Ensar
henüz denenmemişti ve komşu Yahudi
topluluklar da düşmanca bir tutum içindeydi.
Yanısıra Medine'nin içinde güçlü bir müşrik
ve münafık grubu vardı. Bunun da ötesinde
komşu kabileler Kureyş korkusuyla yaşıyorlar
ve onlara dini açıdan yakınlık duyuyorlardı.
Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) bu muhtemel
saldırı sonuçlarının müslümanların lehine
olmayacağını hissediyordu.
İkinci ihtimal ise, Kureyşlilerin Medine'ye
saldırmayıp sadece bir kuvvet gösterisi ile
kervanlarını sağ salim kurtarmaya
çalışmalarıydı. Bu durumda da, eğer
müslümanlar hareketsiz kalırsa bu onların
şöhretini kötü yönde etkileyecekti. Bu
çatışmada müslümanların göstereceği bir
zayıf tutum, diğer Arapları da cesarete
geçirecek ve ülkede müslümanların hayatını
çok güvensiz bir konuma sokacaktı. Kureyş'in
örnek olmasıyla, çevre kabileler onlara
düşmanlık yapacak, Medineli Yahudi, müşrik
ve münafıklar da apaçık müslümanlara
başkaldıracak ve sadece can, mal ve haysiyet
güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmayacak,
aynı zamanda onların Medine'de yaşamasını
bile zorlaştıracaktı.
Müslümanlar, hayatlarını, mal ve şereflerini
korumak için düşmanlarının kalplerine korku
da salamayacaklardı. Durumun dikkatle
incelenmesi, Hz. Peygamber'i (s.a) bu
kararlı adımı atmaya ve toplayabildiği güçle
savaşa gitmeye yöneltti. Çünkü ancak bu
şekilde İslam toplumunun yaşamaya hakkı veya
yok olmaya mahkum olup olmadığı gösterilmiş
olacaktı.
Hz. Peygamber (s.a) bu büyük kararı
verdiğinde, tüm Ensar ve Muhacirleri topladı
ve hiç bir şeyi gizlemeksizin tüm meseleyi
onlara anlattı: "Allah size iki şeyden
biriyle karşılaşmayı vaddetti; kuzeyden
gelen kervan veya güneyden gelen Kureyş
ordusu. Hangisine saldırmak istiyorsunuz?"
Oradakilerin çoğu kervana saldırmak
istediklerini söylediler. Fakat başka bir
noktayı gözönünde bulunduran Hz. Peygamber
(s.a) sorusunu tekrarladı. Bunun üzerine
Muhacirlerden Mikdad b. Amr ayağa kalktı ve
şöyle dedi:
HARİTA -V-
Bedir Savaşı'nda cephelerin durumu.
"Ey Allah'ın Resûlü, Allah'ın sana emrettiği
yöne git, nereye gidersen biz seninle
beraber geliriz. Biz İsrailoğulları gibi:
"Git ve Rabbinle birlikte savaş, biz sizi
burada bekliyoruz," demeyiz. Bilakis: "Git
ve Rabbinle birlikte savaş; biz de son
nefesimize dek sizin yanınızda savaşacağız"
deriz. "Peygamber (s.a) yine bir karara
vardığını belirtmedi ve henüz İslam uğrunda
hiçbir savaşta rol almayan Ensar'dan bir
cevap bekledi. Bu onların İslam uğrunda
savaşmaya hazır olduklarını ispat edecekleri
ilk fırsat olduğundan Hz. Peygamber (s.a)
direkt olarak onlara hitap etmeksizin üç kez
tekrarladı. Bunun üzerine Ensar'dan Sa'd b.
Mu'az ayağa kalktı ve: "Galiba bu soruyu
bize soruyorsun" dedi. Hz. Peygamber (s.a)
"Evet" deyince Sa'd şu cevabı verdi: "Biz
sana inandık, senin getirdiğin şeyin hak
olduğunu tasdik ettik ve seni dinlemek ve
sana itaat etmek üzere kesin söz verdik. Bu
nedenle, Ey Allah'ın Resulü neyi dilersen
onu yap. Seni Hak'la gönderen Allah'a
andolsun ki seni deniz kıyısına kadar takip
etmeye hazırız. Eğer denize girersen biz de
seninle birlikte gireriz. Seni temin ederiz
ki, hiç birimiz geride kalmaz ve seni
terketmez. Bizi yarın savaş alanına götürsen
de seninle birlikte savaşa gitmekte hiç
birimiz tereddüt etmeyiz. Savaşta sebat
edeceğiz ve hayatımızı orada feda edeceğiz.
Ümit ederiz ki, bizim bu davranışımız
Allah'ın rahmetiyle senin kalbini
ferahlatır. Bu nedenle, Allah'ın lütfuna
güvenerek bizi savaş alanına götür."
Bu konuşmalardan sonra, kervana doğru değil,
Kureyş ordusuna doğru yürünülmesine karar
verildi. Fakat bu kararın çok sıradan bir
özelliğe sahip olduğuna dikkat edilmelidir.
Çünkü savaş alanına giden askerlerin sayısı
üçyüzden biraz fazlaydı. (86 Muhacir, 61
Evs'li 170 Hazreç'li) Bu küçük ordunun
silahları azdı ve savaş için teçhizatları
yoktu. Sadece birkaç tanesinin atı vardı ve
diğerleri sahip oldukları toplam 70 deveye
sırayla üçer dörder binmek zorundaydılar.
Her şeyin ötesinde savaş için yeterli
silahları yoktu. Sadece 60 kişinin zırhı
vardı. Bu nedenle hayatlarını İslam uğruna
feda etmeye hazır olanlar hariç, savaşa
katılanların çoğu bile bile ölüme
gidiyormuşçasına korku ile dolmuşlardı.
Olaylara kişisel çıkarları açısından
bakanlar da vardı. İslam'ı kabul etmiş
olmalarına rağmen, bu imanın kendilerinden
canlarını ve mallarını feda etmelerini
isteyebileceğini idrak edemiyorlardı. İşte
bunlar, bu seferin dini heyecandan
kaynaklanan akılsızca bir savaş olduğunu
düşünüyorlardı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) ve
gerçek müminler hayati risk taşıyan bu
kritik anın önemini kavramışlardı.
Bu nedenle Allah'a dayanarak dosdoğru Kureyş
ordusunun geldiği güney batıya yöneldiler.
Bu onların başlangıçtan beri kervanı
yağmalamak için değil, Kureyş ordusu ile
savaşmak üzere yola çıktıklarını
göstermektedir. Çünkü eğer kervanı
yağmalamayı düşünmüş olsalardı, güney-batı
yönüne değil kuzey-batı yönünü tutarlardı.
İki ordu Ramazan'ın on yedinci günü Bedir'de
karşılaştılar. İki ordu karşı karşıya
geldiğinde ve Hz. Peygamber (s.a) Kureyş
ordusunun müslümanlarının üç katı olduğunu
ve daha iyi silahlandığını gördüğü zaman,
ellerini yukarı kaldırdı ve büyük bir tevazu
ile şu duayı yaptı: "Allah'ım! İşte
Kureyşliler savaş teçhizatlarıyla
övünüyorlar, senin Rasulü'nün yalancı
olduğunu ispatlamaya gelmişler. Allah'ım!
Bana vahyettiğin yardımı gönder. Allah'ım!
Eğer senin kullarından oluşan bu küçük ordu
helâk olursa, o zaman yeryüzünde sana ibadet
edecek kimse kalmayacak."
Savaşta Mekkeli muhacirler en ağır imtihana
tabi tutuldular. Çünkü yakın akrabalarına
karşı savaşmak kendi babalarını, oğullarını
dayı ve amcalarını kılıçtan geçirmek
zorundaydılar. Sadece Hakkı samimiyetle
kabul etmiş ve bâtılla tüm bağlarını
koparmış olanlar böyle zor bir imtihandan
başarıyla çıkabilirdi. Diğer taraftan
Ensar'ın tabi tutulduğu imtihan da kolay
değildi. Ensar o zamana dek, müslümanlara
sağınma hakkı tanıyarak Kureyşlileri ve
müttefiklerini sadece dışlamakla
kalmışlardı. Fakat şimdi, ilk defa, onlarla
savaşacaklar ve uzun sürecek bir savaşın
tohumlarını atacaklardı. Bu da büyük bir
imtihandı, çünkü birkaç bin kişilik nüfusa
sahip bir şehrin tüm Arabistan'a karşı
savaşın yükünü taşıyacağı anlamına
geliyordu. Şu da açık bir gerçek ki, sadece
kişisel çıkarlarını feda edecek kadar
İslam'a bağlı olanlar bu cesurca adımı
atabilirlerdi.
Böylece Allah, Muhacirlerin ve Ensar'ın
kendilerini feda etmelerini, samimi imanları
nedeniyle kabul etti ve onları yardımı ile
mükafatlandırdı. Kibirli, iyi silahlanmış
Kureyş ordusu, İslam'ın bu silahsız erleri
tarafından yenilgiye uğratıldı. Onlardan 70
kişi öldürüldü, 70 kişi de esir alındı.
Ayrıca bu öldürülenlerin içinde İslam'a en
büyük düşmanlıklar yapan Kureyş liderleri de
vardı. Bu büyük zaferin, İslam'ı kendi
adıyla anılan bir güç haline getirmesinde
şaşılacak bir şey yoktur. Batılı bir
araştırmacı, Bedir savaşından önce İslam'ın
sadece bir din ve bir devlet olduğunu, fakat
savaştan sonra bir devlet dini ve hatta
devletin kendisi olduğunu söyler.
Ele Alınan Konular:
Surede işte bu büyük savaş ele alınmaktadır.
Fakat bu inceleme, genellikle büyük
savaşlardan sonra kumandanların yaptığı
incelemeden oldukça farklıdır:
1- Zafere sevinmek yerine, müslümanların
kendilerini ıslah etmeleri için savaş
sırasında yüzeye çıkan ahlakî zayıflıklara
işaret edilmektedir.
2- Müslümanların Allah'a güvenip dayanmayı
ve sadece O'na ve Resûlü'ne itaat etmeyi
öğrenmeleri için, zaferin, onların cesaret
ve yiğitlikleriyle değil, Allah'ın yardımı
sonucu olduğu vurgulanmaktadır.
3- Hak'la bâtıl arasındaki çatışmadan
alınacak ahlâkî ders bildirilmekte ve bir
çatışmada başarıya sebep olan nitelikler
açıklanmaktadır.
4- Daha sonra güzel bir ders vererek, etkili
müşriklere, Yahudilere, münafıklara ve savaş
esirlerine hitap etmektedir.
5- Bunun yanısıra savaş ganimetleri ile
ilgili talimatlar da verilmektedir.
Müslümanlara bunları kendi hakları olarak
değil, Allah'ın lütfu olarak kabul etmeleri
söylenmektedir. Bu nedenle onlar kendilerine
ayrılan payı memnuniyetle kabul etmeli ve
Allah'ın kendi yolunda ve fakirlere
harcanması için ayırdığı payı gönül hoşluğu
ile bırakmalıdır.
6- Daha sonra sure savaş ve barış kanunları
ile ilgili talimatlar da verir, çünkü bunlar
İslamî hareketin o dönemde içinde bulunduğu
aşama için çok zaruriydi.
Burada Müslümanlara, savaşta ve barışta "cahiliye"
adetlerinden sakınmaları ve böylece
yeryüzünde kendi ahlâkî üstünlüklerini
kurmaları emredilmektedir. Bu, aynı zamanda,
İslâm'ın ta başından beri tüm dünyaya tebliğ
ettiği ve pratik hayatın dayanağını teşkil
etmesi gerektiğini savunduğu ahlakın,
pratikte uygulanması ve bunun tüm dünyaya
gösterilmesi anlamına geliyordu.
7- Sure aynı zamanda, Dar'ül İslam'da (İslam
yurdu) ve bunun sınırları dışında yaşayan
Müslümanların statülerini belirlememize
yarayacak İslam anayasasının bazı
maddelerini de ortaya koymaktadır.
ÖZET
Konu: Allah yolunda mücahede
Bu sure, Bedir savaşını anlatırken (cihadın
sadece bize ait yönü olan) savaş ve barışla
ilgili genel ilkeler vazeder ve bunları,
Müslümanların ahlâkî eğitimi için kullanır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi:
1-41 Bu bölüm "savaş ganimetleri" ile ilgili
soruları ele alır. Kur'an, bunların savaş
ganimetleri değil, "Allah'ın nimet ve lütfu"
olduğunu söyler ve Bedir savaşının (ve diğer
savaşanların da) Müslümanların çabaları ile
değil, Allah'ın yardımı ile kazanıldığını
göstererek bunu ispat eder. Aynı zamanda
(39. ayette) müslümanların savaştaki
amacının, ganimet toplamak değil, İslamın
vazedilmesine engel olan tüm elverişsiz
şartları ortadan kaldırmak olması gerektiği
söylenir. Bunun yanısıra, ganimetler,
Allah'ın nimetleri olduğu için Allah ve
Resûlü'ne aittir ve onları toplama hakkı
sadece Allah ve Resûlü'ne aittir. Daha sonra
müslümanlar bu şartları kabul edecek bir
konuma getirildikten sonra 41. ayette
ganimetlerin nasıl bölüştürüleceği
açıklanır.
42-54 Bedir savaşının sonucu, İslam'ın "cahiliye"ye
galip geleceği bir şekilde Allah tarafından
daha önce belirlenmişti. Bundan alınacak
ders, müslümanların Allah'a güvenmeleri ve
kafirler gibi şeytanın saptırmalarına
kanmamalarıdır.
55-59 Anlaşmalara sadakat emredilmekte ve
müslümanlardan karşı taraf bozmadıkça
yapılan anlaşmalara uymaları istenmektedir.
60-66 Müslümanlar her an cephede savaşmaya
hazır olmalıdırlar, fakat, karşı taraf
istediğinde her an barış yapmaya da hazır
olmalıdırlar.
67-71 Bu ayetlerde savaş esirleri ile ilgili
talimatlar verilmektedir.
72-75 Müslümanlara düşmanlarına karşı bir
bütün halinde olabilmeleri için,
birbirleriyle uyumlu bir ilişki içinde
olmaları gerektiği öğretilmektedir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR HADİS
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Allah Teâla Hazretleri (şu ayetle) ümmetim
için bana iki eman (yardım) indirdi:
1. Sen aralarında olduğun müddetçe Allah
onlara (umumi bir) azab vermeyecektir.
2. Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe,
Allah onlara azab vermeyecektir" (Enfal
33).
Ben aralarından ayrıldım mı, (Allah'ın
azabını önleyecek ikinci eman olan)
istiğfarı Kıyamete kadar aralarında
bırakıyorum."
Ravi: Ebu Musa (r.a.)
|