|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Mîm. Sâd. (Bu
harflerin izahi için bkz. Bakara:2/1)
2.
(Bu), kendisiyle insanları uyarman,
inananlara öğüt vermen için sana indirilen
bir kitaptır. Artık bu hususta kalbinde bir
şüphe olmasın.
3.
Rabbinizden size indirilene Kur'an'a uyun.
O'nu bırakıp da başka dostların peşlerinden
gitmeyin. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz!
4.
Nice memleketler var ki biz onları helâk
ettik. Azabımız onlara geceleyin yahut
gündüz istirahat ederlerken geldi.
Allah Teala, Lut Peygamber’in kavmini
gece, Şuayb Peygamber’in kavmini de gündüz
helak etmiştir.
5.
Azabımız onlara geldiğinde çağırışları, "Biz
gerçekten zalim kişilermişiz" demelerinden
başka bir şey olmadı.
6.
Elbette kendilerine peygamber gönderilen
kimseleri de, gönderilen peygamberleri de
mutlaka sorguya çekeceğiz!
Ümmetlere peygamberlerine inanarak
yolundan gidip gitmedikleri, peygamberlere
de tebliğ vazifelererini yapıp yapmadıkları
sorulacaktır.
7.
Ve onlara (olup bitenleri) tam bir bilgi ile
mutlaka anlatacağız. Biz, onlardan uzak
değiliz.
8.
O gün tartı haktır. Kimin (sevap) tartıları
ağır gelirse, işte onlar kurtuluşa
erenlerdir.
9.
Kimin de tartıları hafif gelirse, işte
onlar, âyetlerimize karşı haksızlık
ettiklerinden dolayı kendilerini ziyana
sokanlardır.
10.
Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve
orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar
da az şükrediyorsunuz!
11.
Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil
verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde
edin! diye emrettik. İblis'in dışındakiler
secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.
Ayet-i kerime, “Sizi yarattık, sonra size
şekil verdik, sonra meleklere, Adem’e secde
edin, dedik” ifadesiyle Adem’in birdenbire
değil, bir süreç içinde yaratılmış olduğunu
hatırlatmaktadır. Çünkü önce insanın esas
maddesi yaratılmış, sonra ona insan şekli
verilmiş, sonra duyularını kazanıp Adem
durumuna gelince, meleklere ona boyun
eğmeleri emredilmiştir. Hz. Adem’in,
Allah’ın “Kün!” emriyle bir anda yaratılmış
olması da Allah’ın kudreti dahilindedir.
12.
Allah buyurdu: Ben sana emretmişken seni
secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben
ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten
yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi.
13.
Allah: Öyle ise, "İn oradan!" Orada büyüklük
taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü
sen aşağılıklardansın! buyurdu.
14.
İblis: Bana, (insanların) tekrar
dirilecekleri güne kadar mühlet ver, dedi.
15.
Allah: Haydi, sen mühlet verilenlerdensin,
buyurdu.
16.
İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana
karşılık, and içerim ki, ben de onları
saptırmak için senin doğru yolunun üstüne
oturacağım.
17.
"Sonra elbette onlara önlerinden,
arkalarından, sağlarından, sollarından
sokulacağım ve sen, onların çoklarını
şükredenlerden bulmayacaksın!" dedi.
18.
Allah buyurdu: Haydi, yerilmiş ve kovulmuş
olarak oradan çık! Andolsun ki, onlardan kim
sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme
dolduracağım!
İblis, Allah’ın emrine karşı gelip Adem’e
secde etmeyince, Allah Teala onu cennetten
veya meleklerin içindeki yüksek makamından
kovdu. Bunun üzerine Allah Teala ile İblis
arasında yukarıdaki konuşma meydana geldi.
Neticede Allah ona kıyamete kadar yaşama ve
insanları doğru yoldan saptırma fırsatı
verdi. Fakat kim İblis’e uyarsa, onu da
İblis ile beraber cehenneme atacağını haber
verdi.
19.
(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve eşin
cennette yerleşip dilediğiniz yerden yeyin.
Ancak şu ağaca yaklaşmayın! Sonra
zalimlerden olursunuz.
20.
Derken şeytan, birbirine kapalı ayıp
yerlerini kendilerine göstermek için onlara
vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu ağacı
sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan
olursunuz diye yasakladı, dedi.
21.
Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt
verenlerdenim, diye yemin etti.
22.
Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın
meyvesini tattıklarında ayıp yerleri
kendilerine göründü. Ve cennet
yapraklarından üzerlerini örtmeye
başladılar. Rableri onlara: Ben size o ağacı
yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir
düşmandır, demedim mi? diye nidâ etti.
23.
(Adem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz
kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve
bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden
oluruz.
24.
Allah: Birbirinize düşman olarak inin! Sizin
için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşme ve
faydalanma vardır, buyurdu.
25.
"Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve
orada (diriltilip) çıkarılacaksınız" dedi.
26.
Ey Adem oğulları! Size ayıp yerlerinizi
örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık.
Takvâ elbisesi... İşte o daha hayırlıdır.
Bunlar Allah'ın âyetlerindendir. Belki
düşünüp öğüt alırlar (diye onları indirdi).
Takva elbisesi, bazı alimler tarafından
haya, salih, amel, yüzdeki hoş çehre, tevazu
belirtisi olan sert ve yün elbise, harbte
giyilen zırh ve miğfer, Allah korkusu,
emrettiği ve yasakladığı konularda Allah’tan
sakınmayı şair edinme şekillerinde
yorumlanmıştır. Buna, takvayı hatırlatan ve
takvanın gereği olan elbisedir, yorumunu da
ekleyebiliriz.
27.
Ey Âdem oğulları! Şeytan, ana-babanızı, ayıp
yerlerini kendilerine göstermek için
elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı
gibi sizi de aldatmasın. Çünkü o ve
yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz
yerden sizi görürler. Şüphesiz biz
şeytanları, inanmayanların dostları kıldık.
Şeytan da cinlerden olduğu için
insanların göremeyeceği bir şekilde insana
yaklaşır ve ona vesvese verir. Şeytanın
insanlara göründüğünü ifade eden bazı
rivayetler vardır.
28.
Onlar bir kötülük yaptıkları zaman:
"Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize
bunu emretti" derler. De ki: Allah kötülüğü
emretmez. Allah'a karşı bilmediğiniz şeyleri
mi söylüyorsunuz?
29.
De ki: Rabbim adaleti emretti. Her secde
ettiğinizde yüzlerinizi O'na çevirin ve dini
yalnız Allah'a has kılarak O'na yalvarın.
İlkin sizi yarattığı gibi (yine O'na)
döneceksiniz.
30.
O, bir gurubu doğru yola iletti, bir guruba
da sapıklık müstehak oldu. Çünkü onlar
Allah'ı bırakıp şeytanları kendilerine dost
edindiler. Böyle iken kendilerinin doğru
yolda olduklarını sanıyorlar.
Allah Teala bir gurup insanı hidayete
erdirmiştir; bunlar Allah’ın gösterdiği
doğru yoldan ayrılmazlar. Fakat bir gurup
insan da vardır ki, doğru yolu istemedikleri
için Allah da onları kendi hallerine
bırakmıştır. Bunlar sapık yolda gittikleri
halde kendilerinin doğru yolda olduklarını
sanırlar. Asıl yanlışlıkları da burdan
gelmektedir.
31.
Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel
elbiselerinizi giyin; yeyin, için, fakat
israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri
sevmez.
İslam dininde temizlik ve güzelliğe önem
verilmiştir. İnsanların avret mahallerini
örtecek derecede bir elbise giymeleri
şarttır. Fakat israfa kaçmamak kaydıyla her
müslümanın ibadet esnasında en güzel ve
temiz elbisesini giymesi ise sünnettir.
32.
De ki: Allah'ın kulları için yarattığı süsü
ve temiz rızıkları kim haram kıldı? De ki:
Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet
gününde müminlerindir. İşte bilen bir
topluluk için âyetleri böyle açıklıyoruz.
Ayette, şükrünü eda etme yönüyle dünya
nimetlerine esasen müminlerin layık olduğu,
ahirette ise tüm nimetlerin yalnız müminlere
ait olacağı belirtilmiştir ki, bu durum,
Allah’ın rahman ve rahim sıfatlarının bir
sonucudur. Bak. Fatiha (1)2-3.
33.
De ki: Rabbim ancak açık ve gizli
kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı
aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği
bir şeyi, Allah'a ortak koşmanızı ve Allah
hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi
haram kılmıştır.
34.
Her ümmetin bir eceli vardır. Ecelleri
gelince ne bir an geri kalırlar ne de bir an
ileri gidebilirler.
Her ümmet, her millet ve her devletin
Allah tarafından tayin edilmiş bir ömrü
vardır. O vakit geldiğinde onu ne bir saat
ileri ne de bir saat geri alabilirler.
Milletler ve devletler, fertler gibidir,
kurulur, gelişir, duraklar, geriler, nihayet
yıkılır ve yok olurlar. Bunların uzun ya da
kısa ömürlü oluşu, toplumun maddi ve manevi
yapısının sağlamlığına bağlıdır. Bu durum
tayin edilmiş ecele aykırı değildir. Zira
Yüce Allah toplumun durumuna göre ecelini
tayin eder.
35.
Ey Adem oğulları! Size kendi içinizden
âyetlerimi anlatacak peygamberler gelir de
kim (onlara karşı gelmekten) sakınır ve
kendini ıslah ederse, onlara korku yoktur ve
onlar üzülmeyeceklerdir.
36.
Ayetlerimizi yalanlayanlar ve büyüklenip
onlardan yüz çevirenler var ya, işte onlar
ateş ehlidir. Onlar orada ebedî
kalacaklardır.
37.
Allah'a iftira eden ya da O'nun âyetlerini
yalanlayandan daha zalim kimdir! Onların
kitaptaki nasipleri kendilerine erişecektir.
Sonunda elçilerimiz (melekler) gelip
canlarını alırken "Allah'ı bırakıp da
tapmakta olduğunuz tanrılar nerede?" derler.
(Onlar da) "Bizden sıvışıp gittiler" derler.
Ve kâfir olduklarına dair kendi aleyhlerine
şahitlik ederler.
38.
Allah buyuracak ki: "Sizden önce geçmiş cin
ve insan toplulukları arasında siz de ateşe
girin!" Her ümmet girdikçe yoldaşlarına
lânet edecekler. Hepsi birbiri ardından
orada (cehennemde) toplanınca, sonrakiler
öncekiler için, "Ey Rabbimiz! Bizi işte
bunlar saptırdılar! Onun için onlara ateşten
bir kat daha fazla azap ver!" diyecekler.
Allah da: Zaten herkes için bir kat daha
fazla azap vardır, fakat siz bilmezsiniz,
diyecektir.
Toplumu yanlış yolda yürüten liderlere
hem kendi kafirliklerinden hem de
başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından
ötürü; bunların peşinden gidenlere de hem
kafir olduklarından hem de sapık liderleri
taklit etmelerinden dolayı iki kat azap
edilecektir.
39.
Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin
bize bir üstünlüğünüz yok. O halde siz de
yaptıklarınıza karşılık azabı tadın!
40.
Bizim âyetlerimizi yalanlayıp da onlara
karşı kibirlenmek isteyenler var ya, işte
onlara gök kapıları açılmayacak ve onlar,
deve iğne deliğine girinceye kadar cennete
giremiyeceklerdir! Suçluları işte böyle
cezalandırırız!
Bu ayetteki “cemel” kelimesini meşhur
olmayan kıraat şekillerine dayanarak
Kur’an’daki edebi tasvire uygun düşmediğini,
deve ile iğne deliği arasında bir münasebet
bulunmadığını ileri sürenler vardır. Bunun
için kelimenin diğer kıraattaki “kalın ip”
yani halat manasını tercih ederler. Ancak,
umumun kıraatı göz önüne alınarak “deve”
manası tercih edilmiştir. Devenin iğne
deliğinden geçmesi, imkansızlık bildirir.
Buna göre ayetin manası: “Onlar asla cennete
giremezler” veya “Çok zor girerler”
demektir.
41.
Onlar için cehennem ateşinden döşekler,
üstlerine de örtüler vardır. İşte zalimleri
böyle cezalandırırız!
42.
İnanıp da iyi işler yapanlara gelince -ki
hiç kimseye gücünün üstünde bir vazife
yüklemeyiz- işte onlar, cennet ehlidir.
Orada onlar ebedî kalacaklar.
Ayet-i kerimede Yüce Allah’ın emir ve
yasaklarının insan gücü üstünde ve
yapılamayacak bir şey olmadığı açıkça ifade
edilmekte ve salih amel işleyenlere cennet
vadedilmektedir.
43.
(Cennette) onların altlarından ırmaklar
akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini
çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki:
"Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan
Allah'a hamdolsun! Allah bizi doğru yola
iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu
bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin
elçileri gerçeği getirmişler." Onlara: İşte
size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere
karşılık ona vâris kılındınız diye
seslenilir.
44.
Cennet ehli cehennem ehline: Biz Rabbimizin
bize vadettiğini gerçek bulduk, siz de
Rabbinizin size vadettiğini gerçek buldunuz
mu? diye seslenir. "Evet!" derler. Ve
aralarından bir çağrıcı, Allah'ın lâneti
zalimlerin üzerine olsun! diye bağırır.
45.
Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğip
bükmek isteyen zalimlerdir. Onlar ahireti de
inkâr edenlerdir.
46.
İki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler)
arasında bir perde ve A'râf üzerinde de
herkesi simalarından tanıyan adamlar vardır
ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde
(girmeyi) umarak cennet ehline: "Selâm
size!" diye seslenirler.
A’raf: Cennetle cehennem arasında yüksek
bir alandır ki, sevapları ile günahları eşit
olanlar Allah’ın dilediği bir zamana kadar
burada kalacaklar; daha sonra Allah’ın
affına nail olarak onlar da cennete
gireceklerdir.
47.
Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce
de: Ey Rabbimiz! Bizi zalimler topluluğu ile
beraber bulundurma! derler.
48.
(Yine) A'râf ehli simalarından tanıdıkları
birtakım adamlara seslenerek derler ki: "Ne
çokluğunuz ne de taslamakta olduğunuz
büyüklük size hiçbir yarar sağlamadı.
49.
Allah'ın, kendilerini hiçbir rahmete
erdirmeyeceğine dair yemin ettiğiniz
kimseler bunlar mı?" (ve cennet ehline
dönerek): "Girin cennete; artık size korku
yoktur ve siz üzülecek de değilsiniz"
(derler).
50.
Cehennem ehli, cennet ehline: Suyunuzdan
veya Allah'ın size verdiği rızıktan biraz da
bize verin! diye seslenirler. Onlar da:
Allah bunları kâfirlere haram kılmıştır,
derler.
51.
O kâfirler ki, dinlerini bir eğlence ve oyun
edindiler de dünya hayatı onları aldattı.
Onlar, bu günleri ile karşılaşacaklarını
unuttukları ve âyetlerimizi bile bile inkâr
ettikleri gibi biz de bugün onları unuturuz.
52.
Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol
gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere
açıkladığımız bir kitap getirdik.
53.
(Fakat onlar), Onun tevilinden başka bir şey
beklemiyorlar. Tevili geldiği (haber verdiği
şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu
unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu
Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.
Şimdi bizim şefaatçılarımız var mı ki bize
şefaat etsinler veya (dünyaya) geri
döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz
amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden
kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları
şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup
gitti.
Tevil: Bir şeyi, varacağı yere vardırmak
demektir. Ayetin ifadesine göre, dünya
hayatına aldanan kafirler, bu Kitab’a iman
etmeyip “Bakalım sonu nereye varacak”
diyerek sonunu gözetirler, işi ileriye
atarlar, ahirete inanmak için kıyametin
kopmasını, ahiretin bilfiil gelmesini
beklerler. Ama o gün geldiğinde onlardan
hiçbir amelin kabul olmayacağını unuturlar.
54.
Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı
günde yaratan, sonra Arş'a istivâ eden,
geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze
bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları
emrine boyun eğmiş durumda yaratan
Allah'tır. Bilesiniz ki, yaratmak da
emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi
Allah ne yücedir!
İstiva: Lügatte, yükselmek ve karar
kılmak demektir. Allah’ın bir sıfatı olarak,
keyfiyeti bilinmeksizin Allah’ın Arşı istila
etmesi demektir.
Gökler ve yer yaratılmadan önce gün
mefhumu olmadığı için bazı müfessirler
ayette geçen altı günü altı vakit veya altı
gün kadar bir zaman olarak tefsir ederler.
Allah’a göre gün, an manasına geldiği gibi
uzun devreler manasına da gelir. Hac
suresi’nin 47. Ayetinde, Allah katında bizim
sayımızca bir yıl süren bir günün var
olduğu; Mearic suresi’nin 4. Ayetinde de
bizim sayımızca elli bin yıl süren bir günün
var olduğu ifade edilmektedir. Yani Allah
katında gün itibaridir. Farklı zaman
birimlerini ifade etmektedir. İşte burada
belirtilen gün, semavat ve arzın oluşum
devresi anlamındadır. Demek ki Allah kainatı
altı günde yani altı devirde yaratıp bugünkü
duruma getirmiştir. Fussilet suresi’nin
9-12. Ayetlerinde bu husus daha teferruatlı
anlatılmıştır.
55.
Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua
edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.
56.
Islah edilmesinden sonra yeryüzünde
bozgunculuk yapmayın. Allah'a korkarak ve
(rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki
iyilik edenlere Allah'ın rahmeti çok
yakındır.
57.
Rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak
gönderen O'dur. Sonunda onlar (o rüzgârlar),
ağır bulutları yüklenince onu ölü bir
memlekete sevkederiz. Orada suyu indirir ve
onunla türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte
ölüleri de böyle çıkaracağız. Her halde
bundan ibret alırsınız.
58.
Rabbinin izniyle güzel memleketin bitkisi
(güzel) çıkar; kötü olandan ise faydasız
bitkiden başka birşey çıkmaz. İşte biz,
şükreden bir kavim için âyetleri böyle
açıklıyoruz
Allah Teala bu ayette bir teşbih
yapmaktadır: Mümin, toprağı verimli olan
güzel memlekete benzetilmiştir ki o hak sözü
işitince onu kabul ederek faydalanır ve
güzel ameller ortaya çıkar. Münafık da kötü
topraklı yere benzetilmiştir ki o, hak sözü
işittiği halde onu kabul etmez ve ondan
faydalanmaz.
59.
Andolsun ki Nuh'u elçi olarak kavmine
gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a
kulluk edin, sizin ondan başka tanrınız
yoktur. Doğrusu ben, üstünüze gelecek büyük
bir günün azabından korkuyorum.
60.
Kavminden ileri gelenler dediler ki: Biz
seni gerçekten apaçık bir sapıklık içinde
görüyoruz!
61.
Dedi ki: "Ey kavmim! Bende herhangi bir
sapıklık yoktur; fakat ben, âlemlerin Rabbi
tarafından gönderilmiş bir elçiyim.
62.
Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum,
size öğüt veriyorum ve ben sizin
bilmediklerinizi Allah'tan (gelen vahiy ile)
biliyorum.
63.
(Allah'ın azabından) sakınıp da rahmete nâil
olmanız ümidiyle, içinizden sizi uyaracak
bir adam vasıtasıyla size bir zikir (kitap)
gelmesine şaştınız mı?"
64.
Onu yalanladılar, biz de onu ve onunla
beraber gemide bulunanları kurtardık,
âyetlerimizi yalanlayanları da suda boğduk!
Çünkü onlar kör bir kavim idiler.
65.
Ad kavmine de kardeşleri Hûd'u (gönderdik).
O dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin;
sizin O'ndan başka tanrınız yoktur. Hâla
sakınmayacak mısınız?"
66.
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:
Biz seni kesinlikle bir beyinsizlik içinde
görüyoruz ve gerçekten seni yalancılardan
sanıyoruz.
67.
"Ey kavmim! dedi, ben beyinsiz değilim;
fakat ben âlemlerin Rabbinin gönderdiği bir
elçiyim.
68.
Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve
ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.
69.
Sizi uyarmak için içinizden bir adam
vasıtasıyla Rabbinizden size bir zikir
(kitap) gelmesine şaştınız mı? Düşünün ki O
sizi, Nuh kavminden sonra onların yerine
getirdi ve yaratılışta sizi onlardan üstün
kıldı. O halde Allah'ın nimetlerini
hatırlayın ki kurtuluşa eresiniz."
70.
Dediler ki: Sen bize tek Allah'a kulluk
etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını
bırakmamız için mi geldin? Eğer doğrulardan
isen, bizi tehdit ettiğini (azabı) bize
getir.
71.
(Hûd) dedi ki: "Üzerinize Rabbinizden bir
azap ve bir hışım inmiştir. Haklarında
Allah'ın hiçbir delil indirmediği, sadece
sizin ve atalarınızın taktığı kuru isimler
hususunda benimle tartışıyor musunuz?
Bekleyin öyleyse, şüphesiz ben de sizinle
beraber bekleyenlerdenim!"
72.
Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle
kurtardık ve âyetlerimizi yalanlayıp da iman
etmeyenlerin kökünü kestik.
73.
Semûd kavmine de kardeşleri Salih'i
(gönderdik). Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a
kulluk edin; sizin O'ndan başka tanrınız
yoktur. Size Rabbinizden açık bir delil
gelmiştir. O da, size bir mucize olarak
Allah'ın şu devesidir. Onu bırakın, Allah'ın
arzında yesin, (içsin); ona kötülük etmeyin;
sonra sizi elem verici bir azap yakalar.
Semud Kavmi’ne kardeşleri Salih (a.s.)
peygamber olarak gönderilince, dediler ki:
“Eğer sen hakikaten bir peygamber isen dua
et de şu taşın içinden bir dişi deve çıksın.
O zaman senin peygamber olduğuna inanırız.”
Hz.Salih de dua etti, o taşdan istedikleri
gibi bir deve çıkıverdi. Bu mucizeyi
görenlerden bir kısmı ona iman etti,
diğerleri ise kafirliklerine devam ettiler.
Hz.Salih kavminden, deveye dokunmamalarını,
devenin serbestçe yeyip-içip dolaşmasını
istediği halde onlar deveyi, ayaklarının
keserek öldürdüler. Bunun üzerine Salih
Peygamber bulunduğu bölgeden hicret etti,
kavmi ise şiddetli bir deprem ile helak
oldu.
74.
Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden sonra
yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi
yerleştirdi: Onun düzlüklerinde saraylar
yapıyorsunuz, dağlarında evler
yontuyorsunuz. Artık Allah'ın nimetlerini
hatırlayın da yeryüzünde fesatçılar olarak
karışıklık çıkarmayın.
Semud kavmi Şam ile Hicaz arasında “Hicr”
denilen bölgede yaşamış güçlü bir kavim idi.
Dağlarda, vadilerde kayaları, mermerleri
keser ve biçerlerdi. Yontma taşlardan evler,
saraylar, havuzlar ve istedikleri binaları
yaparlardı. Ayet-i kerimede “O’nun
düzlüklerinde saraylar yapıyorsunuz;
dağlarında, evler yontuyorsunuz” mealindeki
bölüm buna işaret etmektedir. Kaya ve
mermerleri ilk defa yontanın Semud kavmi
olduğu ve bu şekilde bin yediyüz kadar şehir
yaptıkları rivayet edilmektedir.
75.
Kavminin ileri gelenlerinden büyüklük
taslayanlar, içlerinden zayıf görülen
inananlara dediler ki: Siz Salih'in, Rabbi
tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?
Onlar da Şüphesiz biz onunla ne
gönderilmişse ona inananlarız, dediler.
76.
Büyüklük taslayanlar dediler ki: "Biz de
sizin inandığınızı inkâr edenleriz."
77.
Derken o dişi deveyi ayaklarını keserek
öldürdüler ve Rablerinin emrinden dışarı
çıktılar da: Ey Salih! Eğer sen gerçekten
peygamberlerdensen bizi tehdit ettiğin azabı
bize getir, dediler.
78.
Bunun üzerine onlarrı o (gürültülü) sarsıntı
yakaladı da yurtlarında diz üstü dona
kaldılar.
79.
Salih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle
dedi: Ey kavmim! Andolsun ki ben size
Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve
size öğüt verdim; fakat siz öğüt verenleri
sevmiyorsunuz.
80.
Lût'u da (peygamber gönderdik). Kavmine dedi
ki: "Sizden önceki milletlerden hiçbirinin
yapmadığı fuhuşu mu yapıyorsunuz?
81.
Çünkü siz, şehveti tatmin için kadınları
bırakıp da şehvetle erkeklere
yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz taşkın bir
milletsiniz."
82.
Kavminin cevabı: Onları (Lût'u ve
taraftarlarını) memleketinizden çıkarın;
çünkü onlar fazla temizlenen insanlarmış!
demelerinden başka bir şey olmadı.
83.
Biz de onu ve karısından başka aile efradını
kurtardık; çünkü karısı geride kalanlardan
(kâfirlerden) idi.
84.
Ve üzerlerine (taş) yağmuru yağdırdık. Bak
ki günahkârların sonu nasıl oldu!
Hz.İbrahim’in kardeşinin torunu olan Hz.
Lut, Humus’ta bulunan “Sodom” şehri halkına
peygamber olarak gönderilmişti. Bu şehir
halkı başka hiçbir milletin yapmadığı bir
fuhuş (homoseksüellik) yapıyorlardı. Lut(a.s.)ın
nasihatlerini dinlemediler, kötülüklerine
devam ettiler. Nihayet Lut Peygamber kendine
inananlarla beraber geceleyin şehri terketti.
Kavmi ise zelzele, başlarına yağan müthiş
taş ve yağmur ile helak olup gittiler. İşte
küfrün ve fuhşun sonu böyle neticelendi.
85.
Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı (gönderdik).
Dedi ki: Ey kavmim! Allah'a kulluk edin,
sizin ondan başka tanrınız yoktur. Size
Rabbinizden açık bir delil gelmiştir; artık
ölçüyü, tartıyı tam yapın, insanların
eşyalarını eksik vermeyin. Düzeltilmesinden
sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Eğer
inananlar iseniz bunlar sizin için daha
hayırlıdır.
Medyen, İbrahim (a.s.)ın oğlunun adıdır.
Bunun torunlarına Medyen kabilesi, bu
kabilenin ikamet ettiği şehre de Medyen
şehri denilmiştir. Bu şehir, Filistin ile
Hicaz arasında ve Kızıldeniz sahilinde
bulunmakta idi.
86.
Tehdit ederek, inananları Allah yolundan
alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek
öyle her yolun başında oturmayın. Düşünün ki
siz az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki,
bozguncuların sonu nasıl olmuştur!
87.
Eğer içinizden bir gurup benimle gönderilene
inanır, bir gurup da inanmazsa, Allah
aranızda hükmedinceye kadar bekleyin. O
hakimlerin en iyisidir.
88.
Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki:
"Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber
inananları memleketimizden kesinlikle
çıkaracağız veya dinimize döneceksiniz" (Şuayb):
İstemesek de mi? dedi.
89.
Doğrusu Allah bizi ondan kurtardıktan sonra
tekrar sizin dininize dönersek Allah'a karşı
yalan uydurmuş oluruz. Rabbimiz Allah
dilemiş başka, yoksa ona geri dönmemiz bizim
için olacak şey değildir. Rabbimizin ilmi
her şeyi kuşatmıştır. Biz sadece Allah'a
dayanırız. Rabbimiz! Bizimle kavmimiz
arasında adaletle hükmet! Sen hükmedenlerin
en hayırlısısın.
Bu ayette Şuayb (a.s.) kavminin dinlerine
geri dönme teklifini reddetmekte, fakat bu
işte Allah’ın dilemesini istisna etmektedir.
Onun bu tutumu, Allah’ın iradesine teslim
olmasının bir ifadesidir. Çünkü peygamber ve
veliler devamlı olarak Allah’ın azabından ve
durumlarının değişmesinden korkarlar. Bu
sebeple Şuayb (a.s.) diyor ki: Allah’ın
dinini bırakıp da sizin dininize dönmeniz
kabul edilir şey değildir. Ancak Allah bizim
helakimizi dilemişse bir şey diyeceğimiz
yoktur. Çünkü bütün işlerimiz onun
elindedir. O, dilediğini itaat sebebiyle
mutlu kılar, dilediğini de günahından ötürü
cezalandırır.
90.
Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:
Eğer Şuayb'e uyarsanız o takdirde siz
mutlaka ziyana uğrarsınız.
91.
Derken o şiddetli deprem onları
yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü
donakaldılar.
92.
Şuayb'ı yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç
oturmamış gibiydiler. Asıl ziyana uğrayanlar
Şuayb'ı yalanlayanların kendileridir.
93.
(Şuayb), onlardan yüz çevirdi ve (içinden)
dedi ki: "Ey kavmim! Ben size Rabbimin
gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt
verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!"
94.
Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek,
ora halkını, (peygambere baş
kaldırdıklarından ötürü bize) yalvarıp
yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve
darlıkla sıkmışızdır.
95.
Sonra kötülüğü (darlığı) değiştirip yerine
iyilik (bolluk) getirdik. Nihayet çoğaldılar
ve: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç
yaşamışlardı" dediler. Biz de onları,
kendileri farkına varmadan ansızın
yakaladık.
96.
O (peygamberlerin gönderildiği) ülkelerin
halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı,
elbette onların üstüne gökten ve yerden nice
bereket kapıları açardık, fakat
yalanladılar, biz de ettikleri yüzünden
onları yakalayıverdik.
Yüce Allah insanlığı doğru yola iletmek
için zaman zaman onların içinden seçtiği
yüksek şahsiyetleri peygamber olarak
göndermiştir. Fakat bazı memleketlerin
halkı, şeytana ve nefislerine uymada son
derece ileri gittikleri için peygamberlerin
uyarılarını kabul etmemiş ve onları
reddetmişlerdir. Cenab-ı Allah böyle
davrananların kimini hemen cezalandırmış,
kimini de bir müddet mühlet verip müreffeh
bir hayattan sonra ansızın yakalamış ve
helak etmiştir İşte 94-96. Ayetler bu durumu
tasvir etmektedir.
97.
Yoksa o ülkelerin halkı geceleyin uyurlarken
kendilerine azabımızın gelmeyeceğinden emin
mi oldular?
98.
Ya da o ülkelerin halkı kuşluk vakti
eğlenirlerken kendilerine azabımızın
gelmeyeceğinden emin mi oldular?
99.
Allah'ın azabından emin mi oldular? Fakat
ziyana uğrayan topluluktan başkası, Allah'ın
(böyle) mühlet vermesinden emin olamaz.
100.
Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris
olanlara hâla şu gerçek belli olmadı mı ki:
Eğer biz dileseydik onları da günahlarından
dolayı musibetlere uğratırdık! Biz onların
kalplerini mühürleriz de onlar (gerçekleri)
işitmezler.
101.
İşte o ülkeler... Onların haberlerinden bir
kısmını sana anlatıyoruz. Andolsun ki,
peygamberleri onlara apaçık deliller
getirmişlerdi. Fakat önceden yalanladıkları
gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte
kâfirlerin kalplerini Allah böyle mühürler.
102.
Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey
bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu
yoldan çıkmış bulduk.
Bundan sonraki ayetlerde Musa(a.s.) nın
Mısır’da Firavun ve kavmini tevhid dinine
daveti ve İsrailoğullarını Mısır esaretinden
kurtarma mücadelesi anlatılır.
103.
Sonra onların ardından Musa'yı
mucizelerimizle Firavun ve kavmine gönderdik
de o mucizeleri inkâr ettiler; ama, bak ki,
fesatçıların sonu ne oldu!
104.
Musa dedi ki : "Ey Firavun! Ben âlemlerin
Rabbi tarafından gönderilmiş bir
peygamberim.
105.
Allah hakkında gerçekten başkasını
söylememek benim üzerime borçtur. Size
Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık
İsrailoğullarını benimle bırak!"
İsrailoğulları, daha önce Yusuf (a.s.)
Mısır’da hazine yetkilisi iken babaları
Ya’kub Peygamber’le beraber Filistin’den
göçüp Mısır’a yerleşmişlerdi. Bilahere Mısır
firavunları İsrailoğullarını parya sınıfı
olarak geri ve ağır işlerde istihdam
ettiler, bunlara birçok zulüm ve işkenceyi
reva gördüler. Şimdi aynı milletten
peygamber olarak gelmiş olan Musa (a.s.)
kendi kavmini Firavun zulmünden kurtarmak
için Mısır’dan çıkarıp tekrar Filistin’e
götürmeyi ona teklif etti.
106.
(Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize
getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan
onu göster bakalım.
107.
Bunun üzerine Musa asasını yere attı. O
hemen apaçık bir ejderha oluverdi!
108.
Ve elini (cebinden) çıkardı. Birdenbire o da
seyredenlere bembeyaz görünüverdi.
Baston ve el beyazlığı Hz. Musa’ya
verilen iki mucizedir.
109.
Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler
ki: Bu çok bilgili bir sihirbazdır.
110.
O,sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Ne
buyurursunuz?
111.
Dediler ki: Onu da kardeşini de beklet;
şehirlere toplayıcılar (memurlar) yolla.
112.
Bütün bilgili sihirbazları sana getirsinler.
Hz.Musa’nın kardeşi, Harun(a.s.)dır. O da
kardeşine yardımcı olarak gönderilmiş bir
peygamberdir.
113.
Sihirbazlar Firavun'a geldi ve: Eğer üstün
gelen biz olursak, bize kesin bir mükâfat
var mı? dediler.
114.
(Firavun): Evet hem de siz mutlaka
yakınlarımdan olacaksınız, dedi.
115.
(Sihirbazlar), Ey Musa sen mi (önce)
atacaksın, yoksa atanlar biz mi olalım?
dediler.
116.
"Siz atın" dedi. Onlar atınca, insanların
gözlerini büyülediler, onları korkuttular ve
büyük bir sihir gösterdiler.
Sihirbazlar ip ve odun parçalarını ortaya
attılar. Fakat halkın gözlerini
büyüledikleri için bu attıkları şeyler
onlara yılan gibi gözüktü.
117.
Biz de Musa'ya, "Asanı at!" diye vahyettik.
Bir de baktılar ki bu, onların
uydurduklarını yakalayıp yutuyor.
118.
Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların
yapmakta oldukları yok olup gitti.
119.
İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve
küçük düşerek geri döndüler.
120.
Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.
121.
"Âlemlerin Rabbine iman ettik" dediler.
122.
"Musa'nın ve Harun'un Rabb'ine " dediler.
123.
Firavun dedi ki: "Ben size izin vermeden ona
iman mı ettiniz? Bu, hiç şüphesiz şehirde,
halkını oradan çıkarmak için kurduğunuz bir
tuzaktır. Ama yakında (başınıza gelecekleri)
göreceksiniz!
124.
Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı
çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi
asacağım!"
Firavun’un sihirbazları toptan Hz.Musa’ya
iman edince, Firavun bu işin bir komplo
olduğunu sandı ve halkın da toptan iman
edeceğinden korktu. Bunu önlemek maksadıyla
sihirbazları tehdit ederek hem onlara, hem
de halka gözdağı verdi. Ayrıca Hz. Musa ve
ona inananlara karşı halkı tahrik etmek ve
kendi durumunu korumak maksadıyla da halkın
yurtlarından çıkarılmak istendiğini ileri
sürdü.
125.
Onlar da : ''Biz zaten Rabbimize
döneceğiz".dediler.
126.
Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize
geldiğinde onlara inandığımız için bizden
intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol
sabır ver, müslüman olarak canımızı al,
dediler.
127.
Firavun'un kavminden ileri gelenler dediler
ki: Musa'yı ve kavmini, seni ve tanrılarını
bırakıp yeryüzünde bozgunculuk çıkarsınlar
diye mi bırakacaksınız? (Firavun): "Biz
onların oğullarını öldürüp, kadınlarını sağ
bırakacağız. Elbette biz onları ezecek
üstünlükteyiz" dedi.
128.
Musa kavmine dedi ki: "Allah'tan yardım
isteyin ve sabredin. Şüphesiz ki yeryüzü
Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona
vâris kılar. Sonuç (Allah'tan korkup
günahtan) sakınanlarındır."
129.
Onlar da, sen bize (peygamber olarak)
gelmeden önce de geldikten sonra da bize
işkence edildi, dediler. (Musa), "Umulur ki
Rabbiniz düşmanınızı helâk eder ve onların
yerine sizi yer yüzüne hakim kılar da nasıl
hareket edeceğinize bakar" dedi.
Böylece Hz.Musa istikbalin, inananların
olacağına işaret etti. Yüce Allah, Firavun
ile kavmini suda boğarak bu vadini yerine
getirdi. İsrailoğullarını, onların
yurtlarına ve mallarına Davud ve Süleyman
(a.s.) zamanlarında sahip kıldı. Yusa’ b.
Nun devrinde de Kudüs’ü fethettiler.
130.
Andolsun ki, biz de Firavun'a uyanları ders
alsınlar diye yıllarca kuraklık ve mahsül
kıtlığı ile cezalandırdık.
131.
Onlara bir iyilik (bolluk) gelince, "Bu
bizim hakkımızdır" derler; eğer kendilerine
bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber
olanları uğursuz sayarlardı. Bilesiniz ki,
onlara gelen uğursuzluk Allah katındandır,
fakat onların çoğu bunu bilmezler.
132.
Ve dediler ki: "Bizi sihirlemek için ne
mucize getirirsen getir, biz sana inanacak
değiliz."
133.
Biz de ayrı ayrı mucizeler olarak onların
üzerine tufan, çekirge, haşere, kurbağalar
ve kan gönderdik; yine de büyüklük
tasladılar ve günahkâr bir kavim oldular.
Mısırlılar Hz.Musa’ya inanmadıkları için
Allah Teala onlara yağmur ve sel tufanı
gönderdi, bilahare sırasıyla çekirge,
haşere, kurbağalar gönderdi ki bu hayvanlar
onların ağızlarına ve gözlerine girecek
derecede çok idiler. Daha sonra gökten kan
yağdırdı, bütün sular kan oldu ve kan
içtiler. Bu belaların kalkması için Hz.
Musa’ya baş vurdular, o da Allah’a dua etti
ve belalar kalktı; fakat onlar, “Ey Musa,
sen gerçekten büyük bir sihirbaz imişsin!”
diyerek inkar etmekte ısrar ettiler.
134.
Azap üzerlerine çökünce, "Ey Musa! sana
verdiği söz hürmetine, bizim için Rabbine
dua et; eğer bizden azabı kaldırırsan,
mutlaka sana inanacağız ve muhakkak
İsrailoğullarını seninle göndereceğiz"
dediler.
135.
Biz, ulaşacakları bir müddete kadar onlardan
azabı kaldırınca hemen sözlerinden
dönüverdiler.
136.
Biz de âyetlerimizi yalanlamaları ve
onlardan gafil kalmaları sebebiyle
kendilerinden intikam aldık ve onları
denizde boğduk.
137.
Hor görülüp ezilmekte olan o kavmi (yahudileri)
de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu
taraflarına ve batı taraflarına mirasçı
kıldık. Sabırlarına karşılık Rabbinin
İsrailoğullarına verdiği güzel söz yerine
geldi. Firavun ve kavminin yapmakta
olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri
helâk ettik.
İsrailoğulları Hz.Musa’nın yönetiminde
Mısır’dan Sina yarımadasına geçtikten sonra
uzun müddet burada kaldılar. Bilahare Kudüs
ve Şam bölgelerini hakimiyetleri altına
aldılar. Birçok tefsirci ayette geçen
“yeryüzünün doğuları ve batıları”nı Şam ve
Mısır olarak tefsir etmişlerse de Sina
yarımadasının, Filistin ve Şam bölgeleri
olması gerçeğe daha yakın görülmektedir.
Zira tarihte İsrailoğulları Mısır’a değil,
adı geçen bölgelere hakim olmuşlardır.
138.
İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada
kendilerine mahsus birtakım putlara tapan
bir kavme rastladılar. Bunun üzerine: Ey
Musa! Onların tanrıları olduğu gibi, sen de
bizim için bir tanrı yap! dediler. Musa:
Gerçekten siz cahil bir toplumsunuz, dedi.
İsrailoğulları denizi geçtikten sonra
buzağıya tapan Amalika kavmine rastladılar,
kendi peygamberlerinden, onların tanrıları
gibi bir tanrı yapmasını istediler. Hz. Musa
onların teklifini reddetti ve onları
cehaletle suçladı.
139.
Şüphesiz bunların içinde bulundukları (din)
yıkılmıştır, yapmakta oldukları da bâtıldır.
140.
Musa dedi ki: Allah sizi âlemlere üstün
kılmışken ben size Allah'tan başka bir tanrı
mı arayayım?
Yüce Allah İsrailoğullarını Firavun’un
zulmünden kurtarıp onları denizden geçirdi
ve Sina çölünde onlara bazı nimetler verdi.
Buna rağmen İsrailoğulları Allah’ı bırakıp
Amalika kavminde gördükleri buzağı gibi bir
tanrı isteyince Allah Teala onlara verdiği
nimetleri hatırlatarak şöyle buyurdu:
141.
Hatırlayın ki, size işkencenin en kötüsünü
yapan Firavun'un adamlarından sizi
kurtardık. Onlar oğullarınızı öldürüyorlar,
kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. İşte bunda
size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan
vardır.
142.
(Bana ibadet etmesi için) Musa'ya otuz gece
vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik;
böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk
geceyi buldu. Musa, kardeşi Harun'a dedi ki:
Kavmimin içinde benim yerime geç, onları
ıslah et, bozguncuların yoluna uyma.
143.
Musa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr'a) gelip
de Rabbi onunla konuşunca "Rabbim! Bana
(kendini) göster; seni göreyim!" dedi.
(Rabbi): "Sen beni asla göremezsin. Fakat şu
dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de
beni göreceksin!" buyurdu. Rabbi o dağa
tecelli edince onu paramparça etti, Musa da
baygın düştü. Ayılınca dedi ki: Seni noksan
sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim.
Ben inananların ilkiyim.
Hz.Musa, Yüce Allah’ın dünyada
görülemeyeceğini bildiği halde kendisindeki
şiddetli iştiyak sebebiyle Allah’a böyle bir
niyazda bulundu. Çünkü o, Allah’ın sözlerini
duyunca adeta kendinin dünyada olduğunu
unutmuş, ahiret ve cennet hayatına
kavuştuğunu zannetmişti.
144.
(Allah) Ey Musa! dedi, ben risaletlerimle
(sana verdiğim görevlerle) ve sözlerimle
seni insanların başına seçtim. Sana
verdiğimi al ve şükredenlerden ol.
145.
Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne
varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık.
(Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut, kavmine
de onun en güzelini almalarını emret.
Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu
göstereceğim.
Bu ayette, Tevrat’ın, levhalarda yazılı
olarak Allah tarafından Hz.Musa’ya verildiği
ifade edilmektedir. Ancak bu levhaların
mahiyeti hakkında kesin bilgiye sahip
değiliz. Muhtevasına gelince, şüphesiz ki bu
levhalarda o gün İsrailoğullarının din ile
ilgili meseleleri ve toplumun ıslahı için
gerekli usul ve furu mevcut idi. Ayette
anlatılan “en güzelini almak”tan maksat,
Tevrat’ın gereği ile amel etmektir. Ayette
geçen fasıkların yurdundan maksat, putperest
Amalika kabilesinin elinde bulunan mukaddes
topraklar (Kudüs ve çevresi) ile Şam
bölgesidir. Hz.Musa’nın vefatından sonra
İsrailoğulları buraları ellerine geçirmiş ve
bir müddet hüküm sürmüşlerdir.
146.
Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri
âyetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar bütün
mucizeleri görseler de iman etmezler. Doğru
yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat
azgınlık yolunu görürlerse, hemen ona
saparlar. Bu durum, onların âyetlerimizi
yalanlamalarından ve onlardan gafil
olmalarından ileri gelmektedir.
147.
Halbuki âyetlerimizi ve ahirete kavuşmayı
yalanlayanların amelleri boşa çıkmıştır.
Onlar, yapmakta oldukları amellerden başka
bir şey için mi cezalandırılırlar!
148.
(Tûr'a giden) Musa'nın arkasından kavmi,
zinet takımlarından, böğürebilen bir buzağı
heykelini (tanrı) edindiler. Görmediler mi
ki o, onlarla ne konuşuyor ne de onlara yol
gösteriyor? Onu (tanrı olarak) benimsediler
ve zalimler oldular.
Hz.Musa’nın Tur’da kalma müddeti on gün
uzatılınca, İsrailoğullarından Samiri adında
bir sanatkar, zinet takımlarını toplayarak
bir buzağı heykeli yaptı ve: “Sizin de
Musa’nın da tanrısı budur. Fakat Musa
tanrısını unuttu” dedi. Buzağıyı öyle bir
ustalıkla yapmıştı ki, içine rüzgar
girdiğinde canlı imiş gibi böğürüyordu.
149.
Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış
olduklarını görünce dediler ki: Eğer
Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsa
mutlaka ziyana uğrayanlardan olacağız!
150.
Musa, kızgın ve üzgün bir halde kavmine
dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü
işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini
(beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi. Tevrat
levhalarını yere attı ve kardeşinin
(Harun'un) başını tutup kendine doğru
çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anam oğlu! Bu
kavim beni cidden zayıf gördüler ve nerede
ise beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları
bana güldürme ve beni bu zalim kavimle
beraber tutma!" dedi.
Hz.Musa ile Hz.Harun ana-baba bir
kardeştirler. Durum böyle olduğu halde Hz.Harun’un,
kardeşine “anam oğlu” demesinin sebebi, onun
merhametini celbetmektir. Zira, ananın
şefkat ve merhameti baba ve kardeşten daha
fazladır. Ayrıca analarının Allah’a inanmış
biri olması ve ona karşı sevgilerinin daha
fazla olması da bu hususta bir sebep
olabilir.
151.
(Musa da) Ey Rabbim, beni ve kardeşimi
bağışla, bizi rahmetine kabul et. Zira sen
merhametlilerin en merhametlisisin! dedi.
152.
Buzağıyı (tanrı) edinenler var ya, işte
onlara mutlaka Rablerinden bir gazap ve
dünya hayatında bir alçaklık erişecektir.
Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.
153.
Kötülükler yaptıktan sonra ardından tevbe
edip de iman edenlere gelince, şüphesiz ki o
tevbe ve imandan sonra, Rabbin elbette
bağışlayan ve esirgeyendir.
154.
Musa'nın öfkesi dinince levhaları aldı.
Onlardaki yazıda Rablerinden korkanlar için
hidayet ve rahmet (haberi) vardı.
İsrailoğlları buzağıya taptıklarına
pişman oldukları için Allah Teala Hz.Musa’ya
kavmini temsilen yetmiş kişi seçerek huzura
getirmesini ve hep beraber tevbe etmelerini
emremiştir. Aşağıdaki ayet bu hususu
açıklamaktadır:
155.
Musa tayin ettiğimiz vakitte kavminden
yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem
yakalayınca Musa dedi ki: "Ey Rabbim!
Dileseydin onları da beni de daha önce helâk
ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin
işlediği (günah) yüzünden hepimizi helâk
edecek misin? Bu iş, senin imtihanından
başka bir şey değildir. Onunla dilediğini
saptırırsın, dilediğini de doğru yola
iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi
bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en
iyisisin! (Hz. Musa'nın, kavmini temsilen
seçip Al lah'ın huzuruna getirdiği kimseler,
Allah ile kendi arasındaki konuşmayı
işitince, onunla yetinmediler ve: ""Ey Musa,
Allah'ı açıkca görmedikçe sana asla
inanmayacağız"" dediler. Bunun üzerine orada
şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp
düştüler. Hz. Musa, Allah'a yalvardı da bu
afet kaldırıldı.)
Hz.Musa’nın, kavmini temsilen seçip
Allah’ın huzuruna getirdiği kimseler, Allah
ile kendi arasındaki konuşmayı işitince,
onunla yetinmediler ve: “Ey Musa, Allah’ı
açıkca görmedikçe sana asla inanmayacağız”
dediler. Bunun üzerine orada şiddetli bir
deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz.Musa,
Allah’a yalvardı da bu afet kaldırıldı.
156.
Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de.
Şüphesiz biz sana döndük." Allah buyurdu ki:
Kimi dilersem onu azabıma uğratırım;
rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu,
sakınanlara, zekâtı verenlere ve
âyetlerimize inananlara yazacağım.
157.
Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı
buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber'e
uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara
iyiliği emreder, onları kötülükten meneder,
onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri
haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki
zincirleri indirir. O Peygamber'e inanıp ona
saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla
birlikte gönderilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar
var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.
Ayette geçen “ümmi” kelimesi, okuma yazma
bilmeyen karşılığında kullanılmış olup
Resulullah’ın bir vasfıdır. Allah Teala’nın
O’nu bu vasıf ile açıklaması ümmi olduğu
halde ilmin bütün kemalatına sahip
olmasındandır ki, bu da O’nun hakkında bir
mucizedir. Resul denilmesi Allah’a izafeten,
Nebi denilmesi ise kullara nisbetendir. Yani
o, Allah’ın elçisi olması bakımından Rasul,
insanlara Allah’ın emirlerini ulaştırıp
bildirmesi bakımından da Nebi’dir.
Ayette geçen ağırlıklar ve
zincirlerden maksat, Tevrat’ta bulunan ve
günah işleyen azaların kesilmesi, elbisenin
pislik değen kesilip atılması gibi
uygulanmasında güçlük çekilen hükümlerdir.
İslam dini bu ağır hükümleri kaldıracak
insanları bir tür meşakkat zincirlerinden
kurtarmış; kolay ve uygulanabilir hükümler
koymuştur.
158.
De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin
hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan
Allah'ın elçisiyim. Ondan başka tanrı
yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise
Allah`a ve ümmî Peygamber olan Resûlüne -ki
o, Allah'a ve onun sözlerine inanır iman
edin ve O'na uyun ki doğru yolu bulasınız.
159.
Musa'nın kavminden hak ile doğru yolu bulan
ve onun sayesinde âdil davranan bir topluluk
vardır.
Ayette anılan topluluktan maksat ya Hz.Muhammed
(s.a.)e iman bazı yahudilerdir veya Hz.Musa
zamanında halka nasihat ederek onları doğru
yola getirmeye çalışanlardır.
160.
Biz İsrailoğullarını oymaklar halinde oniki
kabileye ayırdık. Kavmi kendisinden su
isteyince, Musa'ya, "Asanı taşa vur!" diye
vahyettik. Derhal ondan oniki pınar
fışkırdı. Her kabile içeceği yeri belledi.
Sonra üzerlerine bulutla gölge yaptık,
onlara kudret helvası ve bıldırcın eti
indirdik. (Onlara dedik ki) "Size verdiğimiz
rızıkların temizlerinden yeyin. "Ama onlar
(emirlerimizi dinlememekle) bize değil
kendilerine zulmediyorlardı.
Ayette geçen “esbat” kelimesi, torun
manasına gelen “sıbt” kelimesinin çoğuludur.
İsrailoğulları Ya’kub (a.s.)ın oniki
oğlundan türeyerek oniki kabile halinde
çoğalmışlardır. Hepsi de Ya’kub (a.s.)ın
torunlarıdır.
161.
Onlara denildi ki : Şu şehirde (Kudüs'te)
yerleşin, ondan (nimetlerinden) dilediğiniz
gibi yeyin, "bağışlanmak istiyoruz" deyin ve
kapıdan eğilerek girin ki hatalarınızı
bağışlayalım. İyilik yapanlara ileride
ihsanımızı daha da artıracağız.
162.
Fakat onlardan zalim olanlar, sözü,
kendilerine söylenenden başkasıyla
değiştirdiler. Biz de zulmetmelerinden ötürü
üzerlerine gökten bir azap gönderdik.
Rivayet edildiğine göre bu azap
taun(kolera) hastalığı idi ki, kısa zamanda
kitleler halinde ölümlere sebep olmuştur.
163.
Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir
halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi
gününe saygısızlık gösterip haddi
aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili
yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak
akın akın onlara gelirdi, cumartesi tatili
yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte
böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı
onları imtihan ediyorduk.
Allah Teala İsrailoğullarına Cumartesi
günü avlanmayı yasaklamış, bu güne tazim
etmelerini emretmişti. Dolayısıyla balıklar
o gün su yüzüne çıkar serbest yüzerlerdi.
Diğer günler de ise balıklar durumu
sezdikleri için su yüzüne çıkmazlardı. Bu
durum Allah’ın bir imtihanı idi. Fakat
İsrailoğulları bu imtihanı kazanamadılar ve
Cumartesi yasağına saygısızlık gösterip
balıkları o gün avlamaya başladılar. İşte
ayette bildirilen haddi aşma budur.
164.
İçlerinden bir topluluk: "Allah'ın helâk
edeceği yahut şiddetli bir şekilde azap
edeceği bir kavme ne diye öğüt
veriyorsunuz?" dedi. (Öğüt verenler) dediler
ki: Rabbinize mazeret beyan edelim diye bir
de sakınırlar ümidiyle (öğüt veriyoruz).
165.
Onlar kendilerine yapılan uyarıları
unutunca, biz de kötülükten men edenleri
kurtardık, zulmedenleri de yapmakta
oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir
azap ile yakaladık.
166.
Kibirlenip de kendilerine yasak edilen
şeylerden vazgeçmeyince onlara: Aşağılık
maymunlar olun! dedik.
Yahudi kabilelerinden bir gurup,
Cumartesi gününe saygı göstermediği için
dejenere edilip domuz ve maymun şekline
konulmuşlardır. Bir insanın şeklinin
değiştirilip hayvan şekline konmasına “mesh”
denir. Eski milletlerde bu değişme olurdu.
Bu, insanların bozulması sonucu Allah
tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun
hakiki olarak insanın biçimine sokulması mı
, yoksa ahlaken bozulup maymun gibi
taklitçilik ve aç gözlülük durumuna
düşürülmesi mi olduğu hakkında görüş
ayrılığı vardır. Eğer ayet, ahlaki bir
bozulmaya işaret ise, bu her zaman her
milletle olabilir. İnsanlar nefislerinin
zebunu oldukları zaman şeklen değil, fakat
huy itibariyle herhangi bir hayvanın
kılığına girmiş olurlar.
167.
Rabbin, elbette kıyamet gününe kadar onlara
en kötü eziyeti yapacak kimseler
göndereceğini ilân etti. Şüphesiz Rabbin
cezayı çabuk verendir. Ve O çok bağışlayan,
pek esirgeyendir.
168.
Onları (yahudileri) gurup gurup yeryüzüne
dağıttık. Onlardan iyi kimseler vardır, yine
onlardan bundan aşağıda olanları da vardır.
(Kötülüklerinden) belki dönerler diye onları
iyilik ve kötülüklerle imtihan ettik.
169.
Onların ardından da (âyetleri tahrif
karşılığında) şu değersiz dünya malını alıp,
nasıl olsa bağışlanacağız, diyerek Kitab'a
vâris olan birtakım kötü kimseler geldi.
Onlara, ona benzer bir menfaat daha gelse
onu da alırlar. Peki, Kitap'ta Allah
hakkında gerçekten başka bir şey
söylemeyeceklerine dair onlardan söz
alınmamış mıydı ve onlar Kitap'takini
okumamışlar mıydı? Âhiret yurdu sakınanlar
için daha hayırlıdır. Hâla aklınız ermiyor
mu?
170.
Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru
kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe
çalışanların ecrini zayi etmeyiz.
171.
Bir zamanlar dağı İsrailoğullarının üzerine
gölge gibi kaldırdık da üstlerine düşecek
sandılar. "Size verdiğimi (Kitab'ı) kuvvetle
tutun ve içinde olanı hatırlayın ki
korunasınız" dedik.
172.
Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik
demeyesiniz diye Rabbin Adem oğullarından,
onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı,
onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki:
Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da),
Evet (buna) şâhit olduk, dediler.
Bu ayette geçen “kalu bela” ifadesi
hakkında, bunun ezelde mi, ana rahminde mi,
yoksa büluğ çağında mı olduğu hususunda
çeşitli görüşler vardır. Bu konuda geniş
bilgi için Muhammed Hamdi Yazır’ın Hak Dini
Kur’an Dili adlı eserine (cilt 4,
s.2323-2333) bakılması tavsiye olunur.
173.
Yahut "Daha önce babalarımız Allah'a ortak
koştu, biz de onlardan sonra gelen bir
nesildik (onların izinden gittik). Bâtıl
işleyenlerin yüzünden bizi helâk edecek
misin?" dememeniz için (böyle yaptık).
174.
Belki inkârdan dönerler diye âyetleri böyle
ayrıntılı bir şekilde açıklıyoruz.
175.
Onlara (yahudilere), kendisine
âyetlerimizden verdiğimiz ve fakat onlardan
sıyrılıp çıkan, o yüzden de şeytanın
takibine uğrayan ve sonunda azgınlardan olan
kimsenin haberini oku.
Müfessirlerin çoğunluğuna göre ayette adı
zikredilmeyen bu kişi İsrailoğulları’ndan
Bel’am b. Baura’dır. Önceleri Hz.Musa’nın
dinini kabul etmiş, iyi ve duası makbul bir
mümin idi. Ancak Hz.Musa’nın kendilerini
yenilgiye uğratmamasından korkan kavminin
ısrarına dayanamayıp Musa’nın aleyhine
beddua etmiş; kavmine, onu yenebilmeleri
için hileler öğretmiş, fakat Allah onun
bedduasını kavmine çevirmiş, kendisini de
cezalandırmış, sahip olduğu manevi mertebe
ve meziyetlerden mahrum bırakmıştır.
Mutasavvıflar Bel’am b. Baura’yı kibir ve
dünyevi arzuları sebebiyle sapıklığa
düşenlerin bir örneği olarak takdim ederler.
Bazı tefsirlerde, ayette bahsedilen
bu kişinin Ümeyye b. Ebi’s-Salt veya Nu’man
b. Seyfi er-Rahib olduğuna dair rivayetler
de vardır.
176.
Dileseydik elbette onu bu âyetler sayesinde
yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve
hevesinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı
köpeğin durumuna benzer: Üstüne varsan da
dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini
sarkıtıp solur. İşte âyetlerimizi yalanlayan
kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki
düşünürler.
177.
Âyetlerimizi yalanlayan ve kendilerine
zulmetmiş olan kavmin durumu ne kötüdür!
178.
Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu
bulan odur. Kimi de şaşırtırsa, işte asıl
ziyana uğrayanlar onlardır.
179.
Andolsun, biz cinler ve insanlardan
birçoğunu cehennem için yaratmışızdır.
Onların kalpleri vardır, onlarla
kavramazlar; gözleri vardır, onlarla
görmezler; kulakları vardır, onlarla
işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir;
hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl
gafiller onlardır.
Ayetin son cümlesi için bk. Furkan 25/44.
180.
En güzel isimler (el-esmâü'l-hüsnâ)
Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle
dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola
gidenleri bırakın. Onlar yapmakta
olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.
Bu ayette en güzel isimlerin Allah’a ait
olduğu ifade edilmekte ve Allah’a o
isimlerle dua etmemiz emrolunmaktadır.
Hadis-i şerifte “Allah’ın doksan dokuz adı
vardır. Onları ezberleyen muhakkak cennete
girer” buyurulmuştur. Ancak hadiste tahdit
yoktur. Allah’ın isimleri sadece doksan
dokuzdan ibaret değildir, başka isimleri de
vardır. Ayet-i kerimede anlatılan “Allah’ın
isimleri hakkında eğri yola gidenler”den
maksat, O’nun isimlerini tahrif edenlerdir.
Müşrikler Allah’ın isimlerini tahrif ederek
kendi tanrılarına veriyorlardı. “Allah”
ismini tahrif edip Lat ve Aziz ismini
değiştirerek “Uzza” demişlerdir. Halbuki
yüce Allah, en güzel isimlerin kendine has
olduğunu bildirmiştir.
181.
Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve
adaleti hak ile yerine getiren bir millet
bulunur.
182.
Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç
bilmeyecekleri yerden yavaş yavaş helâke
götüreceğiz.
Allah’ın ayetlerini inkar edenlerin
rızıkları hemen kesilip helak olmazlar.
Hatta Allah onların bir kısmına nimetlerini
bolca verir de şımarırlar. Neticede Allah’ın
azabı bilmedikleri bir taraftan ansızın
gelir ve helak olurlar. İşte bu duruma
“istidrac” denilir.
183.
Onlara mühlet veririm; (ama) benim cezam
çetindir.
184.
Düşünmediler mi ki, arkadaşlarında
(Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak
apaçık bir uyarıcıdır.
185.
Göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah'ın
yarattığı her şeye ve ecellerinin yaklaşmış
olabileceğine bakmadılar mı? O halde
Kur'an'dan sonra hangi söze inanacaklar?
186.
Allah kimi şaşırtırsa, artık onun için yol
gösteren yoktur. Ve onları azgınlıkları
içinde şaşkın olarak bırakır.
187.
Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını
soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin
katındadır. Onun vaktini O'ndan başkası
açıklayamaz. O göklere de yere de ağır
gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki
sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar.
De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın
katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.
188.
De ki: "Ben, Allah'ın dilediğinden başka
kendime herhangi bir fayda veya zarar
verecek güce sahip değilim. Eğer ben gaybı
bilseydim elbette daha çok hayır yapmak
isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı.
Ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı
ve müjdeleyiciyim."
189.
Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan,
ondan da yanında huzur bulsun diye eşini
(Havva'yı) yaratan O'dur. Eşi ile
(birleşince) eşi hafif bir yük yüklendi
(hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı.
Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah'a:
Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen
muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua
ettiler.
190.
Fakat (Allah) onlara kusursuz bir çocuk
verince, kendilerine verdiği bu çocuk
hakkında (sonradan insanlar) Allah'a ortak
koştular. Allah ise onların ortak koştuğu
şeyden yücedir.
Ayette geçen şirk olayı Adem ile
Havva’dan değil, onların çocukları olan
insanlıktan meydana gelmiştir. Mesela Kureyş
müşrikleri putlara nisbet ederek çocuklarına
“Menat’ın kulu, Uzza’nın kulu” şeklinde isim
verirlerdi. İşte bu durum hatırlatılmakta ve
oğulların işlediği suçtan ötürü babalarının
itab edilmesi şeklinde tecelli etmektedir.
Nitekim, çoğul olarak gelmiş olan “yuşrikun”
kelimesi de buna delalet eder.
191.
Kendileri yaratıldığı halde hiçbir şeyi
yaratamayan varlıkları (Allah'a) ortak mı
koşuyorlar?
192.
Halbuki (putlar) ne onlara bir yardım
edebilirler ne de kendilerine bir yardımları
olur.
193.
Onları doğru yola çağırırsanız size
uymazlar; onları çağırsanız da, sukût
etseniz de sizin için birdir.
194.
(Ey kâfirler!) Allah'ı bırakıp da
taptıklarınız sizler gibi kullardır.
(Onların tanrılığı hakkında iddianızda)
doğru iseniz, onları çağırın da size cevap
versinler!
195.
Onların yürüyecekleri ayakları mı var, yoksa
tutacakları elleri mi var veya görecekleri
gözleri mi var yahut işitecekleri kulakları
mı var (neleri var)? De ki: "Ortaklarınızı
çağırın, sonra bana (istediğiniz) tuzağı
kurun ve bana göz bile açtırmayın!"
196.
Şüphesiz ki, benim koruyanım Kitab'ı indiren
Allah'tır. Ve O bütün salih kullarını görüp
gözetir.
197.
Allah'ın dışında taptıklarınızın ne size
yardıma güçleri yeter ne de kendilerine
yardım edebilirler.
198.
Onları doğru yola çağırmış olsanız
işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün,
oysa onlar görmezler.
199.
(Resûlüm!) Sen afyolunu tut, iyiliği emret
ve cahillerden yüz çevir.
Bu ayette iyilik olarak tercüme edilen
“örf” den maksat, şeriatın ve aklın
beğendiği şeydir. Yoksa cahiliye Araplarının
rastgele örfü değildir. İslam onların kötü
örflerini kaldırmış, iyilerini de kısmen
veya tamamen ibka etmiştir.
200.
Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse hemen
Allah'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.
Yani şeytan emrolunduğun şeylere aykırı
düşen, gazap ve benzeri hallere seni sevk
ederse hemen Allah’a sığın. Bu hitap,
görünüşte Resulullah’a olmakla beraber bütün
müslümanlara şamildir. Bu şekilde şeytandan
herhangi bir vesvese geldiğinde onun
şerrinden Allah’a sığınmak lazımdır.
201.
Takvâya erenler var ya, onlara şeytan
tarafından bir vesvese dokunduğunda
(Allah'ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp
hemen gerçeği görürler.
202.
(Şeytanların) dostlarına gelince, şeytanlar
onları azgınlığa sürüklerler. Sonra da
yakalarını bırakmazlar.
203.
Onlara bir mucize getirmediğin zaman,
(ötekiler gibi) onu da derleyip getirseydin
ya! derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana
vahyolunana uyarım. Bu (Kur'an), Rabbinizden
gelen basîretlerdir (kalp gözlerini açan
beyanlardır); inanan bir kavim için hidayet
ve rahmettir.
204.
Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun
ki size merhamet edilsin.
Gerek namaz içinde, gerekse namaz dışında
Kur’an okunurken, onun manalarını iyice
anlamak, öğütlerinden faydalanmak ve
davranışları ona göre ayarlamak için bütün
dikkatleri ona vermek ve sükut etmek
gerekir.
205.
Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek,
yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini
an. Gafillerden olma.
206.
Kuşkusuz Rabbin katındakiler O'na kulluk
etmekten kibirlenmezler, O'nu tesbih eder ve
yalnız O'na secde ederler.

Adı:
Bu sure adını 46-47. ayetlerde geçen el-a'raf'tan
almaktadır.
Bu âyetlerde A'râf'ta yani cennet ve cehennem
ehli arasındaki yüksek bir yerde bulunan
insanlardan söz edildiği için sûreye bu ad
verilmiştir.
Nüzul Zamanı: Surede anlatılan
konular hakkında yapılacak dikkatli bir
inceleme bu sure ile En'am suresinin hemen
hemen aynı zamanda, yani Hz. Peygamber'in
(s.a) Mekke'de geçen hayatının son
yıllarında nazil olduklarını gösterir. Ancak
hangisinin daha önce geldiği kesin olarak
bilinmemekte. Her halukârda, En'am ve A'raf
surelerinin ele aldıkları konular ve anlatım
biçimleri arasındaki benzerlik, bu iki
surenin de aynı döneme ait olduklarını
açıkça ortaya koymaktadır. İkisi de aynı
tarihsel arka-plana sahip olduklarından,
okuyucu En'am suresinin mukaddimesini de göz
önünde bulundurmalıdır.
Konu: Surenin ana konusu,
dikkat çekici bir uslûpla, "Hz. Muhammed'e
(s.a) gönderilen 'İlâhî Tebliğ'e çağrı'dır.
Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) Mekkelilere
yaptığı uzun süren nasihatleri neticesinde,
onlar üzerinde bir tesir görülmemesi
nedeniyledir. Hatta onlar, Peygamber'in
(s.a) davetine karşı adeta sağır bir kulak
kesilmişler ve o kadar inatçı, o kadar
vurdumduymaz olmuşlardı ki, neticede Hz.
Peygamber'e (s.a) , yalnızca Mekkelilerle
uğraşmayı bırakıp başka insanlara da
yönelmesi emrolunmuştu. Bundan dolayı
Mekkelilere İlâhî Daveti kabul etmeleri için
sürekli çağrıda bulunulmasının yanında, daha
önceki kavimlerin, peygamberlerine karşı
takındıkları yanlış tavırlarının sonuçları
sert bir dille anlatılarak, bu hususa
dikkatleri çekilmektedir. (O vakitte Hz.
Peygamber (s.a) Mekke'den hicret etmek
üzereydi.) Hitabın sonuç bölümü, Hz.
Peygamber'in (s.a) ileride kendileriyle
ilişkiler içinde olacağı Ehl-i Kitab'a
yöneltilmektedir. Bu, hicret vaktinin artık
yaklaşmakta olduğunun, "mesaj"ın öncekilerde
olduğu gibi sadece kendi kavmine münhasır
kalmayıp bütün insanlığa yayılacağının
ifadesi idi.
Yahudilere hitab edildiğinde, onların
peygamberlik müessesesine karşı münafıkça
tutumlarının sonuçlarına işaret
edilmektedir. Çünkü onlar sözle Hz. Musa'ya
inandıklarını söylüyorlar, yalandan ibadet
ediyorlar, fakat gerçekte onun öğretisine
karşı gelerek ve itaattan kaçındılar. Bütün
bu tavırlarının neticesi olarak, alçaklık ve
rezillikle suçlandılar.
Surenin sonunda, Hz. Peygamber (s.a) ve ona
uyanlara, İslam'ın tebliğ vazifesini
hikmetlice yapabilmeleri için, bazı
talimatlar verilmektedir. En önemlisi;
muhaliflerin tahriklerine karşılık verme
konusunda, kendilerini tutma ve sabretme
hususuydu. Ayrıca, hislerin etkisiyle,
hedeflerine zarar verecek herhangi bir
yanlış adımın atılmaması tavsiye
edilmektedir.
ÖZET
Ana Fikir: İlâhî Çağrı'ya Davet.
Konular ve birbirleriyle alâkaları
1-10 Bu bölümde; bütün insanlar, Hz.
Muhammed (s.a) vasıtasıyla, kendilerine
gönderilmiş olan Mesaj'ı izlemeye davet
edilmekte ve bunu reddedişin sonuçları
hakkında da uyarılmaktalar.
11-25 Hz. Adem'in hikâyesi, onun
zürriyetinin, şeytanın tuzaklarına karşı
uyarılması gayesiyle nakledilmektedir. Çünkü
Şeytan, (Hz. Adem ve Havva örneğinde de
görüldüğü gibi) her an onları saptırmaya
hazırdır.
26-53 Bu bölüm; bazı İlâhi talimatları ve
bunların Şeytan'ın talimatları ile olan
zıdlıklarını içermekte olup her ikisinin
sonuçlarının ve meyvelerinin bir resmi
çizilmektedir.
54-58 Yeri, göğü ve onlarda olan herşeyi
yaratan Allah tarafından gönderildiği için
bu mesaj'a uyulmalıdır; o mesaj ki; O'nun,
kuru toprağı diriltmek için indirdiği
yağmura benzer.
59-171 Bazı meşhur Peygamberlerin -Nuh, Hud,
Salih, Lut, Şuayb, Musa- (Allah'ın selâmı
üzerlerine olsun) hayatlarından olaylar, bu
İlâhî Çağrıyı reddedişin kötü sonuçlarını
gözler önüne sermek için verilmekte, ve yine
bu maksatla, Hz. Muhammed'in (s.a) azabtan
kurtulmaları için yaptığı, daveti kabullenme
ve izlemeye- çağrı, hitap ve konuşmaları
nakledilmektedir.
172-174 Bir önceki bölümün sonunda,
İsrailoğulları ile yapılmış antlaşmadan
bahsedilirken, tüm insanlığa daha en başta
Adem'in Allah'ın halifesi olarak atandığı
zaman yapılan sözleşmeye münasip bir şekilde
telmihte bulunularak, onun zürriyetinden
gelen bütün insanların verilen o ahdi
hatırlaması ve Hz. Peygamber (s.a)
tarafından kendilerine sunulan Mesaj'ı kabul
edip izlemeleri gerçeğine dikkat
çekilmektedir.
175-179 Mesaj hakkında bilgisi olduğu halde
buna aldırış etmeyen insanın örneği, bu
çağrıyı bâtıl addedenlere bir ihtar olsun
diye verilmektedir. Mesajı tanımak için
bütün kapasitelerini kullanmaya teşvik
edilmekteler. Aksi halde cehennem onların
kalacağı yer olacaktır.
180-198 Surenin bu sonuç kısmında, Mesaj'ı
anlamak için melekelerini doğru dürüst
kullanamayanların bazı sapkınlıklarına
değinilmekte, bu kimseler uyarılmakta ve Hz.
Peygamber'in (s.a) çağrısına karşı
gösterdikleri düşmanca tutumların ciddi
sonuçları konusunda bunlara ikazda
bulunulmaktadır.
199-206 Sonuçta, Hz. Peygamber'e ve O'na
uyanlara, davete karşı gelen ve ondan yüz
çevirenlere karşı takınmaları gereken
tavırlar hususunda bazı talimatlar
verilmektedir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|