|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları
ve aydınlığı var eden Allah'a mahsustur.
(Bunca âyet ve delillerden) sonra kâfir
olanlar (hâla putları) Rab'leri ile denk
tutuyorlar
2.
Sizi bir çamurdan yaratan, sonra ölüm
zamanını takdir eden ancak O'dur. Bir de
O'nun katında muayyen bir ecel (kıyamet
günü) vardır. Siz hâla şüphe ediyorsunuz.
3.
O, göklerde ve yerde tek Allah'tır.
Gizlinizi, açığınızı bilir. (Hayır ve
şerden) ne kazanacağınızı da bilir.
4.
Rablerinin âyetlerinden onlara (kâfirlere)
bir âyet gelmeyedursun, o âyetlerden ille de
yüz çevirirler.
5.
Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiğinde
onu yalanlamışlardı. Fakat yakında onlara
alay ettikleri şeyin haberleri gelecektir.
Ayette zikredilen “Hak”tan maksat Kur’an
ile Peygamber (s.a.)in getirdiği diğer
mucizelerdir.
6.
Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde
size vermediğimiz bütün imkânları
kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine
bol bol yağmurlar indirip evlerinin altından
ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk
ettik. Biz onları, günahları sebebiyle helâk
ettik ve onların ardından başka nesiller
yarattık.
Bu ayette Yüce Allah, geçmiş kavimlere
verdiği nimetleri bildirmekte ve bu
nimetlere nankörlük edip Allah’a isyan
edenlerin sonunda helak olduklarını haber
vermektedir.
7.
Eğer sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap
indirseydik de onlar elleriyle onu tutmuş
olsalardı, yine de inkâr ediciler: Bu,
apaçık büyüden başka bir şey değildir,
derlerdi.
Kur’an-ı Kerim ve Cebrail vasıtasıyla
veya vasıtasız olarak Peygamberimize
indirilmiştir. Hangi şekilde olursa olsun,
indirilen ayetler, kitap halinde değil,
sadece okunarak Peygamber (s.a.)e öğretilip
ezberlettirilmiştir. İnkarcılar ayetleri
gördükleri ve işittikleri halde bu şekildeki
bir vahyi kabul etmeyip, vahyin yazılı
belgeler halinde gelmesini istediler. Yüce
Allah, bu ayette Kur’an’ın onların istediği
şekilde indirilmesi halinde bile kafirlerin
yine inkar edeceğini bildirmektedir. Zira
daha önce Musa (a.s.)a Tevrat yazılı
belgeler halinde indirildiği halde
inanmayanlar yine inanmamışlardı.
8.
Muhammed'e (görebileceğimiz) bir melek
indirilseydi ya! dediler. Eğer biz öyle bir
melek indirseydik elbette iş bitirilmiş
olur, artık kendilerine göz bile
açtırılmazdı
9.
Eğer peygamberi bir melek kılsaydık muhakkak
ki onu insan sûretine sokar onları yine
düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.
Şimdi, peygamber insan olduğu için, “Sen
de bizim gibi bir insansın” diyerek
inanmayan kafirler, o zaman da meleği insan
suretinde görecekler ve ona “Biz senin melek
olduğunu nereden bilelim; sen de bizim gibi
bir insansın” diyerek onun melek olduğuna
inanmayacaklar, getirdiklerini
dinlemeyecekler ve peygamberliği tasdik
etmeyeceklerdi.
10.
Senden önceki peygamberlerle de alay
edilmiş, bu yüzden onlarla alay edenleri
alay ettikleri şey (azap) kuşatıvermişti.
11.
De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra
(peygamberleri) yalanlayanların sonunun
nasıl olduğuna bakın!
12.
(Onlara) Göklerde ve yerde olanlar kimindir?
diye sor. "Allah'ındır" de. O, merhamet
etmeyi kendi zatına farz kıldı. Sizi,
varlığında şüphe olmayan kıyamet gününde
elbette toplayacaktır. Kendilerini ziyana
sokanlar var ya işte onlar inanmazlar.
13.
Gecede ve gündüzde barınan her şey O'nundur.
O her şeyi işitendir, bilendir.
14.
De ki: Gökleri ve yeri yoktan var eden,
yedirdiği halde yedirilmeyen Allah'tan
başkasını mı dost edineceğim! De ki: Bana
müslüman olanların ilki olmam emredildi ve
sakın müşriklerden olma! (denildi).
15.
De ki: Ben, Rabbim'e isyan edersem gerçekten
büyük bir günün (kıyametin) azabından
korkarım.
16.
O gün kim azaptan kurtarılırsa, gerçekten
Allah onu esirgemiştir. İşte apaçık kurtuluş
budur.
17.
Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa, onu
kendisinden başka giderecek yoktur. Ve eğer
sana bir hayır verirse, (bunu da geri alacak
yoktur). Şüphesiz O herşeye kadirdir.
Bu ayette hitap Peygamber (s.a.)edir,
ancak hüküm umumidir. Yani Allah bir kimseye
zarar vermek isterse bütün insanlık bir
araya gelse o zararı gideremez ve ona
Allah’ın takdir ettiğinden fazla fayda
sağlayamaz. Bir kimseye de Allah hayır murat
etmişse bütün insanlık bir araya gelip o
hayrı önlemek isteseler bunu da yapamazlar.
Çünkü hayrı da şerri de yaratan Allah’tır.
18.
O, kullarının üstünde her türlü tasarrufa
sahiptir. O, hüküm ve hikmet sahibidir,
herşeyden haberdardır.
19.
De ki: Hangi şey şahadetçe en büyüktür? De
ki: (Hak peygamber olduğuma dair) benimle
sizin aranızda Allah şahittir. Bu Kur'an
bana, kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi
uyarmam için vahyolundu. Yoksa siz, Allah
ile beraber başka tanrılar olduğuna şahitlik
mi ediyorsunuz? De ki: "Ben buna şahitlik
etmem." "O ancak bir tek Allah'tır, ben
sizin ortak koştuğunuz şeylerden kesinlikle
uzağım" de.
Mekke halkı Resulullah’a “Senin peygamber
olduğuna şahit yok” dediler. İşte bunun
üzerine yukarıdaki ayet indi.
20.
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Resûlullah'ı)
kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar.
Kendilerini ziyan edenler var ya, işte onlar
inanmazlar.
21.
Yalan sözlerle Allah'a iftira edenden veya
O'nun âyetlerini yalanlayandan daha zalim
kimdir! Şüphe yok ki, zalimler kurtuluşa
ermezler!
22.
Unutma o günü ki- onları hep birden
toplayacağız; sonra da, Allah'a ortak
koşanlara: Nerede boş yere davasını
güttüğünüz ortaklarınız? diyeceğiz.
23.
Sonra onların mazeretleri, "Rabbimiz Allah
hakkı için biz ortak koşanlar olmadık!"
demekten başka bir şey olmadı.
Ahirette tecelli eden hakikat karşısında
dünyadaki hallerinden tamamen vazgeçen
kimseler tek Allah’ın tanrılığını ikrar
edecekler, ne çare ki bu ikrar orada bir
fayda vermeyecektir. O gün ancak ceza ve
mükafat günüdür.
24.
Gör ki, kendi aleyhlerine nasıl yalan
söylediler ve (tanrı diye) uydurdukları
şeyler kendilerinden nasıl kaybolup gitti!
25.
Onlardan seni (okuduğun Kur'an'ı)
dinleyenler de vardır. Fakat onu
anlamalarına engel olmak için kalplerinin
üstüne perdeler, kulaklarına da ağırlık
verdik. Onlar her türlü mucizeyi görseler
bile yine de ona inanmazlar. Hatta o
kâfirler sana geldiklerinde: "Bu Kur'an
eskilerin masallarından başka bir şey
değildir" diyerek seninle tartışırlar.
26.
Onlar, hem insanları Peygamber'e
yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de
kendileri ondan uzaklaşırlar. Oysa onlar
farkında olmadan ancak kendilerini helak
ederler.
27.
Onların ateşin karşısında durdurulup "Ah,
keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha
Rabbimizin âyetlerini yalanlamasak ve
inananlardan olsak!" dediklerini bir görsen
!..
28.
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler
(günahlar) kendilerine göründü. Eğer
(dünyaya) geri gönderilseler yine
kendilerine yasak edilen şeylere
döneceklerdir. Zira onlar gerçekten
yalancıdırlar.
29.
Onlar, hayat ancak bu dünyadaki hayatımızdan
ibarettir; biz, bir daha da diriltilecek
değiliz, demişlerdi.
30.
Rablerinin huzuruna getirildikleri zaman sen
onları bir görsen! Allah: Bu (yeniden
dirilme olayı), hak değil miymiş? diyecek.
Onlar da "Rabbimize andolsun ki evet!"
diyecekler. Allah da, Öyle ise inkâr
ettiğinizden dolayı azabı tadın! diyecek.
31.
Allah'ın huzuruna çıkmayı yalanlayanlar
gerçekten ziyana uğramıştır. Nihayet onlara
Kıyamet vakti ansızın gelip çatınca, onlar,
günahlarını sırtlarına yüklenerek diyecekler
ki: "Dünyada iyi amelleri terketmemizden
dolayı vah bize!" Dikkat edin, yüklendikleri
şey ne kötüdür!
32.
Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka
bir şey değildir. Müttakî olanlar için
ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır.
Hâla akıl erdiremiyor musunuz?
Ebu Cehil, Peygamber’e: “Biz sana yalancı
demiyoruz. Çünkü senin emin ve sadık
olduğuna hepimiz kaniyiz. Biz ancak Allah’ın
ayetlerini inkar ediyoruz” demişti.
Resulullah bu duruma çok üzüldü. Allah Teala
peygamberini teselli etmek üzere buyurdu ki:
33.
Onların söylediklerinin hakikaten seni
üzmekte olduğunu biliyoruz. Aslında onlar
seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler
açıkça Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar.
34.
Andolsun ki senden önceki peygamberler de
yalanlanmıştı. Onlar, yalanlanmalarına ve
eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler,
sonunda yardımımız onlara yetişti. Allah'ın
kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek
hiçbir kimse yoktur. Muhakkak ki
peygamberlerin haberlerinden bazısı sana da
geldi.
35.
Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi
ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin
bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir
merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin!
Allah dileseydi, elbette onları hidayet
üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde
sakın cahillerden olma!
Bu ayetten anlaşıldığına göre, mucize
göstermek Peygamberin elinde değildir.
Peygamber mucize ister; fakat Allah dilerse
ona mucize verir, dilemezse vermez. İşte bu
durum, peygamberlerin doğru söylediklerinin
en büyük delilidir.
36.
Ancak (samimiyetle) dinleyenler daveti kabul
eder. Ölülere gelince, Allah onları
diriltecek, sonra da O'na döndürülecekler.
37.
O'na Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!
dediler. De ki: Şüphesiz Allah mucize
indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu
bilmezler.
38.
Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde)
iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi
ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o
kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.
Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna
getirilecekler.
Bu ayette yeryüzündeki bütün canlıların
insanlar gibi birer tür oldukları
bildirilmektedir. Tek hücrelilerden
omurgalılara, sürüngenlerden ayaklarıyla
yürüyenlere ve kanatlarıyla uçanlara
varıncaya kadar bütün canlılar müstakil
birer tür oluşturmaktadır. Ancak insan, bu
türlerin en şereflisidir. Her türün kendine
has ortak hayat kuralları vardır. Yüce Allah
bunların hayatlarını, gerek toplu olarak
gerekse fert fert kontrol eder;
ihtiyaçlarını karşılar. Bu durum, yüce
Allah’ın kudretinin sonsuzluğunu
göstermektedir.
39.
Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlıklar
içinde kalmış sağır ve dilsizlerdir. Allah
kimi dilerse onu şaşırtır, dilediği kimseyi
de doğru yola iletir.
40.
De ki: Ne dersiniz; size Allah'ın azabı
gelse veya o kıyamet gelip çatıverse size,
Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Doğru
sözlü iseniz (söyleyin bakalım)!
41.
Bilâkis yalnız Allah'a yalvarırsınız. O da
(kaldırılması için) kendisine yalvardığınız
belâyı dilerse kaldırır; ve siz ortak
koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
42.
Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de
elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler
diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.
Yüce Allah önceki milletlere de
peygamberler göndermiş, fakat peygamberler
inkar edilmiş, Allah da inkar edenleri
şiddetli fakirlik, hastalık ve çeşitli
afetlerle cezalandırmıştır.
43.
Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız
geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat
kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara
yaptıklarını câzip gösterdi.
44.
Kendilerine yapılan uyarıları
unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı
ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her
şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine
verilenler yüzünden şımardıkları zaman
onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar
bütün ümitlerini yitirdiler.
Önceki ümmetler, kendilerine gönderilen
peygamberlere iman etmedikleri için Allah
onlara çeşitli darlık ve musibetler verdi;
fakat onlar yine inanmadılar. Cenab-ı Allah,
cezalarını daha da artırmak için onlara
bütün nimetlerin kapılarını açtı, bol rızık
ve nimetlere gömüldüler. Nimetin gerçek
sahibine şükredecekleri yerde zevk ve safaya
daldılar, O’nu unutup şehvetlerine teslim
oldular. İşte böyle tam bir sarhoşluk ve
dalgınlık anında Allah onları yakaladı da
neye uğradıklarını bilemediler, ne
yapacaklarını düşünmekten aciz kaldılar ve
helak olup gittiler.
45.
Böylece zulmeden toplumun kökü kesildi. Hamd,
âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur. (Allah'ın
verdiği nimete şükredecekleri yerde
nankörlük ettiler, böylece kendilerine
zulmettiler. Yüce Allah da yeryüzünü onların
zulüm ve küfürlerinden temizlemek için
onları helâk etti.)
Allah’ın verdiği nimete şükredecekleri
yerde nankörlük ettiler, böylece kendilerine
zulmettiler. Yüce Allah da yeryüzünü onların
zulmü ve küfürlerinden temizlemek için
onları helak etti.
46.
De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı
sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de
mühürlerse bunları size Allah'tan başka
hangi tanrı geri verebilir! Bak, delilleri
nasıl açıklıyoruz. Onlar hâla yüz
çeviriyorlar!
47.
De ki: Söyler misiniz; size Allah'ın azabı
ansızın veya açıkça gelirse, zalim toplumdan
başkası mı helâk olur?
48.
Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve
uyarıcılar olarak göndeririz. Kim iman eder
ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur.
Onlar üzüntü de çekmeyecekler.
49.
Âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan
çıkmalarından dolayı onlar azap
çekeceklerdir.
50.
De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim
yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem.
Size, ben bir meleğim de demiyorum. Ben,
sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Kör
ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez
misiniz?
Müşrikler, Resulullah (s.a.)a “Sen Allah
tarafından gönderilmiş bir peygamber isen
Allah’dan iste de bize dünya nimetlerini bol
bol versin, aksi halde sana inanmayız”
dediler. Bunun üzerine bu ayet indi ve
Peygamberin, insanları zenginleştirmek için
değil, onlara gerçeği tebliğ etmek için
gönderildiği ifade edildi.
51.
Rablerinin huzurunda toplanacaklarından
korkanları onunla (Kur'an ile) uyar. Onlar
için Rablerinden başka ne bir dost, ne de
bir aracı vardır; belki sakınırlar.
52.
Rablerinin rızasını isteyerek sabah akşam
O'na yalvaranları kovma! Onların hesabından
sana bir sorumluluk; senin hesabından da
onlara herhangi bir sorumluluk yoktur ki
onları kovup ta zalimlerden olasın!
Kureyş büyükleri Resulullah (s.a.)ın
yanına geldikleri zaman fakir müminleri
yanlarında bulunmasını istemiyorlardı.
Resulullah da onların isteklerine uyarak bu
müminleri yanından çıkarmak istedi. Bunun
üzerine Cenab-ı Hak, Peygamberimizi
yukarıdaki ayetle uyardı.
53.
"Aramızdan Allah'ın kendilerine lütuf ve
ihsanda bulunduğu kimseler de bunlar mı!"
demeleri için onların bir kısmını diğerleri
ile işte böyle imtihan ettik. Allah
şükredenleri daha iyi bilmez mi?
Kafirler, iman şerefine ermiş fakir
müminlerin, Peygamberin yanında kendileriyle
aynı seviyede tutulmalarını hazmedemediler.
Halbuki Allah katında zengin-fakir ayırımı
yoktur, üstünlük iman ve takvaya
dayanmaktadır. Onlar bu şekilde bir imtihana
tabi tutuldular, inananlar kazandılar,
gururuna yediremeyenler ise kaybettiler.
54.
Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde
onlara de ki: Selâm size! Rabbiniz merhamet
etmeyi kendisine yazdı. Gerçek şu ki: Sizden
kim, bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra
ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse,
bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok
esirgeyendir.
55.
Böylece suçluların yolu belli olsun diye
âyetleri iyice açıklıyoruz.
56.
De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere
tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin
arzularınıza uymam, aksi halde sapıtırım da
hidayete erenlerden olmam.
57.
De ki: Şüphesiz ben Rabbimden gelen apaçık
bir delile dayanıyorum. Siz ise onu
yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz
(azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak
Allah'ındır. O hakkı anlatır ve O, doğru
hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
Kafirler, inanmadıkları için üzerlerine
gökten taş yağdırılması yahut acıklı bir
azaba uğratılmaları gibi bir mucize
istiyorlardı. Halbuki İslam davası daha yeni
başlamıştı. O yoluna devam edecek, akli ve
ilmi delillerle her tarafa yayılacaktı.
Dolayısıyla onların istediği şekilde bir
azabı Peygamber istemediği gibi Allah da
göndermedi.
58.
De ki : Acele istediğiniz şey benim elimde
olsaydı, elbette benimle sizin aranızda iş
bitirilmişti. Allah zalimleri daha iyi
bilir.
59.
Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır;
onları O'ndan başkası bilmez. O, karada ve
denizde ne varsa bilir; O'nun ilmi dışında
bir yaprak bile düşmez. O yerin karanlıkları
içindeki tek bir taneyi dahi bilir. Yaş ve
kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.
“Göklerde ve yerde insan ilminin keşfedip
insanlığın istifadesine sunamadığı nice
hazineler vardır ki Allah bunları bilir,
zamanı geldiğinde, dilediğini insanlığın
istifadesine sunar, dilediğini de kendi
ilminde saklı tutar. İşte gaybın
anahtarlarından maksat bunlar olmalıdır.
60.
Geceleyin sizi öldüren (öldürür gibi
uyutan), gündüzün de ne işlediğinizi bilen;
sonra belirlenmiş ecel tamamlansın diye
gündüzün sizi dirilten (uyandıran) O'dur.
Sonra dönüşünüz yine O'nadır. Sonunda O,
yaptıklarınızı size haber verecektir.
61.
O, kullarının üstünde yegâne kudret ve
tasarruf sahibidir. Size koruyucular
gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi
elçilerimiz (görevli melekler) onun canını
alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler.
62.
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a
döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız
O'nundur ve O hesap görenlerin en çabuğudur.
63.
De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından
(tehlikelerinden) sizi kim kurtarır ki? (O
zaman) O'na gizli gizli yalvararak "Eğer
bizi bundan kurtarırsan andolsun
şükredenlerden olacağız" diye dua edersiniz.
64.
De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi
Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak
koşarsınız.
65.
De ki: "Allah'ın size üstünüzden (gökten)
veya ayaklarınızın altından (yerden) bir
azap göndermeğe ya da birbirinize düşürüp
kiminize kiminizin hıncını tattırmaya gücü
yeter." Bak, anlasınlar diye âyetlerimizi
nasıl açıklıyoruz!
Önceki kavimler kendilerine gönderilen
peygamberlere iman etmeyip isyan ve
taşkınlıklara devam edince Allah, onların
bazılarının üzerine gökten taş yağdırıp
helak etti, memleketleri taş yığını haline
geldi; bazılarını da şiddetli depremle helak
etti, memleketlerini viranelere çevirdi, bir
kısmını da iç karışıklıklarla birbirine
kırdırdı. İşte bu ayet-i kerime o olaylara
işaret ederek son Peygamberin ümmetini
uyarmaktadır.
66.
Kur'an hak olduğu halde kavmin onu
yalanladı. De ki: Ben size vekil (kefil)
değilim.
Ayetin son cümlesi ile Resulullah’ın
görevinin tebliğ ve ikazdan ibaret olduğu
belirtilmiştir.
67. Her haberin gerçekleşeceği
bir zaman vardır. Yakında siz de gerçeği
bileceksiniz.
68. Ayetlerimiz hakkında ileri
geri konuşmaya dalanları gördüğünde, onlar
başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak
dur. Eğer şeytan sana unutturursa,
hatırladıktan sonra artık o zalimler
topluluğu ile oturma.
Bazı hikmetlere binaen Mekke devrinde
müşriklere karşı savaşa izin verilmedi.
Dolayısıyla müşrikler Allah’ın ayetleriyle
alay edip onları eğlenceye aldıklarında
doğrudan müdahale edilemiyordu. Onun için bu
gibi durumlarda onları terk etmek Peygamber
(s.a.)e emredildi. Şayet şeytan unutturursa
hatırladığı andan itibaren onlarla oturması
yasaklandı. Ayet Resulullah (s.a.)e hitap
etmekle birlikte hükmü umumidir, ümmetine de
şamildir. Bugün de Allah’ın ayetleriyle alay
edildiğini gören bir müslüman, engellemeye
gücü yetmiyorsa o meclisi terk etmelidir.
69.
Takvâ sahiplerine, inanmayanların hesabından
herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat belki
korunurlar diye hatırlatmak gerekir.
70.
Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen
ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir
tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir
nefsin felâkete dûçar olmaması için Kur'an
ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka
ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün
varını fidye olarak verse, yine de ondan
kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar)
yüzünden helâke sürüklenmiş kimselerdir.
İnkâr ettiklerinden dolayı onlar için kaynar
sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir
azap vardır.
71.
De ki: Allah'ı bırakıp da bize fayda veya
zarar veremeyecek olan şeylere mi tapalım?
Allah bizi doğru yola ilettikten sonra
şeytanların saptırıp şaşkın olarak çöle
düşürmek istedikleri, arkadaşlarının ise:
"Bize gel! " diye doğru yola çağırdıkları
şaşkın kimse gibi gerisin geri (inkârcılığa)
mı döndürüleceğiz? De ki: Allah'ın hidayeti
doğru yolun ta kendisidir. Bize âlemlerin
Rabbine teslim olmamız emredilmiştir.
Bu ayet, tevhidi kabul ettikten sonra
şirke dönen, tek bir ilaha kulluk ile
çeşitli ilahlara kulluk arasında tereddüt
eden kimsenin şaşkınlığını, hayretini canlı
ve müşahhas bir şekilde tasvir ediyor.
Şeytanlar onu aldatıp Allah’ın yolundan
saptırmışlar, küfre itmişlerdi. Bu halde
şaşkın dolaşırken, Peygamber ve müminler
“Bize gel” diye doğru yola çağırmaktadırlar.
İşte akıllı ve basiretli insana düşen,
tereddüdden sıyrılarak, peygamber ve
müminlerin çağrısına uymak ve imanın
sağladığı huzur ve emniyete kavuşmaktır.
72.
"Namazı dosdoğru kılın ve Allah'tan korkun"
(diye de emredildik). O, huzuruna varıp
toplanacağınız Allah'tır.
73.
O, gökleri ve yeri hak (ve hikmet) ile
yaratandır. "Ol!" dediği gün herşey
oluverir. O'nun sözü gerçektir. Sûr'a
üflendiği gün de hükümranlık O'nundur.
Gizliyi ve açığı bilendir ve O, hikmet
sahibidir, her şeyden haberdardır.
“Sür”, dünya ölçüleriyle mahiyeti
kavranamayacak bir şey olup, Allah Resulü
tarafından boynuza benzetilmiştir. Sura
üflemekle görevli melek İsrafil (a.s.)dır.
İki defa üfleyecek, birincide kainattaki
canlılar yok olacak, ikincide ise bütün
canlılar tekrar dirilip kalkacaktır.
74.
İbrahim, babası Âzer'e: Birtakım putları
tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni de
kavmini de apaçık bir sapıklık içinde
görüyorum, demişti.
Hz.İbrahim’in kavmi Irak’ta yaşayan
Keldaniler idi. Yıldızlara, gök cisimlerine
taptıkları gibi putlara da taparlardı. Hz.
İbrahim babasının ve kavminin putlara
taptıklarını görünce onları sert bir dille
kınadı, putların tapılmaya layık
olmadıklarını, Allah ile insanlar arasında
vasıta olamayacaklarını hatta onlardan
hiçbir fayda ve zararın gelemeyeceğini
bildirdi.
75.
Böylece biz, kesin iman edenlerden olması
için İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu
gösteriyorduk.
Melekut, izzet ve hükümranlık demektir.
Yüce Allah, Hz. İbrahim’e göklerdeki
hükümranlığını ve hükümranlığının azametini
göstermiştir.
76.
Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız
gördü, Rabbim budur, dedi. Yıldız batınca,
batanları sevmem, dedi.
77.
Ay'ı doğarken görünce, Rabbim budur, dedi. O
da batınca, Rabbim bana doğru yolu
göstermezse elbette yoldan sapan
topluluklardan olurum, dedi.
78.
Güneşi doğarken görünce de, Rabbim budur,
zira bu daha büyük, dedi. O da batınca, dedi
ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah'a) ortak
koştuğunuz şeylerden uzağım.
79.
Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri
yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben
müşriklerden değilim.
“Hanif” Allah’ı bir bilen, Hakk’a yönelen
ve batıldan hoşlanmayan anlamını ifade eder.
Hz.İbrahim’in bu davranışından maksat,
gerçekten Allah’ı aramak mı, yoksa gök
cisimlerine tapanları kınamak, onların
gittiği yolun yanlış ve yaptıklarının bir
sapıklık olduğunu göstermek midir? Bu
hususta müfessirler ihtilaf etmişlerdir.
Ancak ikinci görüş gerçeğe daha yakındır.
Çünkü 74. Ayette putlara taptıkları için
babasını ve kavmini ağır bir dille kınaması
Hz. İbrahim’de tevhid inancının mevcut
olduğunu göstermektedir. Nitekim 78. Ayetin
sonu da bunu vurgular.
80.
Kavmi onunla tartışmaya girişti. Onlara dedi
ki: Beni doğru yola iletmişken, Allah
hakkında benimle tartışıyor musunuz? Ben
sizin O'na ortak koştuğunuz şeylerden
korkmam. Ancak, Rabbim'in bir şey dilemesi
hariç. Rabbimin ilmi herşeyi kuşatmıştır.
Hâla ibret almıyor musunuz?
81.
Siz, Allah'ın size haklarında hiçbir hüküm
indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan
korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz
şeylerden nasıl korkarım! Şimdi biliyorsanız
(söyleyin), iki guruptan hangisi güvende
olmaya daha lâyıktır?"
İki guruptan maksat, Allah’ı bir kabul
edenler ile O’na ortak koşanlardır. Ahirette
Allah’ın azabından emin olmaya hangisi daha
layıktır? Bir sonraki ayet buna cevap
vermektedir.
82.
İnanıp da imanlarına herhangi bir haksızlık
bulaştırmayanlar var ya, işte güven
onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.
83.
İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz
delillerimizdir. Biz dilediğimiz kimselerin
derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin
Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyle bilendir.
Ayette geçen ve “delil” diye tercüme
edilen “hüccet” kelimesi, kesin delil
manasına gelir. Hz.İbrahim’e verilen
hüccetten maksat, ona ilham edilen tefekkür,
muhakeme ve mukayese gücüdür. Onun ay, güneş
ve yıldızlar karşısındaki tutumu ile
müşriklere karşı verdiği mücadelede
göstermiş olduğu deliller ve diğer mucizeler
bu cümledendir.
84.
Biz O'na İshak ve (İshak'ın oğlu) Yakub'u da
armağan ettik; hepsini de doğru yola
ilettik. Daha önce de Nuh'u ve O'nun
soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u,
Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola
iletmiştik; Biz iyi davrananları işte böyle
mükâfatlandırırız.
85.
Zekeriyya, Yahya, İsa ve İlyas'ı da (doğru
yola iletmiştik). Hepsi de iyilerden idi.
86.
İsmail, Elyesa', Yunus ve Lût'u da (hidayete
erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.
Bu peygamberlerin üstünlük sebepleri 89.
Ayette açıklanmıştır. Bunlardan bazılarına
peygamberlik görevi yanında hükümdarlık da
verilmiş ve kendilerine kitap
gönderilmiştir, bazılarına kitap
gönderilerek peygamberlik verilmiş, bir
kısmına ise sadece peygamberlik verilmiş
fakat kitap ve hükümdarlık verilmemiştir.
87.
Onların babalarından, çocuklarından ve
kardeşlerinden bazılarına da (üstün
meziyetler verdik). Onları seçkin kıldık ve
doğru yola ilettik.
88.
İşte bu, Allah'ın hidayetidir, kullarından
dilediğini ona iletir. Eğer onlar da Allah'a
ortak koşsalardı yapmakta oldukları amelleri
elbette boşa giderdi.
89.
İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve
peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer
onlar (kâfirler) bunları inkâr ederse
şüphesiz yerlerine bunları inkâr etmeyecek
bir toplum getiririz.
90.
İşte o peygamberler Allah'ın hidayet ettiği
kimselerdir. Sen de onların yoluna uy. De
ki: Ben buna (peygamberlik görevime)
karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Bu (Kur'an)
âlemler için ancak bir öğüttür.
Bu ayette, yukarıda isimleri anlatılan
peygamberlerin Allah’ın hidayeti ile doğru
yolda gittikleri ifade edilmekte ve
Peygamberimize de onların oylunu takip
etmesi emrolunmaktadır. Geçmiş
peygamberlerin birçok musibetlere,
tehlikelere, inkarlara göğüs germeleri, her
şeye rağmen vazifelerini hakkiyle yerine
getirmeleri bu cümledendir.
Yahudi bilginlerinden Malik b. Sayf,
Resulullah (s.a.)in yanına gelerek kitaplar
üzerinde ileri geri konuşmaya başladı.
Resulullah: Tevrat’ı Musa’ya indiren Allah
hakkı için söyle, Kitabınızda, “Allah şişman
olan alimlere buğzeder” diye bir ibare
görmedin mi? dedi. Şişman bir adam olan
Malik’in buna canı sıkılarak, “Allah hiçbir
beşere hiçbir kitap indirmedi” dedi ve bütün
kitapları inkar etti. Bunun üzerine
aşağıdaki ayet nazil oldu.
91.
(Yahudiler) Allah'ı gereği gibi tanımadılar.
Çünkü "Allah hiçbir beşere bir şey
indirmedi" dediler. De ki: Öyle ise Musa'nın
insanlara bir nûr ve hidayet olarak
getirdiği Kitab'ı kim indirdi? Siz onu
kâğıtlara yazıp (istediğinizi) açıklıyor,
çoğunu da gizliyorsunuz. Sizin de
atalarınızın da bilemediği şeyler (Kur'an'da)
size öğretilmiştir. (Resûlüm) sen "Allah"
de, sonra onlan bırak, daldıkları bataklıkta
oynayadursunlar!
92.
Bu (Kur'an), Ümmü'l-kurâ (Mekke) ve
çevresindekileri uyarman için sana
indirdiğimiz ve kendinden öncekileri
doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Âhirete
inananlar buna da inanırlar ve onlar
namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.
Mekke şehri İslam dünyasının manevi
merkezidir. Onun çevresi de bütün dünyadır.
Resulullah (s.a.) bütün insanlığa
gönderilmiş bir peygamber olup, O’na
gönderilen Kur’an da bütün insanlığa hitap
etmektedir. İşte bunun için ayette Mekke
şehrine şehirlerin anası manasına “Ümmü’-kura”
denilmiştir.
93.
Allah'a karşı yalan uydurandan yahut
kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "Bana
da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın
indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim"
diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler,
ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler
de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi
canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek
olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine
karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü,
bugün alçaklık azabı ile
cezalandırılacaksınız!" derken onların
halini bir görsen!
Müseylemetü’l-kezzab ve Esved-i Ansi gibi
yalancı peygamberler, “Bize de vahiy
geliyor” diyerek peygamberlik iddiasında
bulundular. İşte bu ayet onlar hakkında
nazil oldu.
94.
Andolsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi
teker teker bize geleceksiniz ve (dünyada)
size verdiğimiz şeyleri arkanızda
bırakacaksınız. Yaratılışınızda ortaklarımız
sandığınız şefaatçılarınızı da yanınızda
göremeyeceğiz. Andolsun, aranız açılmış ve
(tanrı) sandığınız şeyler sizden kaybolup
gitmiştir.
95.
Şüphesiz Allah, tohumu ve çekirdeği
çatlatandır, ölüden diriyi çıkaran, diriden
de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O
halde (haktan) nasıl dönersiniz!
96.
O, sabahı aydınlatandır. O, geceyi dinlenme
zamanı, güneş ve ayı (vakitlerin tayini
için) birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu,
azîz olan (ve her şeyi) pek iyi bilen
Allah'ın takdiridir.
Bu ayet-i kerimede Yüce Allah, mahlukatın
geçimlerini temin etmeleri için sabahı yani
gündüzü yarattığını, gündüzün meydana gelen
bedeni ve ruhi yorgunluklarını gidermeleri
için geceyi dinlenme zamanı olarak, ay ve
güneşi de bir çok faydaları yanında,
özellikle işlerin sistemli ve hesaplı
yürütülmesi için de yarattığını
bildirmektedir.
97.
O, kara ve denizin karanlıklarında kendileri
ile yol bulasınız diye sizin için yıldızları
yaratandır. Gerçekten biz, bilen bir toplum
için âyetleri geniş geniş açıkladık.
98.
O, sizi bir tek nefisten (Âdem'den)
yaratandır. (Sizin için) bir kalma yeri, bir
de emanet olarak konulacağınız yer vardır.
Anlayan bir toplum için âyetleri ayrıntılı
bir şekilde açıkladık.
Bu ayette anlatılan kalma yerinden
maksat, babaların sulbü veya hayata
elverişli olan yeryüzü; emanet olarak
konulacak yerden maksat da ana rahmi veya
mezardır.
99.
O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit
bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de
kendisinde üstüste binmiş taneler
bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın
tomurcuğundan sarkan salkımlar; üzüm
bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir
kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri
meydana getirdik. Meyve verirken ve
olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine
bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir
toplum için ibretler vardır.
100.
Cinleri Allah'a ortak koştular. Oysa ki
onları da Allah yaratmıştı. Bilgisizce O'na
oğullar ve kızlar yakıştırdılar. Hâşâ! O,
onların ileri sürdüğü vasıflardan uzak ve
yücedir.
Bazı Arap putperestleri cinleri Allah’a
ortak koşarak onlara taparlardı. Onların da
Allah’ın mahluku olduğunu, mahluk olan bir
varlığın tanrı olamayacağını
düşünemiyorlardı. Ayrıca yahudiler, Uzeyr
Peygamber’e Allah’ın oğlu; hıristiyanlar da
İsa Peygamber’e Allah’ın oğlu diyorlardı.
Bazı müşrikler de meleklere dişilik vasfı
isnat ederek Allah’ın kızları diyorlardı.
İşte Allah Teala bunlara işaret ederek
kendisinin bu gibi vasıflardan münezzeh
olduğunu ifade buyurmaktadır.
101.
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.
O'nun eşi olmadığı halde nasıl çocuğu
olabilir! Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi
hakkıyla bilen O'dur.
102.
İşte Rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka
tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır.
Öyle ise O'na kulluk edin, O her şeye
vekildir (güvenilip dayanılacak tek varlık
O'dur).
103.
Gözler O'nu göremez; halbuki O, gözleri
görür. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden
haberdar olandır.
Gözler onun zatını ve kemalini hakkıyle
kavrayamaz demektir. Bununla beraber, ehl-i
sünnete göre cennette müminler Allah’ı
göreceklerdir. Bu hususta ayet ve hadisler
vardır.
104.
(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından
basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir.
Artık kim hakkı görürse faydası kendisine,
kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben
üzerinize bekçi değilim.
Allah insanlara eşyayı görmeleri için
nasıl maddi gözler vermişse gerçekleri
kavrayabilmeleri için de kalp gözü
diyebileceğimiz idrak güçleri vermiştir.
Artık kim bu kabiliyetini doğruya
kullanmazsı zararı kendi aleyhine olur.
105.
Böylece biz âyetleri geniş geniş açıklıyoruz
ki, "Sen ders almışsın" desinler de biz de
anlayan toplum için Kur'an'ı iyice
açıklayalım.
106.
Rabbinden sana vahyolunana uy. O'ndan başka
tanrı yoktur. Müşriklerden yüz çevir.
107.
Allah dileseydi, onlar ortak koşmazlardı.
Biz seni onların üzerine bir bekçi kılmadık.
Sen onların vekili de değilsn.
108.
Allah'tan başkasına tapanlara (ve putlarına)
sövmeyin; sonra onlar da bilmeyerek Allah'a
söverler. Böylece biz her ümmete kendi
işlerini câzip gösterdik. Sonunda dönüşleri
Rablerinedir. Artık O ne yaptıklarını
kendilerine bildirecektir.
Rivayete göre, Resulullah (s.a.)
müşriklerin putlarını kötülüyor ve ta’n
ediyordu. Müşrikler: “Ya tanrılarımıza
sövmeye son verirsin veya biz de senin
tanrına söveriz” dediler. Bunun üzerine bu
ayet nazil oldu. Ayetin hükmü her zaman
geçerlidir. Millet veya fertlerin mukaddes
kabul ettiği şeylere sövmemek gerekir. Zira
bu tür davranışlar daima aksi tesir
göstermekte ve mukaddes kabul edilen şeylere
hakarete sebep olmaktadır.
109.
Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka
inanacaklarına dair kuvvetli bir şekilde
Allah'a andiçtiler. De ki: Mucizeler ancak
Allah katındandır. Ama mucize geldiğinde de
inanmayacaklarının farkında mısınız?
110.
Yine O'na iman etmedikleri ilk durumdaki
gibi onların gönüllerini ve gözlerini ters
çeviririz. Ve onları şaşkın olarak
azgınlıkları içerisinde bırakırız.
111.
Eğer biz onlara melekleri indirseydik,
ölüler de onlarla konuşsaydı ve her şeyi
toplayıp karşılarına getirseydik, Allah
dilemedikçe yine de inanacak değillerdi;
fakat çokları bunu bilmezler.
Sapıklığa dalanların sapmalarına sebep,
delillerin azlığı veya yokluğu değildir.
Şayet sapıkların dilediği gibi, ölüler
dirilse de kendileri ile konuşsa hatta
kainattaki her şey dile gelse ve onları
imana çağırsa, yine kabul etmezler. Çünkü
kalplerinde fitne, vicdanlarında pas vardır.
Onlar hidayete yönelmedikleri için Allah da
hidayete ermelerini dilemez.
112.
Böylece biz, her peygambere insan ve cin
şeytanlarını düşman kıldık. (Bunlar),
aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler
fısıldarlar. Rabbin dileseydi onu da
yapamazlardı. Artık onları uydurdukları
şeylerle başbaşa bırak.
113.
Ahirete inanmayanların kalpleri ona
(yaldızlı söze) kansın, ondan hoşlansınlar
ve işledikleri suçu işlemeye devam etsinler
diye (böyle yaparlar).
114.
(De ki): Allah'dan başka bir hakem mi
arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak
indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz
kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin
tarafından indirilmiş olduğunu bilirler.
Sakın şüpheye düşenlerden olma!
115.
Rabbinin sözü, doğruluk ve adalet bakımından
tamamlanmıştır. O'nun sözlerini değiştirecek
kimse yoktur. O işitendir, bilendir.
116.
Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak
olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar.
Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz,
yalandan başka söz de söylemezler.
117.
Muhakkak ki senin Rabbin, evet O, kendi
yolundan sapanı en iyi bilendir. O, doğru
yolda gidenleri de iyi bilendir.
118.
Allah'ın âyetlerine inanıyorsanız, üzerine
O'nun adı anılarak kesilenlerden yeyin.
119.
Üzerine Allah'ın adı anılıp kesilenden
yememenize sebep ne? Oysa Allah, çaresiz
yemek zorunda kaldığınız dışında, haram
kıldığı şeyleri size açıklamıştır. Doğrusu
bir çokları bilgisizce kendi kötü arzularına
uyarak saptırıyorlar. Muhakkak ki Rabbin
haddi aşanları çok iyi bilir.
İnsanlar çaresiz kalıp açlıktan ölüm
tehlikesi gibi bir tehlike ile karşı karşıya
kaldıklarında, haram olan şeylerden az
miktarda yiyebilirler.
120.
Günahın açığını da gizlisini de bırakın!
Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının
cezasını mutlaka çekeceklerdir.
121.
Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen
hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük
günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına,
sizinle mücadele etmeleri için telkinde
bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz
siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.
Aslında yenmesi helal olan herhangi bir
hayvan, kasden Allah’ın adı anılmadan
kesilirse, o hayvanın etini yemek haram
olur.
122.
Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar
arasında yürüyebileceği bir ışık verdiğimiz
kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç
çıkamayacak durumdaki kimse gibi olur mu!
İşte kâfirlere yaptıkları böyle süslü
gösterilmiştir.
123.
Böylece biz, her kasabada, oralarda
bozgunculuk yapmaları için, günahkârlarını
liderler yaptık. Onlar yalnız kendilerini
aldatırlar, ama farkında olmazlar.
124.
Onlara bir âyet geldiğinde, Allah'ın
elçilerine verilenin benzeri bize de
verilmedikçe kesinlikle inanmayız, dediler.
Allah, peygamberliğini kime vereceğini daha
iyi bilir. Suç işleyenlere, yapmakta
oldukları hilelere karşılık Allah tarafından
aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.
125.
Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun
kalbini İslâm'a açar; kimi de saptırmak
isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice
daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte
böyle murdarlık verir.
Allah Teala bu ayette bir tabiat kanununa
da işaret etmektedir. Göğe yükseldikçe
basınç azalacağından o nisbette teneffüs de
güçleşir. Hatta 20.000 metreyi geçince özel
cihazlar olmadan insan nefes alamaz, ölür.
İşte bu kanunu işaret buyuran Yüce Allah,
İslam’a girmeyenlerin göğüslerinin göğe
yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı
olacağını bildirmiştir.
126.
Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur. Biz,
öğüt alacak bir kavim için âyetleri
ayrıntılı olarak açıkladık.
127.
Rableri katında onlara esenlik yurdu
(cennet) vardır.Ve yapmakta oldukları
(güzel) işler sebebiyle Allah onların
dostudur.
128.
Allah, onların hepsini bir araya topladığı
gün, "Ey cinler (şeytanlar) topluluğu! Siz
insanlarla çok uğraştınız" der. Onların,
insanlardan olan dostları ise: "Ey Rabbimiz!
(Biz) birbirimizden yararlandık ve bize
verdiğin sürenin sonuna ulaştık" derler.
Allah da buyurur ki: Allah'ın dilediği
hariç, içinde ebedî kalacağınız yer ateştir.
Şüphesiz Rabbin hikmet sahibidir, bilendir.
129.
İşte böylece işledikleri günahlardan ötürü
zalimlerin bir kısmını diğer bir kısmının
peşine takarız.
130.
Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size
âyetlerimi anlatan ve bu günle
karşılaşacağınıza dair sizi uyaran
peygamberler gelmedi mi! Derler ki: "Kendi
aleyhimize şahitlik ederiz." Dünya hayatı
onları aldattı ve kâfir olduklarına dair
kendi aleyhlerine şahitlik ettiler.
131.
Gerçek şu ki: Halkı habersizken, Rabbin
haksızlık ile ülkeleri helâk edici değildir.
Yüce Allah insanlara peygamber
göndermeden onları sorumlu tutmaz, inkar ve
günahları yüzünden onları cezalandırmaz.
Ancak insanlar gönderilen peygamberin uyarı
ve korkutmalarına kulak vermez de kendi
istek ve arzularına uyarlarsa işte o zaman
azaba müstehak olurlar ve özür beyan etme
imkanları da kalmaz.
132.
Herkesin yaptıkları işlere göre dereceleri
vardır. Rabbin onların yaptıklarından
habersiz değildir.
133.
Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse
sizi yok eder ve sizi başka bir kavmin
zürriyetinden yarattığı gibi sizden sonra
yerinize dilediği bir kavmi yaratır.
134.
Size vadedilen mutlaka gelecektir; siz bunu
önleyemezsiniz.
Ayet-i kerimedeki vaadden maksat,
kıyametin kopması, ölümden sonra dirilmek,
haşir ve hesap günleridir, gibi çeşitli
manalar verilmiştir.
135.
De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın!
Ben de yapacağım! Yurdun (dünyanın) sonunun
kimin lehine olduğunu yakında bileceksiniz.
Gerçek şu ki, zalimler iflah olmazlar.
136.
Allah'ın yarattığı ekinlerle hayvanlardan
Allah'a pay ayırıp zanlarınca, bu Allah'a,
bu da ortaklarımıza (putlarımıza) dediler.
Ortakları için ayrılan Allah'a ulaşmıyor,
fakat Allah için ayrılan ortaklarına
ulaşıyor! Ne kötü hüküm veriyorlar?
Cahiliye Araplarından bazıları,
ekinlerinin ve hayvanlarının bir kısmını
Allah ile putları arasında bölüştürürler ve
“Şu Allah’ın payı, bu da tanrılarımızın
payıdır” derlerdi. Allah için ayırdıklarını
konuklara ve fakirlere harcarlar, tanrılar
için ayırdıklarını da onların huzurunda
yapılacak ayin vb. şeylere sarf ederlerdi.
Eğer Allah’ın hakkından putun hakkına bir
şey geçerse onu öyle bırakırlardı. Putun
hakkından Allah için ayrılan tarafa bir şey
geçerse, onu alıp tekrar putun payına
katarlardı. Ve “Allah zengindir, bunlar ise
fakirdir” derlerdi. Puta ayrılan, neticede
yine kendilerine kalacağından, onun payından
Allah için ayrılan tarafa bir şey
geçmemesine dikkat ederlerdi. İşte Yüce
Allah onların bu yaptıklarına işaret etmekte
ve onları kınamaktadır.
137.
Bunun gibi ortakları, müşriklerden çoğuna
çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş
gösterdi ki, hem kendilerini mahvetsinler
hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar! Allah
dileseydi bunu yapamazlardı. Öyle ise onları
uydurdukları ile başbaşa bırak!
138.
Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki:
"Bu (tanrılar için ayrılan) hayvanlarla
ekinler haramdır. Bunları bizim
dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da
binilmesi yasaklanmış hayvanlardır."
Birtakım hayvanlar da vardır ki, (Allah
böyle emrediyor diye) O'na iftira ederek
üzerlerine Allah'ın adını anmazlar. Yapmakta
oldukları iftiraları yüzünden Allah onları
cezalandıracaktır.
Müşrikler, bahira, saibe ve vasile diye
tarif ettikleri deve ve koyunları et ve
sütlerini, kendi isteklerinden başkalarına
haram kılmışlardı. (Bu hayvanlar hakkında
bilgi için bak. Maide 5/103). Ham diye
tavsif ettikleri develere de binilmesini
yasaklamışlardı. Bir kısım hayvanları
keserken de Allah’ın adını değil, putların
adını anıyorlardı. Ayet onlara işaret
etmektedir.
139.
Dediler ki: "Şu hayvanların karınlarında
olanlar yalnız erkeklerimize aittir,
kadınlarımıza ise haram kılınmıştır. Şayet
(yavru) ölü doğarsa, o zaman (kadın erkek)
hepsi onda ortaktır." Allah bu
değerlendirmelerinin cezasını verecektir.
Şüphesiz ki O hikmet sahibidir, hakkıyla
bilendir.
140.
Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce
çocuklarını öldürenler ve Allah'ın
kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira
ederek (kadınlara) haram kılanlar, muhakkak
ki ziyana uğramışlardır. Onlar gerçekten
sapmışlardır ve doğru yolu bulacak da
değillerdir.
Cahiliye devrinde Arapların birçoğu esir
olmaktan veya fakir düşmekten korkarak ya da
gelin etmekten utanarak doğan kız
çocuklarını diri diri toprağa gömmek
suretiyle öldürürlerdi. İşte Allah Teala
onların bu durumuna işaret buyurarak onları
kınamaktadır.
141.
Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri,
ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri,
birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin
ve narları yaratan O'dur. Herbiri meyve
verdiği zaman meyvesinden yeyin. Devşirilip
toplandığı gün de hakkını (zekât ve
sadakasını) verin, fakat israf etmeyin;
çünkü Allah israf edenleri sevmez.
142.
Hayvanlardan yük taşıyanı ve tüyünden döşek
yapılanları yaratan O'dur. Allah'ın size
verdiği rızıktan yeyin, şeytanın ardına
düşmeyin; şüphesiz o sizin için apaçık bir
düşmandır.
Ayette geçen “hamule”, yük taşıyan hayvan
demektir; “ferş” ise henüz binilme çağına
gelmemiş küçük hayvan veya yününden,
kılından yaygı, sergi ve döşek yapılabilen
hayvanlardır. Yatırılıp kesilen hayvan
manasına da gelir.
Araplar, bazen hayvanların
erkeklerini, bazen dişilerini, bazen de
bunların yavrularını haram sayarlardı. Yüce
Allah onların bu telakkilerini yererek şöyle
buyurdu:
143.
(Dişi ve erkek olarak) sekiz eş yarattı:
Koyundan iki, keçiden iki... De ki: O,
bunların erkeklerini mi, dişilerini mi,
yoksa bu iki dişinin rahimlerinde bulunan
yavruları mı haram etti? Eğer doğru iseniz
bana ilimle söyleyin.
144.
Deveden de iki, sığırdan da iki (yarattı.)
De ki: O bunların erkeklerini mi, dişilerini
mi, yoksa bu iki dişinin rahimlerinde
bulunan yavruları mı haram kıldı? Yoksa
Allah'ın size böyle vasiyet ettiğine şahit
mi oldunuz? Bilgisizce insanları saptırmak
için Allah'a karşı yalan uydurandan kim daha
zalimdir! Şüphesiz Allah o zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
145.
De ki: Bana vahyolunanda, leş veya akıtılmış
kan yahut domuz eti -ki pisliğin kendisidir-
ya da günah işlenerek Allah'tan başkası
adına kesilmiş bir hayvandan başka, yiyecek
kimseye haram kılınmış birşey bulamıyorum.
Başkasına zarar vermemek ve sınırı aşmamak
üzere kim (bunlardan) yemek zorunda kalırsa
bilsin ki Rabbin bağışlayan ve esirgeyendir.
Bu ayetin açıklanması için aynı suredeki
119. Ayetin açıklamasına bakınız.
146.
Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram
kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında
taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar
hariç olmak üzere sığır ve koyunun iç
yağlarını da onlara haram kıldık. Bu,
zulümleri yüzünden onlara verdiğimiz
cezâdır. Biz elbette doğru söyleyeniz.
Ayette zikredilen “bağy” kelimesi, zulüm
manasınadır. Yahudilerin, peygamberleri
öldürmeleri, tefecilik ederek fakirleri
ekonomik bakımdan ezmeleri, haramı helal,
helali haram saymaları gibi zulümleri
sebebiyle Yüce Allah, ayette zikredilen
şeyleri onlara haram kılmıştır. Yoksa
aslında bunların hepsi haram değildir.
147.
Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabbiniz
geniş bir rahmet sahibidir. Bununla beraber
O'nun azabı, suçlular topluluğundan
uzaklaştırılamaz.
148.
Putperestler diyecekler ki: "Allah dileseydi
ne biz ortak koşardık ne de atalarımız.
Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan
öncekiler de aynı şekilde (peygamberleri)
yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar.
De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir
bilgi var mı? Siz zandan başka bir şeye
uymuyorsunuz ve siz sadece yalan
söylüyorsunuz.
Müşriklerin haram kıldıkları şeyler için
bak: 138, 139. Ayetler.
149.
De ki: Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah
dileseydi elbette hepinizi doğru yola
iletirdi.
Müşrikler “Allah dileseydi ne biz ortak
koşardık, ne de atalarımız...Hiçbir şeyi de
haram kılmazdık” diyerek kafirliklerini
Allah’ın iradesine bağlamak istiyorlardı.
Yüce Allah bu ayet ile kendisinin delilinin
daha üstün ve neticeye ulaştırıcı olduğunu
bildirdi. Zira O dileseydi kullarını günaha
meyletmeyecek özellikte yaratırdı. Ancak O
bunu dilemedi, kullarını hem günah işlemeye
hem de sevap kazanmaya kabiliyetli bir
özellikte yarattı. Onlara irade verdi, kendi
dilemesini de kulların iradeleri
doğrultusunda yöneltti. Ancak hayra razı
oldu, şerre razı olmadı. Allah dilese
kuldaki kötülük yapma özelliğini ondan alır
ve böylece bütün insanlar hidayete ermiş
olurlardı. O zaman da imtihan hikmeti
ortadan kalkar ve maksat hasıl olmazdı.
150.
De ki: Allah şunu yasak etti, diye şehadet
edecek şahitlerinizi getirin! Eğer onlar
şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber
şahitlik etme; âyetlerimizi yalanlayanların
ve ahiret gününe inanmayanların arzularına
uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar.
151.
De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram
kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak
koşmayın, ana-babaya iyilik edin, fakirlik
korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin -sizin
de onların da rızkını biz veririz-;
kötülüklerin açığına da gizlisine de
yaklaşmayın ve Allah'ın yasakladığı cana
haksız yere kıymayın! İşte bunlar Allah'ın
size emrettikleridir. Umulur ki düşünüp
anlarsınız.
152.
Rüşd çağına erişinceye kadar, yetimin
malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü
ve tartıyı adaletle yapın. Biz herkese ancak
gücünün yettiği kadarını yükleriz. Söz
söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa
adaletli olun, Allah'a verdiğiniz sözü
tutun. İşte Allah size, iyice düşünesiniz
diye bunları emretti.
153.
Şüphesiz bu, benim dosdoğru yolumdur. Buna
uyun. (Başka) yollara uymayın. Zira o yollar
sizi Allah'ın yolundan ayırır. İşte
sakınmanız için Allah size bunları emretti.
151. ayetten itibaren buraya kadar olan
emirlere “On emir” veya “on vasiyet” denilir
ki, bunlar bütün peygamberlerin
şeriatlarında mevcuttur.
154.
Sonra iyilik edenlere nimetimizi tamamlamak,
her şeyi açıklamak, hidayete erdirmek ve
rahmet etmek maksadıyla Musa'ya da Kitab'ı
(Tevrat'ı) verdik. Umulur ki, Rablerinin
huzuruna varacaklarına iman ederler.
155.
İşte bu (Kur'an), bizim indirdiğimiz mübarek
bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun
ki size merhamet edilsin.
Tevrat ve İncil Arapça olmayan dillerde
indikleri için, Araplar bu durumu bahane
ederek “biz onların dillerinden anlamıyoruz,
dolayısıyla onlardaki bilgilere vakıf
değiliz” diyebilirlerdi. İşte Cenab-ı
Hakk’ın son Peygamber’e Kur’an’ı Arapça
olarak indirmesinin sebeplerinden biri
Kur’an için de böyle demelerini önlemektir.
Aşağıdaki ayetler bu hususu açıklamaktadır.
156.
"Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa (hıristiyanlara
ve yahudilere) indirildi, biz ise onların
okumasından gerçekten habersizdik"
demeyesiniz diye;
157.
Yahut "Bize de kitap indirilseydi, biz
onlardan daha çok doğru yolda olurduk"
demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte
size de Rabbinizden açık bir delil, hidayet
ve rahmet geldi. Kim, Allah'ın âyetlerini
yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha
zalimdir! Âyetlerimizden yüz çevirenleri,
yüz çevirmelerinden ötürü azabın en
kötüsüyle cezalandıracağız.
158.
Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini
veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı
alâmetlerinin gelmesini bekliyorlar.
Rabbinin bazı alâmetleri geldiği gün,
önceden inanmamış ya da imanında bir hayır
kazanmamış olan kimseye artık imanı bir
fayda sağlamaz. De ki: Bekleyin, şüphesiz
biz de beklemekteyiz!
Allah Teala bu ayette inkarcıların
kendilerine, görebilecekleri bir melek veya
Allah bizzat gelmedikçe ya da Peygamberin
haber verdiği kıyamet gününe dair bazı
alametler görülmedikçe inanmayacaklarını,
ama böyle bir alamet geldiği gün de onların
imanlarının kabul edilmeyeceğini
bildirmektedir. Bu alametler de hadislerde,
bir dumanın zuhuru, yer hayvanının çıkması,
doğuda, batıda ve Arabistan’da bazı yerlerin
batması, Deccal’in çıkması, güneşin batıdan
doğması, Ye’cuc ve Me’cuc’un çıkması ve Aden
tarafında bir ateşin zuhuru gibi vakalar
olara bildirilmiştir.
159. Dinlerini parça parça
edip guruplara ayrılanlar var ya, senin
onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi
ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara
yaptıklarını bildirecektir.
Resulullah (s.a.) şöyle buyurdu:
Yahudiler yetmiş bir guruba ayrıldı,
birinden başka hepsi cehennemdedir. Benim
ümmetim de yetmiş üç guruba ayrılacaktır,
birinden başka hepsi cehennemdedir. “ O
kurtuluşa eren gurup kimdir ya Resulallah?”
sorusuna cevaben: “ Onlar benim ve ashabımın
gittiği yoldan gidenlerdir” dedi.
160.
Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona
getirdiğinin on katı vardır. Kim de
kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin
dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa
uğratılmazlar.
161.
De ki: Şüphesiz Rabbim beni doğru yola,
dosdoğru dine, Allah'ı birleyen İbrahim'in
dinine iletti. O, ortak koşanlardan değildi.
162.
De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi
Allah içindir.
Mealde kurban olarak tercüme ettiğimiz
“nüsuk” kelimesi bazı müfessirlerce ibadet
olarak açıklanmıştır.
163.
O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu
emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.
164.
De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan
başka Rab mı arayacağım? Herkesin kazanacağı
yalnız kendisine aittir. Hiçbir suçlu
başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda
dönüşünüz Rabbinizedir. Ve O, uyuşmazlığa
düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.
165.
Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size
verdiği (nimetler) hususunda sizi denemek
için kiminizi kiminizden derecelerle üstün
kılan O'dur. Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk
olandır ve gerçekten O, bağışlayan merhamet
edendir.

Adı:
Bu sure, adını putperest Arapların bazı
büyükbaş hayvanları helâl, bazılarını da
haram sayan bâtıl inançlarını reddeden 136,
138 ve 139'uncu ayetlerinden almaktadır.
Nüzul Zamanı:
İbn Abbâs'tan gelen bir rivayete göre,
Sure'nin tamamı bir defada Mekke'de
vahyedilmiştir. Yezid'in kızı ve Hz. Muaz
İbn Cebel'in ilk yeğeni Esma şöyle der: "Bu
surenin indiği (vahyedildiği) sırada Hz.
Peygamber (s.a.) dişi bir deve üzerinde
bulunuyor ve ben de devenin yularını
tutuyordum. Deve öylesine bir ağırlık
hissetti ki, Peygamber'in (s.a.) altında
sanki kemikleri kırılıyordu." Daha başka
rivayetlerden, Hz. Peygamber'in (s.a.)
surenin tamamını indiği gece yazdırdığını
öğreniyoruz.
Surenin konusu, onun Hz. Peygamber'in (s.a.)
Mekke'deki son yılında indiğini açıkça
göstermektedir. Yezid'in kızı Esma'dan
(s.a.) gelen rivayet de bunu
doğrulamaktadır. Esma Ensar'dan olduğuna ve
İslâm'ı Hz. Peygamber'in (s.a.) Medine'ye
hicretinden sonra kabul ettiğine göre, onun
Hz. Peygamber'i (s.a.) Mekke'de ziyareti
Peygamber'in Mekke'deki hayatının son
yılında olsa gerektir. Çünkü bundan önce
Peygamber'in (s.a.) Ensar'la ilişkisi,
Ensar'dan bir kadının kendisini Mekke'de
ziyarete geleceği düzeyde içten değildi.
Nüzul Sebebi:
İndiği dönemi tesbit ettikten sonra, Surenin
gerisinde yatan gerçeği görmek kolaydır. Hz.
Peygamber'in (s.a.) insanları İslâm'a
çağırmaya başlamasının üstünden oniki yıl
geçmişti. Kureyş'in düşmanlığı ve yaptığı
işkenceler en çekilmez ve vahşi bir durum
almış, bu yüzden müslümanların çoğunluğu
yurtlarını bırakıp, Habeşistan'a hicret
etmek zorunda kalmışlardı.
Bütün bunların ötesinde, Hz. Peygamber'in
(s.a) iki büyük destekcisi olan Ebu Talip ve
Hz. Hatice artık ona daha fazla yardım
edecek ve güç verecek durumda değillerdi.
Peygamber (s.a.) tüm dünyevi desteklerden
yoksun kalmıştı. Fakat, buna rağmen
muhalefetin keskin dişleri arasında görevini
sürdürüyordu. Sonuçta, bir yandan da bir
bütün olarak Mekke toplumu inat ve inkârın
içine girmiş bulunuyordu. İslâm'a karşı bir
eğilim gösteren herkes alay, eğlence,
kınama, işkence ve sosyal boykota maruz
bırakılıyordu. Bu kara günlerdeydi ki,
Mekke'de İslâm'ı kabul eden Evs ve Hazrec'in
bir takım etkili kişilerini çabalarıyla
İslâm'ın serbestçe yayılmaya başladığı
Yesrib'den bir ümit ışığı belirdi. İslâm'ın
başarıya giden yolunda mütevazi bir
başlangıçtı bu ve kimse bu başlangıcın
gizlediği büyük potansiyeli kestirebiliyor
değildir. Çünkü, sıradan bir gözlemciye göre
bu zamanda henüz İslâm zayıf bir hareketti;
yalnızca, Peygamber'in (s.a.) kendi ailesi
ve hareket'in birkaç yoksul bağlısının zayıf
desteği dışında hiçbir destek yoktu. Açıktır
ki, yoksul müslümanların da, düşmanları
haline gelen ve kendilerine işkence yapan
kendi kavimlerince terkedildiklerinden,
yapabilecekleri fazla bir yardım olamazdı.
Konular: Bu sure nazil olduğu zaman
şartlar böyleydi işte. Sure'de işlenen
konular yedi başlık altında toplanabilir:
1) Şirk'i red ve tevhid akîdesine çağrı.
2) Ahiret'e imanın ilânı ve dünya hayatından
sonra başka bir hayat olmadığının reddi.
3) O zaman geçerli olan bâtıl inançların
reddi.
4) İslâm toplumunu kurmak için gerekli temel
ahlâkî ilkelerin açıklanması.
5) Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına ve
misyonuna yöneltilen itirazlara cevaplar.
6) O zaman görevin görünürde başarısız
kalması nedeniyle endişe ve ümitsizliğe
kapılan Hz. Peygamber'i (s.a.) ve
izleyicilerini teselli ve teşvik.
7) Düşmanlık ve kendini beğenmişliklerini
bırakmaları için kâfirlere ve muhaliflere
uyarı ve tehditler.
Bu konuların ayrı başlıklar halinde ele
alınmadığı açıktır. Sure tam bir bütünlük
içinde gitmekte ve verdiğimiz konular yeni
yeni ve farklı yollarla tekrar tekrar ortaya
konmaktadır.
Mekkî Surelerin Gerisinde Yatan Gerçek: Bu,
Kur'an'da da yer aldığı sırayla ilk uzun
Mekkî Sure olduğundan, okuyucunun Mekkî
sureleri ve bu surelerle getirdiğimiz
yorumla bağlantılı olarak bu surelerin
farklı aşamalarına telmihlerimizi kolayca
anlayabilmesi için, genel olarak Mekkî
surelerin indiği ortamı açıklamak yararlı
olacaktır.
Herşeyden önce belirtilmelidir ki, Medeni
surelerin nüzul zamanı bilinir veya az bir
çabayla tesbit edilebilirken, Mekkî
surelerin indiği ortam ve geride yatan
gerçekle ilgili pek az malzeme vardır.
Medeni surelerdeki çoğu ayetlerin nüzul
sebebi hakkında bile güvenilir rivayetlere
sahip olduğumuz halde, Mekkî surelerle
ilgili olarak elimizde böylesi ayrıntılı
bilgi bulunmuyor. Nüzul sebebi ve zamanı
hakkında güvenilir rivayetler bulunan
yalnızca birkaç sure ve ayet vardır. Mekkî
dönemin Medeni dönem gibi ayrıntılarıyla
ortaya konmadığındandır bu. Bu yüzden, iniş
dönemlerini tesbit etmek için surelerin
kendilerine ve içten içe verdiği delillere
bağlı kalmak durumundayız; tartıştıkları
konular, ele aldıkları sorunlar, taşıdıkları
üslup veya nüzul sebeplerine ve ilgili
olaylara doğrudan veya dolaylı telmihleri
gibi. Sahip olduğumuz deliller ancak bu
kadar olduğundan, şu veya bu sure veya şu ya
da bu ayetin şu veya bu nedenle indiğini
kesinlikle söylemiyoruz. En fazla
yapabildiğimiz, bir surenin verdiği iç
delili Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki
hayatını dolduran olaylarla karşılaştırıp,
sonra surenin döneme ait olduğu hakkında
azami ölçüde doğru bir sonuca varmaktır.
Bütün söylediklerimizi gözönüne alırsak, Hz.
Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki misyonunun
tarihini dört döneme ayırabiliriz:
Birinci Dönem: Onun risaletle
görevlendirilmesiyle başlar ve üç yıl sonra
peygamberliğini açıkça ilân etmesiyle sona
erer. Bu dönemde, mesaj gizli gizli bazı
seçkin kişilere götürülüyor ve genelde Mekke
halkı bundan habersiz kalıyordu.
İkinci Dönem: Peygamberliğinin ilanından
sonra iki yıl sürer. Bireysel karşı
çıkışlarla başlar ve yavaş yavaş düşmanlık,
alay, eğlence, suçlama, kötü sözler söyleme
ve sahte propaganda şeklini alır. Sonraları nisbeten yoksul, zayıf ve çaresiz
müslümanlara işkence etmek üzere gruplar
oluşturulmuştur.
Üçüncü Dönem: İşkencelerin başlangıcından
Peygamberliğin onuncu yılında Hz. Hatice ve
Ebu Talib'in ölümüne kadar sürer. Bu dönem
müslümanlara yapılan işkenceler öylesine
vahşi ve zalimce bir durum almıştı ki,
çokları Habeşistan'a hicret etmek zorunda
kalmışlardı. Hz. Peygamber'e (s.a.) ve
ailesi üyelerine karşı sosyal ve ekonomik
boykot uygulanıyor ve Mekke'den ayrılmayan
müslümanlar kuşatma altına alınan Şi'b-i Ebî
Talib'e sığınmaya zorlanıyorlardı.
Dördüncü Dönem: Peygamberliğin 10. yılından
13. yılına kadar üç yıl sürmüştür. Bu, Hz.
Peygamber (s.a.) ve izleyicileri için zorlu
sınavlar ve elem verici işkenceler
dönemiydi. Mekke'de hayat çekilmez hale
gelmişti. Mekke dışında bile sığınılacak bir
yer görünmüyordu. O kadar ki, Hz. Peygamber
(s.a.) Taif'e gittiğinde, kendisine ne
sığınma hakkı ne de koruma sözü verilmişti.
Bunun yanısıra, hacc nedeniyle İslâm
çağrısını kabul etmeleri için her Arap
kabilesine başvuruyor ve her cepheden açık
redle karşılaşıyordu. Aynı zamanda Mekke
halkı; ya öldürerek, ya tutuklayarak, ya da
kentlerinden sürerek kendisinden kurtulmak
için danışmalarda bulunuyorlardı. İşte bu en
kritik zamanda Allah Yesrib'de Ensar'ın
kapılarını İslâm'a açtı ve Hz. Peygamber
(s.a.) buraya hicret etti.
Hz. Peygamber'in (s.a.) Mekke'deki hayatını
bu şekilde dört döneme ayırdıktan sonra,
bizim için herhangi bir Mekkî surenin nüzul
zamanını mümkün olduğu kadarıyla tesbit
etmek artık kolaylaşmış olmaktadır. Çünkü,
belli bir döneme ait olan sureler diğer
dönemlere ait olanlardan konuları ve
üslûplarıyla ayırt edilebilmektedirler.
Bunun yanısıra, inmelerine neden olan durum
ve olaylara ışık tutacak telmihler de
içermektedir. Bundan sonraki Mekkî
surelerde, herbir surenin nüzul zamanını o
dönemin ayırıcı özelliklerine dayanarak
tesbit edecek ve 'Giriş'te belirteceğiz.
ÖZET
Ana Konu: İslâm inancı.
Bu sure, İslâm inancının tevhid, ahiret ve
nübüvvet gibi belli başlı ilkelerini ve
onların günlük hayata uygulanışlarını farklı
yönlerden tartışır. Bunlarla birlikte
muhaliflerin yanlış inançlarını reddeder,
itirazlarına cevap verir, kendilerini uyarır
ve o zaman çeşitli işkencelere uğrayan Hz.
Peygamber'i, (s.a.) izleyicilerini teselli
eder. Kuşkusuz bu temalar ayrı başlıklar
halinde ele alınmakta, olağanüstü güzellikte
birbirleriyle iç içe incelenmektedir.
Konular ve Birbirleriyle Olan
Bağlantıları:
1-12: Bu ayetler giriş ve uyarma
niteliğindedir. Kâfirler, İslâm inancını
kabul etmezler ve Her Şeyi-Bilen ve Her
Şeye-Kadir'den gelen Vahy'in gösterdiği
'Işığı' izlemezlerse, kendilerinden önceki
kâfirlerin uğradıkları aynı kötü sonuca
uğrayacakları konusunda uyarılmaktadırlar.
Peygamber'i (s.a.) ve ona indirilen Vahy'i
reddetmek noktasındaki delilleri
reddedilmekte ve kendilerine tanınan süreye
aldanmamaları için ikaz olunmaktadırlar.
13-24: Bu ayetler tekrar tekrar tevhid'in
üzerinde durmakta ve onun kabülü yolunda en
büyük engel olan şirk'i reddetmektedir.
25-32: Bu ayetlerde, kâfirleri iman
ilkeleri'ni reddetmelerinin doğuracağı
sonuçlar karşısında uyarmak için ahiret
hayatının tasviri bir manzarası
sunulmaktadır.
33-73: Başlıca konu, Hz. Peygamber (s.a.)
açısından tartışılan Nübüvvet (Peygamberlik)
, onun misyonu, gücünün sınırları,
izleyicilerine karşı tavrı ve bunların
kâfirler açısından da ele alınışıdır.
74-90: Aynı konuya devamla, İbrahim
Peygamber'in hikâyesine dönülmekte ve
böylece putperest Araplara, karşı çıktıkları
Peygamber Hz. Muhammed'in (s.a) misyonunun
İbrahim Peygamber'inkiyle (a.s) aynı olduğu
hatırlatılmaktadır. Araplar kendilerini
İbrahim'in izleyicileri kabul ettiği,
(özellikle Kureyş) onun soyundan olmakla
övündüğü için böyle bir tartışma çizgisi
benimsenmektedir.
91-108: Hz. Peygamber'in (s.a)
Peygamberliğinin bir diğer delili kendisine
Allah tarafından indirilen Kitap'tır. Çünkü
bu kitabın öğretileri akide ve uygulama
açısından doğru yönü göstermektedir.
109-154: Putperest Arapların bâtıl
sınırlamalarına karşılık ilâhî sınırlamalar
ortaya konulmakta ve böylece ikisi
arasındaki çarpıcı farklılıklar gösterilerek
Kur'an'ın vahyedilmiş Kitap olduğu
ispatlanmaktadır.
160: Putperest Arapların yanısıra 144-147.
ayetlerde eleştirilen Yahudiler Kur'an'ın
öğretilerini Tevrat'inkilerle
karşılaştırarak, aradaki benzerliği görmeye
ve Kur'an karşısındaki geçersiz
mazeretlerini bırakarak, kıyamet günü'nün
azabından kurtulmak için onun hidayetini
benimsemeye çağrılmaktadır.
165: Sure'nin sonucu buradadır: Güzel ve
zorlayıcı bir biçimde Hz. Peygamber'e (s.a.)
korkmadan İslâm inancının ilkelerini ve
anlamlarıyla birlikte sonuçlarını ilân
etmesi emredilmektedir.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR HADİS
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bir kimse sabah namazını cemaatle kılar,
namaz kıldığı yerde oturur ve sonra "En'am"
suresinin evvelinden üç ayet okursa
Allah ona, Allah'ı tesbih eden ve kıyamete
kadar kendisi için istiğfar eden 70 melek
görevlendirir."
İbni Mes'ud (r.anhüma) . Ramuz 427/3
|