|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Ey iman edenler! Akitleri(n gereğini) yerine
getiriniz. İhramlı iken avlanmayı helal
saymamak üzere (aşağıda) size okunacaklar
dışında kalan hayvanlar, sizin için helâl
kılındı. Allah dilediğine hükmeder.
Akitlere riayet, hukuk devletinin en
önemli hususiyetini teşkil eder. Muasır
devletlerde iki önemli vasıf vardır:
“Sosyallik, hukukilik”. Bunlardan birincisi
devletin, yalnız fertlerin hukukunu değil,
toplumun da hak ve menfaatlerini gözetmesi,
gerektiğinde toplum menfaatini, fert
menfaatine tercih etmesidir. Kur’an-ı Kerim
ve Sünnet kaynağı devletin sosyal vasfı
üzerinde önemle durmuş, bağlayıcı prensipler
koymuştur.İkincisi ise keyfiliğin,
zorbalığın, fırsatçılığın yerine, hak, hukuk
ve kanunların hakim olması demektir. Kur’an-ı
Kerim 14 asır öncesinden beri bu iki mefhumu
insanlık dünyasına tebliğ etmektedir; hem de
akitlere riayeti imanın gereği sayarak!
2.
Ey iman edenler! Allah'ın (koyduğu, dinî)
işaretlerine, haram aya, (Allah'a hediye
edilmiş) kurbana, (ondaki) gerdanlıklara,
Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i
Haram'a yönelmiş kimselere (tecavüz ve)
saygısızlık etmeyin. İhramdan çıkınca
avlanabilirsiniz. Mescid-i Haram'a girmenizi
önledikleri için bir topluma karşı
beslediğiniz kin sizi tecavüze sevketmesin!
İyilik ve (Allah'ın yasaklarından) sakınma
üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık
üzerine yardımlaşmayın. Allah'tan korkun;
çünkü Allah'ın cezası çetindir.
3.
Leş, kan, domuz eti, Allah'tan başkası adına
boğazlanan, boğulmuş, (taş, ağaç vb. ile)
vurulup öldürülmüş, yukarıdan yuvarlanıp
ölmüş, boynuzlanıp ölmüş (hayvanlar ile)
canavarların yediği hayvanlar -ölmeden
yetişip kestikleriniz müstesna- dikili
taşlar (putlar) üzerine boğazlanmış
hayvanlar ve fal oklarıyle kısmet aramanız
size haram kılındı. Bunlar yoldan çıkmaktır.
Bugün kâfirler, sizin dininizden (onu yok
etmekten) ümit kesmişlerdir. Artık onlardan
korkmayın, benden korkun. Bugün size
dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi
tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı
beğendim. Kim, gönülden günaha yönelmiş
olmamak üzere açlık halinde dara düşerse
(haram etlerden yiyebilir). Çünkü Allah çok
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
Her dinde ve sistemde haramlar, yasaklar
vardır. Önemli olan bunların, fert ve
toplumun menfaatine, ebedi mutluluğuna
yönelik bulunması, bir hikmet ve mana
taşımasıdır. İslam’da yasaklanan yiyecek ve
içecekler genellikle sıhhate zararlı olduğu,
İslam’ın getirdiği iman ve ahlak nizamına
ters düştüğü için yasaklanmıştır. Bunlardan
bir kısmının zararlı olduğu öteden beri
bilinmektedir. Diğerlerinin zararı ise
insanlığın ilmi seviyesi yükseldikçe
anlaşılmaktadır ve anlaşılacaktır.
4.
Kendileri için nelerin helâl kılındığını
sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz
şeyler size helâl kılınmıştır. Allah'ın size
öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz
hayvanların sizin için yakaladıklarından da
yeyin ve üzerine Allah'ın adını anın
(besmele çekin). Allah'tan korkun. Allah'ın
hesabı pek çabuktur.
5.
Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl
kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin
(yahudi, hıristiyan vb. nin) yiyeceği size
helâldir, sizin yiyeceğiniz de onlara
helâldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar
ile daha önce kendilerine kitap
verilenlerden iffetli kadınlar da,
mehirlerini vermeniz şartıyla, namuslu
olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak
üzere size helâldir. Kim (İslâmî hükümlere)
inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa
gitmiştir. O, ahirette de ziyana
uğrayanlardandır.
Temiz ve iyi şeyler, ayet ve hadislerin
yasaklamadığı, umumiyetle insanların iğrenç
telakki etmedikleri yiyecek ve içeceklerdir.
Batıl da olsa, aslı semavi olan bir dinleri
bulunduğu için, ehl-i kitabın, kendi dini
inançlarına göre yenmesi helal olacak
şekilde öldürdükleri hayvanlardan ve diğer
yiyeceklerinden –domuz gibi İslam’ın
yasakladıkları hariç olmak üzere-
müslümanların da yemeleri caizdir. Keza
dinini değiştirmemiş de olsa ehl-i kitap
kadınlar ile müslüman erkeklerin evlenmeleri
caizdir.
6.
Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız
zaman yüzlerinizi, dirseklerinize kadar
ellerinizi, başlarınızı meshedip, topuklara
kadar ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp
oldunuz ise, boy abdesti alın. Hasta, yahut
yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz
tuvaletten gelirse, yahut da kadınlara
dokunmuşsanız (cinsî birleşme yapmışsanız)
ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz
toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve
(dirseklere kadar) ellerinizi onunla
meshedin. Allah size herhangi bir güçlük
çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak
ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak
ister; umulur ki şükredersiniz.
Namaz ibadet duygusu ile Allah huzuruna
çıkmak, belli şekillerle O’na tapınmak ve
O’nunla konuşmaktır. Namaz Allah’ın, kulunu,
huzuruna kabul etmesidir. İşte bu kabul ve
bu ubudiyet arzı, bir hazırlığı gerekli
kılmaktadır. Huzur-ı ilahide duran kulun
uyanık, şuurlu, içi ve dışı ile tertemiz
olması gerekir; abdest ve gusül bunları
temin için en güzel vasıtadır. Suyun
bulunmaması veya bulunduğu halde kullanmayı
engelleyen bir mani yahut mazeretin
bulunması halinde teyemmüm edilir. Teyemmüm
her ne kadar maddi temizliği sağlamazsa da
temizlik şuuru vermekte ve ibadete
hazırlamaktadır.
7.
Allah'ın size olan nimetini, "Duyduk ve
kabul ettik" dediğiniz zaman sizi bununla
bağladığı (O'na verdiğiniz) sözü hatırlayın
ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah,
kalblerin içindekini bilmektedir.
Buradaki sözden maksat, insanların
yaratılmasından önce, elest bezmi denilen
mukaddes mecliste bütün ruhların Allah’a
verdikleri söz olabileceği gibi, Akabe ve
Hudeybiye’de müminlerin, Allah ve Resulüne
verdikleri söz de olabilir. Elest bezmi için
ayrıca bak. A’raf 7/172.
8.
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta
tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.
Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil
davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu,
Allah korkusuna daha çok yakışan (bir
davranış) tır. Allah'a isyandan sakının.
Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir.
Abdest ve namaz, dinin direği, ferdin
dini hayatının temelidir. Adalet ise, sosyal
hayatın en önemli denge unsuru ve
teminatıdır. Kur’an nizamı insanı daima bir
bütün olarak ele almış, irşad ışığını ferdi
yön kadar ictimai yöne tutmuştur.
9.
Allah, iman eden ve iyi şeyler yapanlara söz
vermiştir; onlara bağışlama ve büyük mükâfat
vardır.
10.
İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara
gelince onlar cehennemliklerdir.
11.
Ey iman edenler! Allah'ın size olan nimetini
unutmayın; hani bir topluluk size el
uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların
ellerini sizden çekmişti. Allah'tan korkun
ve müminler yalnızca Allah'a güvensinler.
Bu ayetin nüzul sebebi olarak,
müşriklerin ve münafıkların tahriki ile
Peygamberimizi öldürmeye teşebbüs eden bir
silahlı adamın, Allah’ın inayet ve koruması
ile bu emeline muvaffak olamaması
zikredilmiştir. Suikast teşebbüsü
Resulullah’a yönelik bulunduğu halde “size
el uzatmaya yeltenmişti” denilmesi, Allah
Resulü’nün, müminlerin canı ve hayatı
mesabesinde olmasındandır.
12.
Andolsun ki Allah, İsrailoğullarından söz
almıştı. (Kefil olarak) içlerinden on iki de
başkan göndermiştik. Allah onlara şöyle
demişti: Ben sizinle beraberim. Eğer namazı
dosdoğru kılar, zekâtı verir,
peygamberlerime inanır, onları
desteklerseniz ve Allah'a güzel borç
verirseniz (ihtiyacı olanlara Allah rızası
için faizsiz borç verirseniz) andolsun ki
sizin günahlarınızı örterim ve sizi,
zemininden ırmaklar akan cennetlere sokarım.
Bundan sonra sizden kim inkâr yolunu tutarsa
doğru yoldan sapmış olur.
Allah Teala İsrailoğullarını Firavun’dan
kurtarınca, Hz.Musa vasıtasıyle onları
Kudüs’e yöneltmiş, orasını kendilerine vatan
kıldığını bildirmiş, orada hüküm süren
Ken’anilerle mücadele etmelerini emretmiş,
kendilerinden söz almış ve her kabileden bir
kişi olmak üzere on iki önemli kişiyi de bu
sözleşmeye kefil kılmıştı. Topluluk Kudüs’e
yaklaşınca Hz.Musa bu on iki kişiyi keşif
için göndermiş, gördüklerini halka
açıklamamalarını da tenbih etmişti.
Keşifçiler döndükleri zaman ikisi müstesna,
diğerleri Kudüs’tekilerin güçlü ve
hazırlıklı olduklarından bahsetti, halkı
korkuttu ve verdikleri sözü bozdular.
13.
Sözlerini bozmaları sebebiyle onları
lânetledik ve kalplerini katılaştırdık.
Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler
(kitaplarını tahrif ederler). Kendilerine
öğretilen ahkâmın (Tevrat'ın) önemli bir
bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı
hariç, onlardan daima bir hainlik görürsün.
Yine de sen onları affet ve aldırış etme.
Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.
Tevrat yalnızca bir nüsha idi. Kimsenin
ezberinde de tamamı mevcut değildi.
İsrailoğulları Babilliler’e esir düşünce
Tevrat nüshası kayboldu. Yıllarca sonra
İsrailoğulları esaretten kurtulanca hatırda
kalan bazı bölümler yeniden yazıldı. Bugün
elde bulunan Tevrat’ta da bu eksik bölümler
ile kısmen Hz. Musa’nın hayatı yazılıdır.
14.
"Biz hıristiyanlarız" diyenlerden de kesin
sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine
zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab'ın)
önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple
kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin
saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını
haber verecektir.
İlk hıristiyanlar da yahudilerin amansız
takipleri ve işkenceleri karşısında
darmadağınık yaşamışlar, Allah tarafından Hz.
İsa’ya vahyedilen İncil’i muhafaza edemeyip
kaybetmişlerdi. Miladi üçüncü asrın
başlarında Roma imparatoru Kostantin’in
hıristiyanlığa meyletmesinden sonra
rahatlayan hıristiyanlar, mukaddes
kitaplarını yazmaya teşebbüs etmişler, bunun
neticesinde ortaya, birbirini tutmaz
yüzlerce İncil çıkmıştır. Hz. İsa’nın
yolundan çıkan, Allah’a verdikleri sözde
durmayan hıristiyanlar böylece ihtilafa
düşmüş, ayrı dinlermiş gibi mezheblere
bölünmüş, asırlarca birbiriyle
didişmişlerdir.
15.
Ey ehl-i kitap ! Resûlümüz size Kitap'tan
gizlemekte olduğunuz birçok şeyi açıklamak
üzere geldi; birçok (kusurunuzu) da
affediyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur,
apaçık bir kitap geldi.
16.
Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş
yollarına götürür ve onları iradesiyle
karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru
bir yola iletir.
17.
"Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh'dir"
diyenler andolsun ki kâfir olmuşlardır. De
ki: Öyleyse Allah, Meryem oğlu Mesîh'i,
anasını ve yeryüzündekilerin hepsini imha
etmek isterse Allah'a kim bir şey
yapabilecektir (O'na kim bir şeyle engel
olabilecektir)! Göklerde, yerde ve ikisi
arasında ne varsa hepsinin mülkiyeti Allah'a
aittir. O dilediğini yaratır ve Allah her
şeye tam manasıyle kadirdir.
18.
Yahudiler ve hıristiyanlar "Biz Allah'ın
oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. De ki:
Öyleyse günahlarınızdan dolayı size niçin
azap ediyor? Doğrusu siz de O'nun yarattığı
insanlardansınız. O, dilediğini bağışlar ve
dilediğine azap eder. Göklerde, yerde ve
ikisinin arasında ne varsa mülkiyeti Allah'a
aittir. Sonunda dönüş de ancak O'nadır.
19.
Ey ehl-i kitap! Peygamberlerin arası
kesildiği bir sırada size elçimiz geldi.
Gerçekleri size açıklıyor ki (kıyamette):
"Bize bir müjdeleyici ve uyarıcı gelmedi"
demiyesiniz. İşte size müjdeleyici ve
uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye hakkıyle
kadirdir.
20.
Bir zamanlar Musa, kavmine şöyle demişti: Ey
kavmim! Allah'ın size (lütfettiği) nimetini
hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler
çıkardı ve sizi hükümdarlar kıldı. Alemlerde
hiçbir kimseye vermediğini size verdi.
21.
Ey kavmim ! Allah'ın size (vatan olarak)
yazdığı mukaddes toprağa girin ve arkanıza
dönmeyin, yoksa kaybederek dönmüş olursunuz.
22.
Onlar şu cevabı verdiler: Yâ Musa! Orada
zorba bir toplum var; onlar oradan
çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Eğer
oradan çıkarlarsa biz de hemen gireriz.
23.
Korkanların içinden Allah'ın kendilerine
lütufda bulunduğu iki kişi şöyle dedi:
Onların üzerine kapıdan girin; oraya bir
girdiniz mi artık siz zaferi
kazanmışsınızdır. Eğer müminler iseniz ancak
Allah'a güvenin.
Bu ayetler Hz. Musa zamanındaki
İsrailoğulları ile ilgili bulunduğuna göre
gerek onların “alemlerde hiçbir kimseye
verilmemiş nimetlere mazhar olmaları” ve
gerekse “ arz-ı mukaddes’in onlara vatan
olarak yazılmış bulunması “ da o zamana
aittir. Yüzlerce ayet ve hadis Hatemü’l-enbiya
(s.a.) Efendimiz’in gelmiş geçmiş ve gelecek
bütün insanlık için Allah’ın eşsiz bir
nimeti ve lütfu olduğuna delalet etmektedir.
Arzın, belli toprak parçasının bir topluma
vatan olarak yazılması da şartlıdır; o
toplumun salahına, Allah yolunda doğru
dürüst yüremelerine bağlıdır. Yukarıda meali
geçen 13. Ayet ve benzeri ayetlerin
delaletinden anlaşılıyor ki, İsrailoğulları
bu vasıflarını kaybetmişlerdir. Mukaddes
topraklara kimin varis olacağını ise Enbiye
suresinin 105. Ayeti tayin etmektedir:
Andolsun ki Tevrat’tan sonra Zebur’da da:
“Arza iyi, salih (layık) kullarım elbette
varis olacaktır” diye yazdık.
24.
"Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe
biz oraya asla girmeyiz; şu halde, sen ve
Rabbin gidin savaşın; biz burada oturacağız"
dediler.
25.
Musa: "Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden
başkasına hakim olamıyorum; bizimle, bu
yoldan çıkmış toplumun arasını ayır" dedi.
26.
Allah, "Öyleyse orası (arz-ı mukaddes)
onlara kırk yıl yasaklanmıştır; (bu müddet
içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın
dolaşacaklar. Artık sen, yoldan çıkmış
toplum için üzülme" dedi.
Tarihi rivayetlere göre mukaddes arza
girmek istemeyen ve peygamberlerine karşı
duran İsrailoğulları, daracık bir arazi
üzerinde kısılıp kalmış; kendileri ölüp yeni
bir nesil yetişinceye kadar buradan
kurtulamamışlardır. Bu arada kendileri,
mucizevi olarak bıldırcın ve kudret helvası
ile beslenmişlerdir.
27.
Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek
olarak anlat: Hani birer kurban takdim
etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş,
diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı
kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık
yüzünden), "Andolsun seni öldüreceğim" dedi.
Diğeri de "Allah ancak takvâ sahiplerinden
kabul eder" dedi (ve ekledi:)
28.
"Andolsun ki sen, öldürmek için bana elini
uzatsan (bile) ben sana, öldürmek için el
uzatacak değilim. Ben, âlemlerin Rabbi olan
Allah'tan korkarım."
29.
"Ben istiyorum ki, sen, hem benim günahımı
hem de kendi günahını yüklenip ateşe
atılacaklardan olasın; zalimlerin cezası
işte budur."
30.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti
ve onu öldürdü: bu yüzden de kaybedenlerden
oldu.
31.
Derken Allah, kardeşinin cesedini nasıl
gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen
bir karga gönderdi. (Katil kardeş) "Yazıklar
olsun bana! Şu karga kadar da olamadım mı
ki, kardeşimin cesedini gömeyim" dedi ve
ettiğine yananlardan oldu.
İnsan nefsani duygularına ve bu cümleden
olarak kıskançlık duygusuna boyun eğerse
kardeşini bile öldürebilir; ancak bunun sonu
dünyada insan içten içe yakan vicdan azabı
ve pişmanlık, ahirette ise ruh ve vücudunu
yakan ateştir. Kıskançlıkların kendilerini
gören gözleri kördür, mazhar oldukları
nimetleri ve güzellikleri görmez; hep
başkasındakini görür ve kinlenirler. Bu
hastalığın çaresi İslam’ı bütünü ile
yaşayarak nefsi terbiye etmek, hep kötülüğü
emreden nefsi (nefs-i emmareyi), sükun ve
huzura kavuşturmak (mutmainne kılmak) ve
Allah’ın verdiğine razı ( raziye) hale
getirmektir.
32. İşte bu yüzdendir ki
İsrailoğulları'na şöyle yazmıştık: Kim, bir
cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya
karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana
kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur.
Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları
kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara
apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra
da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı
gitmektedirler.
Tarih boyunca dünyada İsrailoğulları
savaşlar, ihtilaller, çeşitli para oyunları
ve entrikalar çıkarmış, bu gibi olaylarda
büyük rol oynamış, milyonlarca canın ve
hesapsız servetin zayi olmasına sebep
olmuşlardır.
33.
Allah ve Resûlüne karşı savaşanların ve
yeryüzünde (hak) düzeni bozmaya çalışanların
cezası ancak ya (acımadan) öldürülmeleri, ya
asılmaları, yahut el ve ayaklarının
çaprazlama kesilmesi, yahut da bulundukları
yerden sürülmeleridir. Bu onların dünyadaki
rüsvaylığıdır. Onlar için ahirette de büyük
azap vardır.
34.
Ancak, siz kendilerini yenip ele geçirmeden
önce tevbe edenler müstesna; biliniz ki
Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
İslam, bir insanın haksız yere
öldürülmesini bütün insanların öldürülmesi
gibi telakki ederek öldürme olayını
“insanlık suçu” saymış, silahlı eşkıyalığa
da, halkın huzur ve sükununu kaçırdığı ve
düzeni bozduğu için devlete karşı (Allah ve
Resulüne karşı ) işlenmiş büyük bir suç
olarak görmüş ve karşılığında ağır cezalar
koymuştur. Uygulamada bazı görüş ayrılıkları
bulunmakla beraber cumhura göre silahlanıp
açıktan devlete başkaldıran ve eşkıyalık
yapan kimseler yalnızca adam öldürmüş iseler
idam edilirler. Hem öldürmüş, hem de soygun
yapmış iseler öldürülür ve asılırlar. Soygun
yapıp terör havası estirenlerin çapraz
olarak bir elleri ile bir ayakları kesilir.
Yalnızca soygun yapmış iseler sürgüne
gönderilirler. Sürgünü hapis cezası olarak
tefsir edenler de vardır. Eşkıya
kendiliğinden teslim olur, yaptıklarından
pişmanlık duyarsa tazminat yükümlülükleri
mahfuz kalmak üzere cezaları (hadler) düşer.
35.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. O'na
yaklaşmaya yol arayın ve yolunda cihad edin
ki kurtuluşa eresiniz.
Kulu Allah’a yaklaştıran yolların
(vesilelerin) en önemlilerinden birisi,
ayette zikredilen cihaddır. Bunun dışında
sırf Allah rızası için yapılan her ibadet ve
kaçınılan her yasak insanı Allah’a
yaklaştıran yollar, vesilelerdir. Şefaat de
ancak bu yollardan geçilerek hak edilebilir.
36.
Şüphe yok ki kâfir olanlar, yer yüzündeki
her şey ve bunun yanında da bir o kadarı
kendilerinin olsa da kıyamet gününün
azabından kurtulmak için onu fidye verseler
onlardan asla kabul edilmez; onlar için acı
bir azap vardır.
37.
Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan
çıkacak değillerdir. Onlar için devamlı bir
azap vardır.
38.
Hırsızlık eden erkek ve kadının,
yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah'tan
bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah
izzet ve hikmet sahibidir.
39.
Kim (bu) haksız davranışından sonra tevbe
eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah
onun tevbesini kabul eder. Allah çok
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
İslam’ın hırsızlık suçuna karşı koyduğu
ceza üzerinde öteden beri söz edilmiş, bunun
ağır ve ilkel olduğundan bahsedilmiştir.
Ancak başka sistemlerin hırsızlığa karşı
uyguladıkları cezaların hiçbir fayda
vermediği, cezaevlerinde sanatın
inceliklerini öğrenen hırsızların çıktıktan
sonra aynı işe devam ettikleri
görülmektedir. Eğer bu suç kesin olarak
önlenmek isteniyorsa iki yoldan
gidilecektir: Eğitim ve ceza. İslam
insanları ıslah için eğitim metodlarının en
mükemmelini getirmiştir. Buna rağmen
hırsızlık eden kimse ya açlık zarureti ile
bunu yapmıştır, yahut da böyle bir zaruret
yoktur. Birinci halde el kesme cezası bahis
mevzuu değildir. İkinci halde de durum
mahkemeye intikal etmeden hırsızın tevbe
ederek malı iade etmesi, ceza hükmünden önce
hırsızın, çaldığı mala, meşru bir yoldan
malik olması gibi sebeplerle ceza (had)
düşmektedir. Buna göre mezkür cezasının
uygulanması hayli nadir olacak, fakat
hırsızların ensesinde bekleyen bir kılıç
gibi suçu engelleyecektir.
40.
Bilmez misin ki, göklerde ve yerde ne varsa
hepsinin mülkiyeti Allah'a aittir;
dilediğine azap eder ve dilediğini bağışlar.
Allah her şeye hakkıyle kadirdir.
41.
Ey Resûl! Kalpleri iman etmediği halde
ağızlarıyle "inandık" diyen kimselerden ve
yahudilerden küfür içinde koşuşanlar(ın
hali) seni üzmesin. Onlar durmadan yalana
kulak verirler, ve sana gelmeyen (bazı)
kimselere kulak verirler; kelimeleri
yerlerinden kaydırıp değiştirirler. "Eğer
size şu verilirse hemen alın, o verilmezse
sakının!" derler. Allah bir kimseyi
şaşkınlığa (fitneye) düşürmek isterse, sen
Allah'a karşı, onun lehine hiçbir şey
yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini
temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar
için dünyada rezillik vardır ve ahirette
onlara mahsus büyük bir azap vardır.
Hükmü ve irşadı umumi olmakla beraber
ayetin hususi bir geliş sebebi vardır:
Medine’de yahudi toplumu içinde meydana
gelen bir zina üzerine içlerinden bazıları
“Muhammed’e gidin, taşlama cezası (recm)
dışında bir ceza verirse bunu kabul eder ve
Allah’a karşı hüccet olarak kullanırız”
dediler. Peygamber (s.a.) gelince O hemen
hüküm vermedi, manevi baskı ile onları
sıkıştırdı ve Tevrat’ta bu suçun cezasının
recm olduğunu onlara itiraf ettirerek
oyunlarını bozdu.
42.
Hep yalana kulak verir, durmadan haram
yerler. Sana gelirlerse, ister aralarında
hüküm ver, ister onlardan yüz çevir. Eğer
onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar
veremezler. Ve eğer hüküm verirsen,
aralarında adaletle hükmet. Allah âdil
olanları sever.
Hz.Peygamber’in (s.a.) hakimlik ve
hakemliğini kabul edip etmemekte ehl-i kitap
muhayyer oldukları gibi (adli muhtariyet)
Resulullah da bunu kabul etmekte
muhayyerdir. Biraz ileride gelecek olan 49.
Ayet ile bu ayet iki şekilde
uzlaştırılmıştır: a) 42 numaralı ayet 49.
İle neshedilmiş olup Hz. Peygamber onlar
hakkında hüküm vermekle yükümlüdür. B)
Muhayyerlik neshedilmemiştir; Peygamber
hüküm vermeyi tercih ederse ancak Allah’ın
indirdiği vahiy ile hükmedecektir.
43.
İçinde Allah'ın hükmü bulunan Tevrat
yanlarında olduğu halde nasıl seni hakem
kılıyorlar da sonra, bunun arkasından yüz
çevirip gidiyorlar? Onlar inanmış kimseler
değildir.
44.
Biz, içinde doğruya rehberlik ve nur olduğu
halde Tevrat'ı indirdik. Kendilerini
(Allah'a) vermiş peygamberler onunla
yahudilere hükmederlerdi. Allah'ın Kitab'ını
korumaları kendilerinden istendiği için
Rablerine teslim olmuş zâhidler ve bilginler
de (onunla hükmederlerdi). Hepsi ona (hak
olduğuna) şahitlerdi. Şu halde (Ey yahudiler
ve hakimler!) İnsanlardan korkmayın, benden
korkun. Ayetlerimi az bir bedel karşılığında
satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler)
ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta
kendileridir.
45.
Tevrat'ta onlara şöyle yazdık: Cana can,
göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe
diş (karşılık ve cezadır). Yaralar da
kısastır (Her yaralama misli ile
cezalandırılır). Kim bunu (kısası)
bağışlarsa kendisi için o keffâret olur. Kim
Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse işte
onlar zalimlerdir.
Allah’ın indirdiği hükümler ile
hükmetmeyenlere üç noktadan bakılmış; O’nu
inkar manası taşıdığı için “kafir”; Allah’ın
hükmü adalet, onun zıddı zulüm olduğundan
“zalim” denilmiştir. 47. Ayette ise Allah’ın
emrinden çıkış manası gözönüne alınarak
“fasık” denilecektir.
46.
Kendinden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı
olarak peygamberlerin izleri üzerine, Meryem
oğlu İsa'yı arkalarından gönderdik. Ve ona,
içinde doğruya rehberlik ve nûr bulunmak,
önündeki Tevrat'ı tasdik etmek, sakınanlara
bir hidayet ve öğüt olmak üzere İncil'i
verdik.
47.
İncil'e inananlar, Allah'ın onda indirdiği
(hükümler) ile hükmetsinler. Kim Allah'ın
indirdiği ile hükmetmezse işte onlar
fâsıklardır.
48.
Sana da, daha önceki kitabı doğrulamak ve
onu korumak üzere hak olarak Kitab'ı (Kur'an'ı)
gönderdik. Artık aralarında Allah'ın
indirdiği ile hükmet; sana gelen gerçeği
bırakıp da onların arzularına uyma. (Ey
ümmetler!) Her birinize bir şerîat ve bir
yol verdik. Allah dileseydi sizleri bir tek
ümmet yapardı; fakat size verdiğinde (yol ve
şerîatlerde) sizi denemek için (böyle
yaptı). Öyleyse iyi işlerde birbirinizle
yarışın. Hepinizin dönüşü Allah'adır. Artık
size, üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri(n
gerçek tarafını) O haber verecektir.
Allah’a inanmış, peygamberlere ümmet
olmuş dünya insanları, farklı görüşler,
politika ve menfaatler yüzünden
birbirleriyle uğraşacak, birbirini yiyecek
yerde peygamberlerini çağırdığı hayırlı
hedeflere varma yolunda yarış içinde
olmalıdırlar.
49.
(Sana şu talîmatı verdik): Aralarında
Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların
arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği
hükümlerin bir kısmından seni
saptırmamalarına dikkat et. Eğer (hükümden)
yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah
ancak, günahlarının bir kısmını onların
başına belâ etmek ister. İnsanların birçoğu
da zaten yoldan çıkmışlardır.
Günahların dünyada başa bela olması
anarşi, katil, sürgün, esaret gibi musibet,
felaket ve ibtilalarda kendini
göstermektedir. Allah Teala günahları bu
bela ve musibetlere sebep kılmaktadır.
Günahkarlıklarına rağmen refah içinde
olanlara gelince bunların bütün cezaları
ahirete kalmaktadır.
50.
Yoksa onlar (İslâm öncesi) cahiliye
idaresini mi arıyorlar? İyi anlayan bir
topluma göre, hükümranlığı Allah'tan daha
güzel kim vardır?
51.
Ey iman edenler! Yahudileri ve
hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar
birbirinin dostudurlar (birbirinin tarafını
tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar,
onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler
topluluğuna yol göstermez.
52.
Kalblerinde hastalık bulunanların: "Başımıza
bir felâketin gelmesinden korkuyoruz"
diyerek onların arasına koşuştuklarını
görürsün. Umulur ki Allah bir fetih, yahut
katından bir emir getirecek de onlar,
içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman
olacaklardır.
Başka dinden olanlar, özellikle yahudiler
ve hıristiyanlar müslümanların dostu
olmazlar; onlar ancak birbirinin dostu olur,
birbirini desteklerler. Zaman zaman
müslümanlara yaklaşmaları, kendi menfaatleri
bunu gerektirdiği içindir. Müslümanların
bunu unutmamaları ve kendi aralarındaki
dostluğu güçlendirmeleri zaruridir.
Müslümanların arasına sızan iki yüzlüler,
felaket tellallığı yaparak onları, kafirlere
yöneltmek isterler; iman ehlinin bunlardan
da sakınması gerekmektedir.
53.
(O zaman) iman edenler: "Bunlar mıdır
sizinle beraber olduklarına bütün güçleriyle
yemin edenler?" diyeceklerdir. Onların bütün
yaptıkları boşa gitmiştir de kaybedenlerden
olmuşlardır.
54.
Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse
(bilsin ki) Allah, sevdiği ve kendisini
seven müminlere karşı alçak gönüllü
(şefkatli), kâfirlere karşı onurlu ve zorlu
bir toplum getirecektir. (Bunlar) Allah
yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın
kınamasından korkmazlar (hiçbir kimsenin
kınamasına aldırmazlar). Bu, Allah'ın,
dilediğine verdiği lütfudur. Allah'ın lütfu
ve ilmi geniştir.
İslam’a hiç girmemiş kafirler ile
müslümanların içinde bulunan münafıklardan
başka bir de mürtedler vardır; bunlar,
evvelce müslüman oldukları halde sonradan
dinden dönen, İslam’ı terkeden bedbaht
kişilerdir. Hz.Peygamber (s.a) zamanından
beri İslam dünyasında az da olsa irtidat
olayları olmuş, bazı şahıs veya guruplar
İslam’ı terketmişlerdir. Ancak bunların,
İslam’ın yayılmasına ve yaşamasına hiçbir
zararı olmamış, Allah’ın, cihanı aydınlatmak
için yaktığı meş’ale her geçen gün biraz
daha kuvvetlenerek yanmış ve ışıklarını beş
kıtaya ulaştırmıştır.
55.
Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır,
Resulüdür, iman edenlerdir; onlar ki
Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazı
kılar, zekâtı verirler.
56.
Kim Allah'ı, Resûlünü ve iman edenleri dost
edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar
şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır.
57.
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine
Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun
konusu edinenleri ve kâfirleri dost
edinmeyin. Allah'tan korkun; eğer müminler
iseniz.
58.
Namaza çağırdığınız zaman onu alay ve
eğlence konusu yaparlar. Bu davranış,
onların düşünemeyen bir toplum
olmalarındandır.
59.
(Onlara) şöyle de: Ey kitap ehli! Yalnızca
Allah'a, bize indirilene ve daha önce
indirilene inandığımız için mi bizden
hoşlanmıyorsunuz? Oysa çoğunuz yoldan çıkmış
kimselersiniz.
Yahudilerden bir gurup müslümanlara
hitaben: “Sizden ve dininizden daha kötü bir
toplum ve din bilmiyoruz” diye hakaret
etmişlerdi. Allah, bunu diyenlerin,
gerçekten çok kötü olan vasıflarını
aşağıdaki ayette sayarak hakaretlerine
mukabele ve müslümanları teselli etmiştir.
60.
De ki: Allah katında yeri bundan daha kötü
olanı size haber vereyim mi? Allah'ın
lânetlediği ve gazap ettiği, aralarından
maymunlar, domuzlar ve tâğuta tapanlar
çıkardığı kimseler. İşte bunlar, yeri
(durumu) daha kötü olan ve doğru yoldan daha
ziyade sapmış bulunanlardır.
“Tağut” kelimesinin izahı için, Nisa
suresi 60. Ayetin açıklamasına bakınız.
61.
Yanınıza inkârla girip yine inkârla
çıktıkları halde size geldiklerinde
"inandık" derler. Allah gizlediklerini daha
iyi bilmektedir.
62.
Onlardan birçoğunun günah, düşmanlık ve
haram yemede yarıştıklarını görürsün.
Yaptıkları ne kadar kötüdür!
63.
Din adamları ve âlimleri onları, günah olan
sözleri söylemekten ve haram yemekten
menetselerdi ya! İşledikleri (fiiller) ne
kötüdür!
64.
Yahudiler, Allah'ın eli bağlıdır (sıkdır),
dediler. Hay dedikleri yüzünden elleri
bağlanası ve lânet olasılar! Bilâkis,
Allah'ın elleri açıktır, dilediği gibi
verir. Andolsun ki sana Rabbinden indirilen,
onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü
arttırır. Aralarına, kıyamete kadar
(sürecek) düşmanlık ve kin soktuk. Ne zaman
savaş için bir ateş yakmışlarsa (fitneyi
uyandırmışlarsa) Allah onu söndürmüştür.
Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar;
Allah ise bozguncuları sevmez.
Kafirlerin savaş ve fitne ateşini
yakmaları hiç eksik olmamıştır. Asırlar boyu
hem kendi aralarında savaşmışlar, hem de
birleşerek müslümanlara saldırmışlardır.
Ayrıca müslümanları birbirine düşürmek için
yüzlerce, binlerce planlar yapmış, tertip ve
düzenler hazırlamışlardır. Bütün bunlara
rağmen Allah’ın nurunu söndürmeye güçleri
yetmemiştir. Dinleri aynı olanlar bile
ayrılmış, birbirlerine karşı kin ve
düşmanlık duyguları beslemiş, korku ve
endişe içinde yaşamış veya savaşmışlardır.
65.
Eğer ehl-i kitap iman edip (kötülüklerden)
sakınsalardı, herhalde (geçmiş)
kötülüklerini örter ve onları nimeti bol
cennetlere sokardık.
66.
Eğer onlar Tevrat'ı, İncil'i ve Rablerinden
onlara indirileni (Kur'an'ı) doğru dürüst
uygulasalardı, şüphesiz hem üstlerinden, hem
de ayaklarının altından yerlerdi (yeraltı ve
yerüstü servetlerinden istifade ederek refah
içinde yaşarlardı). - Onlardan aşırılığa
kaçmayan (iktisatlı, mutedil) bir zümre
vardır; fakat çoğunun yaptıkları ne kötüdür!
Dindar olmak ve dini uygulamak, medeni ve
iktisadi bakımdan toplumları geri bırakmak
şöyle dursun refah ve mutluluğun zirvesine
çıkarır. Dini bırakıp menfaat felsefesine
göre hareket edenler, başka milletleri
sömürme yoluna gittikleri için gerilik,
sefalet, savaş ve kargaşalara sebep
olmaktadırlar. Allah’ın hükümranlığına boyun
eğildiği takdirde yeryüzünde hiçbir kimse
zerrece zulme uğramayacak, herkes hakkını
alacak, zenginlik, bolluk ve refahı meşru
yollarda arayacak ve işte o zaman gökten
nimetler yağacak, bolluk ve bereket olacak,
yerden de zenginlikler fışkıracaktır.
67.
Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ
et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini
yapmamış olursun. Allah seni insanlardan
koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler
topluluğuna rehberlik etmez.
68.
"Ey Kitap ehli! Siz, Tevrat'ı, İncil'i ve
Rabbinizden size indirileni hakkıyle
uygulamadıkça, (doğru) bir şey (yol)
üzerinde değilsinizdir" de. Rabbinden sana
indirilen, onlardan çoğunun küfür ve
azgınlığını elbette artıracaktır. Kâfirler
topluluğuna üzülme.
69.
İman edenler ile yahudiler, sâbiîler ve
hıristiyanlardan Allah'a ve ahiret gününe
(gerçekten) inanıp iyi amel işleyenler
üzerine asla korku yoktur; onlar üzülecek de
değillerdir.
Önceden bir kimsenin dini ne olursa olsun
ve ne kadar günahı işlemiş bulunursa
bulunsun Son Peygambere uyup doğruca iman
eder, bundan sonra da imanın gereğini
yaşarsa onun dünya ve ahirette korkacağı
hiçbir şey yoktur. Sabiiler hakkında bk.
s.9.
70.
Andolsun ki İsrailoğullarının sağlam sözünü
aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Ne
zaman bir peygamber onlara nefislerinin arzu
etmediğini (ilâhî hükümleri) getirdi ise bir
kısmını yalanladılar, bir kısmını da
öldürdüler.
71.
Bir belâ olmayacak zannettiler de kör ve
sağır kesildiler. Sonra Allah tevbelerini
kabul etti. Sonra içlerinden çoğu yine kör
ve sağır oldu. Allah onların yaptıklarını
görmektedir.
72.
Andolsun ki "Allah, kesinlikle Meryem oğlu
Mesîh'tir" diyenler kâfir olmuşlardır.
Halbuki Mesîh "Ey İsrailoğulları! Rabbim ve
Rabbiniz olan Allah'a kulluk ediniz. Biliniz
ki kim Allah'a ortak koşarsa muhakkak Allah
ona cenneti haram kılar; artık onun yeri
ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur"
demişti.
73.
Andolsun "Allah, üçün üçüncüsüdür" diyenler
de kâfir olmuşlardır. Halbuki bir tek
Allah'dan başka hiçbir tanrı yoktur. Eğer
diye geldiklerinden vazgeçmezlerse,
içlerinden kâfir olanlara acı bir azap
isabet edecektir.
74.
Hâla Allah'a tevbe edip O'ndan bağışlanmayı
dilemiyecekler mi? Allah çok yarlığayıcı,
çok esirgeyicidir.
75.
Meryem oğlu Mesîh ancak bir resûldür. Ondan
önce de (birçok) resûller gelip geçmiştir.
Anası da çok doğru bir kadındır. Her ikisi
de yemek yerlerdi. Bak, onlara delilleri
nasıl açıklıyoruz, sonra bak nasıl (haktan)
yüz çeviriyorlar.
Yahudiler Hz. İsa’nın, namuslu ve bakire
bir hanımdan doğduğuna inanmayıp, onun
anasına iftira eder, gayrimeşru bir
birleşmeden doğduğunu ileri sürerler. Kur’an-ı
Kerim daha önce Hz. İsa’nın mucizevi bir
şekilde nasıl yaratıldığını anlatıp burada
da anasının doğru dürüst ve namuslu olduğunu
zikretmek suretiyle bu iftirayı
reddetmektedir. Ayrıca hıristiyanların ona
ve anasına tanrılık vasfı vermelerini de
elle tutulur, gözle görülür bir delil ile
reddedip çürütmektedir: Zira her ikisi de
yemek yerlerdi, tanrı olsalardı yemeye,
içmeye ihtiyaç duyarlar mıydı!
76.
De ki: Allah'ı bırakıp da sizin için fayda
ve zarara gücü yetmeyen şeylere mi
tapıyorsunuz? Hakkıyla işiten ve bilen
yalnız Allah'tır.
77.
De ki: Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere
haddi aşmayın. Daha önceden sapan,
birçoklarını saptıran ve yolun doğrusundan
uzaklaşan bir topluma uymayın.
78.
İsrailoğullarından kâfir olanlar, Davud ve
Meryem oğlu İsa diliyle lânetlenmişlerdir.
Bunun sebebi, söz dinlememeleri ve sınırı
aşmalarıdır.
79.
Onlar, işledikleri kötülükten, birbirini
vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun
yaptıkları ne kötüdür!
80.
Onlardan çoğunun, inkâr edenlerle dostluk
ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar
için (ahiret hayatları için) önceden
hazırladığı şey ne kötüdür: Allah onlara
gazabetmiştir ve onlar azap içinde devamlı
kalıcıdırlar!
81.
Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona
indirilene iman etmiş olsalardı onları
(müşrikleri) dost edinmezlerdi; fakat
onların çoğu yoldan çıkmışlardır.
82.
İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık
bakımından en şiddetli olarak yahudiler ile,
şirk koşanları bulacaksın. Onlar içinde iman
edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da
"Biz hıristiyanlarız" diyenleri bulacaksın.
Çünkü onların içinde keşişler ve râhipler
vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.
Tefsirlerde, bu ayetlerin bahis mevzuu
ettiği hıristiyanların, Habeşistan’a göç
eden müslümanları iyi karşılayan ve onlara
anlayış gösteren hıristiyanlar veya Hz.Peygamber
(s.a.) ile antlaşma yapan Necran
hıristiyanları olduğu zikredilmiştir. Ancak
genel olarak da hıristiyanların, yahudilere
ve müşriklere nisbetle müslümanlara karşı
daha yakın oldukları bir gerçektir. Gerçi
mutaassıp hıristiyanların birleşerek
tertipledikleri haçlı seferleri tarihin acı
sayfalarını teşkil etmiştir. Bununla beraber
dünyadan el ve eteğini çekmiş rahipler ile
hıristiyan bilginlerinin ve bunların
tesirinde kalan hıristiyanların İslam’a
nisbi yakınlıkları bir vakıadır. Hz.Peygamber’in
zuhurunda birçok rahip ve keşiş O’nu sevgi
ile karşılamış ve beklenen peygamber
olduğunu itiraf etmişlerdir.
83. Resûle indirileni
duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten
dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını
görürsün. Derler ki: "Rabbimiz! İman ettik,
bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz."
84. "Rabbimizin bizi iyiler
arasına katmasını umup dururken niçin
Allah'a ve bize gelen gerçeğe iman
etmeyelim?"
85. Söyledikleri (bu) sözden
dolayı Allah onlara, içinde devamlı kalmak
üzere, zemininden ırmaklar akan cennetleri
mükâfat olarak verdi. İyi hareket edenlerin
mükâfatı işte budur.
86. İnkâr eden ve âyetlerimizi
yalanlayanlara gelince işte onlar
cehennemliklerdir.
87. Ey iman edenler! Allah'ın
size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (siz
kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın.
Allah sınırı aşanları sevmez.
88. Allah'ın size helâl ve
temiz olarak verdiği rızıklardan yeyin ve
kendisine iman etmiş olduğunuz Allah'tan
korkun.
Resulullah (s.a.) bir sohbetlerinde
kıyamet ve ahiretten bahsetmiş, sohbetin
tesirine kapılan Ali, İbn Mes’ud, Mıkdad
(r.a.) gibi bazı sahabiler, Osman b.
Maz’un’un evinde toplanarak gündüzleri
devamlı oruç tutmak, geceleri uyumadan namaz
kılmak, kadınlarının yanına gitmemek, et
yememek ve eski püskü elbiseler giymek
suretiyle yaşamaya, kalan ömürlerini böyle
geçirmeye, hatta kendilerini kısırlaştırmaya
azmetmişlerdi. Resul-i Ekrem durumu haber
alınca hemen yanlarına geldi ve şöyle
buyurdu: “Ben böyle bir kulluk şekli ile
emrolunmadım. Vücut ve nefislerinizin sizde
hakkı vardır; oruç tutup namaz kılın, fakat
aynı zamanda orucunuzu açıp yeyin ve uyuyun.
Ben namaz kılar ve uyurum, oruç tutar ve
iftar ederim, et yerim ve kadınlarıma
yaklaşırım: benim yolumdan çıkan benden
değildir.” İşte bu hadise üzerine yukarıda
meallerini okuduğumuz ayetler gelmiştir.
89. Allah, kasıtsız olarak
ağzınızdan çıkıveren yeminlerinizden dolayı
sizi sorumlu tutmaz, fakat bilerek
yaptığınız yeminlerden dolayı sizi sorumlu
tutar. Bunun da keffâreti, ailenize
yedirdiğiniz yemeğin orta hallisinden on
fakire yedirmek, yahut onları giydirmek,
yahut da bir köle azat etmektir. Bunları
bulamıyan üç gün oruç tutmalıdır. Yemin
ettiğiniz takdirde yeminlerinizin keffâreti
işte budur. Yeminlerinizi koruyun (onlara
riayet edin). Allah size âyetlerini
açıklıyor; umulur ki şükredersiniz!
Allah üzerine bilerek yemin eden bir
kimse yeminini yerine getirmelidir. Eğer
yeminle yapacağı iş haram ve kötü bir iş ise
bu taktirde kötü işi yapmayacak, yemini
bozacak ve keffareti yerine getirecektir.
Keffaret yeminden caymanın bedeli ve
bağışlanma vasıtası olup ayette zikredilen
ilk üç şeyden birini yapmakla yerine gelir.
Bunlara gücü yetmeyen de üç gün oruç tutar.
90. Ey iman edenler! Şarap,
kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans
okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan
uzak durun ki kurtuluşa eresiniz.
91. Şeytan içki ve kumar
yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin
sokmak; sizi, Allah'ı anmaktan ve namazdan
alıkoymak ister. Artık (bunlardan)
vazgeçtiniz değil mi?
İslam’dan önce Araplarda çok yaygın bir
şarap içme alışkanlığı bulunduğu için Allah
Teala ilk müslümanları yavaş yavaş içki
yasağına alıştırmış, önce onun zararının
faydasından çok olduğunu bildirmiş, sonra
içkili namaz kılmayı yasaklamış ve en
sonunda bu ayetle kesin olarak sarhoşluk
veren içkileri içmeyi haram kılmıştır. Yine
cahiliye devrinde Araplar on adet ok sapı
ile bir nevi kumar ve şans oyunu oynarlardı.
Bunların yedisinde bazı paylar yazılı idi,
üçü de boştu. Güvenilir bir kimse, bir
torbanın içinden bunları, katılanlar adına
teker teker çekerdi. Dolu çıkanlar maldan
hisselerini alır fakirlere verirlerdi. Boş
çıkanlar ise bu malın parasını öderlerdi.
Kumarların belki de en nezihi olmasına
rağmen İslam bunu da yasaklamış, ortaya mal
ve para konarak oynanacak hiçbir şans
oyununa izin vermemiş, fukaraya yardım
edilecekse bunu herkesin, helal kazancından
ayırarak etmesini istemiştir. Ayet içki ve
kumar yasağının en önemli ictimai, ahlaki ve
dini hikmetlerini açıklamıştır. İlgili
hadisler ile ilim, bunlara ekonomik ve sıhhi
sebepleri de eklemiştir.
92. Allah'a itaat edin, Resûle
de itaat edin ve (kötülüklerden) sakının.
Eğer (itaatten) yüz çevirirseniz bilin ki
Resûlümüzün vazifesi apaçık duyurmak ve
bildirmektir.
93. İman eden ve iyi işler
yapanlara, hakkıyle sakınıp iman ettikleri
ve iyi işler yaptıkları, sonra yine hakkıyle
sakınıp iman ettikleri, sonra da hakkıyle
sakınıp yaptıklarını, ellerinden geldiğince
güzel yaptıkları takdirde (haram kılınmadan
önce) tattıklarından dolayı günah yoktur.
(Önemli olan inandıktan sonra iman ve iyi
amelde sebattır). Allah iyi ve güzel
yapanları sever.
94. Ey iman edenler! Allah
sizi ellerinizin ve mızraklarınızın
erişeceği bir avlanma ile (onu yasak ederek)
dener ki gizlide (kimsenin görmediği yerde,
gerçekten) kendisinden kimin korktuğu ortaya
çıksın. Kim bundan sonra sınırı aşarsa onun
için acı bir azap vardır.
95. Ey iman edenler! İhramlı
iken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu
kasten öldürürse öldürdüğü hayvanın dengi
(ona) cezadır. (Buna) Kâbe'ye varacak bir
kurban olmak üzere içinizden adalet sahibi
iki kişi hükmeder (öldürülen avın dengini
takdir eder). Yahut (avlanmanın cezası),
fakirleri doyurmaktan ibaret bir keffârettir,
yahut onun dengi oruç tutmaktır. Ta ki
(yasak av yapan) işinin cezasını tatmış
olsun. Allah geçmişi affetmiştir. Kim bu
suçu tekrar işlerse Allah da ondan
karşılığını alır. Allah daima galiptir, öç
alandır.
Burada “öç alan”dan maksat, kimsenin
ettiğini yanına bırakmayan, mazlumların
intikamını alan demektir.
96. Hem size hem de yolculara
fayda olmak üzere (faydalanmanız için) deniz
avı yapmak ve onu yemek size helâl kılındı.
İhramlı olduğunuz müddetçe kara avı size
haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız
Allah'tan korkun.
97. Allah, Kâbe'yi, o saygıya
lâyık evi, haram ayı, hac kurbanını ve
(kurbanın boynuna asılan) gerdanlıkları
(maddi ve manevi yönlerden) insanların
belini doğrultmaya sebep kıldı. Bu da
Allah'ın, göklerde ve yerde ne varsa hepsini
bildiğini ve Allah'ın her şeyi bilici
olduğunu (sizin de anlayıp) bilmeniz
içindir.
98. Biliniz ki Allah'ın
cezalandırması çetindir ve yine Allah'ın
bağışlaması ve esirgemesi sınırsızdır.
99. Resûle düşen (vazife),
ancak duyurmadır. Allah açıkladığınızı da
gizlediğinizi de bilir.
100. De ki: Pis ve kötü ile
temiz ve iyi bir değildir; pis ve kötünün
çokluğu tuhafına gitse (yahut hoşuna gitse)
de (bu böyledir). Öyleyse ey akıl sahipleri!
Allah'tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.
Bu ayet İslam’ın, kemiyetçi değil,
keyfiyetçi olduğuna delalet etmektedir.
Aranacak olan çok değil, iyi, temiz ve helal
olandır.
101. Ey iman edenler!
Açıklanırsa hoşunuza gitmeyecek olan şeyleri
sormayın. Eğer Kur'an indirilirken onları
sorarsanız size açıklanır. (Açıklanmadığına
göre) Allah onları affetmiştir. (Siz sorup
da başınıza iş çıkarmayın). Allah çok
bağışlayıcıdır, aceleci değildir.
Resul-i Ekrem (s.a.) “Allah size haccı
farz kıldı, hac vazifenizi yapınız” dediği
zaman birisi kalkarak “Her sene mi ya
Resulallah?” demiş ve sorusunu üç kere
tekrarlamıştı. Peygamberimiz bir müddet
sükut ettikten sonra “Eğer evet deseydim her
sene farz olurdu; eğer her sene farz olsaydı
buna da gücünüz yetmezdi” buyurdu.
Yukarıdaki ayetin geliş sebebi budur. Allah
unuttuğu için değil, affettiği, kolaylık
dilediği için bazı şeyleri açıklamaz;
sorular sorar işi güçleştirmek, teşri
hikmetine aykırıdır.
102. Sizden önce de bir toplum
onları sormuş, sonra da bunları inkâr eder
olmuştu.
103. Allah bahîra, sâibe,
vasîle ve hâm diye bir şey (meşru)
kılmamıştır. Fakat kâfirler, yalan yere
Allah'a iftira etmektedirler ve onların
çoğunun da kafaları çalışmaz.
İslam öncesi Arapların batıl inanç ve
adetlerinden biri de bazı sebep ve
bahanelerle birtakım hayvanları putlara
kurban etmeleri, onları putlar adına serbest
bırakmaları idi. Bu cümleden olarak beş
kere doğuran ve beşinci yavrusu dişi olan
deveye “bahira” denir, kulağı çentilir,
sağılmaz, sütü putlara bırakılırdı. Put
namına serbest bırakılan ve sütünden
yalnızca müsafirlerin faydalandığı develere
“saibe” denirdi. Biri erkek, diğeri dişi
olmak üzere ikiz doğuran koyun veya deveye
“vasile” derler, erkek yavruyu puta kurban
ederlerdi. On nesli dölleyen erkek deveye
“ham” denir, o da serbest bırakılırdı.
104. Onlara, "Allah'ın
indirdiğine ve Resûl'e gelin" denildiği
vakit, "Babalarımızı üzerinde bulduğumuz
(yol) bize yeter" derler. Ataları hiçbir şey
bilmiyor ve doğru yol üzerinde bulunmuyor
iseler de mi?
105. Ey iman edenler! Siz
kendinize bakın. Siz doğru yolda olunca
sapan kimse size zarar veremez. Hepinizin
dönüşü Allah'adır. Artık O, size
yaptıklarınızı bildirecektir.
Bu ayette nemelazımcılık yoktur, ayeti
böyle anlamak hatalıdır. İlgili ayet ve
hadislerin bütününü bir arada
değerlendirdiğimiz zaman çıkan mana şudur:
Herkes kendine, ailesine ve çevresine karşı
vazifelerini yapmakla mükelleftir; iyiliği
emretme ve yayma, kötülüğü yasaklama ve
önleme de bu vazife içindedir. Kişi bütün
bunları yaptıktan sonra başkalarının yoldan
sapması ondan sorulmaz ve ona zarar da
vermez.
Hz.Ebubekir’in açıklamaları da bunu teyit
eder: Kays, O’nun bir hutbesinde kendilerine
şunu söylediğini nakletmiştir: “Siz bu ayeti
okuyorsunuz ve yanlış tevil ediyorsunuz. Ben
Allah Resulünün şöyle dediğini duydum:
İnsanlar zalimi görüp de elinden tutarak
mani olmazlarsa Allah’ın onlara kendi
katından umumi bir azap göndermesi
yakındır.”
106. Ey iman edenler! Birinize
ölüm gelip çatınca vasiyet esnasında
içinizden iki adalet sahibi kişi aranızda
şahitlik etsin. Yahut seferde iken başınıza
ölüm musibeti gelmişse sizden olmayan, başka
iki kişi (şahit olsun). Eğer şüpheye
düşerseniz o iki şahidi namazdan sonra
alıkor, "Bu vasiyet karşılığında hiçbir şeyi
satın almayacağız, akraba (menfaatine) de
olsa; Allah (için yaptığımız) şahitliği
gizlemiyeceğiz, (aksini yaparsak) bu
takdirde biz elbette günahkârlardan oluruz"
diye Allah üzerine yemin ettirirsiniz.
107. Bu şahitlerin (sonradan
yalan söyleyerek) bir günah kazandıkları
anlaşılırsa, (şahitlerin) haklarına tecavüz
ettiği ölüye daha yakın olan (mirasçılardan)
iki kişi onların yerini alır ve "Andolsun ki
bizim şahitliğimiz onların şahitliğinden
daha gerçektir ve biz (kimsenin hakkına)
tecavüz etmedik, aksi takdirde biz, elbette
zalimlerden oluruz" diye Allah'a yemin
ederler.
108. Bu (usul), şahitliği
gerektiği şekilde yapmaya, yahut
yeminlerinden sonra, yeminlerin (mirasçılar
tarafından) reddedilmesinden korkmalarına
(çekinmelerine çare olarak) daha uygundur.
Allah'tan korkun ve (O'nu) dinleyin. Allah,
yoldan çıkmışlar topluluğuna rehberlik
etmez.
Vasiyet mübah şeyler, iyilik, ibadet ve
hayırlarla ilgili olabileceği gibi, bir gün
hayattan ayrılması mukadder olan kişinin
üzerindeki borçlarla ilgili de olabilir. Bu
sonuncusu ile ilgili vasiyet farzdır.
Vasiyetin zayi olmaması ve herhalde yerine
getirilmesi için alınacak tedbirler Allah
tarafından yukarıdaki ayetlerde talim
edilmiştir.
109. Allah'ın peygamberleri
toplayıp da "Size ne cevap verildi" dediği
gün, "Bizim hiçbir bilgimiz yok, şüphesiz
gizlilikleri hakkıyle bilen ancak sensin"
diyeceklerdir.
110. Allah o zaman şöyle
diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa! Sana ve annene
(verdiğim) nimetimi hatırla! Hani seni
mukaddes ruh (Cebrail) ile desteklemiştim;
(bu sayede) sen beşikte iken de yetişkin
çağında da insanlarla konuşuyordun. Sana
kitabı (okuyup yazmayı), hikmeti, Tevrat ve
İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle çamurdan,
kuş şeklinde bir şey yapıyordun da ona
üflüyordun, hemen benim iznimle o bir kuş
oluyordu. Yine benim iznimle anadan doğma
körü ve alacalıyı iyileştiriyordun. Ölüleri
benim iznimle (hayata) çıkarıyordun. Hani
İsrailoğullarını (seni öldürmekten)
engellemiştim; kendilerine apaçık deliller
(mucizeler) getirdiğin zaman içlerinden
inkâr edenler, "Bu, apaçık bir sihirden
başka bir şey değildir" demişlerdi.
Bu ayetlerde ve bundan sonraki ayetlerde
zikredilen olağanüstü hadiseler mucizedir.
Mucizeler, insanların gücünü aşan, onların
yapmaları –tabiat kanunlarına göre- mümkün
olmayan şeylerdir. Ancak tabiat kanunlarının
da yaratıcısı ve düzenleyicisi olan Allah,
kullarının kolayca iman etmelerini, hidayete
kavuşmalarını temin maksadıyle peygamberine
mucizeler lütfeylemiştir; bunlar yalnızca
Allah’ın izin ve kudretiyle, bildiğimiz
sebepler zinciri dışında vücuda gelmektedir.
111. Hani havârîlere, "Bana ve
peygamberime iman edin" diye ilham etmiştim.
Onlar (da), "İman ettik, bizim Allah'a
teslim olmuş kimseler (müslümanlar)
olduğumuza sen de şahit ol" demişlerdi.
112. Hani havârîler "Ey Meryem
oğlu İsa, Rabbin bize gökten, donatılmış bir
sofra indirebilir mi?" demişlerdi. O, "İman
etmiş kimseler iseniz Allah'tan korkun"
cevabını verınişti.
113. Onlar "Ondan yiyelim,
kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru
söylediğini (kesin olarak) bilelim ve ona
gözleriyle görmüş şahitler olalım istiyoruz"
demişlerdi.
114. Meryem oğlu İsa şöyle
dedi: Ey Rabbimiz! Bize gökten bir sofra
indir ki, bizim için, geçmiş ve
geleceklerimiz için bayram ve senden bir
âyet (mucize) olsun. Bizi rızıklandır; zaten
sen, rızık verenlerin en hayırlısısın.
115. Allah da şöyle buyurdu:
Ben onu size şüphesiz indireceğim; ama
bundan sonra içinizden kim inkâr ederse,
kâinatta hiç bir kimseye etmediğim azabı ona
edeceğim!
116. Allah: Ey Meryem oğlu
İsa! İnsanlara, "Beni ve anamı, Allah'tan
başka iki tanrı bilin" diye sen mi dedin,
buyurduğu zaman o, "Hâşâ! Seni tenzih
ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana
yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu
şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini
bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı
bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca
sensin.
117. Ben onlara, ancak bana
emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin
de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim.
İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine
kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık
onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun.
Sen her şeyi hakkıyle görensin.
118. Eğer kendilerine azap
edersen şüphesiz onlar senin kullarındır
(dilediğini yaparsın). Eğer onları
bağışlarsan şüphesiz sen izzet ve hikmet
sahibisin" dedi.
119. (Bu konuşmadan sonra)
Allah şöyle buyuracaktır: Bu, doğrulara,
doğruluklarının fayda vereceği gündür.
Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden
ırmaklar akan cennetler vardır. Allah
onlardan razı olmuştur, onlar da O'ndan razı
olmuşlardır. İşte büyük kurtuluş ve kazanç
budur.
120. Göklerin, yerin ve
içlerindeki her şeyin mülkiyeti Allah'ındır,
O, her şeye hakkıyle kadirdir.
İnsanoğlu bütün dünyaya sahip olsa bile
bu büyük bir kazanç değildir; çünkü bu
sahiplik geçicidir ve mecazidir, asıl sahip
Allah’tır. Ayrıca bugüne kadar
keşfedilebilen, çapı on milyar ışık yıllık
maddi kainat yanında dünya bir zerre
değildir. “Öyleyse dünya hayatında insan
için en büyük kazanç nedir?” denecek olursa,
şüphesiz bu Allah rızasıdır. O’nun rızasını
kazanan, iyi ve güzel olan her şeyi
kazanmıştır; öyle iyi ve güzel ki, dünyada
ona insanların eli değil, hayali bile
ulaşamaz. Onun için müminlerin birbirine en
hayırlı duası ve teşekkürü “Allah razı
olsun!” cümlesidir.

Adı:
Bu sure
adını, içinde maide kelimesinin geçtiği 112.
ayetten alır. Daha başka pek çok surenin adı
gibi, bu surenin adının da konusuyla özel
bir bağlantısı yoktur. Yalnızca onu diğer
surelerden ayırıcı bir sembol olarak
kulanılmıştır.
Nüzul zamanı:
Konusunun gösterdiği ve
rivayetlerin de desteklediği üzere, bu sure Hudeybiye anlaşmasından sonra, Hicret'in 6.
yılında veya 7. yılın başlarında
vahyolunmuştur. Bu nedenle, bu anlaşmadan
doğan sorunları ele almaktadır.
Hz. Peygamber (s.a) H. 6. yılın Zilkade
ayında Umre yapmak için 1400 müslümanla
birlikte Mekke'ye gitti. Fakat, düşmanlığa
bürünen Kureyş, Arabistan'ın tüm eski dinî
geleneklerine aykırı olmasına rağmen Hz.
Peygamber'in (s.a.) bu düşüncesine engel
oldu. Sert ve kırıcı görüşmelerden sonra
Hudeybiye'de bir anlaşmaya varıldı. Buna
göre umre gelecek yıl yapılacaktır.
Müslümanlara gerçek İslâmî vakarla Mekke'ye
haccetmenin yolunu öğretmek ve kâfirlerin
kötü davranışlarına bir misilleme olarak,
onların Mekke'ye haccetmelerine engel
olmamayı emretmek için mükemmel bir fırsat
doğmuş bulunuyordu. Pek çok kâfir Mekke'ye
giderken müslümanların toprağından geçmek
zorunda kaldığı için bu zor da değildi. İşte
bu nedenle, ilk ayetler Mekke'ye Hac'la
ilgili konuları ele almakta, aynı şeyler
101-104. ayetlerde de vurgulanmaktadır.
Surenin kalan konuları da aynı döneme ait
olmalıdır.
Konunun sürekliliği, çok büyük ihtimalle
surenin tamamının aynı zamanda ve tek bir
defada vahyolunduğunu göstermektedir. Ne var
ki, bazı ayetlerin daha sonraki bir dönemde
vahyedilip, sure içinde uygun düştükleri
yerlere yerleştirilmiş olmaları da
mümkündür. Fakat sure içinde, onun iki veya
daha fazla ayrı dönemde vahyedildiğini
gösterecek en küçük bir üslûp farklılığı,
kesikliği yoktur.
Konu:
Bu sure, Al-i İmran ve Nisa
surelerinin vahyedildiği zamanda geçerli
olan şartlardan daha değişik ve farklı
şartların gerekliliklerine uygun olarak
vahyedilmiştir. Adı geçen surelerin
vahyedildiği dönemde Uhud'daki gerileyişin
yarattığı şok, Medine'nin çevresini
müslümanlar için tehlikeli bir hale
getirmişken, şimdi İslâm artık savunmasız
bir güç olmaktan çıkmış ve İslâm Devleti'nin
sınırları doğuda Necid'e, batıda Kızıl
deniz'e, kuzeyde Suriye ve güneyde ise
Mekke'ye uzanmış bulunuyordu. Uhud'daki
gerileyişleri müslümanların kararlılıklarını
sarsamamış; aksine daha da
hareketlendirmişti onları. Tükenmek bilmez
kavgalarının ve eşsiz fedâkarlıklarının
sonucu olarak, 200 mil yarıçapındaki bir
alanın içinde kalan komşu kabilelerin gücü
kırılmıştı. Medine'yi tehdit edip duran
Yahudi başbelası bertaraf edilmiş ve
Hicaz'ın kalan yörelerindeki Yahudiler de
Medine Devleti'ne vergi verir duruma
gelmişlerdi. Kureyş'in İslâm'ı ezmek için
harcadığı son çaba da Hendek Savaşı'nda
etkisiz bırakılmıştı. Artık Araplar, hiçbir
gücün İslâmî hareketi kıramayacağını iyice
anlamışlardı. İslâm, halkın zihinlerine ve
kalplerine hükmeden bir akide değildi
yalnızca; sınırları içinde yaşayan
insanların hayatlarnın her yönüne hükmeden
bir devletti de aynı zamanda. Artık
müslümanlar inançlarına göre, herhangi bir
engelle karşılaşmadan kendi hayatlarını
yaşayabiliyorlardı.
Bu dönemde bir başka gelişme daha olmuştu.
İslâmî bakış açısı ve İslâm'ın ilkelerine
uygunluk içinde bir İslâm medeniyeti
doğmuştu. Tüm yönleriyle diğer
medeniyetlerden bütünüyle farklı bir
medeniyetti bu. Müslümanların ahlâkî, sosyal
ve kültürel davranış biçimlerinde gayri
müslimlerden açıkça ayıran bir medeniyeti.
İslâm Devleti'nin tüm topraklarında camiler
yapılmıştı. Cemaatle namaz yerleşmiş ve her
yerleşim bölgesi ve kabile için bir imam
atanmıştı. Bütün ayrıntılarıyla tesbit
edilen İslâm medeni ve ceza hukuku, İslâm
mahkemeleri tarafından uygulanıyordu. Yeni
baştan düzenlenmiş olan ticaret ve
alış-veriş biçimleri eskilerinin yerini
almıştı. Evlenme ve boşanma, kadın-erkek
ayırımı, zina, iftira ve benzeri suçların
cezalarıyla ilgili İslâmî yasalar
müslümanların sosyal hayatına yeni bir şekil
vermişti. Sosyal davranış biçimleri,
konuşmaları, giyimleri, yaşayış şekilleri,
kültürleri vs. kendine özgü apayrı bir
kalıba girmişti. Bütün bu değişimlerin
sonucu olarak, müslüman olmayanlar,
müslümanların artık bir daha eski
durumlarına döneceklerini umamıyorlardı.
Hudeybiye Anlaşmasından önce müslümanlar,
müslüman olmayan Kureyş'le öylesine bir
mücadele içine girmişlerdi ki, mesajlarını
yayacak vakitleri bile yoktu. Bu durum, bir
yenilgi gibi görülmekle birlikte, gerçekte,
kazanılan bir zafer olan Hudeybiye
Anlaşmasıyla ortadan kalktı. Müslümanlar bu
zaferin sonucunda yalnızca kendi
topraklarında sükûna kavuşmakla kalmadılar,
aynı zamanda çevre bölgelere mesajlarını
götürme fırsatını da buldular. Bu arada Hz.
Peygamber (s.a) İran, Mısır ve Roma
İmparatorluğu (Bizans-çev.) hükümdarlarına
onları İslâm'a davet eden mektuplar
gönderdi. Yine bu dönemde İslâm davetçileri
kabileler arasında yayılıp, onları Allah'ın
İlâhî Yolu'nu kabule çağırdılar.
Mâide Suresinin vahyedildiği dönemde durum
kısaca buydu.
Konular: Mâide suresi şu üç ana konuyu ele
alır:
1) Müslümanların dinî, kültürel ve siyasal
hayatlarıyla ilgili hükümler, talimatlar:
Bu bağlamda, Hac yolculuğuyla ilgili
hükümler manzumesi ortaya konur; Allah'ın 'şeaîri'ne
tam bir saygı emredilir ve Kâbe'ye gelen
hacılara karşı girişilecek her türlü
engelleme ve müdahale yasaklanır. Yiyecekler
konusunda neyin helal, neyin haram olduğuyla
ilgili kesin hükümler ve düzenlemeler
getirilir ve İslâm öncesi çağın koyduğu
saçma sınırlamalar kaldırılır. Kitap ehlinin
yemeğini yeme ve kadınlarıyla evlenme izni
verilir. Abdest, gusül ve teyemmümle ilgili
hükümler ve düzenlemeler ortaya konur.
İsyan, kamunun huzurunu bozma ve hırsızlıkla
ilgili cezalar belirtilir. İçki, kumar
mutlak anlamda yasaklanır. Yemin kefareti
açıklanır ve şahitlik yasasına yeni ilâveler
yapılır.
2) Müslümanlara uyarılar:
Artık müslümanlar hâkim duruma geçtiklerine
göre, iktidarın kendilerini bozması
tehlikesi sözkonusudur. Bu nedenle Allah
müslümanları, büyük imtihan döneminde,
adalete bağlı kalmaları ve kendilerinden
önce geçen kitap ehlinin hatalarına
düşmemeleri konusunda tekrar tekrar
uyarmaktadır. Kendilerine Allah'a ve
Rasûlü'ne itaat ahdine bağlı kalmaları;
Allah ve Rasûlü'nün emir ve yasaklarını,
onları yerine getirmeyen Yahudi ve
Hıristiyanların karşılaştıkları kötü
sonuçlardan korunmaları için, titizlikle
gözetmeleri emredilmektedir. Yine, tüm
işlerinde Kur'an-ı Kerim'in emir ve
yasaklarına uymaları ifade olunmakta ve
nifaka (münafıklığa) karşı
uyarılmaktadırlar.
3) Yahudilere ve Hıristiyanlara uyarılar:
Yahudilerin gücü tümüyle zayıflatılmış ve
Kuzey Arabistan'daki hemen hemen tüm
yerleşim bölgeleri müslümanların yönetimi
altına girmiştir. Bu nedenle Yahudiler
yanlış tavırlarına karşı yeniden uyarılmakta
ve Doğru Yol'u izlemeye çağrılmaktadırlar.
Aynı şekilde Hıristiyanlara da ayrıntılı bir
davet yapılmaktadır. İnançlarındaki
yanılgılar açıkça belirtilmekte ve
kendilerine Hz. Peygamber'in (s.a) yol
göstericiliğini kabul etmeleri konusunda
uyarıda bulunulmaktadır. Burada hemen
belirtelim ki, mecûsilere ve komşu
ülkelerdeki putperestlere doğrudan bir çağrı
yapılmamaktadır. Çünkü onların durumları
müşrik Araplara yapılan seslenişlerle zaten
ortaya konulmuş, kendilerine ayrıca
seslenmeye gerek kalmamıştır.
ÖZET
Konu: İslâm Toplumu'nun
yerleşip-pekişmesi:
İslâm Toplumu'nun yerleşmesi için Nisa
Suresi'nde verilen talimatların devamında
müslümanlar, tüm yükümlülüklerini gözetip
yerine getirmeye yöneltilmekte, bu amaç
doğrultusunda müslümanları eğitmek için yeni
yeni düzenlemeler getirilmektedir.
Ayrıca müslümanlar hâkim güç olarak
iktidarda bulunmanın getirmesi muhtemel
sapmalara karşı uyarılıp, Kur'an'ın Ahdi'ni
gözetmeye yöneltilmektedirler. Yine, kendi
adlarına, Doğru Yol karşısındaki yanlış
tavırlarını bırakıp, Peygamber Hz.
Muhamed'in (s.a) getirdiği hidayeti kabul
etme konusunda uyarılan Yahudi ve
Hıristiyanların başarısızlıklarından ders
almaya çağrılmaktadırlar.
Konular ve Birbirleriyle Olan
Bağlantıları:
1-10. Müminler, tüm yükümlülüklerini inceden
inceye yerine getirmeye ve İlâhî Hukuk'un
yiyecek, cinsiyet, namaz, adalet vb.
hakkında öngördüğü düzenlemeye uymaya
sevkedilmektedirler.
11-26. Müslümanlar kendilerinden önce
gelenlerin yanılgıları karşısında
uyarılmaktadır; Sırat-ı Müstakîm'i izlemeli
ve ahidlerini bozarak bâtıl yollara sapan
Yahudi ve Hıristiyanların ortaya koydukları
kötü örnekten sakınmalıdırlar. Ayrıca,
Yahudi ve Hıristiyanlar da tuttukları yanlış
yol ve İslâm'ı kabul etme konusunda
uyarılmaktadır.
27-32. Hz. Adem'in (a.s) iki oğlunun
kıssasıyla Hz. Peygamber (s.a) ve ashabını
öldürmek için kurdukları tuzak nedeniyle
Yahudileri azarlama arasında bağlantı
kurulmaktadır. (Ayet: 11, 30) . Kıssa ayrıca
insan hayatının kutsallığını vurgulamak için
de kullanılmaktadır.
33-40. Bu amaçla, İslâm Devleti'nde kaos
meydana getirenler için cezalar öngörülmüş
ve müminler İslâm'ı yerleştirmek için
ellerinden geleni yapmaya çağrılmışlardır;
mülkiyetin kutsallığı da ayrıca
vurgulanmaktadır.
41-50. Hz. Peygamber (a.s) ve O'nun
aracılığıyla müslümanlar Yahudilerin
düşmanlıklarına, şer planlarına ve
tuzaklarına aldırmayıp, Kur'an'ın hidayetine
uygun olarak Doğru Yol'u yerleştirmek için
ellerinden geleni yapmayı sürdürmesi
konusunda yeniden temin edilmektedir. Çünkü,
kendi kitaplarına (Tevrat) sırt
çevirenlerden daha iyi bir şey beklenemez.
Peygamber, Hıristiyanlara da aynı şekilde
davranmalıdır. Onlar da kendi İncillerini
terketmişlerdir çünkü.
51-69. Müminler ahlâkî çöküntü içinde
bulunan Yahudi ve Hıristiyanları dost ve
sırdaş edinmemeleri için uyarılmaktadırlar.
Müminler, münafıkların, kâfirlerin ve
benzerlerinin desiseleri karşısında dikkatli
ve korunmada olmalılar ve yalnızca gerçekten
mümin olanlara güvenmelidirler. Sonra, kitap
ehli de düşmanlıklarını bırakmaya, doğru
tavır takınmaya çağrılmaktadır. Aksi
takdirde kurtulmaları mümkün olmayacaktır.
70-86. Yahudi ve Hıristiyanların
sapıklıkları konusu yeniden ele alınmakta,
özellikle Hıristiyanlar Tevhîd akidesiyle
ilgili hatalarından dolayı
azarlanmaktadırlar. Bununla birlikte,
içlerinde gerçeğe daha yakın kişiler
bulunması nedeniyle, katı kalpli Yahudilere
tercih edilmektedirler.
87-108. Surenin bu bölümünde, 1-10.
ayetlerdekilere ek olarak, meşru ve gayri
meşru olanla ilgili yeni düzenlemeler
getirilmektedir.
109-119. Surenin sonunda, akidelerini
düzeltmeleri için yanlış yoldaki insanların
yargılanması için Hüküm Günü Allah'la
Peygamberi arasında geçecek konuşma yer
almaktadır. Özelde kendisine inandıklarını
ikrar eden Hıristiyanları ve genelde
peygamberleri vs. hakkında bâtıl ümitler
besleyenleri uyarmak için İsa Peygamber'le
(a.s) yapılacak konuşma bir örnek olarak
verilmiştir.
120 Sonuç: "Ey insanlık! Göklerin ve yerin
mülkü, hâkimiyeti Allah'a aittir; o halde,
O'nun gerçek kulları olmaya bakmalı ve
O'ndan korkmalısınız. Çünkü O her şeye
kadirdir, gücü her şeye yetendir."
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|