|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1. Ey insanlar! Sizi bir tek
nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan
ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar
üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını
kullanarak birbirinizden dilekte
bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık
haklarına riayetsizlikten de sakının.
Şüphesiz Allah sizin üzerinizde
gözetleyicidir.
2. Yetimlere mallarını verin,
temizi pis olanla değişmeyin, onların
mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi
malınızmış gibi) yemeyin; çünkü bu, büyük
bir günahtır.
3. Eğer (kendileriyle
evlendiğiniz takdir de) yetimlerin haklarına
riayet edememekten korkarsanız beğendiğiniz
(veya size helâl olan) kadınlardan ikişer,
üçer, dörder alın. Haksızlık yapmaktan
korkarsanız bir tane alın; yahut da sahip
olduğunuz (cariyeler) ile yetinin. Bu,
adaletten ayrılmamanız için en uygun
olanıdır.
Yaratılıştan gelen kıskançlık duygusuna
rağmen ayetin, erkeklere birden fazla
kadınla evlenme izni vermesi öteden beri
–daha ziyade gayr-i müslimlerce- tenkit ve
itiraza konu edilmiştir. Ancak İslam’ın bu
iznini diğer talimatı ve hayatın değişen
şartları içinde ele almak gereklidir.
İslam’a göre zina kesin olarak haramdır; şu
halde zinaya giden yolları tıkamak gerekir.
Erkeğin güçlü ve yeterli, kadını ise zayıf
ve isteksiz olması veya doğurgan olmaması
halinde, savaş vb. sebeplerle erkeklerin
azalması ve kadınların çoğalması gibi
durumlarda, erkeğin birden fazla kadınla
evlenmesi zaruri olabilir. Böyle durumlarda
erkeğin birden fazla kadınla evlenmesi bir
emir değil, bir izindir; ikinci ve üçüncü...
eş olacak hanım da buna mecbur değildir.
Ayrıca bu izin kayıtsız şartsız olmayıp
adalet şartına bağlanmış, buna riayet
edemeyeceğinden korkanlara bir kadınla
yetinmeleri emredilmiştir. Bütün bu kayıtlar
ve şartlar bir arada düşünüldüğü zaman
İslam’ın bu izninin, zaman içinde değişen
şartlara ayak uydurma bakımından en müsait
yol olduğu açıkça anlaşılacaktır.
4. Kadınlara mehirlerini gönül
rızası ile (cömertçe) verin; eğer gönül
hoşluğu ile o mehrin bir kısmını size
bağışlarlarsa onu da afiyetle yeyin.
5. Allah'ın geçiminize dayanak
kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (reşit
olmayanlara) vermeyin; o mallarla onları
besleyin, giydirin ve onlara güzel söz
söyleyin.
6. Evlilik çağına gelinceye
kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer
onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz
hemen mallarını kendilerine verin.
Büyüyecekler (de geri alacaklar) diye o
malları israf ile ve tez elden yemeyin.
Zengin olan (veli) iffetli olmaya çalışsın,
yoksul olan da (ihtiyaç ve emeğine) uygun
olarak yesin. Mallarını kendilerine
verdiğiniz zaman yanlarında şahit
bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah
yeter.
7. Ana-babanın ve yakınların
bıraktıklarından erkeklere bir pay vardır;
ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından
kadınlara da bir pay vardır. Gerek azından,
gerek çoğundan belli bir hisse ayrılmıştır.
8. (Mirastan payı olmayan)
yakınlar, yetimler ve yoksullar miras
taksiminde hazır bulunursa bundan, onları da
rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.
Bu iki ayetten birincisi cahiliye devri
geleneklerini yıkarak mirastan kadının da
payı olduğunu, Allah’ın onlar için ayırdığı
bu payın mutlaka kendilerine verilmesi
gerektiğini ifade etmektedir. İkinci ayet
ise İslam’ın getirdiği en geniş kardeşlik ve
en insani dayanışma anlayışı ve sosyal
adalet prensibi içinde, mirasta payı olmayan
–nispeten- uzak akrabaya, o civarda bulunan
fakir fukaraya da mirastan bir şeyler
verilmesini, gönüllerinin alınmasını,
emeksiz elde edilen servete karşı muhtemel
menfi duyguların önlenmesini emretmektedir.
9. Geriye eli ermez, gücü
yetmez çocuklar bıraktıkları takdirde
(halleri ne olur) diye korkacak olanlar
(yetimlere haksızlık etmekten) korkup
titresinler; Allah'tan sakınsınlar ve doğru
söz söylesinler.
Yetimlerin veli ve vasileri, onlara kendi
çocuklarına davranılmasını istedikleri gibi
davranmalıdırlar; çünkü kendi çocukları da
bir gün yetim ve çaresiz kalabilir.
10. Haksızlıkla yetimlerin
mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına
ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar
alevlenmiş ateşe gireceklerdir.
11. Allah size, çocuklarınız
hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli
(miras vermenizi) emreder. (Çocuklar) ikiden
fazla kadın iseler, ölünün bıraktığının üçte
ikisi onlarındır. Eğer yalnız bir kadınsa
yarısı onundur. Ölenin çocuğu varsa,
ana-babasından her birinin mirastan altıda
bir hissesi vardır. Eğer çocuğu yok da
ana-babası ona vâris olmuş ise, anasına üçte
bir (düşer). Eğer ölenin kardeşleri varsa,
anasına altıda bir (düşer. Bütün bu paylar
ölenin) yapacağı vasiyetten ve borçtan
sonradır. Babalarınız ve oğullarınızdan
hangisinin size, fayda bakımından daha yakın
olduğunu bilemezsiniz. Bunlar Allah
tarafından konmuş farzlardır (paylardır).
Şüphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir.
İslam’ın miras hukukunda, paylar ile
mükellefiyetler arasında dengeleme yolu
tutulmuş, daha çok harcama yapmak
mecburiyetinde olanlara çok, daha az harcama
durumunda olanlara az hisse verilmiştir.
İslam aile hukukuna göre evlenirken mehir
verecek, düğün masrafı yapacak olan
erkektir. Evlendikten sonra da gerek muhtaç
olan yakın akrabasına ve gerekse eş ve
çocuklarına bakacak, onlara yiyecek,
giyecek, mesken gibi asgari ihtiyaçları
temin edecek yine erkektir. İşte bu
sebepledir ki, genellikle mirasta erkeklerin
payı, kadınlarınkinin iki misli olmuştur.
12. Yapacakları vasiyetten ve
borçtan sonra eşlerinizin, eğer çocukları
yoksa, bıraktıklarının yarısı sizindir.
Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri
sizindir. Çocuğunuz yoksa, sizin de,
yapacağınız vasiyetten ve borçtan sonra,
bıraktığınızın dörtte biri onlarındır
(zevcelerinizindir). Çocuğunuz varsa,
bıraktığınızın sekizde biri onlarındır. Eğer
bir erkek veya kadının, anababası ve
çocukları bulunmadığı halde (kelâle
şeklinde) malı mirasçılara kalırsa ve bir
erkek yahut bir kızkardeşi varsa, her birine
altıda bir düşer. Bundan fazla iseler üçte
bire ortaktırlar. (Bu taksim) yapılacak
vasiyetten ve borçtan sonra, kimse zarara
uğramaksızın (yapılacak)tır. Bunlar
Allah'tan size vasiyettir. Allah her şeyi
hakkıyle bilendir, halîmdir.
Kelale şeklinde, malı yan hısımlarına
kalan kimselerin paylarını açıklayan kısımda
geçen erkek kardeş ve kız kardeşten maksat,
ana bir kardeşlerdir. Öz kardeşlerin durumu
surenin sonunda açıklanacaktır.
13. Bunlar, Allah'ın (koyduğu)
sınırlardır. Kim Allah'a ve Peygamberine
itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar
akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı
kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur.
14. Kim Allah'a ve
Peygamberine karşı isyan eder ve sınırlarını
aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe
sokar ve onun için alçaltıcı bir azap
vardır.
Hukuk sistemleri, varislerin alacağı
paylarda olduğu gibi, yakınlık ve uzaklık
derecelerine göre akrabanın varis olup
olmayanını tayin konusunda da farklı telakki
ve uygulamaları benimsemişlerdir. Mesela
İslam dışı bazı sistemlerde ölenin çocukları
varsa ana-babası varis olamamaktadır. İslam
miras hukuku payları dağıtırken adil denge
esasına riayet ettiği gibi, varisleri tayin
ederken de yakınlık derecesi ile beraber
faydayı göz önüne almış, dünya ve ahiret
hayatında ölüye faydası dokunan ve dokunacak
olan akrabayı mirastan mahrum etmemiştir.
15. Kadınlarınızdan fuhuş
yapanlara karşı aranızdan dört şahit
getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o
kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah
onlara bir yol açıncaya kadar evlerde
hapsedin.
16. İçinizden fuhuş yapan her
iki tarafa ceza verin; eğer tevbe eder,
uslanırlarsa artık onlara ceza verip eziyet
etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok
kabul eden ve çok esirgeyendir.
Bu iki ayet fuhuş denilen çirkin fiil ile
ilgilidir. Müfessirlerin çoğuna göre her
ikisi de zina şeklindeki fuhşa ait olup,
birincisi evlilerin zinası, ikincisi ise
bekarların zinası hakkında ilk devirlerde
tatbik edilen cezayı açıklamaktadır. Daha
sonra gelen ayet (Nur 24/2) ve hadisler ile
Hz.Peygamberin tatbikatına göre bu ayetler
nesh edilmiş, bekarların zinası için belli
sayıda sopa, evlilerin zinası için ise
“recm” cezası getirilmiştir. Bazı
müfessirlere göre ise ayetler neshedilmiş;
yani hükümleri yürürlükten kaldırılmamıştır;
bu ayetlerden birincisi kadınlar arasındaki
sevicilik fuhşuna, ikinci ayet ise erkekler
arasındaki livata fuhşuna aittir ve bunların
cezası ayetlerde olduğu gibidir. Kadın ile
erkek arasındaki zina fuhşunun cezası ise
Nur suresindeki ayette açıklanmıştır.
17. Allah'ın kabul edeceği
tevbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra
tez elden tevbe edenlerin tevbesidir; işte
Allah bunların tevbesini kabul eder; Allah
her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
18. Yoksa kötülükleri yapıp
yapıp da içlerinden birine ölüm gelip
çatınca "Ben şimdi tevbe ettim" diyenler ile
kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek)
tevbe yoktur. Onlar için acı bir azap
hazırlamışızdır.
19. Ey iman edenler! Kadınlara
zorla vâris olmanız size helâl değildir.
Apaçık bir edepsizlik yapmadıkça, onlara
verdiğinizin bir kısmını ele geçirmeniz için
de kadınları sıkıştırmayın. Onlarla iyi
geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız
(biliniz ki) Allah'ın hakkınızda çok hayırlı
kılacağı bir şeyden de hoşlanmamış
olabilirsiniz.
İslam’dan önce Araplar kadına çok kötü
muamele ediyor, bu cümleden olarak kocası
ölen kadını, onun miras bıraktığı mal gibi
telakki ediyorlar, kadın istemese bile
onunla evlenme veya onu başkasıyla
evlendirme hakkına sahip olduklarını
düşünüyorlar, kadını kullanarak maddi
menfaat sağlama yoluna gidiyorlardı. Ayet
bütün bu haksızlıklara son vermiş, kadına
layık olduğu hakları getirmiştir.
20. Eğer bir eşi bırakıp da
yerine başka bir eş almak isterseniz,
onlardan birine yüklerle mehir vermiş
olsanız dahi ondan hiçbir şeyi geri almayın.
Siz iftira ederek ve apaçık günah işleyerek
onu geri alır mısınız?
İslam’da erkek, evleneceği kadına, mehir
adıyla bir mal verir. Bunun miktarı örf,
adet ve emsale göre tayin edilir. Mehir
kadının hakkı, onun özel malıdır, peşin
verilmemiş ise kocasının boşaması veya
ölmesi halinde kadına derhal ödemesi
gerekir. Erkeklerin, çeşitli yollar ve
desiselerle bu hakkı kısmen veya tamamen
yemeleri, verdiklerini zorla geri almaları
meşru değildir.
21. Vaktiyle siz birbirinizle
haşir-neşir olduğunuz ve onlar sizden sağlam
bir teminat almış olduğu halde onu nasıl
geri alırsınız!
Bir kadınla evlenip birleşen veya
birleşecek bir ortamda baş başa kalan
(halvet olan) koca, onu boşadığı takdirde
mehrin tamamını öder. Ayette “birbirinizle
haşır-neşir olduğunuz” denilerek bunlara
işaret edilmiştir. Birleşme ve halvet
olmadan boşanma halinde ise, kadın mehrin
yarısına hak kazanmış olur.
22. Geçmişte olanlar bir yana,
babalarınızın evlendiği kadınlarla
evlenmeyin; çünkü bu bir hayasızlıktır,
iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur.
İslam öncesi Arapların üvey anneleri ile
evlenme şeklinde çirkin bir adetini daha
ortadan kaldıran bu ayetten sonra
müslümanların, başka kimlerle evlenmelerinin
caiz olmadığını açıklamak üzere şöyle
buyuruluyor.
23. Analarınız, kızlarınız,
kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz,
kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi
emziren analarınız, süt bacılarınız,
eşlerinizin anaları, kendileriyle
birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde
bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı.
Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz
birleşmemişseniz kızlarını almanızda size
bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan
oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi
birden almak da size haram kılındı; ancak
geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
Ayetin “nikahlanıp da birleşmediğiniz
kadınların kızları ile evlenmenizde mahzur
yoktur” mealindeki kısmından maksat, anası
nikah altında iken onun kızını da almak
değildir. Caiz olan, bir erkeğin nikahlanıp
da kendisi ile birleşmeden boşadığı kadının
başkasından olma kızı ile evlenmedir. Ayette
evlenilmesi kesin olarak yasaklananlar
dışında kalan akraba ile evlenmek, bazı şart
ve zaruretler icabı caiz kılınmış olmakla
beraber, hadisler akraba olmayanlarla
evlenmeyi tavsiye etmiştir.
24. (Harp esiri olarak) sahip
olduğunuz cariyeler müstesna, evli kadınlar
da size haram kılındı. Allah'ın size emri
budur. Bunlardan başkasını, namuslu olmak ve
zina etmemek üzere mallarınızla (mehirlerini
vererek) istemeniz size helâl kılındı.
Onlardan faydalanmanıza karşılık
kararlaştırılmış olan mehirlerini verin.
Mehir kesiminden sonra (bir miktar indirim
için) karşılıklı anlaşmanızda size günah
yoktur. Şüphesiz Allah ilim ve hikmet
sahibidir.
Bazı dinlerde ve bunlara dayalı
hukuklarda kadın, kendisi ile evlenecek olan
erkeğe vermek üzere mal (dırahoma) edinir;
yani bu sayede erkeklerin kendisine rağbet
etmelerini sağlamaya çalışır. İslam’da ise
kadın bizatihi değerlidir. Onun malına
değil, kendisine rağbet edilir. Bunu
sembolize etmek üzere de kadın değil, onunla
evlenmek isteyen erkek ona bir şeyler verir
ki, buna mehir denilmiştir.
25. İçinizden, imanlı hür
kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse,
ellerinizin altında bulunan imanlı genç
kızlarınız (sayılan) cariyelerinizden alsın.
Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir.
Hep aynı köktensiniz (insanlık bakımından
aranızda fark yoktur). Öyle ise iffetli
yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost da
tutmamaları şartı ve sahiplerinin izni ile
onları (cariyeleri) nikâhlayıp alın,
mehirlerini de normal miktarda verin.
Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa
onlara, hür kadınların cezasının yarısı
(uygulanır). Bu (cariye ile evlenme izni),
içinizden günaha düşmekten korkanlar
içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha
hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
Zina kesin olarak haramdır. Bir ücret
karşılığında anlaşarak geçici bir zaman için
evlenmek meşru değildir. Metres ve dost
tutmak da zinanın başka çeşitleridir. Bir
müslümanın evlilik ihtiyacı karşısında
yapacağı şey, imkanı varsa özellikle bir
mümin ve hür hanımla evlenmektir; müslüman
olmayan ehl-i kitap kadınlarla evlenmesi de
caizdir. Sonra sırasıyla mümin cariye ve
mümin olmayan ile evlenmek gelir. Cariye bir
başkasına ait olduğu için onunla evlenmenin
bazı mahzurları vardır; bu sebeple cariye
ile evlenmekten ise sabredip, imkanın
elvermesini beklemek insan için daha
hayırlıdır. Ayetin cariyelere “kızlarınız”
diyen ve “bütün insanların aynı kökten
geldiklerini, insan evladı olduklarını”
düşünerek onların hor görülmemesini, onlarla
evlenmekten çekinilmemesini isteyen kısmı
İslam’ın insana verdiği değer bakımından
önemli vesikalar mahiyetindedir. Savaş
esirleri için tek alternatif kölelik ve
cariyelik değildir. Esir, köle ve cariyenin
tek asli kaynağı savaştır. Savaş esirleri
için tek alternatif kölelik ve cariyelik
değildir. Esir, köle ve cariye statüsüne
geçirilmiş ise bu takdirde onlara yapılan
muamele hür insanlarınkine oldukça yakındır
ve hedef hidayete ermelerini temindir.
26. Allah size
(bilmediklerinizi) açıklamak ve sizi, sizden
önceki (iyi) lerin yollarına iletmek ve
sizin günahlarınızı bağışlamak istiyor.
Allah hakkıyle bilicidir, yegâne hikmet
sahibidir.
27. Allah sizin tevbenizi
kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar
(kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün
yoldan çıkmanızı isterler.
28. Allah sizden (yükünüzü)
hafifletmek ister; çünkü insan zayıf
yaratılmıştır.
Şu halde dini teklifler ve vazifeler
birer yük değildir; tam aksine insanı dünya
ve ahiret hayatında çıkmaza düşmekten,
altından kalkamayacağı veya kendisine fayda
yerine zarar getirecek olan iş ve
davranışlara girmekten alıkoyan, böylece
yükünü hafifleten temrinler, düzenlemeler ve
irşadlardır.
29. Ey iman edenler!
Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması
hali müstesna, mallarınızı, bâtıl (haksız ve
haram yollar) ile aranızda (alıp vererek)
yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz
Allah, sizi esirgeyecektir.
30. Kim düşmanlık ve haksızlık
ile bunu (haram yemeyi veya öldürmeyi)
yaparsa (bilsin ki) onu ateşe koyacağız; bu
ise Allah'a çok kolaydır.
Karşılıklı rızaya dayanan mal-para, emek,
ücret vb. mübadele çeşitleri, hem fertler,
hem de, onların teşkil ettiği toplum için
faydalıdır; bu sebeple de meşrudur. Rızasız
ve haksız kazançlar ise geçici refah ve
menfaatler sağlamakla beraber arkasından
isyanlar, ihtilaller ve felaketler getirir.
Ayet “başkasının malını” demek yerine,
“mallarımızı” demek suretiyle “milli servet”
mefhumuna ışık tutmaktadır. Mali
haksızlıkların getirdiği felaketlerden
birisi ve belki en önemlisi katildir;
haksızlıkla ve haram yollardan servet
yapmak, fert ve cemiyet olarak adım adım
ölüme gitmek demektir. Çünkü, ferdi intikam
duygusu, ferdi öldürmelere yol açarken,
sosyal sınıflar arası intikam duygusu da
sosyal patlamalara ve ihtilallere sebep
olmaktır.
31. Eğer yasaklandığınız büyük
günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük
günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir
yere sokarız.
İnsanlar, melekler gibi yaratılışları
icabı günahtan korunmuş değildir, günah ve
suç işleme kabiliyetleri vardır, faziletleri
de. Faziletleri, nefsani arzularına karşı
geldikleri mücadeleden gelmektedir. Kul
elinden geleni yapınca Mevla, ufak tefek
kusurları örtecek, yüze vurmayacaktır.
32. Allah'ın sizi,
birbirinizden üstün kıldığı şeyleri
(başkasında olup da sizde olmayanı) hasretle
arzu etmeyin. Erkeklerin de kazandıklarından
nasipleri var, kadınların da
kazandıklarından nasipleri var. Allah'tan
lütfunu isteyin; şüphesiz Allah her şeyi
bilmektedir.
Allah her kuluna, kabiliyet ve
çalışmasına göre nimetler, nasipler
vermiştir; başkasında olana göz dikmek, onun
hasretini çekerek ömür geçirmek yerine,
herkesin kendisindekini görmesi, onun
kıymetini bilmesi ve isteyeceğini Allah’ın
lütfundan istemesi gerekir.
33. (Erkek ve kadından) her
biri için, ana, baba ve akrabanın
bıraktığından (hisselerini alacak olan)
vârisler kıldık. Yeminlerinizin bağladığı
kimselere de paylarını verin. Çünkü Allah
her şeyi görmektedir.
“Yeminlerin bağladığı kimseler” cahiliye
devrinde adet olan bir nevi mukaveleli
mirasçılar olup, başka bir ayetle (Enfal
8/75) hükmü kaldırılmıştır. Bir başka
anlayışa göre bunlardan maksat eşlerdir ve
ayet neshedilmemiştir.
34. Allah'ın insanlardan bir
kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle
ve mallarından harcama yaptıkları için
erkekler kadınların yöneticisi ve
koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar
itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına
karşılık gizliyi (kimse görmese de
namuslarını) koruyucudurlar. Baş
kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara
öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın
ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer
size itaat ederlerse artık onların aleyhine
başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir,
büyüktür.
Erkeklerin maddi ve manevi özellikleri
ile ekonomik rolleri onların aile reisi
olmalarını tabii kılmıştır. Aile küçük bir
toplumdur. Toplum düzenle yaşar. Düzen ise
bir reisi, bir idareciyi zaruri kılar.
İslam’da devlet başkanından aile reisine
kadar her idareci ilahi talimata göre
hareket etmek, yönetmek mecburiyetindedir;
şu halde onlara itaat bu talimata itaat
demektir. İdare eden veya edilen bu
talimatın dışına çıkar, itaatsizlik ederse
müeyyide uygulanır. Burada bahis mevzuu olan
zevcenin itaatsizliğidir. Çare olarak önce
öğüt vermek, sonra yatak boykotu ve daha
sonra dövme tavsiye edilmiştir. Kur’an’ı
bize tebliğ eden Hz.Peygamber (s.a.) hiçbir
zaman kadın dövmediği gibi, “Kadını eşek
döver gibi dövüp de günün sonunda onu
koynunuza alıp yatmanız olacak şey midir?”
buyurarak ümmetini uyarmıştır. Dövme
müeyyidesi kullanıldığı taktirde kadının
canını yakmayacak ve vücudunda iz
bırakmayacak şekilde uygulanması gerektiğini
de ifade buyurmuştur. Şu halde dayağı İslam
getirmemiş, aksine onu hafifleterek ortadan
kaldırmaya yönelmiştir. Ayrıca kadına da,
kocasından şikayetçi olması halinde hakem ve
hakime başvurma, hakkını arama imkanı
vermiştir.
35. Eğer karı-kocanın
aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin
ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden
bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak
isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz
Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar
olandır.
36. Allah'a ibadet edin ve
O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya,
akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın
komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa,
yolcuya, ellerinizin altında bulunanlar
(köle, cariye, hizmetçi ve benzerlerine) iyi
davranın; Allah kendini beğenen ve daima
böbürlenip duran kimseyi sevmez.
Allah’a kul olmanın gereği böyle bir
ahlaka sahip bulunmaktır; kaba-saba, haksız,
zalim, cimri, herkese kötülük eden...
kimseler yalnızca bazı ibadetleri yapmakla
Allah katında makbul bir kul olamazlar.
37. Bunlar cimrilik eden ve
insanlara da cimriliği tavsiye eden,
Allah'ın kendilerine lütfundan verdiğini
gizleyen kimselerdir. Biz, kâfirler için
alçaltıcı bir azap hazırladık.
38. Allah'a ve ahiret gününe
inanmadıkları halde mallarını, insanlara
gösteriş için sarfedenler de (ahirette azaba
dûçâr olurlar). Şeytan bir kimseye arkadaş
olursa, ne kötü bir arkadaştır o!
39. Allah'a ve ahiret gününe
iman edip de Allah'ın kendilerine
verdiğinden (O'nun yolunda) harcasalardı ne
olurdu sanki! Allah onların durumunu
hakkıyle bilmektedir.
40. Şüphe yok ki Allah zerre
kadar haksızlık etmez. (Kulun yaptığı iş,
eğer bir kötülük ise, onun cezasını adaletle
verir.) İyilik olursa onu katlar (kat kat
arttırır), kendinden de büyük mükâfat verir.
41. Her bir ümmetten bir şahit
getirdiğimiz ve seni de onlara şahit olarak
gösterdiğimiz zaman halleri nice olacak!
Bütün peygamberler ümmetlerine aynı iman
esaslarını getirmiş ve tebliğ etmişlerdir.
Nizam ve ahlak sahasında ise –prensipler
değişmemekle beraber-medeni ve içtimai
şartlara göre şekiller ve uygulamalar
değişmektedir. Son Peygamber Muhammed
Mustafa (s.a.) insanların ilim ve
medeniyetçe en ileri devrelerinde onlara
rehber olacak en kamil dini getirmiş ve
tebliğ etmiştir. Peygamberlerinin
getirdikleri iman ve nizamı değiştiren veya
inkar edenler ahirette muhakeme edilecek ve
peygamberleri de onlar aleyhine şahitlik
edeceklerdir. Hatemü’l-enbiya (s.a.) ise
bütün peygamberlerin lehinde şahitlik ederek
onları tasdik eyleyecektir.
Buhari’nin rivayetine göre
Resulullah(s.a.) sahabi İbn Mes’ud’dan,
kendisine Kur’an okumasını istemiş, onun:
“O, sana indirildiği halde ben mi sana
okuyacağım?” demesi üzerine: ”Evet, onu
başkasından dinlemek hoşuma gidiyor”
buyurmuştur. İbn Mes’ud bundan sonrasını
şöyle anlatıyor: Nisa suresini okudum. 41.
Ayete (bu ayete) gelince Resulullah (s.a.)
“şimdilik yeter” dedi, bir de baktım ki
gözlerinden yaşlar boşanıyor!
42. Küfür yoluna sapıp
peygamberi dinlemeyenler o gün yerin dibine
batırılmayı temenni ederler ve Allah'tan
hiçbir haberi gizleyemezler.
43. Ey iman edenler! Siz
sarhoş iken -ne söylediğinizi bilinceye
kadar- cünüp iken de -yolcu olan müstesna-
gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın.
Eğer hasta olur veya bir yolculuk üzerinde
bulunursanız, yahut sizden biriniz ayak
yolundan gelirse, yahut kadınlara dokunup da
(bu durumlarda) su bulamamışsanız o zaman
temiz bir toprakla teyemmüm edin:
Yüzlerinize ve ellerinize sürün. Şüphesiz
Allah çok affedici ve bağışlayıcıdır.
Abdest alması veya gusletmesi gereken bir
müslüman su bulamadığı takdirde toprak ve
yeryüzü cinsinden bir şeyle teyemmüm eder.
Teyemmüm hem abdest, hem de gusül yerine
geçer. Ayrıca suyu kullanmaya engel olan
hastalık, korku, suyun uzakta olması gibi
bazı özür ve durumlar da teyemmümü caiz
kılar.
44. Kendilerine Kitap'tan
nasip verilenlere baksana! Sapıklığı satın
alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı
istiyorlar!
45. Allah düşmanlarınızı
sizden daha iyi bilir. Gerçek bir dost
olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da
Allah kâfidir.
46. Yahudilerden bir kısmı
kelimeleri yerlerinden değiştirirler,
dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak
(Peygambere karşı) "İşittik ve karşı
geldik", "dinle, dinlemez olası", "râinâ"
derler. Eğer onlar "İşittik, itaat ettik,
dinle ve bizi gözet" deselerdi şüphesiz
kendileri için daha hayırlı ve daha doğru
olacaktı; fakat küfürleri (gerçeği kabul
etmemeleri) sebebiyle Allah onları
lânetlemiştir. Artık pek az inanırlar.
Yahudiler Allah’ın kendilerine gönderdiği
kitabı tahrif etmiş, kelime ve cümlelerin
yerlerini değiştirmiş, manalarını saptırmış,
gerçekleri ve bu arada Hz. Peygamber’in
geleceğini müjdeleyen kısımları örtmüş,
bozmuş ve inkar etmişlerdir. Resulullah’ın
zamanında da ilk anda kötü maksatlarını
belli etmeyecek sözler kullanarak onu tahkir
etmek ve kinlerini tatmin eylemek yoluna
gitmişlerdir. Mesela “raina” kelimesi “bizi
gözet” manasına gelir. İşte buna benzer
kelime oyunları ile akıllarınca Peygambere
hakaret ediyorlardı. Ayet, onların
oyunlarını bozmakta ve haklarında hayırlı
olacak yolu göstermektedir.
47. Ey ehl-i kitap! Biz,
birtakım yüzleri silip dümdüz ederek
arkalarına çevirmeden, yahut onları,
cumartesi adamları gibi lânetlemeden önce
(davranarak), size gelenleri doğrulamak
üzere indirdiğimize (Kitab'a) iman edin;
Allah'ın emri mutlaka yerine gelecektir.
Ayette geçen “sebt”, yahudilerce mukaddes
olan Cumartesi günüdür. Cumartesi
adamlarından maksat, gerekli bulunduğu halde
Cumartesi gününe saygı göstermeyen, bu ve
benzeri günahlarından dolayı lanetlenen bazı
yahudilerdir.
48. Allah, kendisine ortak
koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
başkasını, (günahları) dilediği kimse için
bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse büyük
bir günah (ile) iftira etmiş olur.
49. Kendilerini temize
çıkaranlara ne dersin! Hayır, Allah
dilediğini temize çıkarır ve hiç kimse kıl
payı kadar haksızlık görmez.
50. Bak, nasıl da Allah
üzerine yalan uyduruyorlar; apaçık bir günah
olarak bu (onlara) yeter!
51. Kendilerine Kitap'tan
nasip verilenleri görmedin mi? Putlara ve
bâtıla (tanrılara) iman ediyorlar, sonra da
kâfirler için: "Bunlar, Allah'a iman
edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar!
Ehl-i kitaptan Ka’b b. el-Eşref
Medine’den Mekke’ye gelmiş, müşrikleri Hz.
Peygamber ve müslümanlar aleyhine
kışkırtarak beraber mücadeleye çağırmıştı.
Bu arada müşrikler “ Bizim dinimiz mi, yoksa
Muhammed’in dini mi haktır, hangimiz doğru
yoldayız?” diye sormuşlar ve “Siz doğru
yoldasınız” cevabını almışlardı. Yukarıdaki
ayet bu hadise üzerine nazil olmuştur.
52. Bunlar, Allah'ın
lânetlediği kimselerdir; Allah'ın
rahmetinden uzaklaştırdığı (lânetli) kimseye
gerçek bir yardımcı bulamazsın.
53. Yoksa onların mülkten
(hükümranlıktan) bir nasipleri mi var? Öyle
olsaydı insanlara çekirdek filizi (kadar bir
şey bile) vermezlerdi.
54. Yoksa onlar, Allah'ın
lütfundan verdiği şeyler için insanlara
hased mi ediyorlar? Oysa İbrahim soyuna
Kitab'ı ve hikmeti verdik ve onlara büyük
bir hükümranlık bahşettik.
55. Onlardan bir kısmı
İbrahim'e inandı, kimi de ondan yüz çevirdi;
(onlara) kavurucu bir ateş olarak cehennem
yeter.
56. Şüphesiz âyetlerimizi
inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe
sokacağız; onların derileri pişip acı duymaz
hale geldikçe, derilerini başka derilerle
değiştiririz ki acıyı duysunlar! Allah daima
üstün ve hakîmdir.
57. İnanıp; iyi işler
yapanları da, içinde ebediyen kalmak üzere
girecekleri, zemininden ırmaklar akan
cennetlere sokacağız. Orada onlar için
tertemiz eşler vardır ve onları koyu (tatlı)
bir gölgeye koyarız.
Buraya kadar meallerini verdiğimiz on üç
ayet müşrik, putperest, ehl-i kitap...
kafirlerin psikolojilerini tahlil ederek
davranışlarının sebeplerini ve akıbetlerini
açık bir şekilde ortaya koyuyor ve
müminlerin ibret almalarını istiyor.
58. Allah size, mutlaka
emanetleri ehli olanlara vermenizi ve
insanlar arasında hükmettiğiniz zaman
adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne
kadar güzel öğütler veriyor! Şüphesiz Allah
her şeyi işitici, her şeyi görücüdür.
Ayetin emanet ve adalete riayet emri
ebedi ve genel bir düstur olmakla beraber,
güzel de bir nüzul sebebi vardır: Hz.Peygamber
(s.a.) Mekke’yi fethedince, Kabe’ye bakan
Osman b. Talha kapıyı kilitlemiş, Kabe’nin
üzerine çıkmış ve anahtarı vermeyi
reddederek: “ Senin peygamber olduğunu
bilseydim onu verirdim” demişti. Hz. Ali
anahtarı zorla ondan aldı, kapıyı açtı, Hz.Peygamber
içeri girerek iki rekat namaz kıldı, çıkınca
amcası Abbas, anahtarı ve şerefli bir görev
olan bakıcılığı kendisine vermesini istedi.
İşte bu münasebetle yukarıdaki ayet nazil
oldu. Efendimiz, Hz.Ali’ye “anahtarı eski
vazifeliye vermesini ve ondan özür
dilemesini” emretti. Bu olay Osman b.
Talha’nın da müslüman olmasına sebep teşkil
etmiştir.
59. Ey iman edenler! Allah'a
itaat edin. Peygamber'e ve sizden olan
ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer
bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah'a
ve ahirete gerçekten inanıyorsanız onu
Allah'a ve Resûl'e götürün (onların
talimatına göre halledin); bu hem hayırlı,
hem de netice bakımından daha güzeldir.
60. Sana indirilene ve senden
önce indirilenlere inandıklarını ileri
sürenleri görmedin mi? Tâğut'a inanmamaları
kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut'un
önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki
şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.
Bundan önceki ayet müslümanların bilgi ve
hüküm kaynaklarını sıralamış, sonradan
“Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas” şeklinde
formülleştirilen kaynakların temelini
koymuş, anlaşmazlık çıkarsa çözümün bu
kaynaklara başvurularak aranmasını
emretmişti. Buna rağmen bir münafığın
hasmına, “Resullullah yerine Ka’b b.
el-Eşref’e başvuralım” demesi bu ayetin,
nüzulüne sebep teşkil etmiş, ayet her yer ve
zamanda emsali bulunan münafıkların
maskesini indirmiştir.
Tağut: Hakkı tanımayıp azan ve
sapan her kişi ve güce verilen addır.
Şeytana da bu yüzden tağut denmiştir. Bu ve
müteakip beş ayetin, yukarıda zikredilen
nüzul sebebi bu kelimenin anlamını
belirlemede yardımcı olur.
61. Onlara: Allah'ın
indirdiğine (Kitab'a) ve Resûl'e gelin
(onlara başvuralım), denildiği zaman,
münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını
görürsün.
62. Elleriyle yaptıkları
yüzünden başlarına bir felâket gelince
hemen, biz yalnızca iyilik etmek ve arayı
bulmak istedik, diye yemin ederek sana nasıl
gelirler!
63. Onlar Allah'ın,
kalplerindekini bildiği kimselerdir; onlara
aldırma, kendilerine öğüt ver ve onlara,
kendileri hakkında tesirli söz söyle.
64. Biz her peygamberi
-Allah'ın izniyle- ancak kendisine itaat
edilmesi için gönderdik. Eğer onlar
kendilerine zulmettikleri zaman sana
gelseler de Allah'tan bağışlanmayı
dileseler, Resûl de onlar için istiğfar
etseydi Allah'ı ziyadesiyle affedici,
esirgeyici bulurlardı.
65. Hayır, Rabbine andolsun ki
aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni
hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden
içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu)
tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş
olmazlar.
İman kuru bir sözden ibaret değildir;
gönülden bağlanmak, inanmak ve
kabullenmektir. Hem “Allah ve Resulü’ne
inandım” deyip, hem de hükümlerine razı
olmamak tipik münafıklık alametidir.
“Şeriatın kestiği parmak acımaz”
denilmiştir;acımaz, çünkü müminin kalbinde o
acıyı unutturacak kadar büyük bir iman
vardır.
66. Eğer onlara, kendinizi
öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye
emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı
müstesna, bunu yapmazlardı. Eğer kendilerine
verilen öğüdü yerine getirselerdi, onlar
için hem daha hayırlı hem de (imanlarını)
daha pekiştirici olurdu.
67. O zaman elbette
kendilerine nezdimizden büyük mükâfat
verirdik.
68. Ve onları dosdoğru bir
yola iletirdik.
Hz.Aişe’nin anlattığına göre birisi
Resulullah’a gelip şöyle demişti: “Ey
Allah’ın Resulü! Seni kendimden, çoluk
çocuğumdan daha çok seviyorum. Evimde iken
hatırlayınca sabredemiyorum, hemen gelip
seni görüyorum. Benim ve senin öleceğimizi
düşününce anladım ki sen cennete girdiğin
zaman peygamberlerle beraber yüce makamlara
götürüleceksin, ben ise cennete girsem bile
zannederim seni göremiyeceğim!” Hz.Peygamber
bu samimi tehassüre cevap vermemiş,
beklemişti. Şu ayet nazil oldu:
69. Kim Allah'a ve Resûl'e
itaat ederse işte onlar, Allah'ın
kendilerine lütuflarda bulunduğu
peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih
kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel
arkadaştır!
70. Bu lütuf Allah'tandır.
Bilen olarak Allah yeter.
71. Ey iman edenler!
Tedbirinizi alın; bölük bölük savaşa çıkın,
yahut (gerektiğinde) topyekün savaşın.
Barış içinde yaşamak arzu edilir bir şey
olmakla beraber, tarih boyunca devamlı
gerçekleştiği görülmemiştir. Uzun
tecrübelerden sonra sulh, dirlik ve düzenlik
isteyenlerin ancak savaşa hazır olmakla bunu
elde edebilecekleri anlaşılmış, “Hazır ol
cenge eğer ister isen sulhu salah”
denilmiştir. İslam meşru müdafaa için,
yeryüzünden zulmü, baskıyı kaldırmak, gerçek
din ve vicdan hürriyetini sağlamak için
savaşa izin vermiş, müslümanları cihada
çağırmıştır. Müslümanların vazifesi her
zaman cenge hazır olmak, fakat meşru sebep
bulunmadıkça onu yapmamak, hazırlığı sulhun
teminatı kılmaktır.
72. İçinizden bazıları vardır
ki (cihad konusunda) pek ağırdan alırlar.
Eğer size bir felâket erişirse: "Allah bana
lütfetti de onlarla beraber bulunmadım" der.
Burada “ağırdan alırlar” denilen kimseler
çeşitli bahanelerle savaşa katılmak
istemeyen, katılanları da engellemeye
çalışan münafıklardır.
73. Eğer Allah'tan size bir
lütuf erişirse -sanki sizinle onun arasında
(zahirî) bir dostluk yokmuş gibi- "Keşke
onlarla beraber olsaydım da ben de büyük bir
başarı kazansaydım !" der.
74. O halde, dünya hayatını
ahiret karşılığında satanlar, Allah yolunda
savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da
öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında
büyük bir mükâfat vereceğiz.
75. Size ne oldu da Allah
yolunda ve "Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan
bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip
gönder, bize katından bir yardımcı yolla!"
diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar
uğrunda savaşmıyorsunuz!
Mekke’nin fethinden önce orada kalıp
Medine’ye göç edemeyen müslümanlar zalim,
müşrik Mekke’lilerden büyük işkenceler
görmüş, cefalar çekmiş ve Alllah’a iltica
ederek O’ndan yardımcı göndermesini
dilemişlerdi. Ayet buna işaret etmekle
beraber, dünyanın neresinde olursa olsun,
zulüm ve haksızlığa uğramış çaresizlere
müslümanların yardım etmelerini ve gerekirse
onların uğrunda savaşmalarını
istemektedir.
76. İman edenler Allah yolunda
savaşırlar, inanmayanlar ise tâğut (bâtıl
davalar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O
halde şeytanın dostlarına karşı savaşın;
şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen
zayıftır.
77. Kendilerine, ellerinizi
savaştan çekin, namazı kılın ve zekâtı
verin, denilen kimseleri görmedin mi? Sonra
onlara savaş farz kılınınca, içlerinden bir
gurup hemen Allah'tan korkar gibi, hatta
daha fazla bir korku ile insanlardan
korkmaya başladılar da "Rabbimiz! Savaşı
bize niçin yazdın! Bizi yakın bir süreye
kadar ertelesen (daha bir müddet savaşı farz
kılmasan) olmaz mıydı?" dediler. Onlara de
ki: "Dünya menfaati önemsizdir, Allah'tan
korkanlar için ahiret daha hayırlıdır ve
size kıl payı kadar haksızlık edilmez."
78. Nerede olursanız olun ölüm
size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde
olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa
"Bu Allah'tan" derler; başlarına bir kötülük
gelince de "Bu senden" derler. "Hepsi
Allah'tandır"" de. Bu adamlara ne oluyor ki
bir türlü laf anlamıyorlar!
79. Sana gelen iyilik
Allah'tandır. Başına gelen kötülük ise
nefsindendir. Seni insanlara elçi gönderdik;
şahit olarak da Allah yeter.
Bu iki ayet birlikte
değerlendirildiğinde, İslam’ın hayır, şer,
kaza ve kader mevzularındaki inanç ve
düşüncesine ışık tuttuğu görülür. İnsanlar
umumiyetle elde ettikleri başarı ve iyi
neticeleri kendilerine (veya inananlar
Allah’a) mal ederler. Felaket, kötülük ve
başarısızlıkları ise yükleyecek birisini
ararlar; kendilerini kınamak ve suçlamaktan
kaçarlar. Halbuki her şeyi yaratan
Allah’tır; her şey O’nun takdir ve kudreti
ile var olur. Ancak Allah, hiçbir kimse için
doğrudan doğruya felaket ve kötülüğe rıza
göstermez; kulun işlediği her günah, suç ve
kötülükte bizzat kendi iradesi devreye girer
ve Allah, kulu öyle istediği için,
iradesini o yolda sarf ettiği için öyle
yaratır. Şu halde kul kasibdir; hak eder,
murat eder, Allah halıktır; kulun iradesine
göre yaratır.
80. Kim Resûl'e itaat ederse
Allah'a itaat etmiş olur. Yüz çevirene
gelince, seni onların başına bekçi
göndermedik!
81. "Başüstüne" derler, ama
yanından ayrılınca onlardan bir kısmı, senin
dediğinden başkasını gizlice kurar. Allah da
onların gizlice kurduklarını yazar. Sen
onlara aldırma ve Allah'a dayan; sana vekil
olarak Allah yeter.
İnanmadıkları halde öyle görünen
münafıklar Resulullah’ın huzurunda iken, O
ne söylerse kabul ediyor ve itaatkar
görünüyor; huzurundan ayrılıp kendi
başlarına kalınca bilhassa geceleri gizli
planlar ve tuzaklar hazırlıyorlardı.
82. Hâla Kur'an üzerinde
gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o,
Allah'tan başkası tarafından gelmiş olsaydı
onda birçok tutarsızlık bulurlardı.
Kur’an’ı Kerim, hem ifade bakımından, hem
mana ve hüküm bakımından bir bütünlük arz
etmektedir. İnsanların söylediği sözler,
güzellik ve düzgünlük bakımından daima aynı
olmaz. Yazan ve söyleyenin içinde bulunduğu
hal ve şartlara göre değişir. Kur’an’ın
ifade ve üslubu ise baştan sona emsalsiz bir
güzellik ve düzgünlük içindedir. Bu sözlerin
ihtiva ettiği mana, hüküm ve haberler de,
yaratılış öncesinden ebediyete kadar hemen
her şeye temas ettiği halde tam bir
tutarlılık, bütünlük, sıhhat ve uyum arz
etmektedir. Yalnızca bunları düşünmek ve
tesbit etmek bile, Kur’an-ı Kerim’in insan
eseri olmadığını, Allah’tan gelmiş
bulunduğunu anlamaya yetecektir.
83. Onlara güven veya korkuya
dair bir haber gelince hemen onu yayarlar;
halbuki onu, Resûl'e veya aralarında yetki
sahibi kimselere götürselerdi, onların
arasından işin içyüzünü anlayanlar, onun ne
olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve
rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna,
şeytana uyup giderdiniz.
84. Artık Allah yolunda savaş.
Sen, kendinden başkası (sebebiyle) sorumlu
tutulmazsın. Müminleri de teşvik et. Umulur
ki Allah kâfirlerin gücünü kırar (güçleriyle
size zarar vermelerini önler). Allah'ın gücü
daha çetin ve cezası daha şiddetlidir.
85. Kim iyi bir işe aracılık
ederse onun da o işten bir nasibi olur. Kim
kötü bir işe aracılık ederse onun da ondan
bir payı olur. Allah her şeyin karşılığını
vericidir.
Toplum hayatı birçok halde aracılığı
gerekli kılar. Kendisinden aracı olması
istenen kimse neye aracı olduğuna dikkat
etmek mecburiyetindedir; çünkü neticeden
onun da günah-sevap, fayda-zarar
bakımlarından payı olacaktır.
86. Bir selam ile
selamlandığınız zaman siz de ondan daha
güzeli ile selamlayın; yahut aynı ile
karşılık verin. Şüphesiz Allah, her şeyin
hesabını arayandır.
Selam, müslümanlar arasında sevgi ve
barış sağlayan, mevcut sevgi ve samimiyeti
artıran güzel bir vasıtadır.
Selamı veren, sevgi ve iyi niyetini
ifadede öncülük ettiğinden, selamı alan da
bir-iki kelime fazlasıyla cevap vererek bu
güzel davranışa karşılık vermelidir.
87. Allah -ki ondan başka
hiçbir tanrı yoktur elbette sizi kıyamet
günü toplayacaktır, bunda asla şüphe yoktur.
Söz bakımından Allah'tan daha doğru kim
vardır!
88. Size ne oldu da münafıklar
hakkında iki gruba ayrıldınız? Halbuki Allah
onları kendi ettikleri yüzünden baş aşağı
etmiştir (küfürlerine döndürmüştür).
Allah'ın saptırdığını doğru yola getirmek mi
istiyorsunuz? Allah'ın saptırdığı kimse için
asla (doğruya) yol bulamazsın!
Allah, peygamberler ve kitap göndererek
insanların akıl ve iradelerine yardımcı
olmuş, onlara hidayeti, yolların en
doğrusunu göstermiş, ona davet etmiştir.
Bütün bunlara rağmen aklını ters çalıştıran
ve sapık yollara iradesiyle yönelen
kimselerin sapmalarına da izin vermiş,
iradelerine uygun neticeyi yaratmıştır.
Allah’ın saptırması bu manadadır ve bunca
inayete rağmen sapanları kimse yola
getiremez.
89. Sizin de kendileri gibi
inkâr etmenizi istediler ki onlarla eşit
olasınız. O halde Allah yolunda göç edinceye
kadar onlardan hiçbirini dost edinmeyin.
Eğer yüz çevirirlerse onları yakalayın,
bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost
ve yardımcı edinmeyin.
90. Ancak kendileriyle
aranızda antlaşma bulunan bir topluma
sığınanlar yahut ne sizinle ne de kendi
toplumlarıyla savaşmak (istemediklerin) den
yürekleri sıkılarak size gelenler müstesna.
Allah dileseydi onları başınıza belâ ederdi
de sizinle savaşırlardı. Artık onlar sizi
bırakıp bir tarafa çekilir de sizinle
savaşmazlar ve size barış teklif ederlerse
bu durumda Allah size, onların aleyhinde bir
yola girme hakkı vermemiştir.
91. Hem sizden hem de kendi
toplumlarından emin olmak isteyen
başkalarını da bulacaksınız. Bunlar her ne
zaman fitneye götürülseler ona baş aşağı
dalarlar (daldırılırlar). Eğer sizden uzak
durmaz, sulh teklif etmez ve ellerini
çekmezlerse onları yakalayın, rastladığınız
yerde öldürün. İşte onlar üzerine sizin için
apaçık yetki verdik.
Bu ayetlerde bahis mevzu olan kafirler
Medine dışındaki münafıklardır. Bunların bir
kısmı Mekke’de kalmış, hicret etmemiş ve
müşriklerle işbirliği yapmışlardır; bunlar
müslümanların düşmanı oldukları ve onlara
karşı savaştıkları için bulundukları yerde
imha edileceklerdir. Bir kısmı müslümanlar
ile aralarında saldırmazlık antlaşması
bulunan toplumlara sığınmışlar, diğer bir
kısmı da hem müslümanlarla hem de kendi
toplumlarıyla savaşmak istemeyip
tarafsızlığı tercih etmişler ve
müslümanlarla sulh yapmaya, iyi geçinmeye
temayül göstermişlerdir. Bu son iki kısım
kendi hallerine bırakılacak, onlarla
savaşılmayacaktır.
92.
Yanlışlıkla olması dışında bir müminin bir
mümini öldürmeye hakkı olamaz. Yanlışlıkla
bir mümini öldüren kimsenin, mümin bir köle
azat etmesi ve ölenin ailesine teslim
edilecek bir diyet vermesi gereklidir. Meğer
ki ölünün ailesi o diyeti bağışlamış ola.
(Bu takdirde diyet vermez). Eğer öldürülen
mümin olduğu halde, size düşman olan bir
toplumdan ise mümin bir köle azat etmek
lâzımdır. Eğer kendileriyle aranızda
antlaşma bulunan bir toplumdan ise ailesine
teslim edilecek bir diyet ve bir mümin
köleyi azat etmek gerekir. Bunları bulamayan
kimsenin, Allah tarafından tevbesinin kabulü
için iki ay peşpeşe oruç tutması lâzımdır.
Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.
93. Kim bir mümini kasden
öldürürse cezası, içinde ebediyen kalacağı
cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu
lânetlemiş ve onun için büyük bir azap
hazırlamıştır.
İslam ceza hukukuna göre bir müslümanı
haksız yere ve bilerek öldüren kimsenin
cezası kısas, yani idamdır. Bunu affetme
salahiyeti yalnızca maktulün ailesine
aittir; bunlar isterlerse kısas yerine diyet
talep ederler ve isterlerse her ikisini de
bağışlarlar. Bu takdirde devletin ta’zir
yoluyla –daha hafif şekilde- cezalandırma
salahiyeti vardır. Kısas ile ilgili ayet 2.
Surede geçmiştir. (178-179). Buradaki ayet
ise manevi ve uhrevi cezayı açıklamaktadır.
Bu mümini yanlışlıkla; mesela av hayvanı
zannederek veya muharip düşman sanarak...
öldüren kimsenin de maddi ve manevi cezaları
vardır; bu cezalar, maktulün mensup
bulunduğu topluma göre değişmektedir.
Maktulün ailesi müslüman ise öldürene iki
ceza vardır: 1.Maktülün ailesine vereceği
diyet; bu da yüz deve veya bunun başka
mallardan karşılığı kadar bir meblağdır.
Diyeti, öldürenin ailesi öder, bunların gücü
yetmez ise devlete başvurur, maliyetinin
ödenmesini talep ederler. 2.Yanlışlıkla da
olsa bir hayata son verdiği için, bir mümin
köleyi hürriyete kavuşturmak suretiyle
topluma ilave edeceği hür bir hayat. Köle
azat etmeye gücü yetmeyenler ise iki ay
aralık vermeden oruç tutarlar. Maktulün
ailesi müslümanlara düşman bir toplum ise,
onlara mal vererek kuvvetlendirmek
müslümanların aleyhine olacağı için diyet
ödenmez.
94. Ey iman edenler! Allah
yolunda savaşa çıktığınız zaman iyi anlayıp
dinleyin. Size selam verene, dünya hayatının
geçici menfaatine göz dikerek "Sen mümin
değilsin" demeyin. Çünkü Allah'ın nezdinde
sayısız ganimetler vardır. Önceden siz de
böyle iken Allah size lütfetti; o halde iyi
anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün
yaptıklarınızdan haberdardır.
Bir akın sırasında düşman bölgesinde
bulunan bir kişi “La ilahe illallah
Muhammedün Resulullah” deyip müslümanlara
selam verdiği halde Üsame b. Zeyd
tarafından –korkudan böyle davrandığı
zannedilerek- katledilmiş ve sürüsü zapt
edilmiş idi. Akın dönüşü, hadise
Resulullah’a haber verilince çok üzülmüş,
hiddetlenmiş ve “Kalbini yarıp baktınız da
mı korkudan olduğunu anladınız!” diye
çıkışmıştı. Üsame’nin pişman olması ve
yalvarması üzerine Hz.Peygamber onun için
istiğfar etmiş, Üsame’ye bir köle azat
etmesini emretmiştir.
95. Müminlerden -özür sahibi
olanlar dışında- oturanlarla malları ve
canlarıyle Allah yolunda cihad edenler bir
olmaz. Allah, malları ve canları ile cihad
edenleri, derece bakımından oturanlardan
üstün kıldı. Gerçi Allah hepsine de güzellik
(cennet) vadetmiştir; ama mücahidleri,
oturanlardan çok büyük bir ecirle üstün
kılmıştır.
96. Kendinden dereceler,
bağışlama ve rahmet vermiştir. Allah çok
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
97. Kendilerine yazık eden
kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne
işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz
yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler.
Melekler de: "Allah'ın yeri geniş değil
miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte
onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü
bir gidiş yeridir.
98. Erkekler, kadınlar ve
çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir
çareye gücü yetmeyenler, hiç bir yol
bulamayanlar müstesnadır.
99. İşte bunları, umulur ki
Allah affeder; Allah çok affedicidir,
bağışlayıcıdır.
100. Allah yolunda hicret eden
kimse yeryüzünde gidecek bir çok güzel yer
ve bolluk (imkân) bulur. Kim Allah ve Resûlü
uğrunda hicret ederek evinden çıkar da sonra
kendisine ölüm yetişirse artık onun mükâfatı
Allah'a düşer. Allah da çok bağışlayıcı ve
esirgeyicidir.
Medine’ye hicretten önce müslümanlar
büyük acılar, işkenceler ve sıkıntılar
çekmiş, bir kısmı bu sebeple Habeşistan’a
göç etmişlerdi. Miladi 622 yılında Hz.Peygamber
ve ashabı Medine’ye göçtüler. Allah ve
Resulü uğruna her şeylerini geride
bıraktılar. Medine’de yepyeni bir toplum ve
devlet oluşturdular. Bu andan itibaren
küfrün ve şirkin hakim bulunduğu yerlerden
Medine’ye hicret farz oldu; gerçekten
çaresiz, güçsüz ve bilgisiz olanlar dışında
kalan her müslüman hicret ile mükellef
kılındı. Göç imkanları olduğu halde
imanlarını kurtarmaya ve İslam devletini
takviye etmeye koşmayıp, evini barkını,
yurdunu, eşini, dostunu, mal ve mülkünü
tercih edenlerin ve çaresizlik bahanesiyle
durumu idare edenlerin feci akıbetini ayet
tasvir etmektedir. Bunlardan sonra sırayla,
gerçekten aciz olanlar, hicrete teşebbüs
edip de Medine’ye varamadan yolda ölenler ve
hicret mükellefiyeti ortadan kalkmıştır.
Ancak ayet, şartlar avdet ederse hicret
mükellefiyetinin de avdet edeceğine işaret
etmektedir.
101.Yeryüzünde sefere
çıktığınız zaman kâfirlerin size kötülük
etmelerinden endişe ederseniz, namazı
kısaltmanızda size bir günah yoktur.
Şüphesiz kâfirler, sizin apaçık
düşmanınızdır.
102. Sen de içlerinde bulunup
onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir
kısmı seninle beraber namaza dursunlar,
silahlarını (yanlarına) alsınlar, böylece
(namazı kılıp) secde ettiklerinde
(diğerleri) arkanızda olsunlar. Sonra henüz
namazını kılmamış olan (bu) diğer gurup
gelip seninle beraber namazlarını kılsınlar
ve onlar da ihtiyat tedbirlerini ve
silahlarını alsınlar. O kâfirler arzu
ederler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan
gafil olsanız da üstünüze birden baskın
yapsalar. Eğer size yağmurdan bir eziyet
olur yahut hasta bulunursanız silahlarınızı
bırakmanızda size günah yoktur. Yine de
tedbirinizi alın. Şüphesiz Allah, kâfirler
için alçaltıcı bir azap hazırlamıştır.
103. Namazı bitirince de
ayakta, otururken ve yanınız üzerinde
yatarken (daima) Allah'ı anın. Huzura
kavuşunca da namazı dosdoğru kılın; çünkü
namaz müminler üzerine vakitleri belli bir
farzdır.
Bu üç ayet, yolculukta ve tehlikeli
durumlarda namazın nasıl kılınacağını
anlatmaktadır. Sünnet ve tatbikattan
anlaşıldığına göre yolculuk halinde, dört
rekatlı namazların kısaltılarak iki rekat
kılınması için düşman tehlikesi şart
değildir. Seksen ila doksan kilometrelik bir
mesafeyi katetmek üzere yola çıkan her
müslüman bu ruhsattan istifade eder. Düşman
veya beklenen tehlike karşısında kılınan
farz namazın ayette iki rekat olarak tarif
edilmesi, ordunun aynı zamanda seferi
olmasındandır. Bu durumda cemaatle namazın
nasıl kılınacağı konusunda iki uygulama
vardır. Hanefilere göre, birliklerin bir
kısmı düşman karşısında dururken diğer kısmı
gelip imamın arkasında namaza dururlar,
birinci rekat tamam olunca yerlerine
giderler, ikinci kısım gelir ve imamla bir
rekat da onlar kılar, birinciler ile yer
değişirler. Bu sırada imamın namazı
tamamlanmıştır. Bunlar imamın arkasında imiş
gibi (okumadan) namazlarını tamamlar ve
yerlerine giderler. Diğer kısım ise gelerek
veya yerlerinde –yetişemedikleri rekatı
kılıyormuş gibi- okuyarak namazlarını
tamamlarlar. Şafii ve Malikilere göre,
birinci gurup imamla ilk rekatı kılınca imam
ikinci rekatın kıyamında bekler, bunlar
namazlarını tamamlayıp yerlerine giderler ve
ikinci gurup gelir, imamla bir rekat
kılarlar, imam son oturuşta onları bekler,
kalkıp bir rekat daha kılarlar ve imamla
beraber selam verirler.
Namaz en büyük zikirdir; Allah’ı
anma şekillerinin en mükemmelidir. Aklı eren
kimse için onu terk etmenin hemen hiçbir
mazereti yoktur. Darlık zamanlarında
ruhsatlar ve kolaylıklar vardır. Genişlik ve
huzur zamanlarında ise vakit ve erkanına
riayetle tam olarak kılınır. Allah’ı anmak
yalnızca namaz haline münhasır olmamalı,
müslüman her halinde Allah’ı anmaktan gafil
bulunmamalıdır.
104. O (düşman) topluluğu
takip etmekte gevşeklik göstermeyin. Eğer
siz acı çekiyorsanız onlar da, sizin
çektiğiniz gibi acı çekmektedirler. Üstelik
siz Allah'tan, onların ümit etmedikleri
şeyleri umuyorsunuz. Allah ilim ve hikmet
sahibidir.
105. Allah'ın sana gösterdiği
şekilde insanlar arasında hükmedesin diye
sana Kitab'ı hak ile indirdik; hainlerden
taraf olma!
106. Ve Allah'tan mağfiret
iste, çünkü Allah, çok yarlığayıcı,
ziyadesiyle esirgeyicidir.
107. Kendilerine hıyanet
edenleri savunma; çünkü Allah hainliği
meslek edinmiş günahkârları sevmez.
108. İnsanlardan gizler de
Allah'tan gizlemezler. Halbuki geceleyin,
O'nun razı olmadığı sözü düzüp kurarken O,
onlarla beraber idi. Allah yaptıklarını
kuşatıcıdır (O'nun ilminden hiçbir şeyi
gizleyemezler).
109. Haydi siz dünya hayatında
onlara taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet
günü Allah'a karşı onları kim savunacak
yahut onlara kim vekil olacak?
110. Kim bir kötülük yapar
yahut nefsine zulmeder de sonra Allah'tan
mağfiret dilerse, Allah'ı çok yarlığayıcı ve
esirgeyici bulacaktır.
111. Kim bir günah kazanırsa
onu ancak kendi aleyhine kazanmış olur.
Allah her şeyi bilicidir, büyük hikmet
sahibidir.
112. Kim kasıtlı veya kasıtsız
bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuzun
üzerine atarsa, muhakkak ki, büyük bir
iftira ve apaçık bir günah yüklenmiş olur.
113. Allah'ın sana lütfu ve
esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh
seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca
kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar
veremezler. Allah sana Kitab'ı ve hikmeti
indirmiş ve sana bilmediğini öğretmiştir.
Allah'ın lütfu sana gerçekten büyük
olmuştur.
Bu ayetlerin, ibret verici bir geliş
sebebi vardır. Medine yerlilerinden, Zafer
oğullarından Tu’me, bir komşusunun zırhını
çalmış, bir un dağarcığına saklayarak
getirmiş, bir yahudinin evine gizlemişti.
Halbuki dağarcık delikti ve bu delikten akan
unlar, zırhın önce Tu’me’nin evine kadar
geldiğini, sonra da yahudinin evine
gittiğini gösteriyordu. Tu’me’yi
sıkıştırdılar, müslüman olmasına rağmen
çalmadığına yemin etti. Yahudiyi sorguya
çektiler, o da “Bunu bana Tu’me verdi” dedi
ve bazı yahudiler buna şahitlik ettiler.
Zafer oğulları, aile namusu belasına, gelip
Resulullah’a “Tu’me’yi berat ettirmesi için
ısrar ettiler; Hz. Peygamber de bu durum ve
Tu’me’nin yemini karşısında düşündü,
arkasından yukarda meallerini okuduğumuz
ayetler indi.
114. Onların fısıldaşmalarının
birçoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadaka
yahut bir iyilik yahut da insanların arasını
düzeltmeyi isteyen (in fısıldaşması)
müstesna. Kim Allah'ın rızasını elde etmek
için bunu yaparsa, biz ona yakında büyük bir
mükâfat vereceğiz.
115. Kendisi için doğru yol
belli olduktan sonra, kim Peygamber'e karşı
çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yola
giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme
sokarız; o ne kötü bir yerdir.
Yukarıda hikayesi anlatılan Tu’me’nin
taraftarları toplantılar yaparak aralarında
gizli gizli konuşmuş, onu berat ettirmenin
yollarını aramışlardı. Teşebbüslerine rağmen
Resulullah onun lehinde hükmetmeyince de
Tu’me Mekke’ye firar ve irtidat etmişti.
Daha sonra hırsızlığına devam ederken
yıkılan bir duvarın altında kalarak
ölmüştür.
116. Allah, kendisine ortak
koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka
günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim
Allah'a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.
İlgili hadislerle bu ve benzeri ayetlerin
birlikte değerlendirilmesi sonunda anlaşılan
odur ki, Allah Teala zerre kadar iman ile
ahirete intikal eden müminleri bile ya bir
müddet cezalandırdıktan sonra, yahut tevbe,
keffaret, iyi ameller, musibetlere sabır
gibi sebeplerle, yahut da böyle bir sebebe
dayanmaksızın affetmekte, bağışlamaktadır.
İmansız olarak, inkar ve şirk içinde
hayatını tamamlayanları ise bağışlamayacağı
bu ayetten kesin olarak ortaya çıkmıştır.
117. Onlar (müşrikler) O'nu
bırakıp yalnızca bir takım dişilerden (dişi
isimli tanrılardan) istiyorlar, ancak inatçı
şeytandan dilekte bulunuyorlar.
Dua etmek, dilek ve istekte bulunmak
ibadettir, ancak Allah’ın vereceği ve
yalnızca O’ndan istenecek şeyleri
başkasından dilemek ise şirk alametidir.
118. Allah onu (şeytanı)
lânetlemiş; o da: "Yemin ederim ki,
kullarından belli bir pay edineceğim"
demiştir.
119. "Onları mutlaka
saptıracağım, muhakkak onları boş
kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara
emredeceğim de hayvanların kulaklarını
yaracaklar (putlar için nişanlayacaklar),
şüphesiz onlara emredeceğim de Allah'ın
yarattığını değiştirecekler" (dedi). Kim
Allah'ı bırakır da şeytanı dost edinirse
elbette apaçık bir ziyana düşmüştür.
Allah’ın yarattıklarını değiştirmek,
canlıların tabii şekil ve özelliklerini
değiştirmek demektir. Hayvanların gereksiz
yere kulak ve kuyruklarını kesmek; kaşları,
dişleri... süsleme maksadıyla değiştirmek bu
kabildendir ve yasaklanmıştır. Tabiatın
dengesini bozan davranış, kullanma ve
teknoloji de aynı çerçeveye girmektedir.
120. (Şeytan) onlara söz verir
ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın
onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir
şey değildir.
121. İşte onların yeri
cehennemdir; ondan kaçıp kurtulacak bir yer
de bulamayacaklardır.
122. İman eden ve iyi işler
yapanları, içinde ebedî kalmak üzere,
zemininden ırmaklar akan cennetlere
koyacağız. Allah, (bu söylenenleri) hak bir
söz olarak vâdetti. Söz verme ve onu tutma
bakımından kim Allah'tan daha doğru
olabilir?
123. Ne sizin kuruntularınız
ne de ehl-i kitabın kuruntuları (gerçektir);
kim bir kötülük, yaparsa onun cezasını görür
ve kendisi için Allah'tan başka dost da,
yardımcı da bulamaz.
124. Erkek olsun, kadın olsun,
her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa,
işte onlar cennete girerler ve zerre kadar
haksızlığa uğratılmazlar.
İnsanların gerek sosyal ve ahlaki
değerleri, gerekse davranışlarına göre elde
edecekleri neticeler, Allah ve Resulü
tarafından açıklanmıştır. Buna göre, kimin
kimden üstün olduğu, kimin doğru yolda,
kimin yanlış yolda bulunduğu... kuruntu ve
temennilerle değil, ilahi beyanla
anlaşılacak; ilahi değerler sistemine göre
ölçüler tesbit edilecektir.
125. İşlerinde doğru olarak
kendini Allah'a veren ve İbrahim'in, Allah'ı
bir tanıyan dinine tâbi olan kimseden dince
daha güzel kim vardır? Allah İbrahim'i dost
edinmiştir.
Peygamberler, Allah’ın elçileri olma
bakımından farksız olmakla beraber bazı
özellik ve imtiyazlarıyla birbirinden
farklıdırlar. Bu cümleden olarak Hz.Musa’ya
“kelimullah”, Hz.İsa’ya “ruhullah”, Hz.Muhammed
Mustafa’ya “habibullah” denildiği gibi, Hz.İbrahim’e
de “halilullah” denilmiş ve yukarıdaki ayet
bu vasıflamaya kaynak olmuştur.
126. Göklerde ve yerde ne
varsa hepsi Allah'ındır ve Allah her şeyi
kuşatmıştır. (Hiçbir şey O'nun ilim ve
kudretinin dışında kalamaz).
127. Senden kadınlar hakkında
fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü
size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri
için yazılmışı (mirası) vermeyip nikâhlamak
istediğiniz yetim kadınlar, çaresiz çocuklar
ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında
size okunan âyetler (Allah'ın hükmünü apaçık
ortaya koymaktadır). Hayırdan ne yaparsanız
şüphesiz Allah onu bilmektedir.
128. Eğer bir kadın kocasının
geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz
çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir
sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh
(daima) hayırlıdır. Zaten nefisler
kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve
Allah'tan korkarsanız şüphesiz Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
Evlilikte uyum ve geçim karşılıklı
fedakarlıkla olur. Ancak insanlarda
kıskançlık ve bencillik meyli tabii
olduğundan herkes fedakarlığı karşı taraftan
bekler. Sulh ve anlaşma iki tarafın bazı
istek ve haklarından vazgeçmesi ve
fedakarlık etmesi ile gerçekleşir; bu ise,
geçimsizliğin sürüp gitmesinden veya
ayrılmaktan daha hayırlıdır.
129. Üzerine düşüp uğraşsanız
da kadınlar arasında âdil davranmaya güç
yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen
kapılıp da diğerini askıya alınmış gibi
bırakmayın. Eğer arayı düzeltir, günahtan
sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı
ve esirgeyicidir.
Birden fazla kadınla evli bulunan erkek,
eşleri arasında eşit ve adil davranmak
mecburiyetindedir. Ancak bazı hususlar
vardır ki bunlarda eşitliği korumak insanın
tabiatına aykırıdır; mesela iki eşi aynı
derecede beğenmek ve sevmek mümkün değildir;
bu sebeple de erkekler bununla mükellef
kılınmamışlar, isteseler de bunu
yapamayacakları kendilerine bildirilmiştir.
Buna mukabil elde olan, maddi sayılabilecek
haklarda, nimet ve imkanlarda adalet
şarttır; beraber kalma müddeti, mesken,
giyecek, yiyecek ve diğer imkanları burada
örnek olarak zikretmek mümkündür.
130. Eğer (eşler) birbirinden
ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini
zenginleştirir (diğerine muhtaç olmaktan
kurtarır); Allah'ın lütfu geniş, hikmeti
büyüktür.
Bütün tedbirlere rağmen evlilik
yürümüyorsa, ev cehenneme dönmüşse yoksulluk
ve çaresizliğe düşme korkusu ile bu
cehenneme katlanmak gerekmez; Allah nice
kapılar açar.
131. Göklerde ve yerde ne
varsa hepsi Allah'ındır. Sizden önce
kendilerine Kitap verilenlere ve size
"Allah'tan korkun" diye emrettik. Eğer inkâr
ederseniz biliniz ki göklerde ve yerde ne
varsa hepsi Allah'ındır. Allah hudutsuz
zengindir, ziyadesiyle övgüye lâyıktır.
132. Göklerde ve yerde olanlar
Allah'ındır. Vekil olarak Allah yeter.
133. Ey insanlar! Allah
dilerse sizi yokluğa gönderip başkalarını
getirir; Allah buna kadirdir.
Beka ve ebedilik Allah’a mahsustur.
Gerçek manada varlık da O’na aittir.
Kulların vücut ve varlığı O’nun lütfu, O’nun
emanetidir. Emanete hıyanet ve Allah’a
isyanda ısrar edilirse bütün emanetlerin, bu
arada vücut ve varlığın geri alınması
kaçınılmaz hale gelir.
134. Kim dünya mükâfatını
isterse (bilsin ki) dünyanın da ahiretin de
mükâfatı Allah katındadır. Allah her şeyi
işiten ve her şeyi görendir.
135. Ey iman edenler! Adaleti
titizlikle ayakta tutan, kendini,
ana-babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa
Allah için şahitlik eden kimseler olun.
(Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin
olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara
(sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup
adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker
(doğru şahitlik etmez), yahut şâhidlik
etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah
yaptıklarınızdan haberdardır.
Ayette insanları adaletten ayıran
iktisadi, sosyal, psikolojik sebeplerin
hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden
veya şahitlik eden kimsenin yalnızca Allah
korkusunun tesiri altında hareket etmesi
telkin edilmiştir.
136. Ey iman edenler! Allah'a,
Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a
ve daha önce indirdiği kitaba iman (da
sebat) ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini,
kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet
gününü inkâr ederse tam manasıyle
sapıtmıştır.
137. İman edip sonra inkâr
edenleri, sonra yine iman edip tekrar inkâr
edenleri, sonra da inkârlarını arttıranları
Allah ne bağışlayacak, ne de onları doğru
yola iletecektir.
Bunlar gönüllerinde bir türlü iman yer
etmeyen, kararsızlık içinde, inkar ile iman
arasında sallanarak ömür geçiren, sonunda da
inkarda karar kılan kafirler ve
münafıklardır.
138. Münafıklara, kendileri
için acı bir azap olduğunu müjdele!
139. Müminleri bırakıp da
kâfirleri dost edinenler, onların yanında
izzet (güç ve şeref) mi arıyorlar? Bilsinler
ki bütün izzet yalnızca Allah'a aittir.
140. O (Allah), Kitap'ta size
şöyle indirmiştir ki: Allah'ın âyetlerinin
inkâr edildiğini yahut onlarla alay
edildiğini işittiğiniz zaman, onlar bundan
başka bir söze dalıncaya (konuya geçinceye)
kadar kâfirlerle beraber oturmayın; yoksa
siz de onlar gibi olursunuz. Elbette Allah,
münafıkları ve kâfirleri cehennemde bir
araya getirecektir.
Gerek milletlerarası münasebetlerde ve
gerekse fertler ve topluluklar arası
münasebetlerde müminler daima müminlerin
yanında yer alacak, güç, kuvvet ve şerefi bu
beraberlikte arayacaklardır. Kendilerini
korumak veya güçlenmek için kafirlere
başvuran milletler küçüldükleri gibi,
fertler de manevi değerlerinden kayıp
verirler. Eğer beraberlik zaruri hale
gelirse bu takdirde müminler, en azından
dinleri aleyhinde konuşulurken meclisi
terketmek suretiyle durumu protesto edecek,
dinlerini korumak için gerekli tedbirleri
alacaklardır.
141. Sizi gözetleyip duranlar,
eğer size Allah'tan bir zafer (nasib)
olursa, "Sizinle beraber değil miydik?"
derler. Kâfirlerin (zaferden) bir nasipleri
olursa (bu sefer de onlara), "Sizi yenip
(öldürebileceğimiz halde öldürmeyip)
müminlerden korumadık mı?" derler. Artık
Allah kıyamet gününde aranızda hükmedecektir
ve kâfirler için müminler aleyhine asla bir
yol vermeyecektir.
142. Şüphesiz münafıklar
Allah'a oyun etmeye kalkışıyorlar; halbuki
Allah onların oyunlarını başlarına
çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları
zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş
yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra
getirirler.
143. Bunların arasında
bocalayıp durmaktalar,ne onlara
(bağlanıyorlar) ne bunlara. Allah'ın
şaşırttığı kimseye asla bir (çıkar) yol
bulamazsın.
144. Ey iman edenler!
Müminleri bırakıp da kâfirleri dost
edinmeyin; (bunu yaparak) Allah'a,
aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek
istiyorsunuz?
Kafirleri ve müşrikleri dost edinememe
konusu Kur’an-ı Kerim’de sık sık zikredilen
ve üzerinde durulan bir konudur. Yahudi ve
Hıristiyanların müminlere dost olamayacağı,
müslümanların da onları dost edinmemeleri
gerektiği ısrarla belirtilmiştir. Zaruret
sebebiyle işbirliği ve dayanışma
yapılabilir; ancak bu, dostluktan farklı bir
ilişkidir.
145. Şüphe yok ki münafıklar
cehennemin en alt katındadırlar. Artık
onlara asla bir yardımcı bulamazsın.
146. Ancak tevbe edip
hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı
sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun
için yapanlar başkadır. İşte bunlar
(gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah
müminlere yakında büyük mükâfat verecektir.
147. Eğer siz iman eder ve
şükrederseniz, Allah size neden azap etsin!
Allah şükre karşılık veren ve her şeyi
bilendir.
Dinin samimi bağlıları yanında hemen her
zaman, menfaatleri icabı inanmış görünen,
vaziyeti kurtarmak için zahiren müminlerin
yanında bulunan kimseler vardır; bunlara
“münafıklar” denir. Allah, dünyada değilse
bile ahirette münafıkların sahte örtüsünü
kaldıracak, namert kafirler oldukları için
onları cehennemin dibine koyacak, haklarında
hiçbir şefaati kabul etmeyecektir. 146.
ayet, münafıklıktan tevbe edip vazgeçenlerin
üç vasfından bahsediyor ki bunlar aynı
zamanda imandaki samimiyetin şart ve
alametleridir: 1.Yalnızca sözle yetinmeyip
halini düzeltmek, 2.Allah’a ve O’nun Kitap
ve Sünnet’te tecelli eden iradesine sımsıkı
bağlanmak, 3.Dini hayatını insanların rızası
ve dünya menfaatleri için değil, yalnızca
Allah rızası için yaşamak. İşte bunlar
samimi ve sağlam bir imanın tabii
neticeleridir.
148. Allah kötü sözün açıkça
söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa
uğrayan başka. Allah her şeyi işitici ve
bilicidir.
Çirkin söz, arkadan çekiştirme, söz
taşıma, jurnal etme, yalan, iftira... kötü
sözler cümlesindendir. Bunlar insanın
içinden geçebilirse de başkasına açıklamak
ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek
yahut da suçlunun ceza görmesini sağlamak
maksadıyla bunu açıklamak mecburiyetindedir,
buna izin verilmiştir.
149. Bir iyiliği açıklar yahut
gizlerseniz veya bir kötülüğü (açıklamayıp)
affederseniz, şüphesiz Allah da ziyadesiyle
affedici ve kadirdir.
150. Allah'ı ve
peygamberlerini inkâr edenler ve (inanma
hususunda) Allah ile peygamberlerini
birbirinden ayırmak isteyip "Bir kısmına
iman ederiz ama bir kısmına inanmayız"
diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında
bir yol tutmak isteyenler yok mu;
151. İşte gerçekten kâfirler
bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir
azap hazırlamışızdır.
152. Allah'a ve
peygamberlerine iman eden ve onlardan
hiçbirini diğerlerinden ayırmayanlara
(gelince) işte Allah onlara bir gün
mükâfatlarını verecektir. Allah çok
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
153. Ehl-i kitap senden,
kendilerine gökten bir kitap indirmeni
istiyor. Onlar Musa'dan, bunun daha büyüğünü
istemişler de, "Bize Allah'ı apaçık göster"
demişlerdi. Zulümleri sebebiyle hemen onları
yıldırım çarptı. Bilâhare kendilerine açık
deliller geldikten sonra buzağıyı (tanrı)
edindiler. Biz bunu da affettik. Ve Musa'ya
apaçık delil (ve yetki) verdik.
“Bize Allah’ı apaçık göster” demişlerdi.
Zulümleri sebebiyle hemen onları yıldırım
çarptı. Bilahare kendilerine açık deliller
geldikten sonra buzağıyı (tanrı) edindiler.
Biz bunu da affettik. Ve Musa’ya apaçık
delil (ve yetki) verdik.
154. Söz vermeleri (ni
takviye) için Tûr'u başlarına diktik de
onlara, "Baş eğerek kapıdan girin" dedik,
"Cumartesi günü sınırı aşmayın" dedik.
Kendilerinden sağlam söz aldık.
Yahudi ve Hıristiyanların Hz.
Peygamber’den olmayacak şeyler istemeleri
şeyler istemeleri ve bir türlü hakkı kabule
yanaşmamaları karşısında Allah Teala ehl-i
kitabın geçmişini anlatarak bunların, başka
peygamberlere de böyle davrandıklarını, daha
ağır ve olmayacak tekliflerde
bulunduklarını, Hz.Musa vasıtasıyla
kendilerine sunulan nice delillere rağmen
yine saptıklarını anlatarak Hz.Peygamber
(s.a.)i hem teselli etmekte hem de azmini
desteklemektedir.
155. Sözlerinden dönmeleri,
Allah'ın âyetlerini inkâr etmeleri, haksız
yere peygamberleri öldürmeleri ve
"Kalplerimiz kılıflanmıştır" demeleri
sebebiyle (onları lânetledik, türlü belâlar
verdik. Onların kalpleri kılıflı değildir;)
tam aksine küfürleri sebebiyle Allah o
kalpler üzerine mühür vurmuştur; pek azı
müstesna artık iman etmezler.
156. Bir de inkâr etmelerinden
ve Meryem'in üzerine büyük bir iftira
atmalarından;
157. Ve "Allah elçisi Meryem
oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden
(onları lânetledik). Halbuki onu ne
öldürdüler, ne de astılar; fakat
(öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi.
Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan
dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu
hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam)
bilgileri yoktur ve kesin olarak onu
öldürmediler.
Allah Teala Nuh’u tufandan, İbrahim’i
ateşten, Musa’yı Firavun’dan, Muhammed
Mustafa’yı müşriklerin tuzağından koruyup
kurtardığı gibi İsa’yı da, onu öldürmek
isteyen yahudilerin elinden kurtarmış, Hz.İsa’ya
ihanet ederek bulunduğu yeri askerlere
gösteren kişiyi İsa’ya benzeterek
öldürtmüştür.
158. Bilâkis Allah onu
(İsa'yı) kendi nezdine kaldırmıştır. Allah
izzet ve hikmet sahibidir.
159. Ehl-i kitaptan her biri,
ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.
Kıyamet gününde de o, onlara şahit
olacaktır.
Allah, peygamberi İsa’yı yahudilerden
korumuş, öldürmelerine mani olmuştur; bu
kesindir. Onu kendi katına kaldırmış
bulunduğu da şüphesizdir. Ancak bunun şekli
ve zamanı üzerinde farklı açıklamalar ve
anlayışlar vardır. Çoğunluğa göre Allah onu,
kudretiyle manevi semalardaki hususi
mevkiine kaldırmıştır, kıyametten önce
tekrar dünyaya gönderecektir, o zaman bütün
ehl-i kitap onun peygamber olduğuna inanacak
batıl inançlarından kurtulacaklardır. Hz.
İsa dünyada kaldığı müddetçe Kur’an ile
hükmedecek, haç, domuz vb. ile ilgili batıl
uygulamalara son verecektir. Bir başka
anlayışa göre Allah onu yahudilerden
korumuş, eceli gelince onu vefat ettirmiş ve
ruhunu semadaki yerine kaldırmıştır.
Kıyametten önce gelecek olan da onun
ruhudur. Ehl-i kitaptan olanlar,
ölümlerinden önce gerçeği öğrenip
inanacaklardır, fakat bunun faydası
olmayacaktır. Bu anlayış üçüncü surenin
54-56. Ayetlerine dayandırılmıştır.
160. Yahudilerin yaptıkları
zulümden, bir de çok kimseyi Allah yolundan
çevirmelerinden, menetmelerinden dolayı
kendilerine (daha önce) helâl kılınmış
bulunan temiz ve iyi şeyleri onlara haram
kıldık.
161. Menedildikleri halde
faizi almalarından ve haksız (yollar) ile
insanların mallarını yemelerinden dolayı
içlerinden inkâra sapanlara acı bir azap
hazırladık.
162. Fakat içlerinden ilimde
derinleşmiş olanlar ve müminler, sana
indirilene ve senden önce indirilene iman
edenler, namazı kılanlar, zekâtı verenler;
Allah'a ve ahiret gününe inananlar var ya;
işte onlara pek yakında büyük mükâfat
vereceğiz.
163. Biz Nuh'a ve ondan
sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi
sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e,
İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta
(torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a,
Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da
Zebûr'u verdik.
Peygamber kendisine vahiy gelen büyük
insandır. Bu vahyi insanlara tebliğ ile
mükellef olanlarına elçi manasında “resul”
denir. Vahiy Allah’ın kullarına, dilediğini
söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel
bir iletişim yoludur. Melek aracılığı ile
olduğu gibi aracısız da olabilir. Vahye
mazhar olan peygamber kendisinde, Allah’tan
olduğunda asla şüphe etmediği bir bilgi ve
aydınlanma bulur. Ayette geçen “torunlar”dan
maksat Yakup peygamberin çocukları ve
torunlarıdır.
164. Bir kısım peygamberleri
sana daha önce anlattık, bir kısmını ise
sana anlatmadık. Ve Allah Musa ile gerçekten
konuştu.
Hadislerde yüz binlerce peygamber gelip
geçtiği bildirilmiştir. Bu ayet de sayı
vermeden aynı gerçeği dile getirmektedir.
Buna göre yeryüzünde insanların bulunduğu
yerlere her zaman, ilahi mesajı ulaştırmak
üzere çok sayıda peygamberin gönderildiği
anlaşılmaktadır.
165. (Yerine göre) müjdeleyici
ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik
ki insanların peygamberlerden sonra Allah'a
karşı bir bahaneleri olmasın! Allah izzet ve
hikmet sahibidir.
166. Fakat Allah sana
indirdiğine şahitlik eder; onu kendi ilmi
ile indirdi. Melekler de (buna) şahitlik
ederler. Ve şahit olarak Allah kâfîdir.
167. İnkâr eden ve
(başkalarını da) Allah yolundan alıkoyanlar
şüphesiz doğru yoldan çok uzaklaşmışlardır.
168. İnkâr edip zulmedenleri
Allah asla bağışlayacak değildir. Onlan
(başka) bir yola iletecek de değildir.
169. Ancak orada ebedî kalmak
üzere cehennem onlanrı yoluna (iletecektir).
Bu da Allah'a çok kolaydır.
170. Ey insanlar! Resûl size
Rabbinizden gerçeği getirdi (bunda şüphe
yoktur), şu halde kendi iyiliğinize olarak
(ona) iman edin. Eğer inkâr ederseniz,
göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz hepsi
Allah'ındır. (O'nun sizin inanmanıza
ihtiyacı yoktur). Allah geniş ilim ve hikmet
sahibidir.
171. Ey ehl-i kitap! Dininizde
aşırı gitmeyin ve Allah hakkında, gerçekten
başkasını söylemeyin. Meryem oğlu İsa Mesîh,
ancak Allah'ın resûlüdür, (o) Allah'ın,
Meryem'e ulaştırdığı "kün: Ol" kelimesi(nin
eseri)dir, O'ndan bir ruhtur. (O'nun
tarafından gönderilmiş, yahut teyit edilmiş,
yahut da Cebrail tarafından üfürülmüş bir
ruhtur). Şu halde Allah'a ve peygamberlerine
iman edin. "(Tanrı) üçtür" demeyin, sizin
için hayırlı olmak üzere bundan vazgeçin.
Allah ancak bir tek Allah'tır. O, çocuğu
olmaktan münezzehtir. Göklerde ve yerde ne
varsa hepsi O'nundur. Vekil olarak Allah
yeter.
Hıristiyanlar bir türlü Allah’ın birliği
(tevhid) inancına gelememiş, Allah ile
peygamberini birbirinden ayıramamışlardır.
Hz. Musa ve Hz. İsa, ehl-i kitaba tevhid
inancını getirdiği halde, sonradan sapan bu
toplumlar Hatemü’l-enbiya’nın sağlam ve
aydınlatıcı açıklamalarına rağmen, çoğu
itibariyle, gerçeği kabul etmemişlerdir.
Hıristiyanlar: "Allah, baba, oğul ve ruhu’l-kudüs’ten
ibaret olmak üzere üçtür”, yahut “Allah üç
unsurdan meydana gelmiştir, bunların üçü dü
birbirinin aynıdır, her biri tam ilahtır ve
üçü birden bir tek tanrıdır” diyerek
çelişkiye düşerler. Yukarıdaki ayetler
onları, gerçek Allah inancı üzerinde
aydınlatmak üzere gelmiştir. Ayette Hz.İsa
için “Allah’tan bir ruh” ve “Allah’ın
kelimesi” denilmiştir. Al-i İmran suresinin
45-47. Ayetlerinde ikinci vasıf açıklanmış,
bundan maksadın, Allah’ın “Ol” demesinden
ibaret bulunduğu bildirilmiş, Hz.İsa’nın
mucizevi bir şekilde yaratıldığı beyan
edilmiştir. Meryem suresinin 17. Ayetinden
itibaren de birinci vasıf açıklanmış,
“Ruh”un, Cebrail olduğuna işaret edilmiştir.
172. Ne Mesîh ve ne de Allah'a
yakın melekler, Allah'ın kulu olmaktan geri
dururlar. O'na kulluktan geri durup
büyüklenen kimselerin hepsini (Allah)
yakında huzuruna toplayacaktır.
173. İman edip iyi işler
yapanlara (Allah) ecirlerini tam olarak
verecek ve onlara lütfundan daha fazlasını
da ihsan edecektir. Kulluğundan yüz çeviren
ve kibirlenenlere gelince onlara acı bir
şekilde azap edecektir. Onlar, kendileri
için Allah'tan başka ne bir dost ve ne de
bir yardımcı bulurlar. (Kendilerini Allah'ın
azabından kurtaracak bir kimse bulamazlar.)
174. Ey insanlar! Şüphesiz
size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve
size apaçık bir nur indirdik.
Kesin delil Resulullah, nur ise Kur’an-ı
Kerim’dir.
175. Allah'a iman edip O'na
sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları
kendinden bir rahmet ve lütuf (deryası)
içine daldıracak ve onları kendine doğru
(giden) bir yola götürecektir.
176. Senden fetva isterler. De
ki: "Allah, babası ve çocuğu olmayan
kimsenin mirası hakkındaki hükmü şöyle
açıklıyor: Eğer çocuğu olmayan bir kimse
ölür de onun bir kızkardeşi bulunursa,
bıraktığının yarısı bunundur. Kızkardeş ölüp
çocuğu olmazsa erkek kardeş de ona vâris
olur. Kızkardeşler iki tane olursa (erkek
kardeşlerinin) bıraktığının üçte ikisi
onlarındır. Eğer erkekli kadınlı daha fazla
kardeş mevcut ise erkeğin hakkı, iki kadın
payı kadardır. Şaşırmamanız için Allah size
açıklama yapıyor. Allah her şeyi
bilmektedir.
Surenin başlarında 12. ayette geçen
kardeşler ana bir kardeşler idi. Buradaki
kardeşler ise ana-baba bir ve baba bir
kardeşlerdir.

Adı:
"Nisâ" kadınlar demektir. Bu sûrede daha çok
kadından, cemiyet içinde kadınların hukukî
ve içtimaî yer ve değerlerinden bahsedildiği
için adına "Nisâ" denmiştir.
Nüzul zamanı:
Bu sure, muhtemelen H. 3.
yılın sonları ile H. 4. yılın sonları veya
H. 5. yılın başları arasında geçen dönem
boyunca nazil olan birçok bölümden
oluşmaktadır. Nüzul tarihlerini kesin olarak
belirlemek oldukça zor olmasına rağmen,
ayetlerde verilen emirler, zikredilen
olaylar ve bu ayetlerle ilgili hadisler
sayesinde doğru olması muhtemel bir nüzul
dönemi belirlemek mümkündür. Bunu birkaç
örnek olayla açıklayabiliriz.
a) Şehitlerin miraslarının paylaştırılması
ve yetimlerin haklarının korunması ile
ilgili emirlerin, 70 müslümanın şehid
edildiği Uhud savaşından sonra verildiğini
biliyoruz. O zaman tabiî olarak Medine'deki
birçok ailede şehitlerin mirasının
paylaştırılması ve yetimlerin haklarının
korunmasıyla ilgili sorunlar ortaya
çıkmıştı. Bundan yola çıkarak 1-28.
ayetlerin bu dönemde indirildiği sonucuna
varabiliriz.
b) Hadislerden öğrendiğimize göre savaşta
namazla (korku namazı) ilgili emirler H. 4.
yılda yapılan Zatü'r-Rika seferi sırasında
verilmiştir. O halde 102. ayeti içeren
bölümün bu sefer sırasında nazil olduğunu
söyleyebiliriz.
c) Yahudilere yapılan son uyarı (47. ayet) ,
Beni Nadir kabileleri H. 4. yılın Rebiü'l-Evvel
ayında Medine'den çıkarılmadan önce
yapılmıştır. Bu nedenle 47. ayeti içeren
bölümün bu olaydan bir müddet önce
indirildiğini söylememizde hiçbir sakınca
yoktur.
d) Teyemmümle (su bulunmadığında, temiz
toprak kullanarak abdest alma) ilgili izin,
H. 5. yılda Beni Mustalık'a karşı yapılan
seferde verilmiştir. O halde 43. ayeti
içeren bölümün H. 5. yılda nazil olması
muhtemeldir.
Konular ve Surenin Arka-planı: Şimdi de
sureyi anlayabilmek için o dönemin sosyal ve
tarihî durumuna bir göz atalım.
Bu suredeki bütün bölümler, Hz. Peygamber'in
(s.a) o dönemde karşılaştığı üç temel
meseleyle ilgilidir. İlk olarak, Hz.
Peygamber (s.a) , Medine'ye hicret ettikten
sonra oluşan İslâm topluluğunun düzenlenmesi
ve gelişmesi ile uğraşıyordu. Bu amaçla,
İslâm-öncesi dönemdeki değerlerin yerine
ahlakî, kültürel, sosyal, ekonomik ve
politik yeni değerler ortaya koyuyordu.
O'nun dikkat ve çabasını yönelttiği bir
diğer sorun da kendi davetini reddeden
müşrik Araplar, Yahudi kabileleri ve
münafıklarla, müslüman topluluk arasındaki
savaştı. Üçüncüsü, her şeyin ötesinde, O,
kötü güçlerin tüm karşı çıkışlarına rağmen
İslâm'ı yaymak ve gün geçtikçe daha çok
kişiyi İslâm'a kavuşturmak zorundaydı.
Bu nedenle, bu surede Bakara suresinde
verilenlerin devamı niteliğinde, İslâm
toplumunu güçlendiren ve birbirine bağlama
işlevini gören, ayrıntılı emir ve tavsiyeler
yer alır. Aile kurumunun iyi işlemesi ve
aile kavgalarını çözümlenmesini sağlayan
prensipler öğretilir. Evlilik kuralları,
karı ve kocanın karşılıklı ve eşit hakları
belirlenir. Kadının toplumdaki statüsü
ortaya konur ve yetimlerin haklarının ne
olması gerektiği bildirilir; mirasın
paylaştırılması için gerekli olan kanun ve
düzenlemeler ortaya konur ve ekonomik
faaliyetleri yeniden düzenleyen emirler
verilir. Ceza hukukunun temelleri kurulur;
içki içmek yasaklanır, temizlik ve paklıkla
ilgili emirler verilir. Müslümanlara, salih
bir insanın Allah'la ve diğer insanlarla
nasıl bir ilişki içinde olması gerektiği
öğretilir. İslâm toplumunda disiplinin
sağlanması ve devam ettirilmesi için gerekli
olan emirler verilir.
Müslümanlara ders vermek ve onların Ehli
Kitabı takip etmemeleri konusunda uyarmak
için, Ehli Kitabın ahlâkî ve dinî durumu
tekrarlanır. Münafıkların durumu eleştirilir
ve müslümanların onları gerçek
müslümanlardan ayırdedebilmesini sağlamak
için münafıklık ile gerçek imanın belirgin
özellikleri anlatılır.
Uhud savaşı sonrasında ortaya çıkan durumu
düzeltmek için, müslümanları düşmanlara
karşı cesurca savaşmaya teşvik eden bölümler
indirilmiştir. Çünkü savaştaki yenilgi,
müşrik Arap kabilelerini, komşu Yahudi
kabilelerini ve münafıkları çok
cesaretlendirmişti ve bu düşman kabileler,
müslümanları her taraftan tehdit
ediyorlardı. Bu kritik durumda Allah
müslümanlara cesaret verdi ve onlara bu tip
savaş rüzgarları eserken gerekli olan emir
ve tavsiyelerde bulundu.
Münafıklar ve imanı zayıf olan müslümanlar
tarafından yayılan korkunç söylentilerin
etkisini hafifletmek için, müminlere bu
söylentilerin kaynağını iyice araştırmaları
ve bunları sorumlu ve yetkili kişilere haber
vermeleri tavsiye edilmektedir. Bunun
yanısıra müminler, bazı seferler sırasında
abdest almak vs. için gereken suyu
bulamadıklarından dolayı namazlarını eda
etmekte güçlük çekiyorlardı. Burada, bu gibi
durumlarda temiz toprakla abdest almalarına
(teyemmüm) ve namazı kısaltmalarına veya
herhangi bir tehlikeyle karşı karşıya
kaldıklarında "korku namazı" kılmalarına
izin verilmektedir. Ayrıca surede kâfir ve
çoğunlukla da düşman Arap kabileleri
arasında yaşayan müminlerin problemleriyle
ilgili çözümler ve emirler de
getirilmektedir. Onlara, İslâm yurdu olan
Medine'ye hicret etmeleri tavsiye
edilmektedir.
Bu sure aynı zamanda, müslümanlarla
yaptıkları barış anlaşmalarına rağmen,
düşmanca ve haince davranışlarda bulunan
Beni Nadir kabilesinin durumunu da ele alır.
Bu Yahudi kabilesi açıkça İslâm
düşmanlarının safında yer alıyor ve hatta
Medine'de bile Hz. Peygamber'e (s.a) ve
İslâm toplumuna karşı tuzaklar kuruyordu.
Adı geçen kabile halkı bu tür haince
davranışlarından dolayı sorguya çekilmiş ve
tutumlarını değiştirmeleri için kendilerine
son bir uyarı yapılmıştır. En sonunda da
anlayışsızlık ve itaatsizlikleri nedeniyle
Medine'den sürülmüşlerdir.
O dönemde çok belirgin olan münafıklar
sorunu, müminleri çok meşgul ediyor ve
onları zorluklar içinde bırakıyordu. Bu
nedenle müslümanların onlarla uğraşmasını
kolaylaştırmak için belirli kategorilere
sokulmuşlardır.
Surede, kendileriyle savaş halinde olunmayan
kabilelere karşı takınılması gereken tavır
hakkında da, gereken direktifler açıkça
gözler önüne serilmiştir. O dönemde gereken
en önemli şey, müslümanları İslâm
düşmanlarına karşı yapılan savaşa
hazırlamaktı. Bu amaçla müslümanların
şahsiyetlerinin oluşturulmasına çok büyük
önem verilmiştir. Gerçek şu ki; küçücük
İslâm toplumu ancak çok yüksek bir ahlâkî
karaktere sahip olduğu zaman başarılı
olabilir ve hayatını idame ettirebilirdi. Bu
nedenle onlar çok yüksek bir ahlâkî
karaktere sahip olmaları konusunda
eğitiliyorlar ve herhangi bir manevî
zayıflık gösterdiklerinde derhal
uyarılıyorlardı.
Bu surede ahlâki ve sosyal düzenlemeler ele
alınmış olmasına rağmen, İslâm'ın tebliğ
edilmesine de gereken önem verilmiştir. Bir
taraftan İslâm ahlâk ve kültürünün, Yahudi,
Hıristiyan ve müşriklerin ahlâk ve
kültüründen daha yüce olduğu ortaya
konulurken, diğer taraftan da onları doğru
yola davet ortamını hazırlamak için, yanlış
dinî düşünceleri, hatalı ahlâk anlayışları
ve kötü davranışları anlatılmaktadır.
ÖZET
Konu: İslâm Toplumu'nun Takviye Edilmesi.
Bu surenin en önemli amacı, müslümanlara,
bir topluluğu birleştirip güçlü ve küçük
birimini oluşturan ailenin istikrarı için,
gereken tavsiye ve direktifler
verilmektedir. Daha sonra müminler
kendilerini savunmaları konusunda teşvik
edilmektedirler. Bunlarla birlikte onlara
İslâm'ı tebliğ etmenin önemi de
öğretilmektedir. Her şeyin ötesinde, en çok
toplumu takviye etme ve birleştirme teması
altında, ahlâkî karakterin yüksek ve güçlü
olması gerektiği vurgulanmaktadır.
Konular ve Aralarındaki Bağlantı:
1-35 Karı ve koca için, aile hayatının
düzenli ve güzel bir şekilde devam etmesini
sağlayan dengeli, adil ve eşitlikçi kanun ve
düzenlemeler ortaya konuyor. Mirasın
paylaştırılmasıyla ilgili ayrıntılı
belirlemeler yapılıyor ve yetimlerin
hakkının korunmasına özel bir önem
veriliyor.
36-42 Bu kanun ve düzenlemelere kolaylıkla
uymayı sağlayacak olan ruhsal yapıyı
oluşturmak için müslümanlara etraflarındaki
herkese cömertlik göstermeleri ve bencillik,
cimrilik ve hasislikten sakınmaları
emrediliyor. Çünkü toplumun birbirine
sımsıkı bağlanmasını ancak bu sağlayabilir
ve aynı zamanda İslâm'ın tebliğini de
kolaylaştırır.
43 Namazı eda etmeden önce yapılması gereken
ruh ve beden temizliğinin yolları
öğretiliyor. Çünkü namaz, ahlâkî ve sosyal
düzenlemelerde en önemli rolü oynayan bir
ibadettir.
44-57 Ahlâkî yönden hazırlandıktan sonra
müslümanlara savunma ile ilgili emirler
veriliyor. Öncelikle müslümanlar, bu yeni
harekete karşı olan komşu Yahudi
kabilelerinin düşmanca faaliyetleri ve gizli
tuzaklarına karşı hazırlıklı olmaları
bakımından uyarılıyorlar. İslâm'dan önce
Medine halkı ile Yahudiler arasında varolan
anlaşmanın ortaya çıkarabileceği bazı yanlış
anlamalara meydan vermemek için böyle bir
uyarı ve dikkat çekmek çok gerekliydi.
58-72 Daha sonra güven ve emanetlerini
şerefli ve ehil kişilere vermeleri, doğru ve
adil olanı işlemeleri, Allah'a, Rasûlü'ne
(s.a) ve kendi içlerinden işlerini yapmak
üzere seçtikleri kişilere itaat etmeleri ve
anlaşmazlıklarının çözümü için Allah ve
Rasûlü'ne (s.a) başvurmaları emrediliyor.
Çünkü sadece bu tür bir davranış toplumun
birlik ve bütünlüğünü sağlayabilir. Müminler
bu yoldan saparlarsa ayrılık ve çözülme ile
karşılaşacakları konusunda da
uyarılmaktadırlar.
73-100 Bu ön hazırlığın sağlanmasından
sonra, müminler yurtlarını savunmaya ve
hiçbir korku ve zayıflık göstermeksizin
Allah yolunda cesurca savaşmaya teşvik
ediliyorlar. Aynı zamanda münafıklara karşı
temkinli olmaları konusunda da
uyarılıyorlar. Ard niyetli hilekârlarla
çaresiz ve samimi müminleri ayıran kesin bir
sınır çizgisi çekiliyor.
101-103 Burada tekrar, askeri seferler ve
savaş sırasında namazın nasıl eda edileceği
konusunda direktifler veriliyor, tehlike ve
korku anında bile namazın önemini
vurgulanıyor.
104 Diğer konuya geçmeden önce müslümanlar,
savaşta hiçbir zayıflık göstermeksizin sebat
etmeye teşvik ediliyorlar.
105-135 İslâm toplumunu güven içinde güçlü
ve emin kılmak için müslümanlara adaleti çok
iyi korumaları emrediliyor. Müslümanların,
savaş halinde oldukları düşmanlar söz konusu
olduğunda bile kesinlikle adil olmaları
gerekmektedir. Karı ile koca arasındaki
anlaşmazlıklar da adilce çözümlenmeli. Bunu
becerebilmek için müminler inanç ve
amellerini her türlü pisliklerden
temizlemeli ve adaletin gerçek koruyucuları
olmalıdırlar.
136-175 Savunma konusu tekrar ele alınarak,
müslümanlar düşmanlarına karşı temkinli
olmaları konusunda uyarılıyor. Onlara
münafıkların, kâfirlerin ve Ehli Kitabın
tuzaklarına karşı gerekli önlemleri almaları
tavsiye ediliyor. Allah'a, vahye ve ölümden
sonra dirilişe inanmak, her tür düşmana
karşı kişiyi koruyacak tek silah olduğu
için, müminler Allah'ın Rasûlü Hz.
Muhammed'e (s.a) samimiyetle inanmalı ve
O'na uymalıdırlar.
176 Bu ayette de 1-35. ayetlerde ele alınan
aile hukukuna değinilse de, surenin sonuna
sadece ilâve olarak eklenmiştir. Çünkü bu
ayet, Nisa Suresi tam bir sure olarak
vahyolunmadan çok ... önce nazil olmuştur.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR HADİS
İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah
(aleyhissalâtu vesselâm) bana:
" Kur'ân'ı bana oku!" dedi. Ben (hayretle):
"- Sana indirilmiş bulunan Kur'ân'ı mı sana
okuyayım?" diye sordum. Bana:
" Evet, ben onu kendimden başkasından
dinlemeyi seviyorum!" dedi.
Ben de ona Nisa süresini okumaya
başladım. Ne zaman ki, "Her ümmete her şâhid
getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara
şâhid getirdiğimiz vakit durumları nasıl
olacak?" mealindeki âyete (41. âyet) geldim.
" Dur!"dedi. Durdum ve dönüp Resûlullah (aleyhissalâtu
vesselâm)'a baktım. Bir de ne göreyim, iki
gözünden de yaşlar akıyordu."
Ravi: İbnu Mes'ud (r.a.)
|