|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Mîm.
Sure başlarındaki bu nevi harfler
hakkında bilgi için bak. Bakara 2/1.
2.
Hayy (ezeli ve ebedi hayat sahibi) ve Kayyum
(yaratan ve onları yöneteci) olan Allah'tan
başka ilah yoktur!
3.
(Resûlüm!) O, sana Kitab'ı hak ve önceki
kitapları tasdik edici olarak indirdi,
Tevrat ile İncil'i ve Furkan'ı indirmişti.
4.
Daha önce de, insanlara doğru yolu göstermek
üzere Furkan'ı indirmiştir. Bilinmeli ki,
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler için
şiddetli bir azap vardır. Allah, suçlunun
hakkından gelen mutlak güç sahibidir.
“Furkan”, hakkı batıldan, doğruyu
yanlıştan ve iyiyi kötüden ayırdeden
hükümler demek olup Kur’an-ı Kerim’in
isimlerindendir.
5.
Şüphesiz ki ne yerde ne de gökte hiçbir şey
Allah'a gizli kalmaz.
6.
Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren
O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O mutlak
güç ve hikmet sahibidir.
7.
Sana Kitab'ı indiren O'dur. Onun (Kur'an'ın)
bazı âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'ın
esasıdır. Diğerleri de müteşâbihtir.
Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne çıkarmak
ve onu tevil etmek için ondaki müteşâbih
âyetlerin peşine düşerler. Halbuki Onun
tevilini ancak Allah bilir. İlimde yüksek
pâyeye erişenler ise: Ona inandık; hepsi
Rabbimiz tarafındandır, derler. (Bu
inceliği) ancak aklıselim sahipleri düşünüp
anlar.
Bazıları “ve’r-rasihune” kelimesinin
başındaki “vav” harfini bağlaç kabul
etmişlerdir ki, bu taktirde mana şöyle
olmaktadır:”Halbuki onun tevilini ancak
Allah ve ilimde yüksek payeye erişenler
bilir.” Bu anlayışa göre Kur’an’daki
müteşabih ayetlerin manaları, zaman içinde
ilmin gelişmesi ile çözülecektir.
Muhkem ve müteşabih, birer terim
olup, “muhkem ayet”, manası açık seçik
anlaşılan ve tereddüde yol açmayan ayet
demektir. “Müteşabih” ise, muhkemin zıddıdır
ve manası tam olarak anlaşılması mümkün
görülmeyen ayeti ifade eder.
8.
(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi
doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi
eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla.
Lütfu en bol olan sensin.
9.
Rabbimiz! Gelmesinde şüphe edilmeyen bir
günde, insanları mutlaka toplayacak olan
sensin. Allah asla sözünden dönmez.
10.
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne malları
ne de evlâtları Allah huzurunda kendilerine
bir fayda sağlayacaktır. İşte onlar
cehennnemin yakıtıdır.
11.
(Onların yolu) Firavun hanedanının ve
onlardan öncekilerin tuttuğu yola benzer.
Onlar bizim âyetlerimizi yalanladılar, Allah
da kendilerini günahları yüzünden
yakalayıverdi. Allah'ın cezası çok
şiddetlidir.
12.
(Resûlüm!) İnkâr edenlere de ki: Yakında
mağlup olacaksınız ve cehenneme
sürüleceksiniz. Orası kalınacak ne kötü bir
yerdir!
Bu ayet, müşriklerin veya bir başka
rivayete göre yahudilerin, yakında
müslümanlar karşısında yenik düşeceklerini
Hz.Peygamber’e müjdelemektedir. Nitekim
Kur’an’ın bu mucize haberi gerçekleşmiş ve
gerek müşrikler, gerekse yahudiler
karşısında zafer müslümanların olmuştur.
13.
(Bedir'de) karşı karşıya gelen şu iki
gurubun halinde sizin için büyük bir ibret
vardır. Biri Allah yolunda çarpışan bir
gurup, diğeri ise bunları apaçık
kendilerinin iki misli gören kâfir bir
gurup. Allah dilediğini yardımı ile
destekler. Elbette bunda basiret sahipleri
için büyük bir ibret vardır.
14.
Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara,
oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve
gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve
ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici
kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici
menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer,
Allah'ın katındadır.
15.
(Resûlüm!) De ki: Size bunlardan daha
iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için
Rableri yanında, içinden ırmaklar akan,
ebediyyen kalacakları cennetler, tertemiz
eşler ve (hepsinin üstünde) Allah'ın
hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi
görür.
14. Ayette sayılan dünya nimetleri ve
dünya güzelliğinin, insana sevdirildiği
ifade edilmiştir. Bu davranış tabiidir,
dünyevidir. Esasen insanoğlu nefsini ve
neslini devam ettirebilmek için bu
nimetlerden belli ölçüde istifade etmek
zorundadır. Ancak insan bunlara kul köle
olmamalıdır. 15. Ayette bunlardan daha
güzeli gösterilmiştir, çünkü öncekiler ne
kadar güzel olursa olsun geçicidir,
ikinciler ise devamlıdır.
16.
(Bu nimetler) "Ey Rabbimiz! İman ettik;
bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş
azabından koru!" diyen;
17.
Sabreden, dürüst olan, huzurda boyun büken,
hayra harcayan ve seher vaktinde Allah'tan
bağış dileyenler (içindir).
18.
Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle)
şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka
ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de
(bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve
hikmet sahibi Allah'tan başka ilâh yoktur.
19.
Allah nezdinde hak din İslâm'dır. Kitap
verilenler, kendilerine ilim geldikten
sonradır ki, aralarındaki kıskançlık
yüzünden ayrılığa düştüler. Allah'ın
âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki
Allah'ın hesabı çok çabuktur.
“Din” kelimesi, itaat ve ceza, millet ve
şeriat manalarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de
din kelimesi değişik manalarda
kullanılmıştır. Yukarıdaki ayette ise,
kullar tarafından uyulması istenen ilahi
kanunun kastedildiği anlaşılmaktadır.
“İslam”dan, tek Allah inancına dayanan ve Hz.Muhammed
(s.a) in risaleti ile kemal noktasına
ulaştırılmış bulunan ilahi düsturların
bütünü kastedilmektedir.
20.
Eğer seninle tartışmaya girerlerse de ki:
"Bana uyanlarla birlikte ben kendimi Allah'a
teslim ettim." Ehl-i kitaba ve ümmîlere de:
"Siz de Allah'a teslim oldunuz mu?" de. Eğer
teslim oldularsa doğru yolu buldular
demektir. Yok eğer yüz çevirdilerse sana
düşen, yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını
çok iyi görmektedir.
“Ümmi”, lügatte okuma-yazması olmayan
manasına gelmekte ise de tefsirler, bu
ayette, kendilerine kitap verilmemiş olan
Arap müşriklerinin kastedildiğini
belirtmişlerdir.
21.
Allah'ın âyetlerini inkâr edenler, haksız
yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve
adaleti emreden insanları öldürenler (yok
mu), onlara acı bir azabı haber ver!
22.
İşte bunlar dünyada da ahirette de çabaları
boşa giden kimselerdir. Onların hiçbir
yardımcısı da yoktur.
İman etmeyen ve dinin yayılmasına,
adaletin uygulanmasına engel olmaya
çalışanların, ahirette hüsrana uğramaları
tabiidir. Dünyadaki hüsranları ise bütün
gayretlerine rağmen hak dinin yayılmasına,
adaletin tecellisine mani olamamalarında
kendini göstermektedir. Kafirler istese de,
istemese de Allah hak dini diğerlerine hakim
kılacaktır. Amelin dünyada boşa gitmesinin
bir manası da ömür sermayesini boşa
harcamak, ahiret için bir şey kazanamadan
ölüp gitmektir.
Tefsirlerde, aşağıda meali verilen
ayetin nüzulüne sebep teşkil eden muhtelif
olaylar anlatılmıştır ki, bu olaylardan biri
şöyledir: İkisi de yahudi olan bir kadınla
bir erkek zina ederler. Tevrat’ta zinanın
cezası “recim” olmakla beraber yahudiler,
asaletleri sebebiyle bu kişileri recmetmek
istemezler; daha hafif bir ceza vereceği
ümidiyle Resulullah’a gelirler. O da aynı
ceza ile hükmedince bu hükme itiraz
ederler. Bunun üzerine Hz.Peygamber
Tevrat’ın ilgili ayetini okutarak ona göre
hüküm verir ve suçluların yine
recmedilmesini emreder. Umduklarını
bulamayan yahudiler buna öfkelenirler
23.
(Resûlüm!) Kendilerine Kitap'tan bir pay
verilenleri (yahudileri) görmez misin ki,
aralarında hükmetmesi için Allah'ın
Kitab'ına çağırılıyorlar da, sonra
içlerinden bir gurup cayarak geri dönüyor.
24.
Onların bu tutumları: Bize ateş, sadece
sayılı günlerde dokunacaktır, demelerinin
bir sonucudur. Onların vaktiyle uydurdukları
şeyler de dinleri hakkında kendilerini
yanıltmıştır.
25.
Fakat, onları gelmesinde şüphe edilmeyen bir
gün için topladığımız ve hiçbir haksızlığa
uğramaksızın herkese kazandığı şeyler
tastamam ödendiği zaman halleri nice olur?
26.
(Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan
Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve
mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini
yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her
türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen
her şeye kadirsin.
27.
Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye
katarsın. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de
ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de sayısız
rızık verirsin.
Bu ayette, gece ve gündüzün uzayıp
kısalmasının, Allah’ın kudretine bir nişane
olduğu anlatılmaktadır.
28.
Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri
dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun
Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur. Ancak
kâfirlerden gelebilecek bir tehlikeden
sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı
(gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnız
Allah'adır.
Ayette yasaklanan dostluk, kafirlere
karşı gönülden bağlanma ve müminleri bırakıp
onlara ilgi ve sevgi gösterme manasındaki
dostluktur. Buna karşılık bir müslüman
devletin başka müslümanların aleyhine
olmamak şartıyla kafirlerle barış imzalaması
ve başka bir gayri müslim devlete karşı
işbirliği yapması caizdir.
29.
De ki: İçinizdekileri gizleseniz de açığa
vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve
yerde olanları da bilir. Allah her şeye
kadirdir.
Müfessir Beyzavi, bu ayeti tefsir ederken
şöyle diyor:”Eğer kalplerinizde kafirlere
karşı bir sevgi ve dostluk meyli varsa, onu
saklasanızda açığa vursanız da Allah bilir.
Zira göklerde ve yerde oluşan her şeyi bilen
Allah, elbette sizin gizlinizi de,
aşikarınızı da bilir. Ayrıca O, kafirlere
dost olmanızı yasaklamasına rağmen, yine de
siz bundan vazgeçmezseniz, sizi
cezalandırmaya da kadirdir... Kısaca, O’nun
muttali olmadığı ve cezalandırmaya gücünün
yetmediği hiçbir kötülük ve isyan
bulunmadığına göre emrine asi olmak
cür’etini göstermeyin.”
30.
Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da
kötülük olarak yaptıklarını da karşısında
hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki
kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir
mesafe bulunsun. Allah, kendisine karşı
(gelmekten) sizi sakındırıyor. Allah
kullarına çok şefkatlidir.
31.
(Resûlüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız
bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve
günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece
bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
32.
De ki: Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin. Eğer
yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah
kâfirleri sevmez.
33.
Allah Âdem'i, Nuh'u, İbrahim ailesi ile
İmrân ailesini seçip âlemlere üstün kıldı.
İbrahim ve İmran ailesinden maksat,
müfessirlerin çoğunluğuna göre, onlardan
sonra gelen peygamberlerdir.
34.
Bunlar birbirinden gelme bir nesillerdir.
Allah işiten ve bilendir.
35.
İmrân'ın karısı şöyle demişti: "Rabbim!
Karnımdakini azatlı bir kul olarak sırf sana
adadım. Adağımı kabul buyur. Şüphesiz
(niyazımı) hakkıyla işiten ve (niyetimi)
bilen sensin."
36.
Onu doğurunca, Allah, ne doğurduğunu bilip
dururken: Rabbim! Ben onu kız doğurdum. Oysa
erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını
verdim. Kovulmuş şeytana karşı onu ve soyunu
senin korumanı diliyorum, dedi.
37.
Rabbi Meryem'e hüsnü kabul gösterdi; onu
güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya
yı da onun bakımı ile görevlendirdi.
Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde
orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana
nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah
tarafındandır. Allah, dilediğine sayısız
rızık verir, derdi.
Zekeriyya aleyhisselan, Hz.Meryem’in
teyzesi’nin kocası idi. Ayette ifade
edildiği gibi Hz.Meryem’in Beyt-i Makdis’te
bakımını Zekeriyya üzerine almıştı. Meryem’e
özel bir oda tahsis etti ki ona ayette
“mihrap” denilmiştir. Mihrap, harp ve cihad
vasıtası demektir. Bir nevi çile odası
anlamını taşır. Ayette geçen “mihrap”ın,
camilerde imamın namaz kıldırdığı yer olan
mihrap ile alakası yoktur. Hz.Zekeriyya,
Meryem’in yanına her girişinde çeşit çeşit
taze meyveler görürdü. Bunlar o mevsimde o
bölgede yetişmeyen meyvelerdi.
38.
Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: Rabbim!
Bana tarafından hayırlı bir nesil bağışla.
Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin, dedi.
39.
Zekeriyya mâbedde durmuş namaz kılarken
melekler ona şöyle nida ettiler: Allah sana,
kendisi tarafından gelen bir Kelime'yi
tasdik edici, efendi, iffetli ve sâlihlerden
bir peygamber olarak Yahya'yı müjdeler.
Tefsircilerin beyanına göre bu ayette
“Kelime” sözü ile kasdedilen kişi Hz.İsa’dır.
Nitekim bu surenin 45, ayetinde bunun açıkça
ifade edildiğini görmekteyiz.
40.
Zekeriyya: Rabbim! dedi, bana ihtiyarlık
gelip çattığına, üstelik karım da kısır
olduğuna göre benim nasıl oğlum olabilir?
Allah şöyle buyurdu: İşte böyledir; Allah
dilediğini yapar.
41.
Zekeriyya: Rabbim! (Oğlum olacağına dair)
bana bir alâmet göster, dedi. Allah buyurdu
ki: Senin için alâmet, insanlara, üç gün,
işaretten başka söz söylememendir. Ayrıca
Rabbini çok an, sabah akşam tesbih et.
42.
Hani melekler demişlerdi: Ey Meryem! Allah
seni seçti; seni tertemiz yarattı ve seni
bütün dünya kadınlarına tercih etti.
43.
Ey Meryem! Rabbine ibadet et; secdeye kapan,
(O'nun huzurunda) eğilenlerle beraber sen de
eğil.
44.
(Resûlüm!) Bunlar, bizim sana vahiy yoluyla
bildirmekte olduğumuz gayb haberlerindendir.
İçlerinden hangisi Meryem'i himayesine
alacak diye kur'a çekmek üzere kalemlerini
atarlarken sen onların yanında değildin;
onlar (bu yüzden) çekişirken de yanlarında
değildin.
Tefsircilerin beyanına göre
İsrailoğulları, Tevrat’ı yazmakta
kullandıkları kalemlerini nehre atmak
suretiyle kur’a çekmişlerdi ki, böylece
hangisinin kalemi su yüzüne çıkarsa Meryem’i
o himayesine alacaktı. Bu kur’ayı oklarla
çektikleri de rivayet edilmektedir.
45.
Melekler demişlerdi ki: Ey Meryem! Allah
sana kendisinden bir Kelime'yi müjdeliyor.
Adı Meryem oğlu İsa'dır. Mesîh'tir; dünyada
da, ahirette de itibarlı ve Allah'ın
kendisine yakın kıldıklarındandır.
Mesih, İbrani’ce bir kelime olup aslı
“meşih”tir. Hz.İsa’nın bir lakabıdır ve
“mübarek” anlamına gelmektedir.
46.
sâlihlerden olarak beşikte iken ve
yetişkinlik halinde insanlara (peygamber
sözleri ile) konuşacak.
Nitekim Meryem suresinin 27-33.
Ayetlerinde ifade bulunulduğu gibi, Hz.Meryem,
Hz.İsa’yı dünyaya getirince, onun iffetinden
şüphelenen kavmine karşı, daha yeni doğmuş
olan Hz.İsa, Allah’ın kudretiyle konuşmaya
başlamış ve kendisinin Allah’ın kulu ve
peygamberi olduğunu, kendisine Kitap
verildiğini, Allah tarafından mübarek
kılındığını... anlatmıştır.
47.
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli
değmediği halde nasıl çocuğum olur? Allah
şöyle buyurdu: İşte böyledir, Allah
dilediğini yaratır. Bir işe hükmedince ona
sadece "Ol!" der; o da oluverir.
48.
(Melekler, Meryem'e hitaben İsa hakkında
sözlerine devam ettiler:) Allah ona yazmayı,
hikmeti, Tevrat'ı, İncil'i öğretecek.
49.
İsrailoğullarına bir elçi olacak (ve onlara
şöyle diyecek:) Size Rabbinizden bir mucize
getirdim: Size çamurdan bir kuş sureti
yapar, ona üflerim ve Allah'ın izni ile o
kuş oluverir. Yine Allah'ın izni ile körü ve
alacalıyı iyileştirir, ölüleri diriltirim.
Ayrıca evlerinizde ne yeyip ne
biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer
inanan kimseler iseniz, bunda sizin için bir
ibret vardır.
50.
Benden önce gelen Tevrat'ı doğrulayıcı
olarak ve size haram kılınan bazı şeyleri de
helâl kılmam için gönderildim. Size
Rabbinizden bir mucize getirdim. O halde
Allah'tan korkun, bana da itaat edin.
Nisa suresinin 160., En’am suresinin 146.
Ve Nahl suresinin 118. Ayetlerinde ifade
edildiği üzere yahudilere, zulüm ve
isyanları yüzünden bazı şeyler üzerinde
yasaklar konmuştu ki, yukarıdaki ayet, Hz.İsa’nın
şeriatının, bu yasakları kaldırmak
suretiyle, Musa (a.s.)nın tebliğ ettiği bir
takım hükümleri neshettiği ortaya
koymaktadır.
51.
Allah, benim de Rabbim, sizin de
Rabbinizdir. Öyle ise O'na kulluk edin. İşte
bu doğru yoldur.
52.
İsa, onlardaki inkârcılığı sezince: Allah
yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?
dedi. Havârîler: Biz, Allah yolunun
yardımcılarıyız; Allah'a inandık, şahit ol
ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler.
Havari kelimesi Arapça’ya Habeşçe’den
geçmiş olup aslı ”havarya”dır ve “yardımcı”
anlamına gelmektedir. Nitekim meali verilen
ayette İsa’ya ve onun dinine yardımcı olmayı
taahhüt edenlere bu adın verildiğini
görmekteyiz.
53.
(Havârîler:) Rabbimiz! İndirdiğine inandık
ve Peygamber'e uyduk. Şimdi bizi (birliğini
ve peygamberlerini tasdik eden) şahitlerden
yaz, dediler.
54.
(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların
tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların
hayırlısıdır.
55.
Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat
ettireceğim, seni nezdime yükselteceğim,
seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana
uyanları kıyamete kadar kâfirlerden üstün
kılacağım. Sonra dönüşünüz bana olacak. İşte
o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında
aranızda ben hükmedeceğim.
56.
İnkâr edenler var ya, onları dünya ve
ahirette şiddetli bir azaba çarptıracağım;
onların hiç yardımcıları da olmayacak.
57.
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara
gelince, Allah onların mükâfatlarını
eksiksiz verecektir. Allah zalimleri sevmez.
58.
(Resûlüm!) Bu söylenenleri biz sana
âyetlerden ve hikmet dolu Kur'an'dan
okuyoruz.
59.
Allah nezdinde İsa'nın durumu, Adem'in
durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı.
Sonra ona "Ol!" dedi ve oluverdi.
Hz.Adem’i topraktan, anasız ve babasız
yaratan Allah, İsa’yı da babasız olarak
yaratmıştır. Yukarıda meali geçen ayet,
Allah’ın kudretinin sonsuzluğu yanında, Hz.Meryem’in
de iffetli olduğunun bir ifadesidir.
60.
Gerçek, Rabbinden gelendir. Öyle ise
şüphecilerden olma.
61.
Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu
konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve
bizler de dahil olmak üzere, siz kendi
çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı,
siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi
kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim
de Allah'tan yalancılar üzerine lânet
dileyelim.
Bu ayete “mübahele ayeti” denir ki, bir
meselede haklı olanın ortaya çıkması için
karşılıklı lanetleşmek demektir.
Tefsircilerin belirttiğine göre Necran
Hıristiyanlarından bir heyet, Resulullah
(s.a.)nın huzuruna gelerek, Kur’an Hz.İsa’nın
babasız doğduğunu kabul ettiğine göre onun
Allah olması lazım geleceğini iddia ettiler.
Hz. Peygamber onları, bir araya gelerek kim
yalancı ise Allah’ın ona lanet etmesi için
dua etmeye çağırdı. Fakat necran heyeti buna
yanaşmayarak müslümanların himayesine
girmeyi kabul eden bir antlaşma imzalayıp
gittiler.
62.
Şüphesiz bu (İsa hakkında söylenenler),
doğru haberlerdir. Allah'tan başka ilâh
yoktur. Muhakkak ki Allah, evet O, mutlak
güç ve hikmet sahibidir.
63.
Eğer yine yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah,
bozguncuları hakkıyla bilendir.
64.
(Resûlüm!) de ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle
bizim aramızda müşterek olan bir söze
geliniz: Allah'tan başkasına tapmayalım.
O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı
bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın.
Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o
zaman: Şahit olun ki biz müslümanlarız!
deyiniz.
65.
Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin
çekişirsiniz? Halbuki Tevrat ve İncil,
kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç
düşünmez misiniz?
66.
İşte siz böyle kimselersiniz! Hadi hakkında
bilgi sahibi olduğunuz konuda tartıştınız;
fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin
tartışıyorsunuz! Oysa ki Allah, her şeyi
bilir, siz ise bilmezsiniz.
Yahudiler ile hıristiyanlar aralarında
tartıştılar; birinciler, Hz.İbrahim’in bir
yahudi olduğunu, diğerleri de hıristiyan
olduğunu savundular; her iki taraf da,
iddialarını isbat için deliller getirmeye
çalışıyorlardı. Halbuki, yukarıdaki ayette
de belirtildiği gibi Hz.İbrahim ne yahudi ne
de hıristiyan olabilirdi. Çünkü her iki din
Hz.İbrahim’den sonra gelmişti.
67.
İbrahim, ne yahudi, ne de hıristiyan idi;
fakat o, Allah'ı bir tanıyan dosdoğru bir
müslüman idi; müşriklerden de değildi.
68.
İnsanların İbrahim'e en yakın olanı, ona
uyanlar, şu Peygamber (Muhammed) ve (ona)
iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.
69.
Ehl-i kitaptan bir kısmı istediler ki, ne
yapıp edip sizi saptırabilsinler. Oysa onlar
sadece kendilerini saptırırlar da farkına
bile varmazlar.
70.
Ey ehl-i kitap! (Gerçeği) görüp bildiğiniz
halde niçin Allah'ın âyetlerini inkâr
edersiniz?
71.
Ey ehl-i kitap! Neden doğruyu eğriye
karıştırıyor ve bile bile gerçeği
gizliyorsunuz?
Rivayete göre Hayber yahudilerinden 12
kişilik bir hahamlar topluluğu günün ilk
saatlerinde güya İslam’a girecekler, fakat
akşama doğru, kendi kitaplarına
baktıklarını, Hz.Muhammed’in risaletine dair
bir işarete rastlamadıklarını öne sürerek
İslam’dan döndüklerini söyleyecekler,
böylece müslümanların kendi dinlerinden
dönmelerine önayak olacaklardı. İşte aşağıda
meali verilen ayette onların bu planına
işaret edilmektedir.
72.
Ehl-i kitaptan bir gurup şöyle dedi:
"Müminlere indirilmiş olana sabahleyin
(görünüşte) inanıp akşamleyin inkâr edin.
Belki onlar (böylece dinlerinden) dönerler.
73.
Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir
kimseye inanmayın. " (Resûlüm!) De ki: Doğru
yol ancak Allah'ın yoludur. Yine (onlar,
kendi aralarında şöyle dediler:) "Size
verilenin benzerinin başka herhangi bir
kimseye verildiğine, yahut Rabbinizin
huzurunda onların size karşı deliller
getireceklerine de (inanmayın)." De ki:
Lütuf ve ihsan Allah'ın elindedir. Onu
dilediğine verir. Allah'ın rahmeti geniştir
ve O her şeyi hakkıyla bilir.
Müfessir Razi’nin Kur’an’da anlaşılması
en müşkül ayetlerden biri olduğunu
belirttiği bu ayetin “en yü’ta...” ile
başlayan kısmı şöyle de anlaşılmıştır: “(Ey
ehl-i kitap!) Bir kimseye (Hz.Muhammed’e)
size verilenin benzeri veriliyor diye
mi(böyle karşı çıkıyorsunuz)? Yahut onlar(müslümanlar)
Rabbinizin huzurunda aleyhinize deliller
getirecek diye mi (böyle davranıyorsunuz)?”
74.
Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün
lütuf sahibidir.
75.
Ehl-i kitaptan öylesi vardır ki, ona
yüklerle mal emanet bıraksan, onu sana
noksansız iade eder. Fakat onlardan öylesi
de vardır ki, ona bir dinar emanet bıraksan,
tepesine dikilip durmazsan onu sana iade
etmez. Bu da onların, "Ümmîlere karşı
yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur"
demelerindendir. Allah adına bile bile yalan
söylüyorlar.
Ayette geçen “ümmiler”den maksat, ehl-i
kitaptan olmayan Araplardır.
76.
Hayır! (Gerçek onların dediği değil.) Her
kim sözünü yerine getirir ve kötülükten
sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları
sever.
77.
Allah'a karşı verdikleri sözü ve yeminlerini
az bir bedelle değiştirenlere gelince, işte
bunların ahirette bir payı yoktur. Kıyamet
günü Allah onlarla konuşmayacak, onlara
bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır.
Onlar için acı bir azap vardır.
78.
Ehl-i kitaptan bir gurup, okuduklarını
kitaptan sanasınız diye kitabı okurken
dillerini eğip bükerler. Halbuki okudukları
Kitap'tan değildir. Söyledikleri Allah
katından olmadığı halde: Bu Allah
katındandır, derler. Onlar bile bile Allah'a
iftira ediyorlar.
79.
Hiçbir insanın, Allah'ın kendisine Kitap,
hikmet ve peygamberlik vermesinden sonra
(kalkıp) insanlara: Allah'ı bırakıp bana kul
olun! demesi mümkün değildir. Bilakis (şöyle
demesi gerekir): Okutmakta ve öğretmekte
olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar
olunuz.
Hıristiyanlar, Hz.İsa’nın tanrı olduğunu
iddia etmişlerdir ki, Hz.İsa’nın gerçek
dininde bulunmayan ve Allah’ın birliği ile
asla bağdaşmayan bu iddia, İslam inancına
göre tamamen batıldır. Nitekim Kur’an-ı
Kerim’in muhtelif ayetlerinde bildirildiğine
göre Hz.İsa, kendisinin Allah’ın kulu
olduğunu, Allah’ın kendisine kitap
gönderdiğini ve Peygamber kıldığını söylemiş
(Meryem 19/30-36), kendisinin ve annesinin
tanrı olduğu iddialarını şiddetle
reddederek, Allah’ı şirkten tenzih etmiştir.
(Maide 3/116-117)
80.
Ve size: Melekleri ve peygamberleri ilâhlar
edinin, diye de emretmez. Siz müslüman
olduktan sonra hiç size kâfirliği emreder
mi?
81.
Hani Allah, peygamberlerden: "Ben size Kitap
ve hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri
tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona
mutlaka inanıp yardım edeceksiniz" diye söz
almış, "Kabul ettiniz ve bu ahdimi
yüklendiniz mi?" dediğinde, "Kabul ettik"
cevabını vermişler, bunun üzerine Allah: O
halde şahit olun; ben de sizinle birlikte
şahitlik edenlerdenim, buyurmuştu.
82.
Artık bundan sonra her kim dönerse işte
onlar yoldan çıkmışların ta kendileridir.
Tefsirler, burada peygamberler tarafından
verilen sözün, ümmetleri adına olduğunu
belirtiyorlar. Bu söz, Hz.Muhammed (s.a.)e
yardım vadidir. Peygamberlerinin hüküm ve
vadi, Hz.Muhammed’e yardım yönünde olunca
aynı hüküm ümmetleri için de geçerlidir. Bu
sebeple ümmetler zikredilmeyip, verilen söz,
onların peygamberlerine izafe edilmiştir.
83.
Göklerde ve yerdekiler, ister istemez O'na
teslim olduğu halde onlar (ehl-i kitap),
Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?
Halbuki O'na döndürüleceklerdir.
84.
De ki: Biz, Allah a, bize indirilene,
İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve Ya'kub
oğullarına indirilenlere, Musa, İsa ve
(diğer) peygamberlere Rableri tarafından
verilenlere iman ettik. Onları birbirinden
ayırdetmeyiz. Biz ancak O'na teslim oluruz.
85.
Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin
ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul
edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden
olacaktır.
Dinin esasına taalluk eden temel
prensipler, vahye dayanan bütün dinlerde
aynıdır. Değişiklikler daha ziyade ibadetler
ve beşeri münasebetler konusunda olup, bu
değişiklikler, insan topluluklarının tekamül
etmiş olmasının bir sonucudur. 84. Ayetten
anlaşılacağı üzere İslam dini, daha önceki
peygamberlere gönderilen ve esasa taalluk
eden dini prensipler bakımından kendisine
aykırı olmayan bütün hak dinleri kabul eder.
Ancak, İslam dini, ilahi dinler zincirinin
son halkası ve devrinin insanlığının manevi,
ahlaki ve içtimai ihtiyaçlarını eksiksiz
karşılayan yegane din olduğundan, İslam
geldikten sonra başka bir din tanıyan, bir
yol tutan kimsenin bu tutumu ile İslam’a
aykırı davranmış olduğu aşikardır. Şu halde
onun bu dininin ve bu yolunun İslam dini
nezdinde bir geçerliliği olamaz.
86.
İman etmelerinden, Resûl'ün hak olduğuna
şehadet getirmelerinden ve kendilerine
apaçık deliller gelmesinden sonra
inkârcılığa sapan bir kavme Allah nasıl
hidayet nasip eder? Allah zalimler
topluluğunu doğru yola iletmez.
87.
İşte onların cezası, Allah'ın, meleklerin ve
bütün insanlığın lânetine uğramalarıdır.
88.
Bu lânete ebedî gömülüp gidecekler. Onların
azapları hafifletilmez; yüzlerine de
bakılmaz.
89.
Ancak, bundan sonra tevbe edip yola gelenler
başka. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.
90.
İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra
inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin
tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte
onlar, sapıkların ta kendisidirler.
91.
Gerçekten, inkâr edip kâfir olarak ölenler
var ya, onların hiçbirinden -fidye olarak
dünya dolusu altın verecek olsa dahi- kabul
edilmeyecektir. Onlar için acı bir azap
vardır; hiç yardımcıları da yoktur.
92.
Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda)
harcamadıkça "iyi" ye eremezsiniz. Her ne
harcarsanız, Allah onu hakkıyla bilir.
“İyi” şeklinde, tercüme edilen ayetteki
“birr” kelimesi, hayrın, iyiliğin kemal
noktası, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti
manalarında anlaşılmıştır. Bakara suresinin
177. Ayetlerinde “birr” in etraflı bir izahı
verilmiştir ki, buna göre “birr”, imanda,
ibadette ve ahlakta en doğru ve en güzel bir
hayatı yaşamaktır. Yukarıdaki ayete göre
böyle bir hayata ve Allah’ın lütuf ve
inayetine ulaşmanın şartlarından biri,
kişinin sahip olduğu ve sevip bağlandığı
şeyleri Allah yolunda kullanmasıdır.
Müfessirlere göre bu şeyler, servet, mevki,
ilim ve beden kuvveti gibi maddi ve manevi
imkanlardır.
93.
Tevrat'ın indirilmesinden önce, İsrail'in (Ya'kub'un)
kendisine haram kıldıkları dışında,
yiyeceğin her türlüsü İsrailoğullarına helâl
idi. De ki: Eğer doğru sözlü iseniz o zaman
Tevrat'ı getirip onu okuyun.
94.
Artık bundan sonra her kim Allah'a karşı
yalan uydurursa, işte bunlar, zalimlerin ta
kendisidirler.
95.
De ki: Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise,
hakka yönelmiş olarak İbrahim'in dinine
uyunuz. O, müşriklerden değildi.
96.
Şüphesiz, âlemlere bereket ve hidayet
kaynağı olarak insanlar için kurulan ilk ev
(mâbet), Mekke'deki (Kâbe)dir.
97.
Orada apaçık nişâneler, (ayrıca) İbrahim'in
makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.
Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi,
Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim
inkâr ederse bilmelidir ki, Allah bütün
âlemlerden müstağnîdir.
Bu ayet, müslümanlara haccın farz
olduğunun delilidir. “Yoluna gücü yetenler,”
hacca gitme imkanına kavuşanlar demektir ki,
bu imkanın ölçüsünün ne olduğu konusunda
mezhepler farklı görüştedirler. İmam
Şafii’ye göre bu imkan vasıta ve yol
masraflarını karşılama kudreti, İmam Malik’e
göre yürüme ve çalışıp kazanma iktidarı,
İmam Ebu Hanife’ye göre ise bu söylenenlerin
tamamıdır.
98.
De ki: Ey ehl-i kitap! Allah yaptıklarınızı
görüp dururken niçin Allah'ın âyetlerini
inkâr edersiniz?
99. De ki: Ey ehl-i kitap!
(Gerçeği) görüp bildiğiniz halde niçin
Allah'ın yolunu eğri göstermeye yeltenerek
müminleri Allah yolund
100. Ey iman edenler!
Kendilerine kitap verilenlerden bir guruba
uyarsanız imanınızdan sonra sizi yeniden
inkârcılığa sevkederler.
101. Size Allah'ın âyetleri
okunurken, üstelik Allah Resûlü de aranızda
iken nasıl inkâra saparsınız? Her kim
Allah'a bağlanırsa kesinlikle doğru yola
iletilmiştir.
102. Ey iman edenler!
Allah'tan, O'na yaraşır şekilde korkun ve
ancak müslümanlar olarak can verin.
Müfessirlere göre “Allah’tan, O’na
yaraşır şekilde korkma”nın anlamı,
müslümanın, bütün varlığı ile Allah’ın
emirlerini yerine getirmeye ve yasaklarından
kaçınmaya çalışmasıdır. Nitekim Abdullah b.Mes’ud
(r.a.), ayetin bu kısmını şöyle
açıklamıştır:”O’na asi olmayıp itaat etmek,
nankör olmayıp şükretmek ve O’nu
unutmaksızın hep hatırda tutmak.”
103.
Hep birlikte Allah'ın ipine (İslâm'a)
sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın
size olan nimetini hatırlayın: Hani siz
birbirinize düşman kişileridiniz de O,
gönüllerinizi birleştirmişti ve O'nun nimeti
sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine
siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken
oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah
size âyetlerini böyle açıklar ki doğru yolu
bulasınız.
104. Sizden, hayra çağıran,
iyiliği emredip kötülüğü meneden bir
topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa
erenlerdir.
Müfessirler, bu ayetin emri uyarınca,
müslümanlar içinde, iyiliği emreden,
kötülükten alıkoyan bir içtimai kontrol
müessesenin bulunmasının farz-ı kifaye
olduğunu belirtmişler; ancak, bu görevi
üstlenen kişilerde, görevin iyi ve
hakkaniyete uygun olarak yerine
getirilmesini mümkün kılacak bazı şartların
bulunması gerektiğine de işaret etmişlerdir.
105.
Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra
parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın.
İşte bunlar için büyük bir azap vardır.
106. Nice yüzlerin ağardığı,
nice yüzlerin de karardığı günü (düşünün.)
İmdi, yüzleri kararanlara: İnanmanızdan
sonra kâfir mi oldunuz? Öyle ise inkâr etmiş
olmanız yüzünden tadın azabı! (denilir).
107. Yüzleri ağaranlara
gelince, onlar Allah'ın rahmeti
içindedirler; orada ebedî kalacaklardır.
108. İşte bunlar, Allah'ın,
sana hak olarak okuduğumuz âyetleridir.
Allah hiçbir kimseye haksızlık etmek
istemez.
109. Göklerde ve yerde ne
varsa Allah'ındır. İşler, dönüp dolaşıp
Allah'a varır.
110. Siz, insanların iyiliği
için ortaya çıkarılmış en hayırlı
ümmetsiniz; iyiliği emreder; kötülükten
meneder ve Allah'a inanırsınız: Ehl-i kitap
da inansaydı, elbet bu, kendileri için çok
iyi olurdu. (Gerçi) içlerinde iman edenler
var; (fakat) çoğu yoldan çıkmışlardır.
Bu ayetin müslümanlarla ilgili ilk kısmı,
bazı alimlerce, icma-ı ümmetin, İslam
Dininin hüküm kaynaklarından birisi olduğunu
gösteren delilleri arasında zikredilmiştir.
111.
Onlar (ehl-i kitap) size, incitmekten başka
bir zarar veremezler. Sizinle savaşa girecek
olsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar.
Sonra kendilerine yardım da edilmez.
112. Onlar (yahudiler) nerede
bulunurlarsa bulunsunlar, Allah'ın ahdine ve
insanların (müminlerin) himayesine
sığınmadıkça kendilerine zillet (damgası)
vurulmuştur; Allah'ın hışmına uğramışlar ve
miskinliğe mahkum edilmişlerdir. Çünkü
onlar, Allah'ın âyetlerini inkâr ediyorlar
ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı.
Bu da, onların isyan etmiş ve haddi aşmış
bulunmalarındandır.
113. Hepsi bir değildir; ehl-i
kitap içinde istikamet sahibi bir topluluk
vardır ki, gece saatlerinde secdeye
kapanarak Allah'ın âyetlerini okurlar.
114. Onlar, Allah'a ve ahiret
gününe inanırlar; iyiliği emreder,
kötülükten menederler; hayırlı işlere
koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardandır.
115. Onların yaptıkları hiçbir
hayır karşılıksız bırakılmayacaktır. Allah,
takvâ sahiplerini çok iyi bilir.
Bazı tefsirlerde bu ayetin nüzul sebebi
şöyle anlatılır: Ehl-i kitaptan Abdullah b.
Selam ve çevresindekiler müslüman olunca,
yahudiler onlara, “Siz bu dine girmekle
kendinize yazık ettiniz” kabilinden sözler
söylemişlerdi. Allah Teala bu ayeti ile,
iddia edilenin aksine, onların kurtuluşa
erdiklerini ve gerek onların, gerekse diğer
müminlerin yaptıklarını iyiliklerin
karşılıksız kalmayacağını, kusursuz adaleti
ile her türlü hayırlı faaliyetlerin
mükafatını eksiksiz olarak lütfedeceğini
ifade buyurmaktadır.
116.
İnkâr edenler var ya, onların malları da
evlâtları da Allah'a karşı kendilerine
hiçbir fayda sağlamayacaktır. İşte onlar,
cehennemliklerdir; onlar orada ebedî
kalacaklardır.
117. Onların, bu dünya
hayatında yapmakta oldukları harcamaların
durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir
kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu
bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah
zulmetmedi; fakat onlar kendilerine
zulmediyorlar.
Kavurucu rüzgar, henüz yeşermekte olan
ekini nasıl yakıp kavurursa, onların dünya
hayatında sarf ettikleri mallar da
kendilerine bir iyilik getirmek şöyle
dursun, aksine, dünya ve ahiret hayatlarının
mahvına sebep olur. Tefsirlerde buradaki
benzetme için şöyle bir takdir de
yapılmaktadır: “... harcamalar, ...kavurucu
rüzgarın vurup mahvettiği ekine benzer.”
Ayette rüzgarın sıfatı olarak geçen “sırr”
kelimesi, “çok soğuk” anlamını da taşır.
118.
Ey iman edenler! Kendi dışınızdakileri
sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık
etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya
düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve
düşmanlıkları ağızlarından (dökülen
sözlerinden) belli olmaktadır. Kalplerinde
sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha
büyüktür. Eğer düşünüp anlıyorsanız,
âyetlerimizi size açıklamış bulunuyoruz.
119. İşte siz öyle
kimselersiniz ki, onlar sizi sevmedikleri
halde siz onları seversiniz. Siz, bütün
kitaplara inanırsınız; onlar ise, sizinle
karşılaştıklarında "İnandık" derler; kendi
başlarına kaldıklarında da, size olan
kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını
ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup)
ölün! Şüphesiz Allah kalplerin içindekini
hakkıyla bilmektedir.
Ayetin ilk cümlesi, bazı müfessirlerce
şöyle yorumlanmıştır: “Siz onları
seversiniz; yani onların müslüman olmalarını
istersiniz. Çünkü İslam her şeyden
hayırlıdır. Halbuki onlar sizi sevmezler;
yani sizin kafir olmanızı isterler, kafir
olmak ise her şeyden kötüdür.”
120.
Size bir iyilik dokunsa, bu onları
tasalandırır; başınıza bir musibet gelse,
buna da sevinirler. Eğer sabreder ve
korunursanız, onların hilesi size hiçbir
zarar vermez. Şüphesiz Allah, onların
yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.
121. Hani sen, sabah erkenden
müminleri savaş mevzilerine yerleştirmek
için ailenden ayrılmıştın. . .-Allah,
hakkıyle işiten ve bilendir.
122. O zaman içinizden iki
bölük bozulmaya yüz tutmuştu. Halbuki Allah
onların yardımcısı idi. Müminler, yalnız
Allah'a dayanıp güvensinler.
Uhud savaşında, Hz.Peygamber’in sağ ve
sol kanatlara yerleştirdiği, Hazrec
kabilesinden Seleme oğulları ile Evs
kabilesinden Harise oğulları düşmana karşı
direnmekte korkaklık ve zaaf göstermişlerdi.
Nitekim, bunlardan, 300 kişiye kumandanlık
eden İbn Übey:”Kendimizi ve çocuklarımızı ne
diye tehlikeye sokalım!” diyerek geri
çekilmişti.
123.
Andolsun, sizler güçsüz olduğunuz halde
Allah, Bedir'de de size yardım etmişti. Öyle
ise, Allah'tan sakının ki O'na şükretmiş
olasınız.
124. O zaman sen, müminlere
şöyle diyordun: İndirilen üç bin melekle
Rabbinizin sizi takviye etmesi, sizin için
yeterli değil midir?
125. Evet, siz sabır gösterir
ve Allah'tan sakınırsanız, onlar
(düşmanlarınız) hemen şu anda üzerinize
gelseler, Rabbiniz, nişanlı beş bin melekle
sizi takviye eder.
126. Allah, bunu size sırf bir
müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede
rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca
mutlak güç ve hikmet sahibi Allah
katındandır.
127. Allah, kâfirlerden bir
kısmının kökünü kessin veya onları perişan
etsin, böylece bozulmuş bir halde dönüp
gitsinler diye, size yardım eder).
128. Ki bu işte senin
yapacağın bir şey yoktur yahut (müslüman
olsunlar da) tevbelerini kabul etsin, ya da
(ısrar ederlerse) onlara azap etsin diye
(Allah Bedir'de size yardım etti). Çünkü
onlar zalimdirler.
127. Ayette “bir kısmı” diye tercüme
edilmiş olan “taraf” kelimesinin
manalarından birkaçı, “eşraf,liderler,
kumandanlar”dır. Nitekim burada söz konusu
edilen Bedir savaşında müşriklerin birçok
ileri gelenleri öldürülmüş veya esir
alınmıştı.
129.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır.
Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.
Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.
130. Ey iman edenler! Kat kat
arttırılmış olarak faiz yemeyin. Allah'tan
sakının ki kurtuluşa eresiniz.
Cenab-ı Hak, Bakara suresinin 275, 276,
ve 278. Ayetlerinde alış-verişi helal
kıldığını ve faizi yasakladığını bunların
aynı şeyler olmadığını vurgulayarak ifade
buyurmuştur. Burada kat kat artırarak faiz
yemenin yasak olduğunun belirtilmesi ise,
devrin Arap toplumunda yaygın olan ve
vadesinde ödenmeyen borçlar hakkında yapılan
tefecilik uygulamalarına işaret içindir.
131.
Kâfirler için hazırlanmış bulunan ateşten
sakının!
132. Allah'a ve Resûl'üne
itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.
133. Rabbinizin bağışına ve
takvâ sahipleri için hazırlanmış olup
genişliği gökler ve yer kadar olan cennete
koşun!
134. O takvâ sahipleri ki,
bollukta da darlıkta da Allah için
harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları
affederler. Allah da güzel davranışta
bulunanları sever.
135. Yine onlar ki, bir
kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine
zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp
günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar
ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim
bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri
kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.
Bu üç ayette İslam ahlakının bir hülasası
verilmiştir. Şöyle ki; 133. Ayette,
Rabbimizin bağışına, gökler ve yer
genişliğinde cennetine kavuşmanın, bütün
ahlaki davranışlarımız için temel gaye
olduğu; iyiliği, birtakım dünyevi menfaatler
kaygısıyla değil de, sırf Allah’a saygı ve
sevgi demek olan takva saiki ile ve sadece
uhrevi saadet uğruna yapmak gerektiği
hatırlatılmıştır. 134 ve 135. Ayetlerde ise,
İslam’da ideal ahlak tipi olan “müttaki
insan”ın temel ahlaki nitelikleri olarak
sayılan “herhalde cömert olmak, öfkeyi
yenmek, insanları bağışlamak ve hatasını
görerek kabul etmek ve vazgeçmek” gibi
vasıflar, ancak ihtirasları ve bencil
duyguları karşısında hürriyetine kavuşmuş
üstün ruhların faziletleridir.
136.
İşte onların mükâfatı, Rableri tarafından
bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan,
içinde ebedî kalacakları cennetlerdir. Böyle
amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!
137. Sizden önce nice
(milletler hakkında) ilâhî kanunlar gelip
geçmiştir. Onun için, yeryüzünde gezin
dolaşın da (Allah'ın âyetlerini) yalan
sayanların âkıbeti ne olmuş, görün!
138. Bu (Kur'an), bütün
insanlığa bir açıklamadır; takvâ sahipleri
için de bir hidayet ve bir öğüttür.
139. Gevşeklik göstermeyin,
üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız,
üstün gelecek olan sizsiniz.
Bu ayet, müslümanların, Uhud savaşında
uğradıkları geçici başarısızlıktan dolayı
ümitsizliğe kapılmamaları gerektiğini onlara
ihtar etmekte ve müslümanlara, güçlü bir
imana sahip olmanın verdiği azim ve
kararlılık sayesinde nice zaferlere
ulaşmanın mümkün olduğunu müjdelemektedir.
140.
Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradınızsa,
(Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de
benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz
insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi
bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip
ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya
çıkarsın ve aranızdan şahitler edinsin.
Allah zalimleri sevmez.
Mealde ”ortaya çıkarsın” şeklinde tercüme
edilmiş olan, ayetteki “li-ya’leme” kelimesi
için, “Allah”ın, ilm-i ezelisinde var olan
bilgiyi vakıa ile ayan-beyan ortaya koyması”
veya “mümini münafıktan ayırdetme hükmünü
vermesi” şeklinde tefsirler yapılmıştır. Bu
sebeple, “şehitler” manasına da gelen
“şüheda” kelimesi, mealde “şahitler”
karşılığı ile tercüme edilmiştir.
141.
Bir de (böylece) Allah, iman edenleri
günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de
helâk etmek ister.
142. Yoksa Allah içinizden
cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri
ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi
sandınız?
143. Andolsun ki siz, ölümle
yüzyüze gelmezden önce onu temenni
ederdiniz. İşte şimdi onu karşınızda
gördünüz.
Bu ayette, Bedir savaşına katılmış olup
Bedir şehitlerinin faziletlerine imrenen ve
Hz.Peygamber’in, Medine’de kalarak düşmana
orada karşı konulmasının uygun olacağı
fikrine mukabil, Uhud’da savaşmayı isteyen
sahabilere hitap edildiği rivayet edilir.
144.
Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce
de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o
ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski
dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri
dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş
olmayacaktır. Allah, şükredenleri
mükâfatlandıracaktır.
Uhud savaşında Abdullah b.Kamie adında
bir müşrikin attığı taşla Resulullah
(s.a.)in dişi kırılmış, yüzü yaralanmıştı.
Bu düşman askerinin, “Muhammed’i öldürdüm”
dediğini duyan biri “Muhammed öldürüldü!”
diye bağırmaya başlamış, bu yalan haber
müslümanlar arasına yayılmış, asker paniğe
kapılmıştır. Hz. Peygamber ise:” Buradayım!
Buraya gelin” diye bağırıyordu. Etrafını
çevreleyen yaklaşık 30 kişilik bir gurup,
yiğitçe onu savundular. İşte yukarıdaki
ayet, belirtilen yalan haber üzerine infiale
kapılan müslümanları tenkit etmekte; Hz.Muhammed’in
fani, İslam’ın ise baki olduğunu; bu
sebeple, o ölse dahi müslümanların bunu
sükunetle karşılayıp, dinlerinde sebat
etmeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.
145.
Hiçbir kimse yok ki, ölümü Allah'ın iznine
bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre
yazılmıştır. Her kim, dünya nimetini
isterse, kendisine ondan veririz; kim de
ahiret sevabını isterse, ona da bundan
veririz. Biz şükredenleri
mükâfatlandıracağız.
146. Nice peygamberler vardı
ki, beraberinde birçok Allah erleri
bulunduğu halde savaştılar da, bunlar, Allah
yolunda başlarına gelenlerden dolayı
gevşeklik ve zaaf göstermediler, boyun
eğmediler. Allah sabredenleri sever.
147. Onların sözleri, sadece
şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz!
Günahlarımızı ve işimizdeki taşkınlığımızı
bağışla; ayaklarımızı (yolunda) sabit kıl;
kâfirler topluluğuna karşı bizi muzaffer
kıl!
148. Allah da onlara dünya
nimetini ve (daha da önemlisi,) ahiret
sevabının güzelliğini verdi. Allah, iyi
davrananları sever.
149. Ey iman edenler! Eğer
kâfirlere uyarsanız, gerisin geriye (eski
dininize) döndürürler de, hüsrana
uğrayanların durumuna düşersiniz.
150. Oysa sizin mevlânız
Allah'tır ve O, yardımcıların en
hayırlısıdır.
151. Allah'ın, hakkında hiçbir
delil indirmediği şeyleri O'na ortak
koşmaları sebebiyle, kâfirlerin kalplerine
yakında korku salacağız. Gidecekleri yer de
cehennemdir. Zalimlerin varacağı yer ne
kötüdür!
Bu ayet, Allah’a inanmanın verdiği moral
gücünden yoksun olanların kalplerini kısa
zamanda korku saracağını ifade etmektedir.
Nitekim, bu ayetlerde bahis konusu edilen
Uhud savaşında, bir ara müslümanların çoğu
paniğe kapılıp dağılmalarına rağmen,
müşrikler, önemli bir sonuç elde etmeden
çekip gitmişlerdi. Hatta giderken bir ara
geri dönüp müslümanların işini bitirmeyi
düşünmüşler, ancak dönme cesaretini
gösterememişler, büsbütün yenilmemiş olmayı
yeğ tutmuşlardı.
152.
Siz Allah'ın izni ile düşmanlarınızı
öldürürken, Allah, size olan vâdini yerine
getirmiştir. Nihayet, öyle bir an geldi ki,
Allah arzuladığınızı (galibiyeti) size
gösterdikten sonra zaafa düştünüz;
(Peygamberin verdiği) emir konusunda
tartışmaya kalkıştınız ve âsi oldunuz.
Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti
isteyeniniz de vardı. Sonra Allah, denemek
için sizi onlardan (onları mağlup etmekten)
alıkoydu. Ve andolsun sizi bağışladı. Zaten
Allah, müminlere karşı çok lütufkârdır.
153.
O zaman Peygamber arkanızdan sizi çağırdığı
halde siz, durmadan (savaş alanından)
uzaklaşıyor, hiç kimseye dönüp
bakmıyordunuz. (Allah) size keder üstüne
keder verdi ki, bundan dolayı gerek
elinizden gidene, gerekse başınıza gelenlere
üzülmeyesiniz. Allah yaptıklarınızdan
haberdardır.
154.
Sonra o kederin arkasından Allah size bir
güven indirdi ki, (bu güvenin yol açtığı)
uyuklama hali bir kısmınızı kaplıyordu.
Kendi canlarının kaygısına düşmüş bir gurup
da, Allah'a karşı haksız yere cahiliye
devrindekine benzer düşüncelere
kapılıyorlar, "Bu işten bize ne!"
diyorlardı. De ki: İş (zafer, yardım,
herşeyin karar ve buyruğu) tamamen Allah'a
aittir. Onlar, sana açıklayamadıklarını
içlerinde gizliyorlar. "Bu işten bize bir
şey olsaydı, burada öldürülmezdik" diyorlar.
Şöyle de: Evlerinizde kalmış olsaydınız
bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar,
öldürülüp düşecekleri yerlere
kendiliklerinden çıkıp giderlerdi. Allah,
içinizdekileri yoklamak ve
kalplerinizdekileri temizlemek için (böyle
yaptı). Allah içinizde ne varsa hepsini
bilir.
Uhud savaşında düşman, sayısı ve
silahıyla müslümanlardan kat kat fazla idi.
Fakat zafer de, mağlubiyet de Allah’ın
elinde olduğundan müslümanların üzerine bir
emniyet duygusu indirildi. Bu yüzden bazı
müslümanlar uyumaya koyulmuştu.
Abdullah b. Mes’ud: ”Savaştaki uyku
halinin Allah’tan, namazdakinin ise
şeytandan” olduğunu söyler.
Ebu Talha: “Uhud günü ben de
üzerlerine uykun çökenler arasında idim.
Öyle ki, kılıcım defalarca elimden düştü;
aldım, yine düştü, aldım yine düştü...”der.
Müfessirlere göre bu alette
bahsedilen ikinci gurup insanlarla
münafıklar kasdolunmuştur. Münafıkların
buradaki ifadeleri, “Bize bundan bir fayda,
bir pay var mı!”, “Bizim elimizden ne
gelir!”, “Tedbir konusunda bizim görüşümüz
alındı mı!” gibi manalarla açıklanmıştır.
155.
(Uhud'da) iki ordu karşılaştığı gün, sizi
bırakıp gidenleri, sırf işledikleri bazı
hatalar yüzünden şeytan (yerlerinden)
kaydırmıştı. Yine de Allah onları affetti.
Çünkü Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir.
156.
Ey iman edenler! Sizler, inkâr edenler ve
yeryüzünde sefere çıkan veya savaşan
kardeşleri hakkında: "Eğer bizim yanımızda
kalsalardı ölmezler, öldürülmezlerdi"
diyenler gibi olmayın. Allah bu kanaatı
onların kalplerine (kaybettikleri yakınları
için onulmaz) bir hasret (yarası) olarak
koydu. Canı veren de alan da Allah'tır.
Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görür.
157.
Eğer Allah yolunda öldürülür ya da
ölürseniz, şunu bilin ki, Allah'ın mağfireti
ve rahmeti onların topladıkları bütün
şeylerden daha hayırlıdır.
158.
Andolsun, ölseniz de öldürülseniz de
Allah'ın huzurunda toplanacaksınız.
159.
O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara
yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı
yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından
dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet;
bağışlanmaları için dua et; iş hakkında
onlara danış. Kararını verdiğin zaman da
artık Allah'a dayanıp güven. Çünkü Allah,
kendisine dayanıp güvenenleri sever.
Şura (meşveret, danışma) prensibinin
İslamiyet’te önemli bir yere sahip olduğu
ayette açıkça ifade edilmiştir. Ancak,
şuranın kapsamı, şekli ve bağlayıcılık gücü
konularında İslam bilginlerince farklı
görüşler ileri sürülmüştür.
160.
Allah size yardım ederse, artık size üstün
gelecek hiç kimse yoktur. Eğer sizi
bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım
eder? Müminler ancak Allah'a güvenip
dayanmalıdırlar.
161.
Bir peygambere, emanete hıyanet yaraşmaz.
Kim emanete (devlet malına) hıyanet ederse,
kıyamet günü, hainlik ettiği şeyin günahı
boynuna asılı olarak gelir. Sonra herkese
-asla haksızlığa uğratılmaksızın-kazandığı
tastamam verilir.
Bedir savaşında elde edilen ganimetlerin
taksimi sırasında, kayıp bir eşya için,
münafıkların “Herhalde Muhammed almıştır”
demeleri üzerine bu ayetin nazil olduğu
nazil olduğu rivayet edilir. Uhud savaşında
Hz.Peygamber’in stratejik bir noktaya
yerleştirdiği okçuların, İslam ordusunun
savaşı kazanma belirtisi üzerine, Hz.Peygamber
tarafından “Herkesin aldığı ganimet,
kendisinin olacaktır” gibi bir söz
söylenebileceği zannına kapılarak
görevlerini terk etmeleri üzerine, onların
bu zannını reddetmek için indirildiği de
rivayet edilir.
162.
Allah'ın hoşnutluğunu gözetenle Allah'ın
hışmına uğrayan bir olur mu hiç? Berikisinin
yeri cehennemdir. Cehennem ise ne kötü bir
varış noktasıdır.
163.
Onlar Allah katında derece derecedirler.
Allah onların yaptıklarını görmektedir.
164.
Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın
âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve
inkârdan) kendilerini temizleyen,
kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir
Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük
bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce
onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.
165.
(Bedir de) iki katını (düşmanınızın) başına
getirdiğiniz bir musibet, (Uhud'da) kendi
başınıza geldiği için mi "Bu nasıl oluyor!"
dediniz? De ki: O, kendi kusurunuzdandır.
Şüphesiz Allah'ın her şeye gücü yeter.
Bedir’de müslümanlar müşriklerden yetmiş
kişi öldürmüş, yetmiş kişi de esir
almışlardı. Uhud’da ise yetmiş şehit
verdiler. Ayet-i kerimede geçen “musibet”le
buna işaret ediliyor. Ve bunun, okçuların
Allah Resulü’nün emrini tutmamalarından
dolayı başlarına geldiği vurgulanıyor.
166.
İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza
gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle
olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve
münafıkları ortaya çıkarması için idi.
Bunlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya
da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi
bilseydik, elbette sizin peşinizden
gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok,
kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla,
kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki
Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha
iyi bilir.
167.
İki birliğin karşılaştığı gün sizin başınıza
gelenler, ancak Allah'ın dilemesiyle
olmuştur ki, bu da, müminleri ayırdetmesi ve
münafıkları ortaya çıkarması için idi.
Bunlara: "Gelin, Allah yolunda çarpışın; ya
da savunma yapın" denildiği zaman, "Harbetmeyi
bilseydik, elbette sizin peşinizden
gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok,
kâfirliğe yakın idiler. Ağızlarıyla,
kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Halbuki
Allah, onların içlerinde gizlediklerini daha
iyi bilir.
168.
(Evlerinde) oturup da kardeşleri hakkında:
"Bize uysalardı öldürülmezlerdi" diyenlere,
"Eğer doğru sözlü insanlar iseniz,
canlarınızı ölümden kurtarın bakalım!" de.
169.
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü
sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri
yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.
170.
Allah'ın, lütuf ve kereminden kendilerine
verdikleri ile sevinçli bir halde
arkalarından gelecek ve henüz kendilerine
katılmamış olan şehit kardeşlerine de hiçbir
keder ve korku bulunmadığı müjdesinin
sevincini duymaktadırlar.
171.
Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin;
Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği
müjdesinin sevinci içindedirler.
172.
Yara aldıktan sonra yine Allah'ın ve
Peygamber'in çağrısına uyanlar (özellikle)
bunların içlerinden iyilik yapanlar ve takvâ
sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat
vardır.
173.
Bir kısım insanlar, müminlere:
"Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
asker topladılar; aman sakının onlardan!"
dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat
daha arttırdı ve "Allah bize yeter. O ne
güzel vekîldir!" dediler.
Rivayete göre Uhud savaşında
müslümanların bir ara bozulduktan sonra
tekrar toparlanmaları üzerine önemli bir
sonuca ulaşmayan düşman ordusunun kumandanı
Ebu Süfyan, savaş alanını terk ederken Hz.Peygamber’e
“Ey Muhammed! Önümüzdeki yıl Bedir
meydanında seninle tekrar karşılaşacağız!”
tehdidini savurmuş; Hz.Peygamber de: “İnşaallah!”
demişti. Ertesi yıl, Ebu Süfyan’ın böyle
hazırlık içinde bulunduğu haberi Medine’ye
ulaşınca, Hz.Peygamber. bir süvari birliği
ile düşmanı karşılamaya çıkmıştı. İşte
yukarıdaki ayet, düşman tarafından gelen bu
haber karşısında müslümanların azim ve
kararlığını, onların yüksek moral gücünü
takdir ve ifade etmektedir.
174.
Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenalık
dokunmadan, Allah'ın nimet ve keremiyle geri
geldiler. Böylece Allah'ın rızasına uymuş
oldular. Allah büyük kerem sahibidir.
Hz.Peygamber’’in komutasındaki birlik,
Ebu Süfyan ile bir yıl önce sözleşilen yerde
onları bir hafta kadar bekledi; ancak bir
miktar asker ile yola çıkan Ebu Süfyan’ın
savaşmaktan korkarak geri dönmesi üzerine
müslümanlar da karlı alış-verişler yaparak
tekrar Medine’ye geldiler.
175.
İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını
korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler
iseniz onlardan korkmayın, benden korkun.
Ayete ”İşte o şeytan, sizi kendi
dostlarından korkutmaktadır” şeklinde mana
vermek de mümkündür. Nitekim bazı
müfessirler burada, Mekkelilerin Medine’deki
müslümanları ürkütmesi için propaganda
yapmak üzere gönderdikleri Nuaym isimli
kişiye işaret edildiğini belirtirler.
176.
(Resûlüm) İnkârda yarışanlar sana kaygı
vermesin. Çünkü onlar, Allah'a hiçbir zarar
veremezler. Allah onlara, ahiretten yana bir
nasip vermemek istiyor. Onlar için çok büyük
bir azap vardır.
177.
Şurası muhakkak ki, imanı verip inkârı
alanlar, Allah'a hiçbir zarar veremezler.
Onlar için elîm bir azap vardır.
178.
İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine
mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır.
Onlara ancak günahlarını arttırmaları için
fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir
azap vardır.
179.
Allah, müminleri (şu) bulunduğunuz durumda
bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden
ayıracaktır. Bununla beraber Allah, size
gaybı da bildirecek değildir. Fakat Allah,
elçilerinden dilediğini ayırdeder. O halde
Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer
iman eder, takvâ sahibi olursanız sizin için
de çok büyük bir ecir vardır.
Tefsirlerde bu ayetin “Ey Muhammed! Bize
kimlerin iman edip kimlerin etmediğini
bildir” diyen kafirlere cevap teşkil ettiği
belirtilmektedir.
180.
Allah'ın, kereminden kendilerine
verdiklerini (infakta) cimrilik gösterenler,
sanmasınlar ki o, kendileri için hayırlıdır;
tersine bu onlar için pek fenadır. Cimrilik
ettikleri şey de kıyamet gününde boyunlarına
dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası
Allah'ındır. Allah bütün yaptıklarınızdan
haberdardır.
Ayette geçen “miras” kelimesi dolayısıyla
tefsirlerde genellikle şu açıklamalar
yapılmıştır: Göklerde ve yerde ne varsa
hepsi Allah’ın mülküdür. Ondan
yararlananlar, hep O’nun mülkünü birbirinden
devralmaktadırlar; o halde, Allah’ın
mülkünde cimrilik etmeleri ne kadar
yanlıştır! Bir gün, herkes ölecek ve malik
olduğu şeyler üzerindeki mülkiyetini
kaybedecektir; halbuki Allah bakidir, mülk
yerine O’nundur.
181.
"Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz"
diyenlerin sözünü andolsun ki Allah
işitmiştir. Onların (bu) dediklerini, haksız
yere peygamberleri öldürmeleri ile birlikte
yazacağız ve diyeceğiz ki: Tadın o yakıcı
azabı!
Yahudilerin bu alaylı ifadelerinin,
peygamberleri öldürme günahı ile bir
tutulması, bir taraftan bu sözleri
söylemenin büyük günah sayıldığını, diğer
taraftan da onların ilk günahının bundan
ibaret olmadığını, daha önce de
peygamberlerin canlarına kıydıklarını
göstermektedir.
182.
Bu, dünyada iken kendi ellerinizle yapmış
olduğunuzun karşılığıdır. Yoksa Allah
kullarına zulmetmez.
183.
"Doğrusu Allah bize, (gökten inen) ateşin
yiyeceği (yakıp kor edeceği) bir kurban
getirmedikçe hiçbir peygambere inanmamamızı
emretti" diyenlere şöyle de: Size, benden
önce mucizelerle, (özellikle) dediğiniz
(mucize) ile nice peygamberler geldi. Eğer
doğru insanlar iseniz, ya onları niçin
öldürdünüz?
Bazı tefsirlerde nakledilen bir rivayete
göre Medine’deki yahudilerin, müslüman
olmamak için bahane olarak ileri sürdükleri
bu özel mucize şartı, Hz.İsa’nın risaleti
ile kalkmıştır.
184.
(Resûlüm!) Eğer seni yalancılıkla itham
ettilerse (yadırgama); gerçekten, senden
önce apaçık mucizeler, sahifeler ve
aydınlatıcı kitap getiren nice peygamberler
de yalancılıkla itham edildi.
185.
Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet
günnü yaptıklarınızın karşılığı size
tastamam verilecektir. Kim cehennemden
uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten
kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı ise
aldatma metâından başka bir şey değildir.
186.
Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız
konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden
önce kendilerine kitap verilenlerden ve
müşriklerden birçok üzücü sözler
işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ
gösterirseniz, muhakkak ki bu, (yapılacak)
işlerin en değerlisidir.
187.
Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu
mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu
gizlemeyeceksiniz" diyerek söz almıştı.
Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az
bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları
alış-veriş ne kadar kötü!
188.
Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları
ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar
azaptan kurtulacaklardır. Onlar için elem
verici bir azap vardır.
189.
Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır.
Allah'ın her şeye gücü yeter.
190.
Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile
gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde
aklıselim sahipleri için gerçekten açık
ibretler vardır.
191.
Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları
üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı
anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle
derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna
yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi
cehennem azabından koru !
Allah Teala, 190. Ayette, göklerin ve
yerin yaratılışı ile gece ve gündüzün
değişimini, bir başka deyişle, mekan ve
zamanın ilahi kudrete delaletini aklıselim
sahiplerinin ibret nazarına sunduktan ve
böylece bizden, varlığın gerçek bilgisine
ulaşma çabasını göstermemizi, özlü bir ifade
ile istedikten sonra; 191. Ayette, bu çabayı
gösterenlerin, Allah’ın üstün kudretinin ve
eşsiz sanatının eserlerini idrak etmeleri
sonunda, O’na derin bir saygı ile
yönelmelerinin kaçınılmaz olduğunu ortaya
koymaktadır.
192.
Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi cehenneme
koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir.
Zalimlerin hiç yardımcıları yoktur.
193.
Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, "Rabbinize
inanın!" diye imana çağıran bir davetçiyi
(Peygamberi, Kur'an'ı) işittik, hemen iman
ettik. Artık bizim günahlarımızı bağışla,
kötülüklerimizi ört, uhumuzu iyilerle
beraber al, ey Rabbimiz!
194.
Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla
vâdettiklerini de ikram et ve kıyamet
gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen
vâdinden caymazsın!
195.
Bunun üzerine Rableri, onların dualarını
kabul etti. (Dedi ki:) Ben, erkek olsun
kadın olsun -ki hep birbirinizdensiniz-
içinizden, çalışan hiçbir kimsenin yaptığını
boşa çıkarmayacağım. Onlar ki, hicret
ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim
yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve
öldürüldüler; andolsun, ben de onların
kötülüklerini örteceğim ve onları
altlarından ırmaklar akan cennetlere
koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır.
Allah; karşılığın güzeli O'nun katındadır.
196.
İnkârcıların (refah içinde) diyar diyar
dolaşması, sakın seni aldatmasın!
Bazı müminlerin, müşrikleri geniş maddi
imkanlar içinde görmeleri sebebiyle:
“Gördüğümüze bakılırsa Allah’ın düşmanları
huzur içinde, biz ise sıkıntıdayız”
demeleri, bu ayetin inmesine sebep olarak
gösterilmiştir. Elbette ki, bu ve benzeri
ikazlarla Hz.Peygamber’in şahsında bütün
müminlere seslenilmektedir.
197.
Azıcık bir menfaattır o. Sonra onların
varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış
yeridir!
198.
Fakat Rablerine karşı gelmekten sakınanlar
için, Allah tarafından bir ikram olarak,
altlarından ırmaklar akan, ebedî olarak
kalacakları cennetler vardır. İyi kişiler
için Allah katındaki (nimetler) daha
hayırlıdır.
199.
Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem
size indirilene, hem de kendilerine
indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a
boyun eğerek iman ederler. Allah'ın
âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte
onlar için Rableri katında ecirleri vardır.
Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.
200.
Ey iman edenler! Sabredin; (düşman
karşısında) sebat göster

Adı:
Bu sure
adını 33. ayette geçen "Al-i İmran"
terkibinden alır. Diğer birçok sure adı
gibi, bu da sadece sureyi diğerlerinden
ayırt etmek içindir. İmran Ailesi anlatıldığı
için değil.
Nüzul zamanı:
Bu sure dört bölümden meydana
gelir:
Birinci Bölüm (1-32 ayetler) : Büyük bir
ihtimalle hemen Bedir savaşı sonrasında
nazil olmuştur.
İkinci Bölüm (33-63 ayetler) : H. 9. yılda
Necran Hıristiyanlarından bir heyetin
ziyareti üzerine nazil olmuştur.
Üçüncü Bölüm (64-120 ayetler) : Birinci
bölümden hemen sonra indirilmiş olmalıdır.
Dördüncü Bölüm (121-200 ayetler) : Uhud
savaşından sanra nâzil olmuştur.
Konu:
Bu bölümler, farklı zamanlarda ve
farklı sebeplerle indirilmiş olmalarına
rağmen amaçları, ana konuları ve
vurguladıkları şey açısından öyle iç
bağlantılara sahiptirler ki, hepsi,
kopukluğu olmayan tam bir bütün
oluştururlar. Bu sure özellikle şu iki gruba
hitap eder: Ehl-i kitap (Yahudiler ve
Hıristiyanlar) ve Hz. Muhammed'e (s.a.)
uyanlar.
Bakara suresinde, batıl inançları ve kötü
davranışları nedeniyle uyarılan, buna
karşılık Kur'an gerçeğini kabul etmeye
çağrılan Yahudiler ve Hıristiyanlara yapılan
davet, bu surede de sürdürülüyor. Burada
onlara Hz. Muhammed'in de (s.a.) kendi
peygamberlerinin öğrettiği hayat tarzının
aynısını ortaya koyduğu söyleniyor. Öyle ki
bu yol tek doğru yoldur, Allah'ın yoludur ve
bu yoldan herhangi bir sapma onların kendi
kitaplarına göre de büyük bir yanılgı
addedilmektedir.
Bakara suresinde en hayırlı topluluk ve
Hakk'ın koruyucuları olarak açıklanan ve
dünyayı düzeltme görevi kendilerine verilen
ikinci gruba, yani Müslümanlara ise burada,
bir önceki sureyi takip eder nitelikte yeni
görevler veriliyor. Müslümanlar önceki
toplulukların ahlâkî ve dinî çöküşünden ders
almaları ve o topluluklar gibi olmamaları
için uyarılıyor. Yapmak zorunda oldukları
ıslahat ile ilgili görevler konusunda da
bilgi veriliyor. Bunun yanısıra, bu surede,
Müslümanlara Ehl-i kitab'a nasıl
davranacakları ve Allah'ın yoluna çeşitli
engeller koyan münafıklarla nasıl
ilgilenecekleri öğretiliyor. En sonunda da
Uhud savaşında, açığa çıkan zayıflıklara
karşı kendilerini korumaları için uyarıda
bulunuluyor.
Surenin Arka-planı:
1) Müminler, Bakara suresinde dikkatlerinin
çekildiği birçok zorluk ve engellerle
karşılaşmışlardı. Bedir savaşından zaferle
ayrılmalarına rağmen henüz güvenlikte
değillerdi. Onların zaferi, Arabistan'da
İslâm'a karşı olan tüm güçlerin düşmanlığını
uyandırmıştı. Her tarafta tedirgin edici
söylentiler yayılmaya başladı ve müminler
sürekli bir korku ve endişe içinde yaşamaya
başladı. Sanki, küçücük Medine devletinin -o
zaman sadece bir şehir devleti idi-
çevresindeki tüm Arap dünyası, bu devletin
varlığını ortadan kaldırmaya and içmişti. Bu
savaş durumu Mekke'den hicret eden
müslümanlar nedeniyle zaten sarsılan
ekonomiyi de olumsuz yönde etkiliyordu.
2) Bir de Medine'nin hemen dışında yaşayan
Yahudi kabileleri meselesi vardı. Hz.
Peygamber'in (s.a.) Mekke'den Medine'ye
hicret ettikten sonra Yahudilerle yaptığı
karşılıklı anlaşmalara Yahudiler ihanet
ediyorlardı. Öyle ki Bedir savaşında, Ehl-i
kitap olan bu Yahudiler, imanın temel
noktalarında -Allah'ın birliği,
peygamberlik, ölümden sonra dirilme-
müslümanlarla aynı şeyi paylaştıkları halde,
putperestlerin kötü niyetlerine sempati
duydular. Bedir savaşından sonra Kureyş ve
diğer Arap kabilelerini, öçlerini almaya
açıkça teşvik ettiler. Böylece Yahudi
kabileleri, Medine halkı ile yüzyıllardan
beri varolan dostça komşuluk ilişkilerini
bir tarafa bırakıyorlardı. En sonunda
kötülükler ve anlaşmaya ihanet dayanılmaz
dereceye gelince Hz. Peygamber (s.a.) ,
müminleri dört bir taraftan sarmak için
Medine'deki münafıklar ve Arap putperestleri
ile işbirliği yapan ve Yahudi kabileler
içinde en zararlısı olan Beni Kaynuka'ya
saldırdı. Tehlikenin büyüklüğü Hz.
Peygamber'in (s.a.) hayatının söz konusu
olmasına kadar varmıştı. Bu nedenle
Ashab'tan bir kısmı geceleri zırhlarıyla
uyuyorlar ve ani bir saldıraya karşı
hazırlıklı bulunuyorlardı. Hz. Peygamber
(s.a.) bir süre için gözden kaybolsa hemen
O'nu aramaya çıkıyorlardı.
3) Yahudilerin teşviki Kureyş'in kalbinde
yatan korları alevlendirdi ve Bedir'de
yaşadıkları yenilginin öcünü almak için
hazırlıklara başladılar. Bundan bir yıl
sonra 3000 kişilik bir ordu Medine'yi ele
geçirmek üzere Mekke'den yola çıktı ve Uhud
dağının eteklerinde bir çatışma meydana
geldi. Hz. Peygamber (s.a.) düşmanı
karşılamak üzere Medine'den 1000 kişi alarak
yola çıkmıştı. Savaş alanına doğru yol
alırken üç yüz münafık ordudan ayrıldı ve
Medine'ye döndü. Fakat Hz. Peygamber'e
(s.a.) katılanlar arasında yine birkaç
münafık kaldı. Münafıklar görevlerini
yaptılar ve çatışma sırasında mümin
saflarında kaos ve tedirginlik yaratmak için
ellerinden geleni yaptılar. Bu, müslüman
topluluk arasında kendi kardeşlerine zarar
vermek için daima düşmanla işbirliği yapmaya
hazır çok sayıda sabotajcının varolduğunun
ilk açık göstergesiydi.
4) Uhud'daki yenilgide, münafıkların
bozgunculuğu büyük bir rol oynasa da,
müslümanların kendi zayıflıklarının da
katkısı vardı. Fakat müslümanların manevî
bir zaaf göstermesi çok tabiî bir olaydı.
Çünkü onlar henüz çok kısa bir süre önce
hayatlarını yepyeni bir ideoloji üzerine
kurmuşlar ve henüz normal eğitimden
geçirilmemişlerdi. Maddî ve manevî güçlerini
sınayan bu ikinci zor imtihanda, tabiî
olarak, bazı zayıflıklar yüzeye çıkmıştı.
Müslümanları, eksiklikleri konusunda uyarmak
ve düzelmelerine yarayacak olan tavsiyelerde
bulunmak için surede, Uhud savaşının
ayrıntılı biçimde ele alınmasının nedeni
budur. Bu savaşın ele alınış ve inceleniş
şeklinin, genelde buna benzer olaylardaki
ele alış şeklinden farklı olduğuna da dikkat
edilmelidir.
ÖZET
Konu: Hidayet
Bu sure Bakara'nın devamı niteliğindedir ve
orada Ehl-i kitab'a yapılan çağrı burada da
devam eder. Bakara'da özellikle Yahudiler
Hidayet'i (Doğru Yol) kabul etmeye
çağrılıyorlar. Bu surede ise özellikle
Hıristiyanlar, sapık inançlarından
vazgeçmeleri ve Kur'an'ın rehberliğini kabul
etmeleri için uyarılmaktadırlar. Aynı
zamanda müslümanlar, görevlerini yerine
getirebilmeleri ve Allah'ın hidayetini
yayabilmeleri için gerekli faziletleri
edinmeleri konusunda eğitilmektedirler.
Konular ve birbirleriyle bağlantısı:
1-32 Bu ilk ayetlerde, surede tartışılan ana
konulara uygun önsözler olarak, vahiy ve
ölümden sonra dirilmenin hak olduğu konuları
tekrarlanıyor.
33-65 Bu bölüm özellikle "Hıristiyanlar'a
hitap ediyor ve onları İslâm'ı kabul etmeye
davet ediyor. Hz. İsa (a.s.) ve annesini,
Yahudilerin attığı iftiralardan temize
çıkarmasının yanısıra, doğumundaki mucize
nedeniyle Hıristiyanlar tarafından formüle
edilen Hz. İsa'nın (a.s.) ilâhlığı inancını
da reddediyor. Bu nedenle Hz. Yahya'nın
(a.s.) kısır bir kadın ile çok yaşlı bir
adamdan dünyaya gelmesi ve Hz. Adem'in
(a.s.) annesiz ve babasız yaratılışı
olaylarına değiniliyor, Hz. İsa'nın (a.s.)
babasız doğuşunun, O'na ilâhlık atfetme
nedeni olamayacağı vurgulanmak isteniyor.
66-101 Bu ayetlerde Ehl-i kitap, yani
Yahudiler, kötü alışkanlıklarını bırakıp
Allah'ın hidayetini kabul etmeye
çağrılıyorlar. Aynı zamanda müslümanlara da
Yahudilerin kötü niyetleri, sapık
alışkanlıkları ve saçma itirazlarına karşı
uyanık olmaları tavsiye ediliyor.
102-120 Müslümanlara, Ehl-i kitab'ın tarihte
yaptıklarından ders almaları, kendilerini
onların düzenlerine karşı korumaları ve
kendilerini Hakk'ı yayıp, Bâtıl'ı yok etmek
için eğitip hazırlamaları konusunda öğütler
veriliyor.
121-175 Bu bölümde, müslümanları eğer
sabreder, emirlere uyar ve Allah'tan
korkarlarsa, düşmanlarının onlara hiçbir
kötülük yapamayacakları konusunda temin
etmek (güven vermek) için Uhud savaşından
bahsediliyor. Yaşadıkları yenilginin bazı
manevî niteliklerin eksikliği ve kötü
duyguların varlığı nedeniyle başlarına
geldiğine işaret ediliyor. Yenilginin asıl
sebebi, geçidi koruyan okçuların zaafları
olduğu için, insanların mala karşı olan
zaaflarını ortadan kaldırmak üzere faiz
yasaklanmıştır.
176-189 109-120. ayetlerde ele alınan konu,
müslümanları düşmanlarının tehlikeli
oyunlarına karşı cesaretlendirmek ve temin
etmek bakımından burada tekrar
özetlenmektedir.
190-200 Bu bölüm surenin sonuç bölümüdür ve
kendisinden hemen önce gelen ayetlerle
doğrudan bir bağlantısı yoktur. Fakat
surenin bütünü ile bağlantılıdır.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
|