|
Rahmân ve Rahîm (olan) Allah'ın adıyla...
1.
Elif. Lâm. Mim..
*Kur'an surelerinden bazılarının başında
"el hurufu'l-mukatta" denilen bir takım
harfler vardır ve bunlar bulunduğu sureden
bir ayettir. Böyle manası açık olmayan
ayetlere "müteşabih" denir. Müteşabih olan
ayetin gerçek manasını ancak Allah bilir.
Baz alimler ise onları "tevil" ederler. Buna
göre Elif, Lam, Mim harflerine şu manalar
verilmiştir;
a) İşte elinizdeki Kur'an'ın kelimeleri bu
harflerden teşekkül etmiştir. Elinizden
geliyorsa buyurun siz de
benzerini yapın!
b) Dikkatleri toplamak için bir edebi
sanattır. Zira söze üstü kapalı olarak
başlamak sonra onu açmak daha fazla ilgi
uyandırır
c) Öğrenmenin harflerle başladığına
işarettir.
2.
O kitap (Kur'an); onda asla şüphe yoktur. O,
müttakîler (Allah'tan sakınanlar ve
günahtan arınmak
isteyenler) için bir yol göstericidir.
3.
Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar,
kendilerine verdiğimiz mallardan Allah
yolunda harcarlar.
4.
Yine onlar, sana indirilene ve senden önce
indirilene iman ederler; ahiret gününe de
kesinkes inanırlar.
5.
İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet
üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak
onlardır.
6.
Gerçek şu ki, kâfir olanları (azap ile)
korkutsan da korkutmasan da onlar için
birdir; iman etmezler.
7.
Allah onların kalplerini ve kulaklarını
mühürlemiştir. Onların gözlerine de bir
çeşit perde gerilmiştir ve onlar için (dünya
ve ahirette) büyük bir azap vardır.
8.
İnsanlardan bazıları da vardır ki,
inanmadıkları halde "Allah'a ve ahiret
gününe inandık" derler.
9.
Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah'ı ve
müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak
kendilerini aldatırlar ve bunun farkında
değillerdir.
10.
Onların kalblerinde bir hastalık vardır.
Allah da onların hastalığını çoğaltmıştır.
Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de
onlar için elîm bir azap vardır.
11.
Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın,
denildiği zaman, "Biz ancak ıslah
edicileriz" derler.
12.
Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta
kendileridir, lâkin anlamazlar.
13.
Onlara: İnsanların iman ettiği gibi siz de
iman edin, denildiği vakit "Biz hiç,
sefihlerin (akılsız ve ahmak kişilerin) iman
ettikleri gibi iman eder miyiz!" derler.
Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir,
fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten
gelirler).
14.
(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları
vakit "(Biz de) iman ettik" derler.
(Kendilerini saptıran) şeytanları ile
başbaşa kaldıklarında ise: Biz sizinle
beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece
alay ediyoruz, derler.
15.
Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder
de azgınlıklarında onlara fırsat verir, bu
yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar.
16.
İşte onlar, hidayete karşılık dalâleti satın
alanlardır. Ancak onların bu ticareti
kazançlı olmamış ve kendileri de doğru yola
girememişlerdir.
Cenab-ı Allah bu suresinin başında önce
yüce kitabı Kur’an’dan, onun müttakiler için
bir yol gösterici ve hidayet kaynağı
oluşundan, sonra da gayba iman dan ve
İslam’ın temelini oluşturan ana vazifelerden
söz etmiş ve bu arada insanları inanç
yönünden üç gruba ayırmıştır.
Birincisi müminlerdir; onların
vasıfları ilk beş ayette özetlenmiştir.
İkincisi kafirlerdir; onların
durumu da altıncı ve yedinci ayetlerde
özetlenmiştir.
Üçüncüsü, münafıklardır; bunların
durumları da geniş bir şekilde ele alınarak
8. ayetten 21. Ayete kadar geçen ayetlerde
açıklanmıştır.
Kur’an, insanlığa doğru yolu
göstermek için gönderilmiş bir kitaptır. Bu
itibarla ilk önce kendisine muhatap olan
insanlığın doğru veya yanlış inanç durumunu
bunların getirdiği mesuliyetleri, doğruya
veya eğriye inanan insanın dünyada ve
ahirette karşılaşacağı neticeleri izah
etmiştir.
17.
Onların (münafıkların) durumu, (karanlık
gecede) bir ateş yakan kimse misalidir. O
ateş yanıp da etrafını aydınlattığı anda
Allah, hemen onların aydınlığını giderir ve
onları karanlıklar içinde bırakır; (artık
hiçbir şeyi) görmezler.
Ayet, münafıkların ilk anda İslam’ın
nurundan aydınlanıp müslüman olmalarını,
karanlık gecede yanan meş’aleye ve onda8n
faydalananlara; sonra hemen küfre
dönmelerini de o meş’alenin sönüvermesine ve
oradakilerin karanlıkta kalmalarına
benzetiyor.
18.
Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu
sebeple onlar geri dönemezler.
19.
Yahut (onların durumu), gökten sağanak
halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar,
gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a
tutulmuş kimselerin durumu) gibidir. O
münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm
korkusuyla parmaklarını kulaklarına
tıkarlar. Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre
kuşatmıştır.
20.
(O esnada) şimşek sanki gözlerini
çıkaracakmış gibi çakar, onlar için etrafı
aydınlatınca orada birazcık yürürler,
karanlık üzerlerine çökünce de oldukları
yerde kalırlar. Allah dileseydi elbette
onların kulaklarını sağır, gözlerini kör
ederdi. Allah şüphesiz her şeye kadirdir.
21.
Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri
yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur ki,
böylece korunmuş (Allah'ın azabından
kendinizi kurtarmış) olursunuz.
22.
O Rab ki, yeri sizin için bir döşek, göğü de
(kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten su
indirerek onunla, size besin olsun diye
(yerden) çeşitli ürünler çıkardı. Artık bunu
bile bile Allah'a şirk koşmayın.
23.
Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi
bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri
bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru
iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi
(yardımcılarınızı) da çağırın.
24.
Bunu yapamazsanız -ki elbette
yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan
cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş
kâfirler için hazırlanmıştır.
25.
İman edip iyi davranışlarda bulunanlara,
içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu
müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden
kendilerine rızık olarak yedirildikçe:
Bundan önce dünyada bize verilenlerdendir
bu, derler. Bu rızıklar onlara (bazı
yönlerden dünyadakine) benzer olarak
verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz
eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî
kalıcılardır.
Bu ayette, dünyada müslüman olup güzel
işler yapan ve gerçekten mümin olarak
ahirete göçen kimselerin alacakları
mükafatlar anlatılmış, orada cennetliklere
verilen nimetlerin dünyadakilere benzediğine
işaret edilmiştir. Ancak, ahiret
nimetlerinin dünyadakilerle aynı olduğu
düşünülmemelidir. Nitekim, Buhari’nin
“Bedü’l-halk” bahsinde rivayet ettiği bir
hadiste “Cennet ehline gözlerin görmediği,
kulakların işitmediği, kalplerden bile
geçmeyen nimetler verilir.” Denilmiştir.
26.
Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için)
sivrisinek ve onun da ötesinde bir varlığı
misal getirmekten çekinmez. İman etmişlere
gelince, onlar böyle misallerin Rablerinden
gelen hak ve gerçek olduğunu bilirler. Kâfir
olanlara gelince: Allah böyle misal vermekle
ne murat eder? derler. Allah onunla birçok
kimseyi saptırır, birçoklarını da doğru yola
yöneltir. Verdiği misallerle Allah ancak
fâsıkları saptırır (çünkü bunlar birer
imtihandır).
Bu ayette, sivrisinek ve ondan daha zayıf
yaratıklarla temsil getirilmesini
küçümseyenlerin aslında kendilerinin küçük
ve değersiz oldukları, o yüzden Allah’a iman
etmedikleri anlatılmış, bunlara değer verip
iman edenlerin ise akıllı ve değerli
kimseler oldukları, o yüzden Allah’a iman
etmedikleri anlatılmış, bunlara değer verip
iman edenlerin ise akıllı ve değerli
kimseler oldukları bildirilmiştir. Bunlar
birer imtihandır. İnsanlardan bir kısmı iman
eder, imtihanı kazanır, bir kısmı da
kaybeder.
27.
Onlar öyle (fâsıklar) ki, kesin söz
verdikten sonra sözlerinden dönerler.
Allah'ın ziyaret edilip hal ve hatırının
sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten
vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat
çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara
uğrayanlardır.
Fasık, hak yoldan sapan kimsedir Kesin
olarak verilen söz de ehl-i kitabın Tevrat
ve İncil’de geleceği bildirilen ahir zaman
Peygamberine iman edeceklerini
söylemeleridir ki, gelince iman etmediler ve
sözlerinde durmadılar. İslam’ın çak değer
verdiği akraba, komşu ve yakınlarla
ilgilenip bunlara yardım etmeyi terkettiler.,
fitne ve fesat unsuru oldular, böylece hem
dünyada hem de ahirette zarar gördüler.
28.
Ey kâfirler! Siz ölü iken sizi dirilten
(dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl
inkâr ediyorsunuz? Sonra sizi öldürecek,
tekrar sizi diriltecek ve sonunda O'na
döndürüleceksiniz.
Bu ayette, insanın ilk yaratılmasından
önceki haline ”ölü” denilmesi, bazılarının
iddia ettikleri gibi tenasüh ile ilgili
değildir. Ayette insan hayatının üç safhası
anlatılmıştır. Yoktan yaratılma, ölüm,
ahirette tekrar dirilme. Esasen tenasüh
düşüncesi, her insanın kendi amelinden
sorumluluğu ve dolayısıyla adalet ilkesine
ters düşmektedir.
29.
O, yerde ne varsa hepsini sizin için
yarattı. Sonra (kendine has bir şekilde)
semaya yöneldi, onu yedi kat olarak yaratıp
düzenledi (tanzim etti). O, her şeyi
hakkıyla bilendir.
30. Hatırla ki Rabbin
meleklere: Ben yeryüzünde bir halife
yaratacağım, dedi. Onlar: Bizler hamdinle
seni tesbih ve seni takdis edip dururken,
yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan
dökecek insanı mı halife kılıyorsun?
dediler. Allah da onlara: Sizin
bilemiyeceğinizi herhalde ben bilirim, dedi.
Halife, vekil ve temsilci demektir.
Allah, yeryüzünde iradesini temsil etmek
üzere insanı yaratmış, orada ilahi
hükümranlığı gerçekleştirme görevini de ona
vermiştir.
31.
Allah Adem'e bütün isimleri, öğretti. Sonra
onları önce meleklere arzedip: Eğer siz
sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini
bana bildirin, dedi.
32. Melekler: Yâ Rab! Seni
noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize
öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz
yoktur. Şüphesiz alîm ve hakîm olan ancak
sensin, dediler.
33. (Bunun üzerine: ) Ey Âdem
! Eşyanın isimlerini meleklere anlat, dedi.
Adem onların isimlerini onlara anlatınca:
Ben size, muhakkak semâvat ve arzda
görülmeyenleri (oralardaki sırları) bilirim.
Bundan da öte, gizli ve açık yapmakta
olduklarınızı da bilirim, dememiş miydim?
dedi.
34. Hani biz meleklere (ve
cinlere): Âdem'e secde edin, demiştik. İblis
hariç hepsi secde ettiler. O yüz çevirdi ve
büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.
Bundan sonra Hz. Adem ve nesli, aslı
cinlerden olup, sonra şeytanların başı olan
İblis ve nesline uyup uymamakta
sınanacaklardır.
35.
Biz: Ey Âdem! Sen ve eşin (Havva) beraberce
cennete yerleşin; orada kolaylıkla
istediğiniz zaman her yerde cennet
nimetlerinden yeyin; sadece şu ağaca
yaklaşmayın. Eğer bu ağaçtan yerseniz her
ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden
olursunuz, dedik.
36. Şeytan onların ayaklarını
kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve içinde
bulundukları (cennetten) onları çıkardı.
Bunun üzerine: Bir kısmınız diğerine düşman
olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak
ve belli bir zamana dek yaşamak vardır,
dedik.
37. Bu durum devam ederken
Âdem, Rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve
derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri
kabul eden ve merhameti bol olandır.
Hz.Adem’in Rabbinden aldığı ilhamlar
hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bu
ilhamlar, onu ikaz ve irşat mahiyetinde
tavsiyelerdir. İbn Mes’ud’a göre namazlara
başlarken okuduğumuz “Sübhaneke”, Hz.Adem
tarafından o zaman söylenmiş bir tesbih ve
duadır.
38.
Dedik ki: Hepiniz cennetten inin! Eğer
benden size bir hidayet gelir de her kim
hidayetime tâbi olursa onlar için herhangi
bir korku yoktur ve onlar üzüntü çekmezler.
39. İnkâr edip âyetlerimizi
yalanlayanlara gelince, onlar
cehennemliktir, onlar orada ebedî kalırlar.
40. Ey İsrailoğulları! Size
verdiğim nimetlerimi hatırlayın, bana
verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de
size vâdettiklerimi vereyim. Yalnızca benden
korkun.
41. Elinizdekini (Tevrat'ın
aslını) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a)
iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki
olmayın! Âyetlerimi az bir karşılık ile
satmayın, yalnız benden (benim azabımdan)
korkun.
42. Bilerek hakkı bâtıl ile
karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.
43. Namazı tam kılın, zekâtı
hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû
edin.
44. (Ey bilginler!) Sizler
Kitab'ı (Tevrat'ı) okuduğunuz (gerçekleri
bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği emredip
kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı
kullanmıyor musunuz?
45. Sabır ve namaz ile
Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır
ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler
dışında herkese zor ve ağır gelen bir
görevdir.
Ayette geçen sabırdan maksadın oruç
olduğu söylenmiştir. Oruç ve namaz, imanı
takviye eder, nefsin kibrini kırar,
tembelliği ve uyuşukluğu giderir, zor işler
karşısında insanı güçlü kılar. Taberani’nin
rivayetine göre, Resulullah (s.a) zor bir
işle karşılaşınca hemen namaz kılardı.
“Allah’a saygıdan kalbi ürperenler” diyen
tercüme edilen “haşiin” zümresine namaz
kılmak, oruç tutmak, sabırlı olmak, her
yerde ve her zaman gerçekleri söylemekten
çekinmemek zor gelmez, zira onlar Allah
sevgisi ile kalpleri dolmuş kimselerdir.
46.
Onlar, kesinlikle Rablerine kavuşacaklarını
ve O'na döneceklerini düşünen ve bunu
kabullenen kimselerdir.
47. Ey İsrailoğulları! Size
verdiğim nimetimi ve sizi (bir zamanlar)
cümle âleme üstün kıldığımı hatırlayın.
Kendi içinden peygamber gönderilen
millet, o anda diğer kavimlerden üstündür.
Zira Cenab-ı Allah, milletler arasından o
kavmi ve onlardan da o şahsı seçmiştir.
Dolayısıyla önce peygamber, sonra ailesi
daha sonra da milleti bir şeref kazanmıştır.
İçinden peygamber gönderilen milletin bir
yönden üstünlüğü vardır, diğer yönden de
sorumluluğu daha fazladır. Nitekim bu ayette
üstünlüğü bildirilen Beni İsrail hakkında
aynı surenin 61. Ayetinde onların zillet ve
meskenete duçar oldukları, Allah’ın gazabına
maruz kaldıkları anlatılmıştır.
48.
Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse
başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz;
hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat
kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla
yardım da yapılmaz.
49. Hatırlayın ki, sizi,
Firavun taraftarlarından kurtardık. Çünkü
onlar size azabın en kötüsünü reva
görüyorlar, yeni doğan erkek çocuklarınızı
kesiyorlar, (fenalık için) kızlarınızı
hayatta bırakıyorlardı. Aslında o size reva
görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan
vardı.
Firavun, eski Mısır hükümdarlarına
verilen bir ünvandır. Hz. Musa’nın gelmesine
tekaddüm eden senelerde kahinler,
İsrailoğullarından doğacak çocuğun,
Firavun’un tacını tahtını yıkacağını
söylediler. Bunun üzerine Firavun, yeni
doğan erkek çocukların kesilmesini emretti.
Allah bununla İsrailoğullarını imtihan
ediyordu.
50.
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardık,
sizi kurtardık, Firavun'un taraftarlarını
da, siz bakıp dururken denizde boğduk.
50-Rivayetlerden, bu
mucizenin Kızıldeniz’de geçtiği
anlaşılmaktadır.
51.
Musa'ya kırk gece (vahyetmek üzere) söz
vermiştik. Sonra haksızlık ederek buzağıyı
(tanrı) edindiniz.
Hz.Musa Tur-i Sina’ya gidince Samiri
adında birisi, altından yaptığı bir buzağı
heykelini getirir, “ Bu sizin Rabbinizdir.
Musa bunu unuttu, o gelinceye kadar buna
tapın” der. Hz. Harun buna mani olmaya
çalışırsa da başaramaz. Bu kıssa Taha
suresinde genişçe anlatılacaktır.
52.
O davranışlarınızdan sonra (akıllanıp)
şükredersiniz diye sizi affettik.
53. Doğru yolu bulasınız diye
Musa'ya Kitab'ı ve hak ile bâtılı ayıran
hükümleri verdik.
54. Musa kavmine demişti ki:
Ey kavmim! Şüphesiz siz, buzağıyı (tanrı)
edinmekle kendinize kötülük ettiniz. Onun
için Yaradanınıza tevbe edin de
nefislerinizi (kötü duygularınızı) öldürün.
Öyle yapmanız Yaratıcınızın katında sizin
için daha iyidir. Böylece Allah tevbenizi
kabul etmiş olur. Çünkü acıyıp tevbeleri
kabul eden ancak O'dur.
55. Bir zamanlar: Ey Musa! Biz
Allah'ı açıkça görmedikçe asla sana
inanmayız, demiştiniz de bakıp durur
olduğunuz halde hemen sizi yıldırım
çarpmıştı.
56. Sonra ölümünüzün ardından
sizi dirilttik ki şükredesiniz.
Yıldırım çarpmasından baygın düşen kavim
Allah’ın iradesi ile yeniden canlanır ve
istediklerinin yanlış olduğunu anlar. Ayette
olay, ölme ve tekrar dirilme olarak
anlatılmıştır.
57.
Ve sizi bulutla gölgeledik, size kudret
helvası ve bıldırcın gönderdik ve
"Verdiğimiz güzel nimetlerden yeyiniz"
(dedik). Hakikatta onlar bize değil sadece
kendilerine kötülük ediyorlardı.
58. (İsrailoğullarına:) Bu
kasabaya girin, orada bulunanlardan
dilediğiniz şekilde bol bol yeyin,
kapısından eğilerek girin, (girerken) "Hıtta!"
(Yâ Rabbi bizi affet) deyin ki, sizin
hatalarınızı bağışlayalım; zira biz, iyi
davrananlara (karşılığını) fazlasıyla
vereceğiz, demiştik.
Ayette geçen kasabadan maksat Kudüs veya
Eriha’dır. “Muhsin” kelimesi ise, “ihsan”
mastarında ism-i faildir. Yaptığı işi en iyi
biçimde ve noksansız yapanların vasfıdır.
Kur’an’ın pek çok ayetinde muhsinler
övülmüştür. Meşhur Cibril hadisinde ise
ihsan, Allah’ı görürcesine kulluk etmek diye
açıklanmıştır.
59.
Fakat zalimler, kendilerine söylenenleri
başka sözlerle değiştirdiler. Bunun üzerine
biz, yapmakta oldukları kötülükler sebebiyle
zalimlerin üzerine gökten acı bir azap
indirdik.
58, ayette kendilerine söylenenleri
dinlemeyip kötülük eden yahudilere Allah
Teala veba gibi bir takım kötü illet ve
hastalıklar vermiştir.
60.
Musa (çölde) kavmi için su istemişti de biz
ona: Değneğinle taşa vur! demiştik. Derhal
(taştan) oniki kaynak fışkırdı. Her bölük,
içeceği kaynağı bildi. (Onlara:) Allah'ın
rızkından yeyin, için, sakın yeryüzünde
bozgunculuk etmeyin, dedik.
61. Hani siz (verilen
nimetlere karşılık): Ey Musa! Bir tek
yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua
et de yerin bitirdiği şeylerden;
sebzesinden, hıyarından, sarımsağından,
mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın,
dediniz. Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile
değiştirmek mi istiyorsunuz? O halde şehre
inin. Zira istedikleriniz sizin için orada
var, dedi. İşte (bu hadiseden sonra)
üzerlerine aşağılık ve yoksulluk damgası
vuruldu. Allah'ın gazabına uğradılar. Bu
musibetler (onların başına), Allah'ın
âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız
olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle
geldi. Bunların hepsi, sadece isyanları ve
taşkınlıkları sebebiyledir.
61-Beni İsrail’e alçaklık ve
yoksulluk damgasının vurulmasına sebep
olarak hakkı inkar etmeleri ve onu söyleyen
peygamberleri acımasızca öldürmeleri
gösterilmiştir. Şuayb, Zekeriyya ve Yahya
gibi pek çok peygamberi öldürmüşlerdir.
62.
Şüphesiz iman edenler; yani yahudilerden,
hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve
ahiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel
işleyenler için Rableri katında mükâfatlar
vardır. Onlar için herhangi bir korku
yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.
Yahudi kelimesi, buzağıya tapmaktan tevbe
ettikleri vakit İsrailoğullarına takılmış
bir addır. Bir rivayete göre de Hz.
Ya’kub’un en büyük oğlu Yahuza’ya nisbet
edilmiştir. Nasara, Hz. İsa’nın indiği
Nasıra kasabasına nisbettir, diyenler
vardır. Bir rivayete göre Hz. İsa’nın Al-i
İmran 52, Saff 14. Ayetlerinde geçen
“menensari ilallah” sözünden alınmıştır.
Sabiiler hakkında çeşitli rivayetler vardır.
Bir görüşü göre,Hz. İbrahim ‘in dinini devam
ettiren eski bir topluluk idi. Müfessirlerin
bazıları da Sabiiliğin yahudilikle
Hıristiyanlık arasında tevhidci bir din
olduğunu belirtmişlerdi. Bazı yeni
araştırmacılar ise, sabiilerin Babil’de
yaşayan ve yarı Hıristiyan olan bir mezhep
müntesibi olduklarını ve Hz.Yahya’nın
tabilerine benzediklerini ifade etmişlerdir.
63.
Sizden sağlam bir söz almış, Tûr dağının
altında, size verdiğimizi kuvvetle tutun,
onda bulunanları daima hatırlayın, umulur
ki, korunursunuz (demiştik de);
64. Ondan sonra sözünüzden
dönmüştünüz. Eğer sizin üzerinizde Allah'ın
ihsanı ve rahmeti olmasaydı, muhakkak zarara
uğrayanlardan olurdunuz.
65. İçinizden cumartesi günü
azgınlık edip de, bu yüzden kendilerine:
Aşağılık maymunlar olun! dediklerimizi
elbette bilmektesiniz.
66. Biz bunu (maymunlaşmış
insanları), hadiseyi bizzat görenlere ve
sonradan gelenlere bir ibret dersi,
müttakîler için de bir öğüt vesilesi kıldık.
Allah Beni İsrail’den kötülükte şuurlu
olarak ısrar eden o bedbahtları önce maymun
kılığına sokmuş, sonra da onları helak
etmiştir. Bunun, insanların aslının maymun
olduğu iddiasıyla ilgisi yoktur.
67.
Musa, kavmine: Allah bir sığır kesmenizi
emrediyor, demişti de: Bizimle alay mı
ediyorsun? demişlerdi. O da: Cahillerden
olmaktan Allah'a sığınırım, demişti.
68. "Bizim adımıza Rabbine dua
et, bize onun ne olduğunu açıklasın"
dediler. Musa: Allah diyor ki: "O, ne yaşlı
ne de körpe; ikisi arasında bir inek." Size
emredileni hemen yapın, dedi.
69. Bu defa: Bizim için
Rabbine dua et, bize onun rengini açıklasın,
dediler. "O diyor ki: Sarı renkli, parlak
tüylü, bakanların içini açan bir inektir"
dedi.
70. "(Ey Musa!) Bizim için,
Rabbine dua et de onun nasıl bir sığır
olduğunu bize açıklasın, nasıl bir inek
keseceğimizi anlayamadık. Biz, inşaallah
emredileni yapma yolunu buluruz" dediler.
71. (Musa) dedi ki: Allah
şöyle buyuruyor: O, henüz boyunduruk altına
alınmayan, yer sürmeyen, ekin sulamayan,
serbest dolaşan (salma), renginde hiç
alacası bulunmayan bir inektir. "İşte şimdi
gerçeği anlattın" dediler ve bunun üzerine
(onu bulup) kestiler, ama az kalsın
kesmeyeceklerdi.
72. Hani siz bir adam
öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle
atışmıştınız. Halbuki Allah gizlemekte
olduğunuzu ortaya çıkaracaktır.
73. "Haydi, şimdi (öldürülen)
adama, (kesilen ineğin) bir parçasıyla
vurun" dedik. Böylece Allah ölüleri diriltir
ve düşünesiniz diye size âyetlerini
(Peygamberine verdiği mucizelerini)
gösterir.
Bu ayetlerde geçen sığır kesme kıssası,
daha ziyade İsrailoğullarından iki gencin,
mirasına konmaları için amcalarını
öldürmelerine bağlanır. Olay Hz. Musa’ya arz
edilir. Hz. Musa bir türlü katilleri bulamaz
ve Allah’a sığınır. O da bir sığır
kesilmesini, onun bir parçasıyla ölüye
vurulmasını, ölünün dirilip katili haber
vereceğini bildirir. Neticede böyle olur.
Ayetlerin zahiri de buna işaret eder. Ancak
eski Mısırlıların ineğe tapmaları, bir ara
yahudilerin de buzağıya tapmış olmaları,
sığır kelimesi hadisesinde başka hikmetlerin
de bulunduğunu gösterir.
“Bir
parçasıyla ona vurun” buyurulup arkasından
da Allah’ın ölülerin diriltmesinden
bahsedilince , müfessirlerin çoğu bunu
“kesilen ineğin bir parçası ile ölüye
vurulmak suretiyle onun dirilmesi” şeklinde
anlamışlardır. Bu takdirde olay bir
mucizedir; Allah’ın kudreti ile ölü böyle
bir sebep olmadan da dirilebilir. Dikkatleri
daha ziyade çekmek için böyle bir merasim
tertip edilmiş ve akabinde mucize
gerçekleşmiştir.
74.
(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz
katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut
daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var
ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var
ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan
bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı
yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan
gafil değildir.
75. Şimdi (ey müminler!)
onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz?
Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'ın
kelâmını işitirler de iyice anladıktan
sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi.
76. (Münafıklar) inananlarla
karşılaştıklarında "İman ettik" derler.
Birbirleriyle başbaşa kaldıkları vakit ise:
Allah'ın size açtıklarını (Tevrat'taki
bilgileri), Rabbiniz katında sizin
aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara
anlatıyorsunuz; bunları düşünemiyor musunuz?
derler.
77. Onlar bilmezler mi ki,
gizlediklerini de açıkça yaptıklarını da
Allah bilmektedir.
78. İçlerinde bir takım
ümmîler vardır ki, Kitab'ı (Tevrat'ı)
bilmezler. Bütün bildikleri kulaktan dolma
şeylerdir. Onlar sadece zan ve tahminde
bulunuyorlar.
Ümmi, okur yazar olmayan demektir. Yahudi
yahut Hıristiyan olmayan Araplara da ümmi
diyenler olmuştur.
79.
Elleriyle (bir) Kitap yazıp sonra onu az bir
bedel karşılığında satmak için "Bu Allah
katındandır" diyenlere yazıklar olsun!
Elleriyle yazdıklarından ötürü vay haline
onların! Ve kazandıklarından ötürü vay
haline onların!
80. İsrailoğulları: Sayılı
birkaç gün müstesna, bize ateş
dokunmayacaktır, dediler. De ki (onlara):
Siz Allah katından bir söz mü aldınız -ki
Allah sözünden caymaz-, yoksa Allah hakkında
bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?
81. Hayır! Kim bir kötülük
eder de kötülüğü kendisini çepeçevre
kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktirler.
Onlar orada devamlı kalırlar.
82. İman edip yararlı iş
yapanlara gelince onlar da cennetliktirler.
Onlar orada devamlı kalırlar.
83. Vaktiyle biz,
İsrailoğullarından: Yalnızca Allah'a kulluk
edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya,
yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz
diye söz almış ve "İnsanlara güzel söz
söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diye
de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz
çevirerek dönüp gittiniz.
İsrailoğullarının yaptığı işler ve
davranışlar hakkındaki bu bilgiler,
Kur’an’ın geldiği devirde yaşayan
yahudilerin Tevrat’ı tahrif edip gerçekleri
gizlemelerinden dolayı verilmiştir. Çünkü Hz.
Muhammed gönderildiği zaman Arabistan’da
özellikle Medine(Yesrib) ve civarında
oldukça kalabalık bir Yahudi topluluğu
yaşamakta idi. Ahir zaman peygamberi
gönderilmeden önce bir peygamber geleceğini
etrafa yayan Yahudiler, peygamberimiz
gelince ağız değiştirdiler. Zira onlar
gelecek peygamberi Yahudilerden
bekliyorlardı. Araplardan gelince onu
kıskandılar. Kur’an’da yahudiler hakkında
daha çok bilgi verilmesinin sebebi budur.
Ahir zaman peygamberi, sonunda hıyanetleri
yüzünden onlarla savaşmak ve onları
yurtlarından sürmek zorunda kalmıştır.
Yahudiler hala müslümanlara olan
düşmanlıklarını devam ettirmektedirler.
84.
(Ey İsrailoğulları!) Birbirinizin kanını
dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan
çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık.
Her şeyi görerek sonunda bunları kabul
etmiştiniz.
85. Bu misakı kabul eden
sizler, (verdiğiniz sözün tersine)
birbirinizi öldürüyor, aranızdan bir zümreyi
yurtlarından çıkarıyor, kötülük ve
düşmanlıkta onlara karşı birleşiyorsunuz.
Onları yurtlarından çıkarmak size haram
olduğu halde (hem çıkarıyor hem de) size
esirler olarak geldiklerinde fidye verip
onları kurtarıyorsunuz. Yoksa siz Kitab'ın
bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların
cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
kıyamet gününde ise en şiddetli azaba
itilmektir. Allah sizin yapmakta
olduklarınızdan asla gafil değildir.
86. İşte onlar, ahirete
karşılık dünya hayatını satın alan
kimselerdir. Bu yüzden ne azapları
hafifletilecek ne de kendilerine yardım
edilecektir.
Bu ayetler, yahudilerin türlü türlü
entrikalarını anlatır. İslam’dan önce
Medine’de bulunan yahudiler iki fırka
idiler. Onlardan birisi Evs, diğeri de
Hazrec kabilesi ile beraber idi. Evs ile
Hazrec kavga edip harbe tutuşunca onlar da
beraber savaşırlardı. Bu arada Yahudiler
birbirlerini öldürdüler ve yurtlarından
kovarlardı. Esir olarak geri geldiklerinde
bu sefer onları fidye verip geri alırlardı.
Bu durum sorulduğu zaman da “ Ne yapalım,
Allah’ın emri böyle” derlerdi. Bunun gibi
türlü mel’anetler yaparlardı.
87.
Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik. Ondan
sonra ardarda peygamberler gönderdik. Meryem
oğlu İsa'ya da mucizeler verdik. Ve onu,
Rûhu'l-Kudüs (Cebrail) ile destekledik. (Ne
var ki) gönlünüzün arzulamadığı şeyleri
söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı
büyüklük tasladınız. (Size gelen)
peygamberlerden bir kısmını yalanladınız,
bir kısmını da öldürdünüz.
Burada Allah Teala İsrailoğullarına şu
anlamda olmak üzere ikazda bulunuyor: An
dolsun ki Musa’ya kitabı biz verdik, ondan
sonra gelen peygamberleri biz gönderdik ve
onu Ruhül’-Kudüs ile takviye ettik. Siz onu
öldürmeye teşebbüs ettiniz, fakat bunu
yapamadınız. Hz. Muhammed’i de öldürmeye
teşebbüs ediyorsunuz. Onu da yapamazsınız,
biz onu koruruz. İnkar ve isyanınız
sebebiyle Allah’ın lanetini hakettiniz.
Bundan sonra iman etmeniz beklenmez. Ortaya
koyduğunuz mazeretler de geçersizdir.
88.
(Yahudiler peygamberlerle alay ederek)
"Kalplerimiz perdelidir" dediler. Hayır;
küfür ve isyanları sebebiyle Allah onlara
lânet etmiştir. O yüzden çok az inanırlar.
89. Daha önce kâfirlere karşı
zafer isterlerken kendilerine Allah katından
ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap
gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri
gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr
ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle
inkârcılaradır.
83. Ayette geçen açıklamaya bakınız.
90.
Allah'ın kullarından dilediğine peygamberlik
ihsan etmesini kıskandıkları için Allah'ın
indirdiğini (Kur'an'ı) inkâr ederek
kendilerini harcamaları ne kötü bir şeydir!
Böylece onlar, gazap üstüne gazaba
uğradılar. Ayrıca kâfirler için alçaltıcı
bir azap vardır.
91. Kendilerine: Allah'ın
indirdiğine iman edin, denilince: Biz sadece
bize indirilene (Tevrat'a) inanırız, derler
ve ondan başkasını inkâr ederler. Halbuki o
Kur'an kendi ellerinde bulunan Tevrat'ı
doğrulayıcı olarak gelmiş hak kitaptır. (Ey
Muhammed!) Onlara: Şayet siz gerçekten
inanıyor idiyseniz daha önce Allah'ın
peygamberlerini neden öldürüyordunuz?
deyiver.
92. Andolsun Musa size apaçık
mucizeler getirmişti. Sonra onun ardından,
zalimler olarak buzağıyı (tanrı) edindiniz.
93. Hatırlayın ki, Tûr dağının
altında sizden söz almış: Size
verdiklerimizi kuvvetlice tutun,
söylenenleri anlayın, demiştik. Onlar:
İşittik ve isyan ettik, dediler. İnkârları
sebebiyle kalplerine buzağı sevgisi
dolduruldu. De ki: Eğer inanıyorsanız,
imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!
Yahudiler Tevrat’tan edindikleri
bilgilere göre bir peygamber geleceğini
biliyorlardı ve bunun kendilerinden
geleceğini düşünerek ondan faydalanmanın
planlarını yapıyorlardı. Bekledikleri
peygamber Araplardan gelince onu inkar
ettiler. 89. ayette buna işaret edilmiştir.
Onlar aslında Hz. Musa’ya da hakkıyla
inanmış değillerdir. 92. ayette ifade
edildiği gibi Hz. Musa nice mucizeler
getirdiği halde o Tur'a gidince buzağıya
taptılar.
94.
(Ey Muhammed, onlara:) Şayet (iddia
ettiğiniz gibi) ahiret yurdu Allah katında
diğer insanlara değil de yalnızca size aitse
ve bu iddianızda doğru iseniz haydi ölümü
temenni edin (bakalım), de.
95. Onlar, kendi elleriyle
önceden yaptıkları işler (günah ve
isyanları) sebebiyle hiç bir zaman ölümü
temenni etmeyeceklerdir. Allah zalimleri iyi
bilir.
Yahudiler, “Ahiret hayatı sadece bize
aittir.” Şeklinde iddia etmişler, bununla “
Yahudi olmayanlar öbür dünyada nimete nail
olamazlar” demek istemişlerdi. Bu iddiaya
karşılık siz de onlara “ Madem ki öyledir,
hadi ölümü isteyin” deyiniz. Ama onlar asla
ölmek istemezler. Bu ayetler, yahudillerin
ırkçılık düşüncesinin ahirete kadar
uzandığını gösterir.
96.
Yemin olsun ki, sen onları yaşamaya karşı
insanların en düşkünü olarak bulursun.
Putperestlerden her biri de arzular ki, bin
sene yaşasın. Oysa yaşatılması hiç kimseyi
azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların
yapmakta olduklarını eksiksiz görür.
97. De ki: Cebrail'e kim
düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın
izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet
rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve
müminler için de müjdeci olarak o
indirmiştir.
Rivayete göre Fedek hahamlarından
Abdullah b. Suriye Peygamberimizle münakaşa
etmiş, kendisine vahyi kimin getirdiğini
sormuş, “Cebrail” deyince “ O bizim
düşmanımızdır. Başkası getirseydi iman
ederdik.” demiştir. Bunun üzerine bu ayet
inmiştir.
98.
Kim, Allah'a, meleklerine, peygamberlerine,
Cebrail'e ve Mikâil'e düşman olursa bilsin
ki Allah da inkârcı kâfirlerin düşmanıdır.
99. Andolsun ki sana apaçık
âyetler indirdik. (Ey Muhammed!) Onları
ancak fasıklar inkâr eder.
100. Ne zaman onlar bir
antlaşma yaptılarsa, yine kendilerinden bir
gurup onu bozmadı mı? Zaten onların çoğu
iman etmez.
101. Allah tarafından
kendilerine, yanlarında bulunanı tasdik
edici bir elçi gelince ehl-i kitaptan bir
gurup, sanki Allah'ın kitabını bilmiyormuş
gibi onu arkalarına atıp terkettiler.
102. Süleyman'ın hükümranlığı
hakkında onlar, şeytanların uydurup
söylediklerine tâbi oldular. Halbuki
Süleyman büyü yapıp kâfir olmadı. Lâkin
şeytanlar kâfir oldular. Çünkü insanlara
sihri ve Babil'de Hârut ile Mârut isimli iki
meleğe indirileni öğretiyorlardı. Halbuki o
iki melek, herkese: Biz ancak imtihan için
gönderildik, sakın yanlış inanıp da kâfir
olmayasınız, demeden hiç kimseye (sihir
ilmini) öğretmezlerdi. Onlar, o iki melekden,
karı ile koca arasını açacak şeyleri
öğreniyorlardı. Oysa büyücüler, Allah'ın
izni olmadan hiç kimseye zarar veremezler.
Onlar, kendilerine fayda vereni değil de
zarar vereni öğrenirler. Sihri satın
alanların (ona inanıp para verenlerin)
ahiretten nasibi olmadığını çok iyi
bilmektedirler. Karşılığında kendilerini
sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu
anlasalardı!
Eski kavimlerin çoğu sihre inanırlardı.
Bu yüzden sihir, dini inançlarla tamamen
karışmış durumda idi. Bu sebeple sihirbazlar
halkı kandırıyorlardı. Sihir çeşitleri
şöyledir.
1. Keldanilerin
sihri: Bunlar yıldızlara taparlar, kainatı
idare edenlerin yıldızlar olduğunu, hayır ve
şerrin onlardan geldiğini, semavi güçlerin
yerdeki güçlerle birleşmesi sonucu mucizeler
meydana geldiğini söylerlerdi. Bunları irşat
için Allah, Hz.İbrahim’i gönderdi. Bunlar da
kendi aralarında üç fırka idiler:
a) Eflak
ve yıldızların ebedi olduğunu söyleyenler
ki, onlara “Sabie” denilir.
b) Eflakın
uluhiyetine inananlar. Bunlar, her felek
için yerde bir put yapmış ve ona hizmet
etmiş putperestlerdir.
c) Eflaki
ve yıldızları yaratan birisi olduğunu ve
bunun onlara yeryüzünü idare etme hakkı
verdiğini söyleyenler. Bunlar yıldızları
aracı kabul ederlerdi.
2. Ruh
gücüne dayanılarak ortaya konan sihir: Buna
göre insan ruhu tasfiye ile icadetme,
öldürme, diriltme, bünye ve şekilde
değişiklik yapma gücüne ulaşır.
3. Ruhani
varlıklardan faydalanılarak yapılan sihir:
Bu da muska yapmak ve cinlerden yardım almak
gibi şekillerle uygulanır.
4. Göz
boyamak şeklinde yapılan sihir: Hokkabazlık,
el çabukluğu ve benzeri davranışlar gibi.
İslam alimleri,
sihrin birinci ve ikinci şekline inananların
kafir olduklarında ittifak etmişlerdir.
Ancak, ayette bildirildiği şekilde,
yaratıcının Allah Teala olduğuna inanarak ve
kötülükte kullanmamak şartıyla sihir ilmini
öğrenmekte beis yoktur. Yahudiler arasında
büyü yaygın idi. Bu yüzden Hz.Süleyman’ın
büyük bir büyücü olduğunu, hükümdarlığı büyü
ile elde ettiğini, hayvanlara ve cinlere
büyü ile hükmettiğini söylerler ve buna
inanırlardı. Hz. Süleyman Kur’an’da
peygamber olarak tanıtılınca “Muhammed
Süleyman’ı peygamber sanıyor, halbuki o bir
büyücüdür” dediler.
103.
Eğer iman edip kendilerini kötülükten
korusalardı, şüphesiz, Allah tarafından
verilecek sevap daha hayırlı olacaktı. Keşke
bunları anlasalardı!
104. Ey iman edenler! "Râinâ"
demeyin, "unzurnâ" deyin. (Söylenenleri)
dinleyin. Kâfirler için elem verici bir azap
vardır.
Resulullah (s.a) müslümanlara bir şey
öğretirken, bizi biraz bekle, acele etme
manasına “Raina” derlerdi. Yahudilerin de
sövmek manasına gelen “Raina” kelimeleri
vardı. Müslümanların bu sözünü işitince,
Efendimize kötü maksatla öyle hitap etmeye
başladılar. Bunun üzerine “Raina” demeyin, o
manasına gelen “unzurna” deyin denildi ki,
bizi bekle demektir.
105.
(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve
putperestler de Rabbinizden size bir hayır
indirilmesini istemezler. Halbuki Allah
rahmetini dilediğine verir. Allah büyük
lütuf sahibidir.
106. Biz, bir âyetin hükmünü
yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak
(ertelersek) mutlaka daha iyisini veya
benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah
her şeye kadirdir.
Sonra gelen bir ayetin, daha önceki
ayetin hükmünü yürürlükten kaldırmasına
“nesh” denir. Allah Teala, insanlığın medeni
ve kültürel gelişmesine ve bu gelişmenin
doğurduğu ihtiyaçlara uygun olarak,
gerektikçe yeni peygamber ve kitaplar
göndermiş, öncekilere ait bazı hükümleri
yürürlükten kaldırmıştır. Naslarının hükmü
ebedi olan Kur’an-ı Kerim nazil olurken, bu
döneme mahsus olmak üzere bazı ayetler,
diğerlerini neshetmiştir; ancak bunların
sayısı oldukça azdır ve ilk İslam neslinin
terbiye ve intibakını temin maksadına
yöneliktir.)
107.
(Yine) bilmez misin, göklerin ve yerin
mülkiyet ve hükümranlığı yalnızca
Allah'ındır? Sizin için Allah'tan başka ne
bir dost ne de bir yardımcı vardır.
108. Yoksa siz de (ey
müslümanlar), daha önce Musa'ya sorulduğu
gibi peygamberinize sorular sormak mı
istiyorsunuz? Kim imanı küfre değişirse,
şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.
Peygambere çok soru sorulması, hükümlerin
çoğalmasını ve daralmasını gerektirir. Onun
için Medine devrinde bir ara soru sormak
yasak edilmiştir.
109.
Ehl-i kitaptan çoğu, hakikat kendilerine
apaçık belli olduktan sonra, sırf
içlerindeki kıskançlıktan ötürü, sizi
imanınızdan vazgeçirip küfre döndürmek
istediler. Yine de siz, Allah onlar
hakkındaki emrini getirinceye kadar affedip
bağışlayın. Şüphesiz Allah her şeye
kadirdir.
110. Namazı kılın, zekâtı
verin, önceden kendiniz için yaptığınız her
iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız.
Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı
noksansız görür.
111. (Ehl-i kitap:) Yahudiler
yahut hıristiyanlar hariç hiç kimse cennete
giremeyecek, dediler. Bu onların
kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden
doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de.
112. Bilâkis, kim muhsin
olarak yüzünü Allah'a döndürürse (Allah'a
hakkıyla kulluk ederse) onun ecri Rabbi
katındadır. Öyleleri için ne bir korku
vardır, ne de üzüntü çekerler.
Bu ayette Allah’a kulluk etmek ihsan
vasfına bağlanmıştır. Yani bir kimse ibadet
etmekle kendisini kurtaramaz. Kendini
kurtarması için muhsinlerden olması gerekir.
Muhsin yaptığı işi Allah için yapan, sadece
O’ndan korkan, o sebeple işini noksansız
bitiren ve her işin hakkını veren kimse
demektir. Hıristiyan Araplardan
oluşan Necran heyeti Resulullah’ın huzuruna
çıkınca yahudiler onların yanlarına geldiler
Aralarında münakaşa yaptılar. Birbirlerini
itham ettiler Bunun üzerine aşağıdaki
ayetler geldi.
113.
Hepsi de kitabı (Tevrat ve İncil'i) okumakta
oldukları halde Yahudiler: Hıristiyanlar
doğru yolda değillerdir, dediler.
Hıristiyanlar da: Yahudiler doğru yolda
değillerdir, dediler. Kitabı bilmeyenler de
birbirleri hakkında tıpkı onların
söylediklerini söylediler. Allah, ihtilâfa
düştükleri hususlarda kıyamet günü onlar
hakkında hükmünü verecektir.
114. Allah'ın mescidlerinde
O'nun adının anılmasına engel olan ve
onların harap olmasına çalışandan daha zalim
kim vardır! Aslında bunların oralara ancak
korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü
girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada
rezillik, ahirette de büyük azap vardır.
115. Doğu da Allah'ındır batı
da. Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü (zatı)
oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve
nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.
Allah her yerde hazır ve nazır olmakla
birlikte, namazda kıbleye dönmek ibadetlerde
nizam ve intizamı sağlamak gayesine
matuftur.)
116.
"Allah çocuk edindi" dediler. Hâşâ! O,
bundan münezzehtir. Göklerde ve yerde
olanların hepsi O'nundur, hepsi O'na boyun
eğmiştir.
Yahudiler “Uzeyr Allah’ın oğludur” derken
hıristiyanlar “İsa Allah’ın oğludur”
dediler. Müşrik araplar ise “Melekler
Allah’ın kızlarıdır” demişlerdi. Bu ayette,
Allah Teala’nın bunlardan münezzeh olduğu
hususu vurgulanmıştır.
117.
(O), göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır.
Bir şeyi dilediğinde ona sadece "Ol!" der, o
da hemen oluverir.
Allah Teala’nın bir şeyi murat etmesi,
onun hakkında “Ol!” emridir. Allah’ın
dilediği her şey vakti saati gelince mutlaka
olur.
118.
Bilmeyenler dediler ki: Allah bizimle
konuşmalı ya da bize bir âyet (mucize)
gelmeli değil miydi? Onlardan öncekiler de
işte tıpkı onların dediklerini demişlerdi.
Kalpleri (akılları) nasıl da birbirine
benzedi? Gerçekleri iyice bilmek isteyenlere
âyetleri apaçık gösterdik.
119.
Doğrusu biz seni Hak (Kur'an) ile
müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen
cehenmemliklerden sorumlu değilsin.
120.
Dinlerine uymadıkça yahudiler de
hıristiyanlar da asla senden razı
olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak
Allah'ın yoludur. Sana gelen ilimden sonra
onların arzularına uyacak olursan, andolsun
ki, Allah'tan sana ne bir dost ne de bir
yardımcı vardır.
121.
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler (den
bazısı) onu, hakkını gözeterek okurlar.
Çünkü onlar, ona iman ederler. Onu inkâr
edenlere gelince, işte gerçekten zarara
uğrayanlar onlardır.
Bu ayet, yahudi alimlerinden Abdullah
ibni Selam ve arkadaşları hakkında inmiştir.
Bunlar Kur’an’a inandılar ve ondaki ahkamı
tasdik ettiler. Bir başka rivayete göre de
bu ayet Cafer b.Ebi Talip’le beraber
Habeşistan’dan gelen kırk kişilik cemaat
hakkındadır ki, bunlar ehl-i kitaptan
İslam-ı kabul edenlerdir.
122.
Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimetimi ve
sizi (bir zamanlar) cümle âleme üstün kılmış
olduğumu hatırlayın.
123.
Ve bir günden sakının ki, o günde hiç kimse
başkası namına bir şey ödeyemez, kimseden
fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat
fayda vermez. Onlar hiçbir yardım da
görmezler.
Şefaat, bazı şartlara bağlıdır. En
önemlisi ise imandır.
124.
Bir zamanlar Rabbi İbrahim'i bir takım
kelimelerle sınamış, onları tam olarak
yerine getirince: Ben seni insanlara önder
yapacağım, demişti. "Soyumdan da (önderler
yap, yâ Rabbi!)" dedi. Allah: Ahdim
zalimlere ermez (onlar için söz vermem)
buyurdu.
125.
Biz, Beyt'i (Kâbe'yi) insanlara toplanma
mahalli ve güvenli bir yer kıldık. Siz de
İbrahim'in makamından bir namaz yeri edinin
(orada namaz kılın). İbrahim ve İsmail'e:
Tavaf edenler, ibadete kapananlar, rükû ve
secde edenler için Evim'i temiz tutun, diye
emretmiştik.
126.
İbrahim de demişti ki: Ey Rabbim! Burayı
emin bir şehir yap, halkından Allah'a ve
ahiret gününe inananları çeşitli meyvelerle
besle. Allah buyurdu ki: Kim inkâr ederse
onu az bir süre faydalandırır, sonra onu
cehennem azabına sürüklerim. Ne kötü
varılacak yerdir orası!
Allah, inkar edenleri de dünyada
rızıklandırmakta, dünya nimetlerinden
diledikleri gibi istifade etmelerine imkan
vermektedir. Şu halde dünya nimeti,
dindarlığa bağlı değildir. Dünya nimeti
mümine de kafire de verilir. Bunlar birer
imtihan vesilesidir; hayırlı olup
olmadıkları neticeye bağlıdır. Servet ve
iktidar, eğer kulluğa vesile olmuş ise o
zaman bu, iki cihan saadetidir. Azgınlık ve
sapıklığa sebep olmuş ise ebedi hayatı
mahvetmiş, saadet yerine felaket getirmiş
olur.
127.
Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber
Beytullah'ın temellerini yükseltiyor (şöyle
diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul
buyur; şüphesiz sen işitensin, bilensin.
Kabe’nin yapılışı hakkındaki rivayetlere
göre, Hz.Adem ile Havva cennetten
çıkarıldıkları vakit yeryüzünde Arafat’ta
buluşurlar, beraberce batıya doğru yürürler.
Kabe’nin bulunduğu yere gelirler. Bu esnada
Adem, bu buluşmaya şükür olmak üzere Rabbine
ibadet etmek ister ve cennette iken,
etrafında tavaf ederek ibadet ettiği nurdan
sütunun tekrar kendisine verilmesini diler.
İşte o nurdan sütun orada tecelli eder ve Hz.Adem,
onun etrafında tavaf ederek Allah’a ibadet
eder. Bu nurdan sütun Hz.Şit zamanında
kaybolur, yerinde siyah bir taş kalır. Bunun
üzerine Hz.Şit, onun yerine taştan onun gibi
dört köşe bina yapar ve o siyah taşı binanın
bir köşesine yerleştirir. İşte bugün Hacer-i
Esved diye bilinen siyah taş odur. Sonra Nuh
tufanında bu bina kumlar altında uzunca bir
süre gizli kalır. Hz. İbrahim Allah’ın
emriyle Kabe’nin bulunduğu yere gider, oğlu
İsmail’i annesiyle birlikte orada iskan
eder. Sonra İsmail ile beraber Kabe’nin
bulunduğu yeri kazar. Hz. Şit tarafından
yapılan binanın temellerini bulur ve o
temellerin üzerine bugün mevcut olan Kabe’yi
inşa eder. Ayette”Beytullah’ın temellerini
yükseltiyor” cümlesi bunu ifade eder.
128.
Ey Rabbimiz! Bizi sana boyun eğenlerden kıl,
neslimizden de sana itaat eden bir ümmet
çıkar, bize ibadet usullerimizi göster,
tevbemizi kabul et; zira, tevbeleri çokça
kabul eden, çok merhametli olan ancak
sensin.
129.
Ey Rabbimiz! Onlara, içlerinden senin
âyetlerini kendilerine okuyacak, onlara
kitap ve hikmeti öğretecek, onları
temizleyecek bir peygamber gönder. Çünkü
üstün gelen, her şeyi yerli yerince yapan
yalnız sensin.
130.
İbrahim'in dininden kendini bilmezlerden
başka kim yüz çevirir? Andolsun ki, biz onu
dünyada (elçi) seçtik, şüphesiz o ahirette
de iyilerdendir.
131.
Çünkü Rabbi ona: Müslüman ol, demiş, o da:
Alemlerin Rabbine boyun eğdim, demişti.
132.
Bunu İbrahim de kendi oğullarına vasiyet
etti, Yakub da: Oğullarım! Allah sizin için
bu dini (İslâm'ı) seçti. O halde sadece
müslümanlar olarak ölünüz (dedi).
133.
Yoksa Ya'kub'a ölüm geldiği zaman siz orada
mı idiniz? O zaman (Ya'kub) oğullarına:
Benden sonra kime kulluk edeceksiniz?
demişti. Onlar: Senin ve ataların İbrahim,
İsmail ve İshak'ın ilâhı olan tek Allah'a
kulluk edeceğiz; biz ancak O'na teslim
olmuşuzdur, dediler.
134.
Onlar bir ümmetti, gelip geçti. Onların
kazandıkları kendilerinin, sizin
kazandıklarınız sizindir. Siz onların
yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
135.
(Yahudiler ve hıristiyanlar müslümanlara:)
Yahudi ya da hıristiyan olun ki, doğru yolu
bulasınız, dediler. De ki: Hayır! Biz, hanîf
olan İbrahim'in dinine uyarız. O,
müşriklerden değildi.
Hanif, her türlü batıl dinden uzak durup,
yalnızca hak dine yönelen kişi demektir.
136.
"Biz, Allah'a ve bize indirilene; İbrahim,
İsmail, İshak, Ya'kub ve esbâta indirilene,
Musa ve İsa'ya verilenlerle Rableri
tarafından diğer peygamberlere verilenlere,
onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin
inandık ve biz sadece Allah'a teslim olduk"
deyin.
Esbat,torunlar demektir. Burada Hz.Ya’kub’un
on iki evladından torunları kasdedilmiştir.
137.
Eğer onlar da sizin inandığınız gibi
inanırlarsa doğru yolu bulmuş olurlar;
dönerlerse mutlaka anlaşmazlık içine düşmüş
olurlar. Onlara karşı Allah sana yeter. O
işitendir, bilendir.
138.
Allah'ın (verdiği) rengiyle boyandık.
Allah'tan daha güzel rengi kim verebilir?
Biz ancak O'na kulluk ederiz (deyin).
Zemahşeri’nin açıklamalarına göre
hıristiyanlar, yeni doğan çocukları, bir su
ile boyarlar ve “İşte şimdi hıristiyan oldu”
derlerdi ve bunu o çocuk için bir temizlik
sayarlardı. Ayette müslümanların buna
karşılık “Allah’ın boyası ile boyandık”
demeleri emredildi. Allah’ın boyası İslam
fıtratı, İslam ve iman temizliğidir.
139.
De ki: Allah bizim de Rabbimiz, sizin de
Rabbiniz olduğu halde, O'nun hakkında
bizimle tartışmaya mı girişiyorsunuz? Bizim
yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da
size aittir. Biz O'na gönülden
bağlananlarız.
140.
Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Ya'kub ve
esbâtın yahudi, yahut hıristiyan olduklarını
mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi
bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından
kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği
gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah
yaptıklarınızdan gafil değildir.
141.
Onlar bir ümmetti; gelip geçti. Onların
kazandıkları kendilerine, sizin
kazandıklarınız da size aittir. Siz onların
yaptıklarından sorguya çekilmezsiniz.
Resulullah (s.a) Medine’ye geldikten
sonra müslümanlar on altı ay kadar Kudüs’e
yönelerek namaz kıldılar. Bu durum
yahudilerin şımarmalarına, “Muhammed ve
ashabı kıblenin neresi olduğunu
bilmiyorlardı, biz onlara yol gösterdik.”
gibi laflar etmelerine ve bunu etrafa
yaymalarına sebep olmuştu. Resulullah,
Allah’tan İslam’a kendi kıblesinin
verilmesini niyaz etti. İşte bundan sonra
Kudüs’ten Kabe’ye dönülmesi emri geldi.
Bunun üzerine yahudiler ve münafıklar tekrar
ileri geri konuşmaya başladılar. Aşağıdaki
ayetler bu olayı anlatır.
142.
İnsanlardan bir kısım beyinsizler:
Yönelmekte oldukları kıblelerinden onları
çeviren nedir? diyecekler. De ki: Doğu da
batı da Allah'ındır. O dilediğini doğru yola
iletir.
143.
İşte böylece sizin insanlığa şahitler
olmanız, Resûl'ün de size şahit olması için
sizi mutedil bir millet kıldık. Senin
(arzulayıp da şu anda) yönelmediğin kıbleyi
(Kâbe'yi) biz ancak Peygamber'e uyanı,
ökçeleri üzerinde geri dönenden ayırdetmemiz
için kıble yaptık. Bu, Allah'ın hidayet
verdiği kimselerden başkasına elbette ağır
gelir. Allah sizin imanınızı asla zayi
edecek değildir. Zira Allah insanlara karşı
şefkatli ve merhametlidir.
Rivayete göre kıyamette milletler
peygamberlerinin tebligatını inkar ederler.
Allah peygamberlerden tebliğ ettiklerine
dair delil ister. Bunun üzerine ümmet-i
Muhammed getirilir ve onlar buna şehadet
ederler. Onlara “Siz bunu nereden
öğrendiniz?” diye sorulur. Onlar da
“Kur’an’dan ve Resulullah’tan öğrendik.”
Derler. Nihayet Resulullah getirilir ve o da
buna şahitlik eder.
144.
(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru
çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber
beklediğini) görüyoruz. İşte şimdi, seni
memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz.
Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.
(Ey müslümanlar!) Siz de nerede olursanız
olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa
çevirin. Şüphe yok ki, ehl-i kitap, onun
Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi
bilirler. Allah onların yapmakta
olduklarından habersiz değildir.
145.
Yemin olsun ki (habibim ! ) sen ehl-i kitaba
her türlü âyeti (mucizeyi) getirsen yine de
onlar senin kıblene dönmezler. Sen de
onların kıblesine dönecek değilsin. Onlar da
birbirlerinin kıblesine dönmezler. Sana
gelen ilimden sonra eğer onların arzularına
uyacak olursan, işte o zaman sen hakkı
çiğneyenlerden olursun.
Bu ayette inadın insanoğlunu ne hale
getirdiği anlatılarak “ Sen onların
arzularına uyarsan kötülük edenlerden
olursun” denilmiştir. Çünkü Efendimiz
bilfarz onların bir dileğini yerine
getirirse bu sefer başka bir şey
isteyecekler ve zor görmedikçe hiçbir şeyi
kabul etmeyeceklerdir. İşte ayette bu cihet
anlatılmıştır. Bunun da sebebi, inat ve
taassuptur. İman ile terbiye edilmemiş
nefis, inat ve taassuptan kurtulamaz. Bu da
insanı daima kötüye yöneltir.
146.
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o
kitaptaki peygamberi), öz oğullarını
tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen
onlardan bir gurup bile bile gerçeği gizler.
Yahudiler Tevrat’ta, hıristiyanlar da
İncil’de ahir zaman peygamberinin
vasıflarını gördüler, onun gelmesini
beklediler; her nesil bunu kendinden sonra
geleceklere anlattı ve inanmalarını tavsiye
etti. Bunun için her iki zümre de bu
peygamberin gelmesini dört gözle
bekliyorlardı. Ancak onun Araplar arasından
ve bir yetim kimse olarak gönderildiğini
görünce sırf ırkçılık gayret ve düşüncesiyle
inkar ettiler. Halbuki onun hak peygamber
olduğunu, kendi oğullarını bilip tanıdıkları
gibi biliyorlardı.
147.
Gerçek olan, Rabbinden gelendir. O halde
kuşkulananlardan olma!
148.
Herkesin yöneldiği bir kıblesi vardır. (Ey
müminler!) Siz hayır işlerinde yarışın.
Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi
bir araya getirir. Şüphesiz Allah her şeye
kadirdir.
149.
Nereden yola çıkarsan çık (namazda) yüzünü
Mescid-i Haram tarafına çevir. Bu emir
Rabbinden sana gelen gerçektir. (Biliniz ki)
Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
150.
(Evet Resûlüm ! ) Nereden yola çıkarsan çık
(namazda) yüzünü Mescid-i Haram'a doğru
çevir. Nerede olursanız olunuz, yüzünüzü o
yana çevirin ki, aralarından haksızlık
edenler (kuru inatçılar) müstesna,
insanların aleyhinizde (kullanabilecekleri)
bir delili bulunmasın. Sakın onlardan
korkmayın! Yalnız benden korkun. Böylece
size olan nimetimi tamamlayayım da doğru
yolu bulasınız.
151.
Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi
okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size
Kitab'ı ve hikmeti talim edip
bilmediklerinizi size öğreten bir Resûl
gönderdik.
152.
Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de
sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana
nankörlük etmeyin!
153.
Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile
Allah'tan yardım isteyin. Çünkü Allah
muhakkak sabredenlerle beraberdir.
Sabır ve namaz, nefsin kötü arzularına
karşı en büyük silahtır.
154.
Allah yolunda öldürülenlere "ölüler""
demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz
anlayamazsınız.
155.
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlık;
mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz
azaltma (fakirlik) ile deneriz. (Ey
Peygamber! ) Sabredenleri müjdele !
156.
O sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği
zaman: Biz Allah'ın kullarıyız ve biz O'na
döneceğiz, derler.
157.
İşte Rablerinden bağışlamalar ve rahmet hep
onlaradır. Ve doğru yolu bulanlar da
onlardır.
Bedir’de şehit düşen 14 kişi hakkında
nazil olduğu rivayet edilen bu ayet, kabir
azabına yahut safasına da delildir. Ölüm,
korku, açlık, mal azlığı, fakirlik,
hastalık; bunların hepsi birer imtihandır.
Bunlar dünya hayatının ayrılmaz
parçalarıdır, hiç kimse bunlardan birisine
yakalanmaktan kurtulamaz. En sonunda herkes
ölecektir. İnanan akıllı kişi, bunları
Kur’an’a göre anlayıp değerlendirendir.
158.
Şüphe yok ki, Safa ile Merve Allah'ın
koyduğu nişanlardandır. Her kim Beytullah'ı
ziyaret eder veya umre yaparsa onları tavaf
etmesinde kendisine bir günah yoktur. Her
kim gönüllü olarak bir iyilik yaparsa
şüphesiz Allah kabul eder ve (yapılanı)
hakkıyla bilir.
Safa ile Merve, Kabe’nin doğu tarafında
iki tepenin adıdır. Hacer validemiz Hz.İsmail
için su ararken bu iki tepe arasında yedi
defa koşmuştur. Bugün hac ve umre için
Beytullah’ı ziyaret ve tavaf edenler, aynı
zamanda Safa ile Merve arasında sa’yederler.
Ayette, iki tepe arasında sa’yetmekte(gelip
gitmekte) günah yoktur, denilmiştir. Çünkü
cahileye devrinde her iki tepede de birer
put vardı. Her ne kadar İslam bu putları
kaldırmışsa da bazı kimselerin içinde bir
şüphe kaldı. İşte yukarıdaki ayetle bu şüphe
tamamen giderilmiş oldu.
159.
İndirdiğimiz açık delilleri ve kitapta
insanlara apaçık gösterdiğimiz hidayet
yolunu gizleyenlere hem Allah hem de bütün
lânet ediciler lânet eder.
160.
Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve
gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır.
Zira ben onların tevbelerini kabul ederim.
Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça
esirgeyenim.
161.
(Ayetlerimizi) inkâr etmiş ve kâfir olarak
ölmüşlere gelince, işte Allah'ın, meleklerin
ve tüm insanların lâneti onların üzerinedir.
162.
Onlar ebediyen lânet içinde kalırlar. Artık
ne azapları hafifletilir ne de onların
yüzlerine bakılır.
163.
İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka
ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.
Bundan önceki ayetlerde Allah’a ve O’nun
gönderdiği dine karşı nankörlük edenlerin
nasıl kötü bir akıbete sürüklendikleri,
onların ebediyen kötülenecekleri
anlatılmıştır. Bundan sonraki ayetlerde ise,
her insanda en büyük ilahi nimet olan aklı
herkesin yerli yerince kullanması, etrafına
dikkat ve ibretle bakması için kainat
olaylarına temas edilmiştir. Zira hakkıyla
düşünen, etrafına ibretle bakan kimse,
mutlaka Allah’ı bulur ve O’na inanır.
164.
Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında,
gece ile gündüzün birbiri peşinden
gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle
yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde,
Allah'ın gökten indirip de ölü haldeki
toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her
çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer
ile gök arasında emre hazır bekleyen
bulutları yönlendirmesinde düşünen bir
toplum için (Allah'ın varlığını ve birliğini
isbatlayan) birçok deliller vardır.
165.
İnsanlardan bazıları Allah'tan başkasını
Allah'a denk tanrılar edinir de onları
Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin
Allah'a olan sevgileri ise (onlarınkinden)
çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı
gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün
kuvvetin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın
azabının çok şiddetli olduğunu önceden
anlayabilselerdi.
166.
İşte o zaman (görecekler ki) kendilerine
uyulup arkalarından gidilenler, uyanlardan
hızla uzaklaşırlar ve (o anda her iki taraf
da) azabı görmüş, nihayet aralarındaki
bağlar kopup parçalanmıştır.
Dünyada hiç düşünmeden bazı kimseleri
kendilerine önden edinen, böylece batıl yola
giden kimseler ahirette o önderlerin
kendilerinden uzaklaştıklarını görürler.
Ancak her iki taraf da içine girecekleri
azabı görecekler ve ondan kurtuluş
olmadığını anlayacaklardır. Dünyadakinin
tersine, bu sefer uyanlar konuşurlar, ama
artık faydası yoktur.
167.
(Kötülere) uyanlar şöyle derler: Ah, keşke
bir daha dünyaya geri gitmemiz mümkün
olsaydı da, şimdi onların bizden
uzaklaştıkları gibi biz de onlardan
uzaklaşsaydık! Böylece Allah onlara,
işlerini, pişmanlık ve üzüntü kaynağı olarak
gösterir ve onlar artık ateşten çıkamazlar.
168.
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl
ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine
düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir
düşmanınızdır.
169.
O size ancak kötülüğü, çirkini ve Allah
hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi
emreder.
Şeytan insanın içinde bulunan kötü
düşünce ve arzuları körükler, insan nefsine
kötülüğü sevdirir. Bu sebeple insanın
kötülük yapmasını kolaylaştırır. O yüzden Hz.
Ebubekir:”Büyük adam, nefsinin isteklerine
uymayan kimsedir” demiştir.
170.
Onlara (müşriklere): Allah'ın indirdiğine
uyun, denildiği zaman onlar, "Hayır! Biz
atalarımızı üzerinde bulduğumuz yola uyarız"
dediler. Ya ataları bir şey anlamamış,
doğruyu da bulamamış idiyseler?
171.
(Hidayet çağrısına kulak vermeyen)
kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp
çağırmasını işiten hayvanların durumuna
benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve
körlerdir. Bu sebeple düşünmezler.
Bu ayetlerde insanların körü körüne
eskiye bağlanmaları, yeni ortaya konmuş
fikirlere kulak vermemeleri kötülenmiş, bu
konuda doğru olanın, akılcı olarak hareket
edilmesi olduğu söylenmiştir. Zemahşeri’ye
göre ayetin meali şöyledir:Kafirleri doğru
yola çağıran davetçinin (Peygamber’in)
durumu, bağırıp çağırmadan başka bir şey
işitmeyenlere seslenen çobanın durumu
gibidir.
172.
Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların
temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız
Allah'a kulluk ediyorsanız O'na şükredin.
173.
Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz
etini ve Allah'tan başkası adına kesileni
haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur
kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve
haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah
yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan
çokça esirgeyendir.
slam’da zorluk yoktur. Zaruretler
mahzurları ortadan kaldırır. Bir kimse
elinde olmayan sebeplerle haram olan bir
şeyi yemek ya da bir işi işlemek zorunda
kalırsa, haddi aşmamak ve o şeyi devamlı
helal saymamak şartıyla zaruret miktarınca
yiyebilir. Bu durumda dinen günah işlemiş
sayılmaz.
174.
Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi (âhir
zaman Peygamberinin vasıflarını) gizleyip
onu az bir paha ile değişenler yok mu, işte
onların yeyip de karınlarına doldurdukları,
ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü
Allah ne kendileriyle konuşur ve ne de
onları temize çıkarır. Orada onlar için can
yakıcı bir azap vardır.
Yahudi hahamları Peygamberinizin
Tevrat’ta zikredilen vasıflarını gizlediler
ve yaptıkları bu kötü iş için de maddi
karşılık aldılar. Ayette bunun ne kötü bir
davranış olduğu anlatılmaktadır.
175.
Onlar doğru yol karşılığında sapıklığı,
mağfirete bedel olarak da azabı satın almış
kimselerdir. Onlar ateşe karşı ne kadar
dayanıklıdırlar!
176.
O azabın sebebi, Allah'ın, kitabı hak olarak
indirmiş olmasıdır. (Buna rağmen farklı
yorum yapıp) kitapta ayrılığa düşenler,
elbette derin bir anlaşmazlığın içine
düşmüşlerdir.
Allah Teala’nın Kur’an’ı hak olarak
indirdiği apaçık ortada iken, ondaki
ahkamı;sağlam delillere dayanmadan kendi
arzularına göre yorumlamak isteyenlerin,
gerçeklerden uzak kaldıkları ve içinden
çıkılmaz ayrılıklara düştükleri, bu yüzden
de hem dünyada hem de ahirette zarara
uğrayacakları anlatılmıştır.
177.
İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına
çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin
yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe,
meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır.
(Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara,
yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara,
dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan
harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma
yaptığı zaman sözlerini yerine getirir.
Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında
sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları
taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır!
178.
Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size
kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle,
kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin
cezası, kardeşi (öldürülenin velisi)
tarafından bir miktar bağışlanırsa artık
(taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren)
ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir.
Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme
ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi
aşarsa muhakkak onun için elem verici bir
azap vardır.
Bütün dinler, hukuk ve ahlak sistemleri,
haksız olarak adam öldürmenin, cana kıymanın
büyük bir suç olduğunda birleşmişlerdir.
Farklılık, bu suçun önlenmesi için alınması
gereken tedbirde kendini göstermektedir.
İslam, suça iten sebepleri azami ölçüde
ortadan kaldırmış, insanı iman, ibadet ve
ahlak terbiyesi ile olgunlaştırmak için
gerekli tedbirleri almış, bütün bunlardan
sonra da kısas adıyla “cana kıyanın canına
kıyılır” kaidesini koymuştur. Haksız aflarla
bir gün hürriyete kavuşmak ümidi içinde
beslenen kimselerin bu hali (hapis cezası)
hiç de caydırıcı ve suçu önleyici bir tedbir
değildir. Kısası tazminata (diyete) çevirme
hakkı, öldürme suçunun acı neticelerine
katlanmakta olan ölü yakınlarına (velilere)
aittir. Başkası bu cezayı bağışlayamaz.
179.
Ey akıl sahipleri! Kısasta sizin için hayat
vardır. Umulur ki suç işlemekten
sakınırsınız.
179-“Kısasta hayat vardır”
sözü, gerçekten dikkate değer bir ifadedir.
Zira kısas tatbik edilirse bir kişinin
öldürülmesiyle pek çok kimsenin yaşaması
sağlanır. Çünkü cezasının ölüm olduğunu
bilen kimse, bu suçu işlemeyecektir.
180.
Birinize ölüm geldiği zaman, eğer bir hayır
bırakacaksa anaya, babaya, yakınlara uygun
bir biçimde vasiyet etmek Allah'tan
korkanlar üzerine bir borçtur.
Mirasla ilgili ayetler gelmeden önce,
kişinin servetinden ana, baba ve
akrabalarına bir miktar verilmesi için
vasiyet etmesi emredilmiştir. Ancak, Nisa
suresinde gelen miras ayetleri ile herkesin
hakkı kesin ve net olarak belirlenmiş,
Efendiniz de “Allah her hak sahibine hakkını
vermiştir. Bundan sonra varise vasiyet
yoktur” buyurmuş, böylece yukarıdaki ayet
nesh edilmiştir. Fakat mirastan payı olmayan
akraba ve düşkünlere ve hayır müesseselerine
vasiyet bakidir. Her müslüman gönüllü olarak
servetinden istediği yere vasiyet edebilir.
181.
Her kim bunu işittikten ve kabullendikten
sonra vasiyeti değiştirirse, günahı onu
değiştirenleredir. Şüphesiz Allah (her şeyi)
işitir ve (her şeyi) bilir.
İslam’da vakıf müessesesi hadislere
dayanmakla birlikte sadaka-i cariye
mahiyetinde olan ve ammeye hizmet veren
vakıfları, bunların şekil ve şartlarını
haksız olarak değiştirenler de vasiyeti
değiştirenler gibi telakki edilmiş, bu ayet
birçok vakıf eşya üzerine ve vakıfnamelere
yazılmıştır.
182.
Her kim, vasiyet edenin haksızlığa yahut
günaha meyletmesinden endişe eder de
(alâkalıların) aralarını bulursa kendisine
günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayan
hem de esirgeyendir.
Bundan sonra gelecek ayetlerde Allah
Teala müslümana farz kılınan ramazan
orucundan söz eder. Oruç, İslam’ın beş
temelinden biridir. Orucun farziyeti
Kur’an’da belirtilmiştir. Oruca tahsis
edilen ramazan ayı faziletli bir aydır. Bu
ayın fazileti, içinde Kadir gecesi
bulunmasındandır. Kadir gecesinin üstünlüğü
ise, kendisinde Kur’an indirilmiş
olmasındandır. Çünkü Kur’an ramazan ayında
ve Kadir gecesinde topluca, levh-i mahfuzdan
Beytü’l-izze denilen makama indirilmiş ve
yine Kadir gecesinde ilk olarak Hira
dağında, Peygamberimize vahiy olarak gelmeye
başlamıştır. Buna göre ramazan ayının ve
Kadir gecesinin üstünlüğü, Kur’an’ın bu ayda
ve bu gecede inmesinden ileri gelmektedir.
Bu üstünlükleri sebebiyle ramazan ayı, büyük
bir ibadet olan oruca tahsis edilmiştir.
183.
Ey iman edenler! Oruç sizden önce gelip
geçmiş ümmetlere farz kılındığı gibi size de
farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.
184.
Sayılı günlerde olmak üzere (oruç size farz
kılındı). Sizden her kim hasta yahut yolcu
olursa (tutamadığı günler kadar) diğer
günlerde kaza eder. (İhtiyarlık veya şifa
umudu kalmamış hastalık gibi devamlı
mazereti olup da) oruç tutmaya güçleri
yetmeyenlere bir fakir doyumu kadar fidye
gerekir. Bununla beraber kim gönüllü olarak
hayır yaparsa, bu kendisi için daha iyidir.
Eğer bilirseniz (güçlüğüne rağmen) oruç
tutmanız sizin için daha hayırlıdır.
185.
Ramazan ayı, insanlara yol gösterici,
doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık
delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği
aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak
edenler onda oruç tutsun. Kim o anda hasta
veya yolcu olursa (tutamadığı günler
sayısınca) başka günlerde kaza etsin. Allah
sizin için kolaylık ister, zorluk istemez.
Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size
doğru yolu göstermesine karşılık, Allah'ı
tazim etmeniz, şükretmeniz içindir.
Dinde güçlük yoktur. Allah orucu
emretmiştir. Oruç tutma şartları bulunan
kimseler oruç tutarlar. Hastalık, yolculuk
gibi geçici bir engelden ötürü oruç
tutamayan, sonra kaza eder. İhtiyarlık ve
iyileşmeyen müzmin hastalık gibi devamlı
özrü olanlar fidye verirler. Her türlü
zahmete rağmen kendi arzusu ile gönülden
oruç tutan ve hayır yapanlar övülmüştür.
186.
Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle
onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği
vakit dua edenin dileğine karşılık veririm.
O halde (kullarım da) benim davetime
uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu
bulalar.
Rivayete göre bir bedevi Resulullah(s.a)a
“Rabbimiz yakın mıdır yoksa uzak mıdır?
Yakınsa ona fısıltı şeklinde dua edelim,
uzaksa bağıralım” dedi. Bunun üzerine ayet
indi. Allah’ın istediği iman ve itaattir.
Allah, iman edip itaat edenlerin dualarını
kabul edeceğini vadetmiştir. Gerçek manada
iman edip Allah’a kulluk edenlerin duası
kabul olunur.
187.
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size
helâl kılındı. Onlar sizin için birer
elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz.
Allah sizin kendinize kötülük ettiğinizi
bildi ve tevbenizi kabul edip sizi
bağışladı. Artık (ramazan gecelerinde)
onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için
takdir ettiklerini isteyin. Sabahın beyaz
ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden
(karanlığından) ayırt edilinceye kadar
yeyin, için, sonra akşama kadar orucu
tamamlayın. Mescitlerde ibadete çekilmiş
olduğunuz zamanlarda kadınlarla birleşmeyin.
Bunlar Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın
bu sınırlara yaklaşmayın. İşte böylece Allah
âyetlerini insanlara açıklar. Umulur ki
korunurlar.
İslam’ın ilk zamanlarında farz olan
ramazan orucunu tutarken sahur yemeği yoktu.
Oruç tutan kimse, akşam orucunu açınca yatsı
namazını kılıp uyuyuncaya kadar yer içerdi.
Bundan sonra yemek, içmek ve kadınlara
yaklaşmak haramdı. Bazı müslümanlar
dayanamayıp kadınlara yaklaştı. Bazıları
iftardan sonra yorgunlukları sebebiyle hemen
uyudukları için, ertesi gün açlık ve
susuzluktan baygınlık geçirdiler. Cenab-ı
Allah müminlere acıdı ve bir kolaylık olmak
üzere bu ayeti indirdi. “Beyaz iplik ve
siyah iplik” ifadelerinden maksadı,
“mine’l-fecr:tanyerinin ağarmasından”
ilavesi açıklığa kavuşturmuştur. Buna göre
orucun başlaması gereken zaman (imsak),
güneşin doğmasına değil, fecrin doğmasına,
yani tanyerinin ağarmaya başlamasına
bağlıdır. İplik tabiri de, tanyeri,
ağarmasının başlangıcını ifade etmektedir.
Aydınlık yayılıp yükselince, artık ona
”beyaz iplik” denemez. Aydınlığın başladığı
an sahurun bittiği ve imsakın başladığı,
aynı zamanda sabah namazı vaktinin de
girdiği andır.
188.
Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle
yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların
mallarından bir kısmını haram yollardan
yemeniz için o malları hakimlere
(idarecilere veya mahkeme hakimlerine)
vermeyin.
Bu ayette işaret edilmek istenen mana,
daha ziyade rüşvet ve çıkarcılıktır.
Binaenaleyh aldatma ve dalavere ile elde
edilen bütün kazançlar haramdır.
189.
Sana, hilâl şeklinde yeni doğan ayları
sorarlar. De ki: Onlar, insanlar ve
özellikle hac için vakit ölçüleridir. İyi
davranış, asla evlere arkalarından gelip
girmeniz değildir. Lâkin iyi davranış,
korunan (ve ölçülü giden) kimsenin
davranışıdır. Evlere kapılarından girin,
Allah'tan korkun, umulur ki kurtuluşa
erersiniz.
Peygamberimize yeni doğan hilalin önce
incecik olması, sonra her gün büyümesi,
dolunay olduktan sonra tekrar incelip
kaybolması ve tekrar aynı şekilde doğup
devam etmesi sorulmuştu. Ayette verilen
cevapta ”Ayın bu şekildeki hareketi, kameri
senenin hesap edilmesini, özellikle hac
günlerinin bilenmesini sağlamaktır.”denildi.
Ayrıca eskiden Araplar hac için ihram
giydiklerinde veya hac dönüşünde evlere
kapısından değil de arkadan açılan bir
delikten girmenin iyilik olduğuna
inanırlardı. Yukarıdaki ayette bunun da
yanlış olduğu anlatılmıştır.
190.
Size karşı savaş açanlara, siz de Allah
yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin,
çünkü Allah aşırıları sevmez.
191.
Onları (size karşı savaşanları)
yakaladığınız yerde öldürün. Sizi
çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.
Fitne, adam öldürmekten daha kötüdür. Mescid-i
Haram'da onlar sizinle savaşmadıkça, siz de
onlarla savaşmayın. Eğer onlar size karşı
savaş açarlarsa siz de onları öldürün. İşte
kâfirlerin cezası böyledir.
192.
Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu
iyi bilin ki) Allah gafûr ve rahîmdir.
193.
Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk)
de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla
savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden
başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
194.
Haram ay haram aya karşılıktır. Hürmetler
(dokunulmazlıklar) karşılıklıdır. Kim size
saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar
saldırın. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah
müttakîlerle beraberdir.
Resulullah (s.a) hicretin altıncı yılında
umre yapmak maksadıyla Mekke’ye doğru yola
çıkmıştı. Mekke yakınlarındaki Hudeybiye’ye
gelince müşrikler Mekke’ye girmelerini
önlediler. Orada çetin münakaşalar oldu.
Sonunda İslam tarihinin en mühim
hadiselerinden biri olan Hudeybiye
antlaşması yapıldı. Bu antlaşmada yer alan
maddelerden birine göre, müslümanlar o sene
Harem-i Şerif’i ziyaret etmeden geri
dönecekler, gelecek sene aynı haram ayı
içinde Mescid’i ziyaret edip umre
yapacaklardı. Müşrikler bunu başarı
saydılar. Allah, müslümanları ertesi sene
aynı anda Mescid-i Haram’a getirdi. Böylece
haram ay, haram aya karşılık oldu.
İslam hukukuna göre saldırıya ancak
misli ile mukabele edilir, aşırı gitmek
suçtur. Bütün harplerde önce insanlar dine
çağrılır. Müslüman olmayı yahut cizye
vermeyi kabul etmeyenlerle savaşılır.
195.
Allah yolunda harcayın. Kendi ellerinizle
kendinizi tehlikeye atmayın. Her türlü
hareketinizde dürüst davranın. Çünkü Allah
dürüstleri sever.
Ayette geçen “ihsan” kelimesi, bir işi
tam ve noksansız yapmak, işin hakkını vermek
ve dürüst olmak demektir.
Nitekim bir hadiste Resulullah
(s.a)a “İhsan nedir?” diye sorulmuş. O da: “
Allah’a, O’nu görüyormuş gibi kulluk
etmendir, her ne kadar sen O’nu görmüyorsan
da, O seni görüyor” buyurmuştur. Kulluk
umumi bir davranıştır. Bu itibarla hadisteki
manayı, özellikle ibadete yöneltmek doğru
değildir. Esasen Arapça’da ihsan, işi doğru
dürüst yapmaktır. Onun için işinin ehli
olana “muhsin” denir. Tercüme bu anlayışa
göre yapılmıştır. Sosyal yardımı ve adaleti
de içine alan ihsan ve infakı, “tehlikeyi
önleyen bir tedbir” olarak gösteren ayet,
adaletin anarşiyi ve ihtilali önlediğine de
işaret etmektir.)
196.
Haccı ve umreyi Allah için tam yapın. Eğer
(bunlardan) alıkonursanız kolayınıza gelen
kurbanı gönderin. Kurban, yerine varıncaya
kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Sizden her
kim hasta olursa yahut başından bir
rahatsızlığı varsa, oruç veya sadaka veya
kurban olmak üzere fidye gerekir. (Hac
yolculuğu için) emin olduğunuz vakit kim hac
günlerine kadar umre ile faydalanmak
isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek
gerekir. Kurban kesmeyen kimse hac
günlerinde üç, memleketine döndüğü zaman
yedi olmak üzere oruç tutar ki, hepsi tam on
gündür. Bu söylenenler, ailesi Mescid-i
Haram civarında oturmayanlar içindir.
Allah'tan korkun. Biliniz ki Allah'ın
vereceği ceza ağırdır.
197.
Hac, bilinen aylardadır. Kim o aylarda hacca
niyet ederse (ihramını giyerse), hac
esnasında kadına yaklaşmak, günah sayılan
davranışlara yönelmek, kavga etmek yoktur.
Ne hayır işlerseniz Allah onu bilir. (Ey
müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki
azığın en hayırlısı takvâdır. Ey akıl
sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten)
sakının.
Eskiden Araplar, hac mevsiminde bir takım
panayırlar kurarlar, orada çeşitli sahalarda
alışveriş yaparlardı. Bunlar o zaman
cahiliye devri adetlerine göre cereyan
ederdi. Müslümanlar bunları günah saydılar.
Allah Teala aşağıdaki ayetlerde bu hususa
açıklık getirdi.
198.
(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden
gelecek bir lütfu (kazancı) aramanızda size
herhangi bir günah yoktur. Arafat'tan
ayrılıp akın ettiğinizde Meş'ar-i Haram'da
Allah'ı zikredin ve O'nu size gösterdiği
şekilde anın. Şüphesiz siz daha önce yanlış
gidenlerden idiniz.
Diğer ibadetler gibi haccın da ferde ve
topluma sayısız faydaları vardır. Bunların
en önemlilerini şu maddelerde
toplayabiliriz:
1-İhram, tek tip ve basit bir
elbisedir. Bütün hacı namzetleri bunu
giyerek sonradan edindikleri mal, mülk,
rütbe, makam ve benzerlerini geride bırakır,
tek farkın şahsi faziletten ibaret olduğu
gerçek eşitliği yaşarlar.
2-Kefeni andıran ihram içinde
yapılan Arafat vakfesi aynı zamanda bir
mahşer örneğidir. Bu manzara, belki bir ömür
boyu insana ölümü ve haşri hatırlatır.
3-Çeşitli ırk ve kültürlere mensup
müslümanların toplanmalarına vesile olan
hac, bir “maddi ve manevi değerler”
alışverişine vasıta olmakta, problemlere
ortak çözümler arama imkanı vermektedir.
4-Kabe etrafında tavaf tevhid
fikrini temsil etmekte, farklı yönlere,
fakat daima Kabe’ye yönelerek kılınan namaz
“Nereye dönseniz Allah oradadır” prensibini
ruhlara işlemektedir. Metodlar, ictihatlar,
kanaatler farklı olabilir, ancak her şey
Allah içindir, Allah rızasına yönelmelidir.
199.
Sonra insanların (sel gibi) aktığı yerden
siz de akın. Allah'tan mağfiret isteyin.
Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir.
200.
Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı
andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli
bir şekilde Allah'ı anın. İnsanlardan
öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada
ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç
nasibi yoktur.
201.
Onlardan bir kısmı da: Ey Rabbimiz! Bize
dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik
ver. Bizi cehennem azabından koru! derler.
202.
İşte onlar için, kazandıklarından büyük bir
nasip vardır. (Şüphesiz) Allah'ın hesabı çok
süratlidir.
203.
Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve
tekbir getirerek) Allah'ı anın. Kim iki gün
içinde acele edip (Mina'dan Mekke'ye) dönmek
isterse, ona günah yoktur. Bunlar günahtan
sakınanlar içindir. Allah'tan korkun ve
bilin ki hepiniz O'nun huzurunda
toplanacaksınız.
Aşağıda gelen üç ayet Ahnes b. Şurayk
hakkında inmiştir. Güzel konuşan ve
yakışıklı bir kimse olan Ahnes, münafık idi.
Resulullah’ın yanına gelir, güzel sözlerle
müslümanlık taslardı. Halbuki içi fenalık
dolu idi. İşi gücü müslümanlara zarar
vermekti. İşte ayetlerde böyle konuşan, hoş
görünen kimselere hemen kanmamak, iyice emin
olmadan kimseye güvenmemek gerektiği
anlatılmıştır.
204.
İnsanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı
hakkında söyledikleri senin hoşuna gider.
Hatta böylesi kalbinde olana (samimi
olduğuna) Allah'ı şahit tutar. Halbuki o,
hasımların en yamanıdır.
205.
O, dönüp gitti mi (yahut bir iş başına geçti
mi) yeryüzünde ortalığı fesada vermek,
ekinleri tahrip edip nesilleri bozmak için
çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.
206.
Böylesine "Allah'tan kork!" denilince benlik
ve gurur kendisini günaha sevkeder. (Ceza ve
azap olarak) ona cehennem yeter. O ne kötü
yerdir!
207.
İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah'ın
rızasını almak için kendini ve malını feda
eder. Allah da kullarına şefkatlidir.
İbn Abbas’tan gelen rivayete göre bu ayet
Suheym b. Sinan er-Rumi hakkında inmiştir.
Mekke müşrikleri bu zatı yakalamış, dininden
döndürmek için işkence etmişlerdi. Suheyb,
Mekkelilere “Ben ihtiyar bir adamım. Malım
da var. Sizden veya düşmanlarınızdan olmamın
size bir zararı olmaz, ben bir söz söyledim
ondan caymayı iyi görmem, malımı ve eşyamı
size verir, dinimi sizden satın alırım”
demişti. Onlar buna razı olmuşlar, Suheyb’i
salıvermişlerdi. Oradan kalkıp Medine’ye
gelirken bu ayet nazil oldu. Şehre girerken
kendisine rastlayan Hz. Ebubekir,
“Alışverişin karlı olsun ya Suheyb” demiş, o
da “Senin alışverişin de zarar etmesin”
cevabını vermiştir.
208.
Ey iman edenler! Hep birden barışa girin.
Sakın şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o,
apaçık düşmanınızdır.
209.
Size (Kur'an ve Sünnet gibi) apaçık deliller
geldikten sonra, eğer barıştan saparsanız,
şunu iyi bilin ki Allah azîzdir, hakîmdir.
210.
Onlar, ille de buluttan gölgeler içinde
Allah'ın ve meleklerinin gelmesini mi
beklerler Halbuki iş bitirilmiştir. (Allah
nizamı artık değişmez.) Bütün işler yalnızca
Allah'a döndürülür.
211.
İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice
apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler
kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini
(âyetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın
azabı şiddetlidir.
212.
Kâfir olanlar için dünya hayatı câzip
kılındı. (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile
alay ederler. Oysa ki, (iman edip) inkârdan
sakınanlar kıyamet gününde onların
üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızık
verir.
Ebu Cehil ve arkadaşları, fakir müminler
ile alay ettiler, bunun üzerine bu ayet
nazil oldu. Hayat gerçeğini sadece dünya
malı ile değerlendiren kafirler için dünya
malı cazip hale getirilmiştir. Onun için
bunlar, üstün değerlere değil, geçici dünya
malına kıymet vermişler, sonunda dünya malı
onlara hiçbir fayda sağlamamıştır.
213.
İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah,
müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri
gönderdi. İnsanlar arasında, anlaşmazlığa
düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için,
onlarla beraber hak yolu gösteren kitapları
da gönderdi. Ancak kendilerine kitap
verilenler, apaçık deliller geldikten sonra,
aralarındaki kıskançlıktan ötürü dinde
anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah
iman edenlere, üzerinde ihtilafa düştükleri
gerçeği izniyle gösterdi. Allah dilediğini
doğru yola iletir.
Bütün insanlık başlangıç itibariyle bir
tek ümmet idi. Hz. Adem’den çoğalmıştı.
Zamanla ihtilafa düştüler. Peygamberler
insanlar arasında beliren anlaşmazlıkları
gidermek için gönderildi.
214.
(Ey müminler! ) Yoksa siz, sizden önce gelip
geçenlerin başına gelenler size de gelmeden
cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk
ve sıkıntı onlara öylesine dokunmuş ve öyle
sarsılmışlardı ki, nihayet Peygamber ve
beraberindeki müminler: Allah'ın yardımı ne
zaman! dediler. Bilesiniz ki Allah'ın
yardımı yakındır.
Bu ayet, bir rivayete göre, Hendek
savaşında müslümanların çektiği sıkıntıları
dile getirir. Diğer rivayete göre, Uhud
savaşı ile ilgilidir. Bir başka rivayete
göre ise evlerini, mallarını ve yakınlarını
Mekke’de bırakıp çeşitli sıkıntılara
katlanarak Medine’ye göç eden müslümanları
teselli için inmiştir.
215.
Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını
soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey,
ebeveyn, yakınlar, yetimler, fakirler ve
yolcular için olmalıdır. Şüphesiz Allah
yapacağınız her hayrı bilir.
216.
Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz
kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu
halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin
için daha kötü olduğu halde bir şeyi
sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, siz
bilmezsiniz.
Savaş insanların severek, zevk alarak
yaptıkları bir şey değildir. Fıtratı ve ruh
sağlığı bozulmamış kimseler öldürmek, yakıp
yıkmak, acılar vermekten zevk almaz,
bunlardan hoşlanmaz. Ancak vücudu kurtarmak
için kangren olmuş elin kesilmesi, içeride
kalmış çocuğu kurtarmak için kapının
kırılması nasıl zaruri ise savaş da
toplumların hayatında böyle zaruret haline
gelebilir. Din ve vicdan hürriyetini
sağlamanın, zulmü ve fitneyi önlemenin,
tecavüzlere son vermenin yolu savaştan
geçebilir. İşte bu durumlarda savaşmak
şüphesiz insanlık için daha hayırlı ve daha
şerefli bir davranıştır. Cihad ise hiçbir
zaman bir saldırı değildir. Çünkü önce
İslam’a davet yapılır, kabul eden
müslümandır. İslam’ı kabul etmeyenden tabi
olması istenir. Bunu da kabul etmezse, ancak
o zaman savaşılır. Savaştaki sırrı biz
bilemeyiz ama onu Allah bilir. Bazı
milletler cezaya müstahak olunca, Allah
onları çeşitli belalarla cezalandırır. İşte
onlardan birisi de savaştır.
Resulullah Efendimiz, Abdullah b.
Cahş kumandasında bir müfrezeyi, Kureyş
kervanından haber getirmeleri için Mekke’ye
göndermişti. Kureyş kervanını görünce,
dayanamayarak hücum ettiler. Kervandan bir
kişiyi öldürdüler, iki kişiyi esir aldılar.
Kervanı sürüp Peygamberimize getirdiler. O
gün receb ayının ilk günüydü.
Müşrikler:Muhammed, haram aylarında
savaşıyor, diye yaygara kopardılar. Bunun
üzerine bu ayet indi.
217.
Sana haram ayı, yani onda savaşmayı
soruyorlar. De ki: O ayda savaşmak büyük bir
günahtır. (İnsanları) Allah yolundan
çevirmek, Allah'ı inkâr etmek, Mes-cid-i
Haram'ın ziyaretine mâni olmak ve halkını
oradan çıkarmak ise Allah katında daha büyük
günahtır. Fitne de adam öldürmekten daha
büyük bir günahtır. Onlar eğer güçleri
yeterse, sizi dininizden döndürünceye kadar
size karşı savaşa devam ederler. Sizden kim,
dininden döner ve kâfir olarak ölürse,
onların yaptıkları işler dünyada da ahirette
de boşa gider. Onlar cehennemliktirler ve
orada devamlı kalırlar.
“Fitne” savaş, anarşi; din ve vicdan
hürriyetine karşı baskı demektir.
218.
İman edenler ve hicret edip Allah yolunda
cihad edenler var ya, işte bunlar, Allah'ın
rahmetini umabilirler. Allah, gafûr ve
rahîmdir.
219.
Sana, şarap ve kumar hakkında soru sorarlar.
De ki: Her ikisinde de büyük bir günah ve
insanlar için bir takım faydalar vardır.
Ancak her ikisinin de günahı faydasından
daha büyüktür. Yine sana iyilik yolunda ne
harcayacaklarını sorarlar. "İhtiyaç
fazlasını" de. Allah size âyetleri böyle
açıklar ki düşünesiniz.
Şarap haramdır. Şarabın haram olması onun
hiçbir faydasının olmamasını gerektirmez.
Zararı faydasından çok olduğu için haram
kılınmıştır. Kumarda da kazanan taraf için
zahiri bir fayda görülür, ama kaybeden taraf
için büyük bir zarar vardır. Onun için kumar
oynamak haram kılınmıştır. Bu ayetin başı,
bundan önceki ayetin son cümlesi olan “ki
düşünesiniz” ile bağlantılıdır. Dünya ve
ahiretle ilgili işlerinizi iyi düşünüp
gereğine göre hareket ederseniz, hem dünyada
hem de ahirette saadete nail olursunuz,
demektedir.
220.
Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan
davranışları düşünün ve ona göre hareket
edin). Sana yetimler hakkında soruyorlar. De
ki: Onları iyi yetiştirmek (yüz üstü
bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla
birlikte yaşarsanız, (unutmayın ki) onlar
sizin kardeşlerinizdir. Allah, işleri
bozanla düzelteni bilir. Eğer Allah
dileseydi, sizi de zahmet ve meşakkate
sokardı. Çünkü Allah güçlüdür, hakîmdir.
Yetimlere iyi muamele edilmeli, yetim
oldukları hissettirilmemelidir. Yetimin
velisi durumunda olan kimsenin, onu ifsat mı
ettiğini, yoksa ıslah mı ettiğini Allah
bilir. O yetimdir diye ona iyi
davranmayanlar, Allah’ın murakabesi altında
olduklarını unutmamalıdırlar.
221.
İman etmedikçe putperest kadınlarla
evlenmeyin. Beğenseniz bile, putperest bir
kadından, imanlı bir câriye kesinlikle daha
iyidir. İman etmedikçe putperest erkekleri
de (kızlarınızla) evlendirmeyin. Beğenseniz
bile, putperest bir kişiden inanmış bir köle
kesinlikle daha iyidir. Onlar (müşrikler)
cehenneme çağırır. Allah ise, izni (ve
yardımı) ile cennete ve mağfirete çağırır.
Allah, düşünüp anlasınlar diye âyetlerini
insanlara açıklar.
İslam’a göre insanın değeri imanına
bağlıdır. Allah katında köle ve cariye bile
olsa imanlı kimse daha üstündür ve daha
temizdir. Onun için bir müslümanın dinsiz ve
putperestlerle evlenmesi kesin olarak haram
kılınmıştır.
222.
Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki:
O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde
olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye
kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri
vakit, Allah'ın size emrettiği yerden onlara
yaklaşın. Şunu iyi bilin ki, Allah tevbe
edenleri de sever, temizlenenleri de sever.
223.
Kadınlarınız sizin için bir tarladır.
Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.
Kendiniz için önceden (uygun davranışlarla)
hazırlık yapın. Allah'tan korkun, biliniz ki
siz O'na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!)
müminleri müjdele!
Cinsi temasın şekli sınırlı değildir.
Yasak olan sapık ilişkidir. Temastan önce
hazırlık hem maddi ve cinsi hem de besmele
vb. gibi manevi olarak anlaşılmıştır.
224.
Yeminlerinizden dolayı Allah'ı (O'nun
adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza
ve insanların arasını düzeltmenize engel
kılmayın. Allah işitir ve bilir.
225.
Allah sizi kasıtsız yeminlerinizden sorumlu
tutmaz. Lâkin kasıtlı yaptığınız
yeminlerinizden dolayı sizi sorumlu tutar.
Allah gafûrdur, halîmdir.
226.
Kadınlarına yaklaşmamaya yemin edenler dört
ay beklerler. Eğer (bu müddet içinde)
kadınlarına dönerlerse, şüphesiz Allah çokça
bağışlayan ve esirgeyendir.
227.
Eğer (müddeti içinde dönmeyip kadınlarını)
boşamaya karar verirlerse (ayrılırlar).
Biliniz ki, Allah işitir ve bilir.
“İla” yemin manasınadır. Kişinin eşine
yaklaşmamak için yaptığı yemin karşılığında
kullanılmıştır. Cahiliye devri Arapları,
kadınlar üzerinde bir baskı olmak üzere,
onlara darıldıkları vakit kadınlardan uzak
dururlar, hiç yanlarına varmazlar, cinsi
temas yapmazlar ve onlara yaklaşmamak
hususunda yemin ederlerdi. İşte İslam bu
şekilde
yapılan haksız davranışları önlemiş, doğru
yolu göstermiştir. Belli müddet içinde
yeminini bozan kefaret verir. Müddet
tamamlanırsa evlilik sona erer.
228.
Boşanmış kadınlar, kendi başlarına
(evlenmeden) üç ay hali (hayız veya temizlik
müddeti) beklerler. Eğer onlar Allah'a ve
ahiret gününe gerçekten inanmışlarsa,
rahimlerinde Allah'ın yarattığını
gizlemeleri kendilerine helâl olmaz. Eğer
kocalar barışmak isterlerse, bu durumda
boşadıkları kadınları geri almaya daha fazla
hak sahibidirler. Erkeklerin kadınlar
üzerindeki hakları gibi, kadınların da
erkekler üzerinde belli hakları vardır.
Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece
üstünlüğe sahiptirler. Allah azîzdir,
hakîmdir.
Bu üstünlük aile reisliğinden ibarettir.
229.
Boşama iki defadır. Bundan sonrası ya
iyilikle tutmak ya da güzellikle
salıvermektir. Kadınlara verdiklerinizden
(boşanma esnasında) bir şey almanız size
helâl olmaz. Ancak erkek ve kadın Allah'ın
sınırlarında kalıp evlilik haklarını tam
tatbik edememekten korkarlarsa bu durum
müstesna. (Ey müminler!) Siz de karı ile
kocanın, Allah'ın sınırlarını, hakkıyla
muhafaza etmelerinden kuşkuya düşerseniz,
kadının (erkeğe) fidye vermesinde her iki
taraf için de sakınca yoktur. Bu söylenenler
Allah'ın koyduğu sınırlardır. Sakın onları
aşmayın. Kim Allah'ın sınırlarını aşarsa
işte onlar zalimlerdir.
230.
Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa,
ondan sonra kadın bir başka erkekle
evlenmedikçe onu alması kendisine helâl
olmaz. Eğer bu kişi de onu boşarsa, (her iki
taraf da) Allah'ın sınırlarını muhafaza
edeceklerine inandıkları takdirde, yeniden
evlenmelerinde beis yoktur. Bunlar Allah'ın
sınırlarıdır. Allah bunları bilmek, öğrenmek
isteyenler için açıklar.
Cahiliye devrinde erkekler eşlerini
defalarca boşar, sonra geri alırlardı. İslam
dini, kadına, hakime ve hakemlere başvurarak
kocasını boşamak hakkını elde etme imkanı
tanıdığı gibi, erkeğin boşanma hakkını da üç
talak ile sınırlamıştır. Bundan sonra
erkeğin aynı kadınla tekrar evlenebilmesi
hem kadının iradesine hem de ciddi olarak
başka bir erkekle evlenip boşanmış olmasına
bağlıdır.
231.
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme
müddetlerini bitirdikleri vakit ya onları
iyilikle tutun yahut iyilikle bırakın. Fakat
haksızlık ederek ve zarar vermek için onları
nikâh altında tutmayın. Kim bunu yaparsa
muhakkak kendine kötülük etmiş olur.
Allah'ın âyetlerini eğlenceye almayın.
Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini, (size
verdiği hidayeti), size öğüt vermek üzere
indirdiği Kitab'ı ve hikmeti hatırlayın.
Allah'tan korkun. Bilesiniz ki Allah, her
şeyi bilir.
232.
Kadınları boşadığınız ve onlar da bekleme
müddetlerini bitirdikleri vakit, aralarında
iyilikle anlaştıkları takdirde, onların
(eski) kocalarıyla evlenmelerine engel
olmayın. İşte bununla içinizden Allah'a ve
ahiret gününe inanan kimselere öğüt
verilmektedir. Bu öğüdü tutmanız kendiniz
için en iyisi ve en temizidir. Allah bilir,
siz bilmezsiniz.
Bu ayetin iniş sebebi, rivayete göre,
Ma’kıl b. Yesar’dır. Bu zat, kız kardeşini
boşayan kocası onu tekrar almak isteyince
buna karşı çıkmış ve mani olmak istemişti. O
esnada bu ayet inmiş, Resulullah (s.a),
Ma’kıl’ı çağırmış ve bu ayeti okumuştu.
Ma’kıl, “Rabbimin emri benim arzuma uymadı.
O’nun emrine rıza gösteriyorum” demiş ve kız
kardeşini eski kocasıyla evlendirmiştir.
Cabir b. Abdullah hakkında da buna benzer
bir olay nakledilir. Ancak her ne kadar
nüzul sebebi bunlar ise de ayetin hükmü
umumidir.
233.
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için,
anneler çocuklarını iki tam yıl emzirirler.
Onların örfe uygun olarak beslenmesi ve
giyimi baba tarafına aittir. Bir insan ancak
gücü yettiğinden sorumlu tutulur. Hiçbir
anne, çocuğu sebebiyle, hiçbir baba da
çocuğu yüzünden zarara uğratılmamalıdır.
Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine
de gerekir. Eğer ana ve baba birbiriyle
görüşerek ve karşılıklı anlaşarak çocuğu
memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah
yoktur. Çocuklarınızı (süt anne tutup)
emzirtmek istediğiniz takdirde, süt anneye
vermekte olduğunuzu iyilikle teslim etmeniz
şartıyla, üzerinize günah yoktur. Allah'tan
korkun. Bilin ki Allah, yapmakta
olduklarınızı görür.
234.
Sizden ölenlerin, geride bıraktıkları
eşleri, kendi başlarına (evlenmeden) dört ay
on gün beklerler. Bekleme müddetlerini
bitirdikleri vakit, kendileri hakkında
yaptıkları meşru işlerde size bir günah
yoktur. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.
İddetin hikmeti, rahimin temiz olduğunun
tesbitidir. Bunda vasıta, hayızdır. Dört ay
içinde üç veya dört hayız vaki olur ki bu,
kadının hamile olmadığını gösterir. Ölüm
sebebiyle ayrılmada ayrıca matem durumu da
vardır. Mühim olan, bu dört aylık müddet
dolmadan kadının başkasıyla evlenmemesidir.
Bu müddet içinde evlenme ile ilgili açık
konuşmalar yapılmaması da tavsiye
edilmiştir. Gerek boşanma, gerekse ölüm
sebebiyle ayrılmadan sonra tekrar evlenme
için iddet bekleme zorunluluğu hem kadın hem
de onun yakınları için bir teselli ve
alıştırma devresi olması sebebiyle
psikolojik bakımdan faydalı bir uygulamadır.
Bilhassa kadının yakınlarından meydana
gelecek hoşnutsuzluklar belli ölçüde
azaltılmış olur.
235.
(İddet beklemekte olan) kadınlarla evlenme
hususundaki düşüncelerinizi üstü kapalı
biçimde anlatmanızda veya onu içinizde gizli
tutmanızda size günah yoktur. Allah bilir ki
siz onları anacaksınız. Lâkin, meşru sözler
söylemeniz müstesna, sakın onlara gizlice
buluşma sözü vermeyin. Farz olan bekleme
müddeti dolmadan, nikâh kıymaya kalkışmayın.
Bilin ki Allah, gönlünüzdekileri bilir. Bu
sebeple Allah'tan sakının. Şunu iyi bilin ki
Allah gafûrdur, halîmdir.
236.
Nikâhtan sonra henüz dokunmadan veya onlar
için belli bir mehir tayin etmeden kadınları
boşarsanız bunda size mehir zorunluğu
yoktur. Bu durumda onlara müt'a (hediye
cinsinden bir şeyler) verin. Zengin olan
durumuna göre, fakir de durumuna göre
vermelidir. Münasip bir müt'a vermek iyiler
için bir borçtur.
237.
Kendilerine mehir tayin ederek evlendiğiniz
kadınları, temas etmeden boşarsanız, tayin
ettiğiniz mehrin yarısı onların hakkıdır.
Ancak kadınların vazgeçmesi veya nikâh bağı
elinde bulunanın (velinin) vazgeçmesi hali
müstesna, affetmeniz (mehirden vazgeçmeniz),
takvâya daha uygundur. Aranızda iyilik ve
ihsanı unutmayın. Şüphesiz Allah yapmakta
olduklarınızı hakkıyla görür.
238.
Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah'a
saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.
“Namaz dinin direğidir” hadisinde
belirtildiği üzere en büyük ibadet Allah
rızası için kılınan namazdır. Ayette geçen
”orta namaz”dan maksat, ikindi namazıdır.
Resulullah s.a) Hendek savaşında şöyle
buyurmuştur:”Orta namazdan yani ikindi
namazından bizi alıkoydular. Allah onların
evine ateş doldursun!” Orta namazın hangi
vakit olduğu hususunda farklı rivayetler de
vardır.
239.
Eğer (herhangi bir şeyden) korkarsanız
(namazlarınızı) yürüyerek yahut binmiş
olarak (kılın). Güvene kavuştuğunuz zaman,
siz bilmezken Allah'ın size öğrettiği
şekilde O'nu anın (namaz kılın).
240.
Sizden ölüp de (dul) eşler bırakan kimseler,
zevcelerinin, evlerinden çıkarılmadan, bir
yıla kadar bıraktıkları maldan
faydalanmaları hususunda (sağlıklarında)
vasiyet etsinler. Eğer o kadınlar,
(kendiliklerinden) çıkıp giderlerse,
kendileri hakkında yaptıkları meşru
şeylerden size bir günah yoktur. Allah
azîzdir, hakîmdir.
241.
Boşanmış kadınların, hakkaniyet ölçülerinde
(kocalarından) menfaat sağlamak haklarıdır;
bu, Allah korkusu taşıyanlar üzerine bir
borçtur.
242.
Allah size işte böylece âyetlerini açıklar
ki düşünüp hakikati anlayasınız.
243.
Binlerce oldukları halde, ölüm korkusundan
dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin
mi? Allah onlara "Ölün!" dedi (öldüler).
Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah
insanlara karşı lütufkârdır. Lâkin
insanların çoğu şükretmez.
Rivayetlere göre Vasıt yakınlarındaki
Daverdan’da bulaşıcı bir hastalık zuhur
etmiş, kasaba halkı oradan kaçmışlar, Allah
onları öldürmüş, sonra da ibret için
diriltmişti. Bu kıssa Peygamberimize
“Görmedin mi?” şeklinde ifade edilmiştir,
halbuki Peygamberimiz onları görmemiş yani o
devirde yaşamamıştır. Gerek diğer semavi
kitaplarla, gerekse Kur’an-ı Kerim’le bu
nevi haberler Hz.Peygamber’e bildirilmiş
olduğundan, Kur’an-ı Kerim bu bilgiye,
Arapların ifade üslubuna uygun olarak
“Görmedin mi?” şeklinde dikkat çekmiştir.
244.
Allah yolunda savaşın ve bilin ki Allah, her
şeyi işitir ve bilir.
245.
Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine
ödemesi için Allah'a güzel bir borç
(isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu?
Darlık veren de bolluk veren de Allah'tır.
Sadece O'na döndürüleceksiniz.
246.
Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen
kimseleri görmedin mi? Kendilerine
gönderilmiş bir peygambere: "Bize bir
hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah
yolunda savaşalım" demişlerdi. "Ya size
savaş yazılır da savaşmazsanız?" dedi.
"Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan
uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah
yolunda neden savaşmayalım?" dediler.
Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek
azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah
zalimleri iyi bilir.
Mısır’la Filistin arasında yaşayan
Amalika, o devirdeki kralları Calut’un
kumandasında İsrailoğullarına saldırdı ve
onları perişan edip yurtlarından çıkardı.
Bunun üzerine İsrailoğulları, o anda
aralarında bulunan peygamberlerinden
kendilerine bir kumandan tayin etmesini
istediler. Devrin peygamberi, Talüt adında
haktan birini hükümdar ve kumandan tayin
etti. Aşağıdaki ayetlerde kıssa tafsilatıyla
anlatılmaktadır.
247.
Peygamberleri onlara: Bilin ki Allah,
Tâlût'u size hükümdar olarak gönderdi dedi.
Bunun üzerine: Biz, hükümdarlığa daha lâyık
olduğumuz halde, kendisine servet ve
zenginlik yönünden geniş imkânlar
verilmemişken o bize nasıl hükümdar olur?
dediler. "Allah sizin üzerinize onu seçti,
ilimde ve bedende ona üstünlük verdi. Allah
mülkünü dilediğine verir. Allah her şeyi
ihata eden ve her şeyi bilendir" dedi.
247-İsrailoğullarının ileri
gelenlerine göre iktidar, servet ve sermaye
sahiplerinin olmalıdır. Halbuki bu fikir,
toplum menfaatine ve adalete aykırıdır.
Doğru olan iktidara zenginlerin değil, ehil
olan kimselerin gelmesidir. Kişinin
ehliyetini, onun manevi gücü, bilgisi ve
görgüsü ile beden kuvveti ve cesareti temsil
eder.
248.
Peygamberleri onlara: Onun hükümdarlığının
alâmeti, Tabut'un size gelmesidir.
Meleklerin taşıdığı o Tabut'un içinde
Rabbinizden size bir ferahlık ve sükûnet,
Musa ve Harun hanedanlarının
bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Eğer
inanmış kimseler iseniz sizin için bunda
şüphesiz bir alâmet vardır, dedi.
Rivayete göre “Tabut” sandıktır. Hz. Musa
onu savaşlarda ordunun önünde bulundurur, bu
sayede askerleri güç ve moral kazanırlardı.
Zamanla yahudiler zayıflayınca Tabut’u Calut
ellerinden almıştı. Talut’un hükümdarlığına
itiraz ettiler ve “eğer sahiden hükümdarsa
delil getirsin dediler. Onlara “onun
hükümdar olduğuna hüccet Tabut’un geri
gelmesidir” denildi ve Tabut geri geldi.
249.
Tâlût askerlerle beraber (cihad için)
ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla
imtihan edecek. Kim ondan içerse benden
değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim
ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden
pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler.
Tâlût ve iman edenler beraberce ırmağı
geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine
karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler.
Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar:
Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle
çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah
sabredenlerle beraberdir, dediler.
250.
Câlût ve askerleriyle savaşa
tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize
sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım.
Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler.
251.
Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler.
Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a)
hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği
ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın
insanlardan bir kısmının kötülüğünü
diğerleriyle savması olmasaydı elbette
yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün
insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.
Bu ayette, dünya hayatında cari olan
ilahi nizamın bir ölçüde izahı vardır.
Allah, insanlar arasında içtimai dengenin
kurulmasını bazı sebeplere bağlamıştır. Bu
itibarla insanlardan bir kısmı zengin bir
kısmı fakir, bir kısmı güçlü, bir kısmı
zayıf, bir kısmı sıhhatli bir kısmı hasta,
bir kısmı mümin bir kısmı münkir olacak ki,
bunlar arasında kurulacak alakalar,
yeryüzünün imar edilmesini temin edecektir.
Tıptı müsbet ve menfi kutuplar arasında ışık
ve enerji meydana geldiği gibi insanlar
arasında vuku bulan savaşlar da bu hikmete
bağlıdır. İşte bu ayetlerde ilahi nizamın
bazı prensipleri anlatılmıştır.
252.
İşte bunlar Allah'ın âyetleridir. Biz onları
sana doğru olarak anlatıyoruz. Şüphesiz sen,
Allah tarafından gönderilmiş
peygamberlerdensin.
Bu ayetlerde askeri disiplin anlatılır.
Bir ordunun başarılı olması, her şeyden önce
komutanın emirlerine harfiyen uymakla mümkün
olur. Savaşta galip gelmek sayıya bağlı
değildir. Haklı olmaya, doğruluğa, iman ve
moral gücüne bağlıdır. Calut’u öldüren Davud,
rivayetlere göre yedi yaşında çocuk imiş,
Allah o Peygambere Calut’u Davud’un
öldüreceğini bildirmiş, o da Davud’u beraber
götürmüş, yolda üç taş dile gelip “Bizi al,
Calut’u bizimle öldüreceksin” demişler,
onları almış, sapanı ile atmış ve Calut’u
öldürmüştür. Bu bir mucizedir.
253.
O peygamberlerin bir kısmını diğerlerinden
üstün kıldık. Allah onlardan bir kısmı ile
konuşmuş, bazılarını da derece derece
yükseltmiştir. Meryem oğlu İsa'ya açık
mucizeler verdik ve onu Rûhu'l-Kudüs ile
güçlendirdik. Allah dileseydi o
peygamberlerden sonra gelen milletler,
kendilerine açık deliller geldikten sonra
birbirleriyle savaşmazlardı. Fakat onlar
ihtilafa düştüler de içlerinden kimi iman
etti, kimi de inkâr etti. Allah dileseydi
onlar savaşmazlardı; lâkin Allah dilediğini
yapar.
Ruhu’l-Kudüs’ten maksat Cebrail’dir.
254.
Ey iman edenler! Kendisinde artık
alış-veriş, dostluk ve kayırma bulunmayan
gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz
rızıktan hayır yolunda harcayın. Gerçekleri
inkâr edenler elbette zalimlerdir.
255.
Allah, O'ndan başka tanrı yoktur; O, hayydir,
kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de
uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi
O'nundur. İzni olmadan O'nun katında kim
şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını
ve yapacaklarını bilir. (O'na hiçbir şey
gizli kalmaz.) O'nun bildirdiklerinin
dışında insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi
tam olarak bilemezler. O'nun kürsüsü gökleri
ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek
kendisine zor gelmez. O, yücedir, büyüktür.
İçinde “kursi” kelimesi geçtiği için bu
ayete “Ayetü’l-kürsi” denilmiştir. Burada
kürsi bildiğimiz taht manasında olmayıp
Allah’ın şanına layık, mahiyetini ancak
kendisinin bildiği bir varlıktır. O'nun yüce
sıfatlarını ve eşsiz kudretini anlatan bu
ayetin azameti, onu okumanın büyük sevabı ve
tesirleri hakkında hadisler vardır.
Efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
“Kur’an’da en büyük ayet, Ayetü’l-kürsi’dir.
Onu okuyana Allah bir melek gönderir, onun
hasenatını yazar. İçinde okunduğu evi,
şeytan otuz gün terkeder. O eve kırk gün
sihir ve sihirbaz giremez. Ya Ali! Bunu
evladına, ailene ve komşularına öğret.”
Başka bir hadiste de: “Günlerin önemlisi
cuma, sözlerin üstünü Kur’an, Kur’an’ın en
önemli suresi el-Bakara, Bakara’nın en büyük
ayeti de Ayetü’l-kürsi’dir” denilmiştir.
Hayy, lügatte diri, canlı manasına gelir.
Allah’ın sıfatlarından olup, devamlı var
olan, kesintiye uğramayan, varlığı ezeli ve
ebedi olan demektir. Kayyum ise, bütün
mahlukatın idaresini bizzat yürüten, hepsini
hesaba çeken demektir.
256.
Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla
eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim
tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan
sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve
bilir.
Tağut, şeytan ve Allah’tan başka tapılan
her şey demektir. İnsanın nefsi yani kötü
arzuları şeytanın saptırmasına kanar. Onun
için nefsine uymayan kimse kolay kolay günah
işlemez. Aslında dinin koyduğu kaidelere
uymamıza mani olan, içimizdeki kötü
arzulardır. Bu arzuları eğitmek suretiyle
insan kendini kötülüklerden koruyabilir.
İslam insanları, din duygularını uyandırmak
ve akıllarını doğru yönde işletmek suretiyle
kendisini davet etmektedir. Kur’an’ın
açıklamalarıyla doğru eğriden ayırt edilir
hale gelmiştir. Bu irşadın ışığında İslam’a
ilk adımı atmak, hür iradeleriyle insanlara
aittir.
257.
Allah, inananların dostudur, onları
karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr
edenlere gelince, onların dostları da
tâğuttur, onları aydınlıktan alıp karanlığa
götürür. İşte bunlar cehennemliklerdir.
Onlar orada devamlı kalırlar.
Bu ayette mümin ile kafir mukayese
edilmiş, Allah’a onun gönderdiği
peygamberlere inananları Allah’ın aydınlığa
götürdüğü, şeytana uyup kafir olanları da
şeytanın karanlığa ittiği, bu sebeple
cehennemlik oldukları anlatılmıştır.
258.
Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve
zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi
hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni
(Nemrut'u) görmedin mi! İşte o zaman
İbrahim: Rabbim hayat veren ve öldürendir,
demişti. O da: Hayat veren ve öldüren benim,
demişti. İbrahim: Allah güneşi doğudan
getirmektedir; haydi sen de onu batıdan
getir, dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp
kaldı. Allah zalim kimseleri hidayete
erdirmez.
259.
Yahut görmedin mi o kimseyi ki, evlerinin
duvarları çatıları üzerine çökmüş (alt üst
olmuş) bir kasabaya uğradı; "Ölümünden sonra
Allah bunları nasıl diriltir acaba!" dedi.
Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüz sene
bıraktı; sonra tekrar diriltti. Ne kadar
kaldın? dedi. "Bir gün yahut daha az" dedi.
Allah ona: Hayır, yüz sene kaldın.
Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz
bozulmamıştır. Eşeğine de bak. Seni
insanlara bir ibret kılalım diye (yüz sene
ölü tuttuk, sonra tekrar dirilttik). Şimdi
sen kemiklere bak, onları nasıl düzenliyor,
sonra ona nasıl et giydiriyoruz, dedi. Durum
kendisince anlaşılınca: Şimdi iyice
biliyorum ki, Allah her şeye kadirdir, dedi.
258. Ayette Hz.İbrahim ile tartışan kimse
ile 259, ayette yıkık kasabaya uğrayan
kimselerin her ikisinin de kafir olduğunu
söyleyen müfessirler vardır. Ancak daha
yaygın olan rivayete göre, yıkık kasabaya
uğrayan Uzeyr (a.s) dır. Uzeyr azığını
almış, eşeğine binmiş giderken evleri
yıkılmış harabe haline gelmiş, orada
oturanlardan kimse kalmamış bir kasaba veya
köy yıkıntılarının yanına gelir, orada
konaklar. Etrafına bakar, bu şekilde
ölenlerin nasıl dirileceğini düşünür. O anda
uykusu gelir yatar. Allah onu öldürür, yüz
sene sonra diriltir. Yiyecekleri hiç
bozulmamış, ancak eşeği çürümüş sadece
kemikleri kalmıştır, yıkık kasaba da imar
edilmiştir. Uyandığı ilk anda, bir gün kadar
veya daha az bir zaman uyuduğunu zanneder.
Yiyeceklere bakınca gerçekten böyle olduğunu
sanır. Eşeğine bakınca durumu anlar. Allah,
Uzeyr’in gözü önünde eşeğini diriltir.
Böylece Allah’ın kudret ve azametini çıplak
gözle müşahede eder.
Hz. İbrahim ile münakaşa edenin ise
Nemrut olduğu söylenir. Bazı müfessirler bu
kıssasın Hz.İbrahim Mısır’a gittiği zaman
vuku bulduğunu, “hayat veren ve öldüren
benim” diyenin Firavun olduğunu
söylemişlerdir. Burada mühim olan Hz.İbrahim’e
verilen mucizedir ki Kur’-an’da ona sözle
hasmı mağlup etmek manasına gelen “hüccet”
denmiştir. Hz.İbrahim bu hüccet ile
hasımlarını yenmeyi başarmıştır.
260.
İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl
dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi
ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim:
Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain
olması için (görmek istedim), dedi. Bunun
üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala,
onları yanına al, sonra (kesip parçala), her
dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra
da onları kendine çağır; koşarak sana
gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir,
buyurdu.
Hz.İbrahim ölen bir canlının yeniden
nasıl dirileceğini merak etmiş ve bunun
kendisine gösterilmesini Rabbinden
istemiştir. Allah Teala ona, ayette geçtiği
gibi maddi bir örnekle cevap vermiş,
dirilişin mahiyetini izah etmiştir. Çünkü
insanın bilgi kapasitesi, dirilme,canlanma
olayını kavramaya elverişli değildir. Bundan
önceki ayetlerde de geçtiği gibi
peygamberlere verilen bu örnekler birer
mucizedir. Mühim olan, Allah’ın bütün
canlıları, özellikle insanı mutlaka diriltip
hesaba çekeceğine kesinlikle iman etmektir.
261.
Allah yolunda mallarını harcayanların
örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir
ki, her başakta yüz dane vardır. Allah
dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın
lütfu geniştir, O herşeyi bilir.
262.
Mallarını Allah yolunda harcayıp da
arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü
kırmayan kimseler var ya, onların Allah
katında has mükâfatları vardır. Onlar için
korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.
263.
Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme
gelen sadakadan daha iyidir. Allah
zengindir, acelesi de yoktur.
264.
Ey iman edenler! Allah'a ve ahiret gününe
inanmadığı halde malını gösteriş için
harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek
suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa
çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde
biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki,
sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu
çıplak pürüzsüz kaya haline getirivermiştir.
Bunlar kazandıklarından hiçbir şeye sahip
olamazlar. Allah, kâfirleri doğru yola
iletmez.
Bu ayetlerde hayır yapma teşvik edilmiş,
ancak hayır yaparken kalp kırılmaması,
fakirin küçümsenmemesi, eziyet edilmemesi ve
yapılan iyiliğin başa kakılmaması,
gösterişten kaçınılması emredilmiştir. Aksi
halde yapılan hayırdan fayda ve sevap yerine
karşılık olarak günah ve azap gelir.
265.
Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki
cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını
hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede
kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki,
üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün
vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir
çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah,
yaptıklarınızı görmektedir.
266.
Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve
üzüm ağaçlarıyla dolu, arasından sular akan
ve kendisi için orada her çeşit meyveden
(bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da,
bakıma muhtaç çoluk çocuğu varken kendisine
ihtiyarlık gelip çatsın, bahçeye de içinde
ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıp
kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez.)
İşte düşünüp anlayasınız diye Allah size
âyetleri açıklar.
Bu ayette verilen örnek son derece
ilginçtir. Zira insanın dünya hayatında
daima karşılaşması beklenen durumları dile
getirmektedir. Kişinin dünyada elde ettiği
mevki, makam, zenginlik gibi değerlerin
aslında hiçbir garantisi yoktur. Nice
saltanatlar, devletler yıkılmakta, zenginler
fakir düşmekte, iç savaşlar ve ihtilaller
sebebiyle beklenmedik olaylar meydana
gelmeden önce insanlar neler temenni
ediyorlar, ne düşler kuruyorlardı. İşte her
şeye rağmen insanı teselli edecek tek çare
Allah’a iman ve ona dayanmaktır.
267.
Ey iman edenler! Kazandıklarınızın
iyilerinden ve rızık olarak yerden size
çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size
verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız
kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın.
Biliniz ki Allah zengindir, övgüye lâyıktır.
268.
Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size
cimriliği telkin eder. Allah ise size
katından bir mağfiret ve bir lütuf vâdeder.
Allah herşeyi ihata eden ve herşeyi
bilendir.
269.
Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet
verilirse, ona pek çok hayır verilmiş
demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret
alırlar.
Derin ve yararlı bilgiye hikmet denir.
Allah’ın kendisine hikmet verdiği kimseler
öncelikle peygamberler, ilmiyle amel eden
alimlerdir. Bilgili olmanın en çok değer
verilen tarafı, insanlığa yararlı olmaktır.
Peygamberimiz bir hadisinde:”Yararlı bilgi
isteyin, yararsız bilgiden Allah’a
sığının”buyurmuştur. Doğruluk, adalet, ihlas,
sevgi, saygı,ağırbaşlılık, başkalarına
faydalı olmak, cömertlik, alicenaplık gibi
yüksek vasıfları taşıyan kimseler de hikmet
ehlinden sayılır. İslam’a tam olarak inanan,
Kur’an’ın emirlerini öğrenip noksansız
uygulamak için çaba sarf eden, tüm
kötülüklerden uzak duran kimse hikmet
sahibidir ve kendisine büyük hayır
verilmiştir.
270.
Yaptığınız her harcamayı ve adadığınız her
adağı muhakkak Allah bilir. Zalimler için
hiç yardımcı yoktur.
271.
Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları)
açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu
fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin
için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple
sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta
olduklarınızı bilir.
Zekata aynı zamanda sadaka denmesinin iki
sebebi vardır:Birincisi, malın temizlenip
artması, ikincisi de imanda sadakat ve
kemale delalet etmesidir. Zekat olsun sadaka
olsun, yapılan hayırların gizli yapılması,
aşikar yapılmasından üstün sayılmıştır, zira
gizlice yapılan hayırlar riya ve gösterişten
uzak olması sebebiyle hem Allah’ın rızasına
daha uygundur, hem de insan haysiyet ve
şerefini muhafaza bakımından daha
faydalıdır.
272.
(Ya Muhammed!) Onları doğru yola iletmek
sana ait değildir. Lâkin Allah dilediğini
doğru yola iletir. Hayır olarak
harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir.
Yapacağınız hayırları ancak Allah'ın
rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır
olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size
tam olarak verilir ve asla haksızlığa
uğratılmazsınız.
273.
(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah
yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç
için dolaşamayan fakirler için olsun.
Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı
onları zengin zanneder. Sen onları
simalarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük
ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı
muhakkak Allah bilir.
Bu ayette anılan fakirler hayatlarını
Allah yolunda savaşa adayan mücahitler ile
ilim yolcularıdır. Bunlar, bu kudsi
meşguliyetleri dolayısıyla kazanca yönelme
imkanından mahrumdurlar. Maddi yardımların
bilhassa bunlara yapılması, cihadı ve ilmi
teşvik edecektir.
274.
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık
hayra sarfedenler var ya, onların
mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku
yoktur, üzüntü de çekmezler.
Bu ayetlerde teşvik edilen hayırlardan
birinci derecede murat edilen zekattır. Zira
İslam'ın emrettiği şekilde, zekat noksansız
verilirse fakirlik yok denecek kadar azalır.
Ancak zekatın sarf yerleri belli ve sayılı
olduğundan zekat sarf edilmeyen yerlere de
zekatın dışında hayır yapılır. Vakıflar
bunlardan biridir.
275.
Faiz yiyenler (kabirlerinden), şeytan
çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden
kalktığı gibi kalkarlar. Bu hal onların
"Alım-satım tıpkı faiz gibidir" demeleri
yüzündendir. Halbuki Allah, alım-satımı
helâl, faizi haram kılmıştır. Bundan sonra
kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden
vazgeçerse, geçmişte olan kendisinindir ve
artık onun işi Allah'a kalmıştır. Kim tekrar
faize dönerse, işte onlar cehennemliktir,
orada devamlı kalırlar.
276.
Allah faizi tüketir (Faiz karışan malın
bereketini giderir), sadakaları ise
bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta
ısrar eden hiç kimseyi sevmez.
Faiz yasağı İslam’ın kesin hükümleri
arasındadır ve her çeşidi ile faiz haramdır.
Ferdi ve içtimai zaruret halleri müstesna
olmakla beraber bunlar devamlı değildir.
İslam’ın iktisadi, içtimai, ahlaki... nimazı
bir bütün halinde işletildiği zaman faize
zaruret hasıl olmaz. İslam ekonomisi sermaye
birikimini teşvik için faizi değil, ortaklık
usulünü ileri sürmüştür. Bu usulde sermaye
faizsiz olacağı için maliyet enflasyon
problemi ortadan kalkacak, mülkiyete iştirak
tabana doğru yaygınlaşacak, ekonomik ve
sosyal farklılaşma asgari seviyeye inecek;
sermayeye, yatırımlara ve ticarete kötü
gözle bakılmayacaktır. Para bir değişim
vasıtasıdır. Onu, alınıp satılan mal haline
getirmek ve rizikoya girmeden gelir sağlamak
tatlı fakat zehirli yiyeceklerle beslenmeye
benzer, tesirini gösterince çok defa iş
işten geçmiş olur.
277.
İman edip iyi işler yapan, namaz kılan ve
zekât verenler var ya, onların mükâfatları
Rableri katındadır. Onlara korku yoktur,
onlar üzüntü de çekmezler.
278.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer
gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz
alacaklarınızı terkedin.
279.
Şayet (faiz hakkında söylenenleri)
yapmazsanız, Allah ve Resûlü tarafından
(faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz
olsun. Eğer tevbe edip vazgeçerseniz,
sermayeniz sizindir; ne haksızlık etmiş ne
de haksızlığa uğramış olursunuz.
280.
Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli
genişleyinceye kadar ona mühlet vermek
(gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu
sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için
daha hayırlıdır.
281.
Allah'a döndürüleceğiniz, sonra da herkese
hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve
kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir
günden sakının.
282.
Ey iman edenler! Belirlenmiş bir süre için
birbirinize borçlandığınız vakit onu yazın.
Bir kâtip onu aranızda adaletle yazsın.
Hiçbir kâtip Allah'ın kendisine öğrettiği
gibi yazmaktan geri durmasın; (her şeyi
olduğu gibi) yazsın. Üzerinde hak olan kimse
(borçlu) da yazdırsın, Rabbinden korksun ve
borcunu asla eksik yazdırmasın. Şayet borçlu
sefih veya aklı zayıf veya kendisi söyleyip
yazdıramayacak durumda ise, velisi adaletle
yazdırsın. Erkeklerinizden iki de şahit
bulundurun. Eğer iki erkek bulunamazsa rıza
göstereceğiniz şahitlerden bir erkek ile
-biri yanılırsa diğerinin ona hatırlatması
için- iki kadın (olsun). Çağırıldıkları
vakit şahitler gelmemezlik etmesin. Büyük
veya küçük, vâdesine kadar hiçbir şeyi
yazmaktan sakın üşenmeyin. Böyle yapmanız
Allah nezdinde daha adaletli, şehadet için
daha sağlam, şüpheye düşmemeniz için daha
uygundur. Ancak aranızda yapıp bitirdiğiniz
peşin bir ticaret olursa, bu durum
farklıdır. Bu durumda onu yazmamanızda sizin
için bir sakınca yoktur. (Genellikle)
alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Ne
yazan, ne de şahit zarara uğratılsın. Eğer
bunu yaparsanız (zarar verirseniz) şüphe yok
ki bu, sizin yoldan çıkmanız demektir.
Allah'tan korkun. Allah size gerekli olanı
öğretiyor. Allah her şeyi bilmektedir.
Kur’an-ı Kerim, bu en uzun ayeti ile
noterlik müessesesinin esaslarını koymuş,
müslümanlarda bu tavsiyeyi genellikle
uygulamışlardır. İslam’ın titizlikle
üzerinde durduğu prensiplerden biri de
hakkın korunmasıdır. Alacak ve borcun
korunması, ifası gereken haklardandır.
Hakkın icra ve ifası, onun bilinmesine,
gerektiğinde isbat edilebilmesine bağlıdır.
Gerek yazma ve yazdırma ve gerekse şahit
tutma, isbat için hala kullanılan en geçerli
vasıtalardandır.
İslam kadını, tabiat ve fıtratına
uygun bir eğitim gördüğü, hayası ve
duyguları güçlü olduğu için şahitlik gibi
resmi ve ammeye açık konularda, hemcinsiyle
takviye edilmesi uygun görülmüştür. “İşin
yoksa şahit, paran çoksa kefil ol”
şeklindeki meşhur söz, İslam’ın getirdiği
kardeşlik ve dayanışma ruhunun söndüğü,
ahlakın zayıfladığı devirlere aittir. Kur’an,
müminleri, işleri olsa da şahitlik etmeye
çağırmış, böylece hakların korunması
görevine katılmalarını istemiştir. “Hak”
yücedir, hiçbir şey onun üzerine
çıkarılamaz.
283.
Yolculukta olur da, yazacak kimse
bulamazsanız (borca karşılık) alınmış bir
rehin de yeterlidir. Birbirinize bir emanet
bırakırsanız, emanet bırakılan kimse emaneti
sahibine versin ve (bu hususta) Rabbi olan
Allah'tan korksun. Şahitliği bildiklerinizi
gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun
kalbi günahkârdır. Allah yapmakta
olduklarınızı bilir.
284.
Göklerde ve yerdekilerin hepsi Allah'ındır.
İçinizdekileri açığa vursanız da gizleseniz
de Allah ondan dolayı sizi hesaba
çekecektir, sonra dilediğini affeder,
dilediğine de azap eder. Allah her şeye
kadirdir.
285.
Peygamber, Rabbi tarafından kendisine
indirilene iman etti, müminler de (iman
ettiler). Her biri Allah a, meleklerine,
kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler.
"Allah'ın peygamberlerinden hiçbiri arasında
ayırım yapmayız. İşittik, itaat ettik. Ey
Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır"
dediler.
286.
Allah her şahsı, ancak gücünün yettiği
ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı
(hayır) kendine, yapacağı (şer) de
kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya
düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz!
Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de
ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize
gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi
affet! Bizi bağış.
Bakara Suresi’nin son iki ayetini
oluşturan ve “Amenerresulü” diye anılan bu
mübarek ayetler, ilahi emirler karşısında
mutlak itaate yönelen müminlerin
inançlarındaki sadakatlerini ifade
etmektedir. Ayrıca bir önceki ayette geçen
“İçinizdekileri açıklasanız da, gizleseniz
da Allah sizi hesaba çekecektir” haberiyle
endişeye kapılan müminlere bu ayetlerle
kolaylık bahşedilmiş, mükellefiyetler
hafifletilmiştir. Böylece Allah’a tam itaat
ve iltica meyvelerini verirken yersiz
kuşkular da bertaraf edilmişti
Mirac gecesinde Peygamberimize vasıtasız
şekilde vahyolunan bu ayetler, Resulullah’ın
hadislerinde övülmüş, her zaman ve özellikle
yatmadan önce okunması tavsiye edilmiştir.
Bir hadiste Peygamber Efendimiz (sav): şöyle
buyurmuştur "Kim, geceleyin Bakara
sûresinin son iki âyetini okursa, o iki
âyet, o gece ona yeter." (İbn Mesûd
(r.a.) / Buhârî.)

Adı:
Neden
Bakara?
Bakara suresi, surenin 67-73. ayetlerinde
geçen inek kıssası nedeniyle bu adı
almıştır. Fakat bu, surenin konusunu
bildirmek amacıyla verilmiş bir isim
değildir. Bu nedenle, nasıl ki Veli, Ali
gibi isimler başka dillere tercüme
edilemiyorsa, Bakara da "inek" veya "buzağı"
diye tercüme edilemez. Çünkü o zaman,
surenin konusunun "inek" olduğu
zannedilebilir. Kur'an'da, bu şekilde
adlandırılmış daha birçok sure vardır. Çünkü
(ne kadar zengin olursa olsun) Arapça,
surelerde ele alınan konunun genişliğini
kapsayacak kadar şümullü kelimelere sahip
değildir. Aslında bütün dillerde aynı
eksiklik vardır.
Nüzul Zamanı:
Medenî bir sure olmasına
rağmen Bakara, Mekkî bir sure olan
Fatiha'nın hemen ardından gelmektedir.
Fatiha "Bizi doğru yola ilet" duasıyla
bitiyordu. Bakara ise, "Bu bir kitaptır ve
hidayettir" diye başlıyor.
Bakara suresinin büyük bir bölümü Hz.
Peygamber'in (s.a.) Medine'de geçirdiği ilk
iki yılda nazil olmuştur. Daha sonraki
dönemde nazil olan kısa bir bölüm de, surede
ele alınan konuyla yakın bağlantısı olduğu
için sonradan sureye eklenmiştir. Örneğin,
faizi yasaklayan ayetler Hz. Peygamber'in
(s.a.) hayatının son döneminde nazil olmuş;
fakat, bu sureye eklenmiştir. Aynı nedenle,
Medine'ye hicretten önce Mekke'de nazil olan
son ayetler de (284-286) bu sureye dahil
edilmiştir.
Tarihsel arka-plan: Bu surenin anlamını
tamamen kavrayabilmek için tarihsel
arka-planı bilmemiz gerekir:
1) Mekke'de Kur'an genellikle İslâm'ın
cahilî, müşrik Kureyşlilere hitap ediyordu.
Fakat Medine'de Allah'ın birliği,
peygamberlik, vahiy, Ahiret ve melekler gibi
inançlara aşina olan Yahudilerle de
ilgilenmeye başladı. Yahudiler, Allah'ın,
peygamberi Hz. Musa'ya (a.s.) indirdiği
kanuna inandıklarını söylüyorlardı ve ilke
olarak onların yolu Hz. Muhammed'in (s.a.)
öğrettiği yolun (İslâm) aynısı idi. Fakat
yüzyıllardan beri onlar bu yoldan
uzaklaşmışlar ve Tevrat'ta hiç anılmayan ve
bildirilmeyen birçok gayri İslâmi inançları,
ibadet şekillerini ve geleneklerini
benimsemişlerdi. Sadece bununla da kalmayıp,
kendi tefsir ve tevillerini asıl metindenmiş
gibi kabul ederek, Tevrat'ı da tahrif
etmişlerdi. Hatta kitaplarının asıl metni
olan Allah kelâmını bile bozmuşlar, dinin
gerçek ruhunu söndürüp, süregelen donuk bir
âdetler dizisi haline getirmişlerdi. Bunun
sonucu inançları, ahlâkları ve davranışları
bozulmanın en aşağı seviyelerine düşmüştü.
En kötüsü, onlar durumlarından memnun
olmakla kalmıyor, aynı zamanda böyle devam
etmekten hoşlanıyordu. Bununla birlikte
hiçbir düzeltme ve ıslah hareketini kabule
yanaşmıyor, böyle bir girişime ilgi bile
duymuyorlardı. Bu nedenle, kendilerine doğru
yolu öğretmeye gelenlerin en azılı
düşmanları oldular ve bu tür çabalara karşı
ellerinden geleni yaptılar. Önceleri
müslüman olmalarına rağmen gerçek İslâm'dan
sapmış, O'nda değişikler yapıp, bidatlar
çıkarmış, ayrılık tohumlarının ve kılı kırk
yarmalarının kurbanı olmuşlardı. Allah'ı
unutup terketmişler ve ihtiraslarının kölesi
haline gelmişlerdi. Üstelik "Müslüman" adını
bırakıp, kendilerine "Yahudi" adını
takmışlar ve dini İsrailoğulları'nın
tekeline almışlardı.
Hz. Peygamber (s.a.) Medine'ye gidip
Yahudileri hak dine davet ettiğinde, onların
dinî durumu buydu. Bu surenin üçte birinden
fazlasının İsrailoğulları'na hitap etmesinin
nedeni, işte budur. Surede onların tarihî,
ahlâkî bozulmaları, dinden sapmaları
eleştirel bir yaklaşımla ele alınır. Buna
paralel olarak, bir peygamberden sonra sapan
bir topluluğun ne denli bozulduğunu
belirlemek, gerçek ibadet ile şekilcilik
arasına ve dinin esasları ile ikinci
derecedeki kuralları arasına belirleyici bir
çizgi çekmek amacıyla, hak dinin ana
ilkeleri ve yüce ahlâkı da gözler önüne
serilmektedir.
2) Mekke'de İslâm çoğunlukla ana ilkeleri
tebliğ etmek ve müminleri ahlâken eğitmekle
ilgileniyordu. Fakat Hz. Peygamber'in (a.s.)
, müslümanların tüm Arabistan'dan gelip
yerleştiği ve Ensar'ın yardımıyla küçük bir
İslâm Devleti'nin kurulduğu Medine'ye
hicretinden sonra, tabiî olarak Kur'an
sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve
hukukî problemlere de değinmeye başladı.
Mekke'de ve Medine'de nazil olan sureler
arasındaki farkın nedeni işte budur. Bu
nedenle bu surenin yarıdan fazlası, toplumda
kaynaşma, dayanışma ve problemlerin çözümünü
sağlamaya yarayan ilke ve düzenlemelerden
oluşur.
3) Medine'ye hicretten sonra Tevhid ile Şirk
arasındaki çatışma da yeni bir görünüme
bürünmüştü. Bundan önce İslâm'ı kendi kabile
ve akrabalarına tebliğ eden müminler, İslâm
düşmanlarının saldırılarına kendilerini
tehlikeye atarak karşılık vermek zorundaydı.
Fakat tüm Arabistan'dan müslümanların bir
araya gelip bir topluluk oluşturduğu ve
bağımsız bir şehir devletinin kurulduğu
Medine'de şartlar değişti. Buradaki çatışma,
İslâm toplumu için hayatını devam ettirme
meselesi haline gelmişti; çünkü, müslüman
olmayan tüm Arabistan onu ortadan kaldırmak
için birleşmişti. Bu nedenle İslâm
toplumunun sadece başarılı olmasını değil,
aynı zamanda varlığını devam ettirmesini de
sağlayan aşağıdaki talimatlar bu sureyle
nazil olmuştur:
a) İslâm toplumu, ideolojisini yaymak ve
kendi tarafına mümkün olduğu kadar fazla
insan çekebilmek için elinden gelen tüm gücü
harcamalıdır.
b) İslâm'a karşı çıkanları öylesine gözler
önüne sermelidir ki, akıllı bir insanın
kafasında onların yanlış yolda oldukları
hakkında en ufak bir şüphe bile
kalmamalıdır.
c) (Çoğunluğu fakir ve yurtsuz olan, etrafı
düşmanlarla sarılmış bulunan) Üyelerini,
mücadelelerinde karşılaştıkları zor
durumlarda hayatî önem arzeden ve onları bu
zorlukları karşılamaya hazırlayan bir
cesaret ve sabırla donatmalıdır.
d) Toplum, üyelerinin inançlarını ortadan
kaldırmaya yönelik muhtemel bir saldırıyı
karşılamaya ve düşmanlarının sayısal ve
teknik üstünlüklerine aldırmaksızın onlara
saldırmaya her an hazır halde bulunmalıdır.
e) Aynı zamanda onlarda, bâtıl yolların
ortadan kaldırılması ve İslâmî tarzın ortaya
konulması için gerekli olan cesaret ve şevki
yaratmalıdır.
Bu nedenle Allah bu surede, yukarıdaki
amaçları elde etmeye yardım edecek olan
birçok talimatlar indirmiştir.
4) Bu dönemde yeni bir tür "müslüman" tipi,
münafikûn (iki yüzlüler) türemeye
başlamıştı. Mekke'de yaşanan son dönemde iki
yüzlülük alâmetleri görülmeye başlamasına
rağmen bu durum, Medine'de farklı bir şekil
aldı. Mekke'de, İslâm'ın hak olduğuna
inandığını söyleyen, fakat bu şehadetin
sonuçlarını yüklenmeye, dünyevî fayda ve
ilişkilerini feda etmeye ve bu inanç kabul
edildiğinde hemen ardından gelen karşı
çıkışlara katlanmaya hazır olmayan bazı
kimseler vardı. Fakat Medine'de, başka çeşit
münafıklar türemeye başladı.
İslâm'ı içinden yıkmak için İslâm'a girenler
olduğu gibi, çevreleri müslümanlar
tarafından sarılan ve dünyevî çıkarlarını
korumak için "müslüman" olanlar da vardı. Bu
nedenle onlar düşmanlarla da ilişkilerini
devam ettiriyorlardı; çünkü, düşmanlar
kazandığı takdirde onların çıkarlarına bir
zarar gelmeyecekti. Bazıları da İslâm'ın
gerçekliğine tam kâni olmamış; fakat,
kabileleriyle birlikte müslüman olmuşlardı.
Son olarak da entellektüel yönden İslâm'ın
hak olduğunu kabul eden, fakat, eski
geleneklerinden, bâtıl inançlarından,
kişisel ihtiraslarından vazgeçip İslâmî bir
hayat yaşamaya ve bunun yanısıra
fedekârlıklar yapmaya yetecek denli ahlâkî
şecaate, yiğitliğe sahip olmayan bir grup
vardı.
Bakara'nın nazil olduğu dönemde her türden
münafık türemeye başlamıştı. Bu nedenle
Allah, sure içerisinde münafıkların
özelliklerine dikkat çekmekte, kötü
özellikleri ve hileli işleri açığa çıktıkça,
onlarla ilgili talimatlar indirmektedir.
ÖZET
Ana fikir: Hidayet
Bu sure Hidayet'e davettir ve kıssalar,
anlatılan olaylar hep bu ana fikir etrafında
döner. Bu surede özellikle Yahudilere hitap
ettiği için, Hz. Peygamber'e (s.a.)
indirilen Hidayet'e tâbi olmanın kendi
hayırlarına olacağını göstermek üzere,
tarihte yaşanmış birçok olaya değinilmiştir.
Yahudiler Kur'an'ı kabul edenlerin ilki
olmalıdırlar. Çünkü bu Kitap, Hz. Musa'ya
(a.s.) indirilenin aynısıdır.
Konular ve Birbirleriyle İlişkisi
1-20 Bu giriş ayetleri Kur'an'ı bir Hidayet
Kitabı olarak ilân eder: İman'ın
temellerini, yani Allah'a, peygamberliğe,
öldükten sonra dirilmeye olan inancı
belirler; insanları kabul etme ve reddetme
hususunda üç gruba ayırır: Müminler,
kâfirler ve münafıklar.
21-29 Allah insanları Hidayet'i kabul
etmeye, Alemlerin Yaratıcısı ve Rabbi olan
kendisine boyun eğmeye, gönderdiği
Hidayet'e, yani Kur'an'a ve öldükten sonra
dirilmeye inanmaya davet eder.
30-39 Hz. Adem'in (a.s.) yeryüzünde Allah'ın
halifesi olarak tayin edilmesinin; onun
Cennet'teki hayatının; şeytan'ın
saptırmalarına kapılmasının; tövbe edip,
tövbesinin kabul edilişinin hikâyesi,
insanoğluna (Hz. Adem'in nesline) en doğru
şeyin Hidayet'e (doğru yola) uymak olduğunu
göstermek üzere anlatılmıştır. Bu hikâye
aynı zamanda, İslâmî Hidayet'in Hz. Adem'e
(a.s.) verilenle aynı olduğunu ve İslâm'ın
insanoğlunun hakiki dini olduğunu da
göstermektedir.
40-120 Bu bölümde Hidayet'e davet, özellikle
İsrailoğulları'na yöneltiliyor ve onların
düşüş nedenlerinin, Hidayet'ten sapmaları
olduğunu göstermek üzere geçmiş ve bugünkü
tutumları eleştiriliyor.
121-141 Yahudiler, ataları olarak çok değer
verdikleri ve bir peygamber olarak kabul
ettiklerini söyledikleri İbrahim Peygamber'e
(a.s.) verilen Hidayet'in aynısını getiren
O'nun torunu ve izleyicisi olan Hz.
Muhammed'e (s.a.) tâbi olmaları konusunda
ikaz ediliyorlar. Hz. İbrahim'in (a.s.)
Kâbe'yi inşa edişinin hikâyesi, Kâbe, İslâm
toplumunun kıblesi olacağı için
anlatılmıştır.
142-152 Bu bölümde sanki liderliğin, daha
önceden Yahudilerin yurtlarından
çıkarılmalarına neden olan haddi aşmalarına
karşı birçok kez uyarılan
İsrailoğulları'ndan alınıp, müslümanlara
verildiğini ifade edercesine, kıble'nin
Mescid-i Aksa'dan (Kudüs) Kâbe'ye (Mescid-i
Haram, Mekke) çevrildiği ilân ediliyor.
153-251 Bu bölümde, müslümanlara Hidayet'i
tebliğ etmeleri için emanet edilen
liderliğin ağır sorumluluklarını
kaldırabilmeleri için pratik çözümler
sunuluyor. Ümmet'i ahlâken eğitmek için
namaz, oruç, zekât, hac ve cihad farz
kılınıyor. Müminler ulu'l-emre itaat etme,
adil olma, verdikleri sözde durma,
anlaşmalara sadık kalma, mallarını Allah
yolunda harcama konularında teşvik
ediliyorlar. Günlük hayatlarını
düzenlemeleri ve ahenkli bir şekilde devam
ettirebilmeleri için yine sosyal, ekonomik,
politik ve uluslararası meselelerin çözümü
için gerekli kanun ve düzenlemeler
bildiriliyor. Diğer taraftan Ümmet'i bozulup
dağılmaktan korumak üzere içki, kumar,
faizle borç vermek vs. yasaklanıyor.
Bunların arasında, uygun yerlerde imanın
temel esasları da yerleştiriyor; çünkü,
ancak bunlar, kişinin Hidayet'e bağlanmasını
sağlayıp destekleyebiliyor.
252-260 Bu ayetler, faizle borç vermenin
yasaklanmasına bir giriş niteliğindedir.
İnsanların hesaba çekileceği gerçeğini canlı
tutabilmek için Allah'a, Vahy'e ve Ahiret'e
iman tekrar vurgulanıyor. Allah'ın her şeye
kâdir olduğunu ve ölüyü diriltip ondan hesap
sormaya muktedir olduğunu göstermek üzere,
Hz. İbrahim (a.s.) ve yüzyıl uyuyup, sonra
uyananlar hakkındaki kıssalar anlatılıyor.
Bu nedenle müminler bunu gözönünde
bulundurmalı ve faizle borç para vermekten
kaçınmalıdırlar.
261-283 153-251. ayetlerin özetini
vermiştik. Orada müminler sadece Allah'ın
razı olması için O'nun yolunda infak etmeye
teşvik ediliyorlardı. Buna karşılık burada,
faizle borç vermenin kötülüklerine karşı
uyarılıyor. Günlük alış-verişlerde dürüst
davranmaları konusunda da talimatlar
veriliyor.
284-286 Surenin başında olduğu gibi bu son
ayetlerinde de, imanın temel ilkeleri
tekrarlanıyor. Daha sonra sure,
müslümanların İslâm'ı tebliğde çektikleri
güçlükler nedeniyle o sırada çok ihtiyaç
duydukları bir dua ile bitiyor.
(Tefhimü'l-Kur'an, Mevdudi)
BU SUREYE DAİR HADİSLER
Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Bakara suresi Kur'anı Kerim'in
sinamı (tepesi) ve zirvesidir. Ve Bakara
suresinin her ayetiyle seksen melek
inmiştir. Ayetül Kürsi (Allahü La ilahe illa
Hüvel Hayyül Kayyum..) Arşı Ala katından
çıkarılarak vasl edilmiştir.
Ravi: Hz. Ma'kil İbni
Yesar (r.a.)
"Bir kimse her farz
namazdan sonra "Ayetül Kürsiyi"
okursa onu Cennete girmekten hiçbir şey
alıkoyamaz, ölümden gayri.(o anda ölse
cennete girer)
Ravi: Hz.
Ebû Ümâme (r.a.)
"Kuran surelerinin efdali Bakara suresi,
onun ayetlerinin en büyüğü de Ayetil
Kürsi'dir. Şeytan, Bakara suresinin
(ihlasla) okunduğunu duyduğu evden kaçar
gider."
Ravi: Hz. Hasan (r.a.)
"Bakara suresinin
sonunda iki ayet vardır ki (Amenerrasulü),
kim onu geceleyin (yatmadan evvel) okursa,
bu o kimseye (sevap olarak) yeter."
Ravi: Hz. Ebû Mesud
(r.a.)
"Evlerinizi kabir
etmeyin (namaz kılın, Kur'an okuyun, ibadet
edin). Hiç şüphe yok ki şeytan, sure-i
Bakara okunan evde tutunamaz, çıkar gider."
Ravi: Hz.
Ebû Hüreyre (r.a.)
|